Vatanımızda yabancı gibiyiz

Published on Mayıs 15, 2005 by   ·   11 Comments

Ebubekir Gülüm

İnsanımız ne yazık ki, Türkçe’nin gücünden haberdar değil. Kullandığımız söz varlığı son derece sınırlı. Halbuki Türkçe’nin yüzbinlerle ifade edilen bir söz varlığı bulunmaktadır. Kitle iletişim araçlarında ve gazetelerde kullanılan söz varlığı, maalesef çok kısır.

Son yıllarda milli ve manevi değerlere karşı başlatılan bilinçli çalışma ve kampanyaların olumsuz etkileri, Türk dilinde de görülmeye başladı. Batılılaşma rüzgarları ve globalleşme gibi gerekçelerle artan yabancı dil baskısı, dilde yozlaşma ve yabancılaşmayı beraberinde getirdi. Dilde yaşanan yozlaşmanın en büyük tehlikesi ise, dil ile birlikte toplumun kültür ve ahlakının değişmesi. Türk dilinde yaşanan bu yozlaşmayı ve dilimizin geleceğini Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın ile konuştuk. Çok önemli değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Akalın, Türk halkının kendi vatanında nasıl yabancılaştırıldığını anlattı. İşte Prof. Dr. Akalın’ın açıklamaları:

Sadece dilde değil toplumun bütün yaşam alanında bir yabancılaşma ile mi karşı karşıyayız?

Evet. Bütün bunlar bizim toplum olarak çok yönlü bir etkilenmeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Yabancılaşma cadde ve sokaklarımızda zaten var. En ücra ilçelerimize kadar bir moda halinde gelişiyor.

Şimdi bu etkilenme sonucu toplumumuzda yeni bir alışveriş tarzı oluşmaya başladı. Eskiden insanlar cumartesi pazar günü sinemaya, pikniğe giderlerdi. Şimdi aileler hafta sonları bu alışveriş merkezlerine gidiyorlar. Orada sinemadan büyük mağazalara, giyim kuşama kadar birçok ürünün satıldığı işyerleri var.

Bir bakıyorsunuz, başlı başlına bu sosyolojik bir olgudur. Bunun incelenmesi gerekiyor. Bu işyerlerinin adı yabancı, müzikler yabancı, yabancı markalı ürünler satılıyor. Bazı Türk firmaları ürünlerini gizleyerek yabancı adlar vererek satıyorlar. Ölçüleri bile yabancı..

Bu işyerlerinde yiyecek satılan bölümler var. Baktığımızda, Türk mutfağının besleyici, damak zevkimize uygun ürünleri değil de batı toplumunun şikayetçi olduğu, aşırı şişmanlığa yolaçtığı bilinen dondurulmuş hazır gıdaların satıldığı bölümler olduğunu görüyoruz. Öyle bir etkileme ile karşı karşıyayız ki, size sunuyorlar. Adıyla sunuyor yabancı. O ürünün yanında ne yiyeceğinizi, ne içeceğinizi, nasıl yiyeceğinizi belirten menüler bile hazırlanıyor. Bir yemeğinde yanında hangi içecek içilir gibi.

Kültür fırtınasının sonucu

Buna karşı toplumda, bir savunma refleksi hiç mi oluşmuyor?

Bütün bunları, 1950’den sonra tüm dünyayı etkilemeye başlayan kültür fırtınasının bir sonucu olarak görüyoruz. En açık biçimiyle, dilde bu yabancılaşma kendini gösteriyor. Ve toplumumuzda, buna karşı bir bilinç uyanması başladı. Yabancı kaynaklı kelimelerin olur olmaz her yerde kullanılmaya başlaması ve konuşmaların anlaşılmaz olması için yabancı kaynaklı terimlerin kullanılması gibi uygulamaların, dildeki yabancılaşmayı gösteriyor.

Bunun kökeninde bir de Türkçe’nin ne derece güçlü bir dil olduğunun toplumumuzca bilinmemesinin önemli bir payı var. İnsanımız ne yazık ki, Türkçe’nin gücünden haberdar değil. Kullandığımız söz varlığı son derece sınırlı. Halbuki Türkçe’nin yüzbinlerle ifade edilen bir söz varlığı bulunmaktadır. Kitle iletişim araçlarında ve gazetelerde kullanılan söz varlığı, maalesef çok kısır.

Bunun sonucunda da yazarımız, bilim adamımız, insanımız karşısına çıkan ingilizce bir terimin ve kelimenin Türkçe’de karşılığı olup olmadığı bakmadan, hemen ingilizcedeki haliyle kullanmaya başlıyor. Aslında, pek çok kavramın Türkçe’de karşılığı var. Bu kavramların kullanılması gerekiyor.

Bir ‘konsept’ sözcüğü var. Türkçe karşılığında ‘kavram, yaklaşım, anlayış, zihniyet’ var. Ne derseniz deyin. Pek çok seçeneği var. Trend sözcüğü mesela. Büyülü gibi görünen sözlerden. Bir meslektaşımız bu konuda araştırma yaptı. Şu anda Türkçe’de kullanılan ingilizce kökenli ‘trend’ kelimesinin karşılığında 56 tane kelime, ibare var. Türkçe’nin bu zenginliğinden haberdar olmayan bir kişi, 56 kelimenin varlığını bir kenara bırakarak, unutulmaya ve kelimeler mezarlığına gönderdiğinde kültürümüzün en önemli değer taşları kayboluyor. Bununla birlikte o sözlerle ilgili deyimlerimiz, ata sözlerimiz unutulmaya terkediliyor. Ve dilde kısırlık dediğimiz olay meydana geliyor.

Türkçe’nin söz varlığı 103 bin civarında

Türkçe’nin kullanımında bir dizi sorunlar var. Özensizlik ve yanlış kullanma. Sunucuların, spikerlerin kullandığı dilin yanısıra son dönemde yayınlanan yarışma programlarda kullanılan dili nasıl buluyorsunuz?

Türkçe’nin bir sorunu yok. Çünkü o şu anda yeryüzünün en güçlü dillerinden birisi ve en güçlü dönemini yaşıyor. Esas sorun, Türkçeyi konuşamayan kişiler. Bu dilin mensubu olup da, Türkçe’nin zenginliğinden haberdar olmayıp da kısır bir söz varlığı ile yetinen. Ve Türkçe’yi yabancılaştırılmış kelimelerle kullananların sorunu olduğunu görüyoruz. Divanı Lügatüt Türk’te 8 bin 500 söz varlığı vardır. Şu anda Türkçe’nin 103 bin civarında söz varlığı vardır. Buna deyim, terim ve bölge halklarının söz varlığını da eklediğimizde, 600 bine yaklaşan söz zenginliği karşımıza çıkıyor.

Türkçe, yapısı bakımından eklemeli ve ses uyumu son derece güçlü bir dil. Bütün bu yönleri ile baktığımızda Türkçe’nin hiçbir sorunu olmadığını görüyoruz. Sorun bu zenginliklerden faydalanmasını bilmemekten kaynaklanıyor.

Kitle iletişim araçlarında yanlış dil kullanımı, kısır söz varlığı, yabancı kökenli kelimeler, kaba dil, küfre yaklaşan sözler kullanılması toplumdaki hem dil zevkinin gelişmesini önlüyor. Hem de toplumumuzun dilinin hızla yozlaşmasına yolaçıyor. Kitle iletişim araçlarında kullanılan dil, doğru, güzel, duru ve örnek Türkçe olmalı. Kaba dil, yozlaştırılmış bir dil kullanılırsa, toplumda da öyle bir dil yaygınlaşır.

Yabancı dilde eğitim geri kalmış ülkelere dayatma

Türkiye’de yabancı dil kullanımı her geçen gün artıyor. En küçük işe eleman alınırken bile yabancı dil isteniyor. Ayrıca ‘yabancı dil öğretimi’ ile ‘yabancı dilde öğretim’ karıştırılıyor eleştirisi var. Siz katılıyor musunuz?

Aslında karıştırılmıyor. O son derece maksatlı bir çalışma. Şimdi dünyada bugün uygulamaya baktığımızda Uganda, Kenya, Nijerya gibi ülkelerde bir öğretim dile oluşmadığı için yabancı dille öğretim yapılıyor. Bu uygulamayı siz bir Avrupa ülkesinde göremiyorsunuz. Fransa’da, bir İngilizce veya Almanca öğretim yapılmaz. Almanya’ya bakıyorsunuz. Öğretim dili Almanca’dır. Hiçbir Avrupa ülkesinde bu yok.

Ne yazık ki, bu toplumumuzda bu yanlış biliniyor. İşte dünya dili ingilizce. Nereye gidersek İngilizce konuşuruz. Heryerde İngilizce eğitim yapılıyor. Herkesin dili İngilizce oluyor gibi tamamen bir yanlış düşünce. Özellikle son yıllarda AB’ye giriyoruz. AB’nin de dili İngilizce, gibi bir yanlış düşünce var. Bir defa Avrupa Birliği’nin resmi dili, 20 dildir. AB’de İngilizce’ye karşı diğer diller bir atak halinde. Hepsi, kendi dilini güçlü hale getirmek için çalışıyor. Örneğin Fransızca, İtalyaca, Almanca’nın büyük bir güç mücadelesi var. Özellikle AB’nin temel felsefesi de, tek bir dilin egemenliği düşüncesini tamamen reddediyor. Üye ülkelerin geliştirilmesi düşüncesi var.

Devamı 10. sayfada

Dildeki bozulma kültürel yozlaşmayı tetikliyor

Türk dilindeki yozlaşma son yıllarda en çok tartışılan konuların başında geliyor. Bugün yozlaşmanın boyutu nelere ulaştı acaba?

Türkçe’de bir yozlaşma ve yabancılaşma olduğu bir gerçek. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Anglo-Sakson kültürü dünyadaki egemenlik sınırlarının genişlemesi sonucu bir etkilenme oldu. Bu tek yönlü bir etkilenme. Sadece Türkçe değil dünyadaki bütün diller bu etkiye maruz kalıyor. Örneğin Fransızca, Almanca, Rusça gibi dillerde bu etkilenmeyi görüyoruz. Özellikle İngilizce kökenli kelimeler, teknolojik terimler yeryüzündeki birçok dile geçti. Ancak bu olayın, sadece dil boyutunu görmemek gerekiyor. Dilde yaşanan bu etkilenme, buzulun üstünde kalan kısım. Çünkü bu etkilenmeyi, en açık biçimde dilde görüyoruz. Yabancı kaynaklı kelimelerin olur olmaz her yerde kullanılması, işyerlerinde yabancı adlar kullanılması, Türk firmalarının ürettiği ürünleri İngilizce adlar verilmesi gibi yozlaşma ve yabancılaşma kendisini gösteriyor. Ama buzul esas altında kalan kısmına baktığımızda, çok yönlü bir etkilenmeyle toplumumuzun karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Nedir bu etkilenme?

Örneğin işyeri ve üretilen ürün adlarında yabancılaşma var. Bu işyeri adındaki yabancılaşma ile birlikte satılan ürünlerin de genellikle yabancı markalı ürünler olduğu görülüyor. İşyeri adındaki yabancılaşma toplumdaki yabancı markalı ürünlere olan eğilim sonucu ortaya çıkmıştır. Bu konuda yaptırdığımız bir araştırmaya göre, daha önce adı Türkçe olan işyeri sahipleri müşterileri Türk malı sattığında ‘yerli malı kalitesiz, yabancı malı kalitelidir’ dedikleri için doğrudan doğruya yabancı adlı işyerlerine yöneldiklerini tespit ettik. Bu yönelme ile kendi adlarını değiştirdiklerini açıkça gördük. Bu bir arz talep meselesidir. Toplumda ne yazık ki, yabancı markalı ürünleri eğilim arttıkça yabancı adlı işyerlerinin de o görüntünün bir parçası olduğu düşüncesiyle hızlı bir şekilde işyerlerinde yabancılaşma yaşadık.

F klavye kullanana dinozor muamelesi

Son dönemde F veya Q klavye tartışması yaşandı. Sizin bu konudaki düşünceniz nasıl?

Türkçe’ye uygun klavye F klavyedir. Ama Q klavye, Türkçe klavyedir diye dayatılıyor. Artık herkesin evinde işyerinde Q klavye var. Çünkü bu konu, çeşitli bakanlıkları ilgilendiriyor. TDK’nin ilgi alanına girmiyor. Ama bu bilgisayarın Türkiye’de üretilmesi sırasında, kural olarak bütün bilgisayarların F klavye olması gerektiği konusunda bir hüküm bulunmalıdır. Bu olmadığı için insanlar ‘canım ne gereği var, ben Q ile de yazarım, F ile de’ diyor. Yani baktığımızda, F klavye yerleştirme yaptığınızda, sol işaret parmağının yeri A harfidir. Sağ işaret parmağı, K harfi üzerindedir. Çünkü Türkçe’de en çok kullanılan ünlü harf A, ünsüz harf ise K’dir. Şimdi Q klavyeye bakıyorsunuz, K’nin yerinde ne var? Türkçe’de en az kullanılan J harfi var. Peki en fazla kullanılan A harfi nerde? Q klavyede en uç köşede serçe parmağının olduğu yerde. İşte bütün bunlar, dilin kullanıldığı alanlarda yasal boşluklar olduğunu gösteriyor.

Bu boşluktan istifade ederek, F klavye yerine Q hızla yaygınlaştırıldı. Şimdi F klavye kullanan kişi dinozor muamelesi görüyor. Siz de F klavye almak istediğiz de, şu an yok sipariş verelim gibi durumlar ortaya çıkıyor.

İletişim Fakültelerinde daha yakın zamana kadar daktilo dersleri vardı. F klavye öğretiliyordu. Ama şimdi bütün bunların kalktığını görüyoruz.

İşte bu, konunun yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı, TDK’nin konusu olmadığını gösteriyor. Atatürk’ün bir sözü var: “Bütün devlet teşkilatının dikkatle alakalı olması” diyor. Gerçekten öyle. Dil konusu sadece bir kuruma veya bakanlığa bırakılacak bir konu değil. Bu Sağlık Bakanlığını, Sanayi Bakanlığı herkesi ilgilendiriyor.

Bilgisayarın Türkiye’de üretilmesi sırasında, kural olarak bütün bilgisayarların F klavye olması gerektiği konusunda bir hüküm bulunmalıdır. Ama F klavye kullanan kişi dinozor muamelesi görüyor. Siz de F klavye almak istediğiz de, şu an yok sipariş verelim gibi durumlar ortaya çıkıyor.

“Ana dil” yerine “televizyon dili”

*Eskiden ‘anadil’ diye söylüyorduk. Annesinden, babasından, çevresinden öğrendiği dil anlamında. Şu anda bir başka öğe daha devreye girdi. O da ‘televizyon dili’. Çocuklar artık televizyon karşısında yetişiyor, büyüyor. Anneler, babalar çocuklarıyla daha az iletişim kuruyorlar. Çocuklar büyüme çağında, bakıcılar kendisini rahatsız etmesin diye rastgele bir kanal açılıyor. Çocuklar onun karşısında, bütün gün oturtuluyor. Televizyonda yozlaştırılmış, kabalaştırılmış bir dil kullanılırsa çocuğun dili öyle olur.

Televizyonlarda sunucular, spikerler en azından belli bir eğitimden geçerek kameranın karşısına oturuyorlar. Ama özellikle bazı yarışma programlarında, yarışmacı olarak katılanların dil kullanımına baktığımızda, daha önce toplumun şikayetçi olduğu spikerlerin diline rahmet okutan son derece yabancılaşmış ve kabalaştırılmış bir dil kullandıkları görülüyor. Bunlar toplumda ‘televole, popüler’ kültürün bıraktığı izlerdir. Bunların acısı, ileri ki yıllarda çıkacaktır.

Sağlığımızı da riske sokuyor

*Fransa’da 1994 yılında ‘Fransız dilinin kullanılmasına’ ilişkin bir yasa çıkararak, Fransızca’yı koruma altına aldı. Türkiye’de 1997 yılında Türkçe’nin kullanılmasına ilişkin bir yasa tasarısı Meclis’e getirildi. Ama o tasarı çıkmadı. Böyle bir yasa çıkarılmalı mı?

Bu sıkıntıyı, sadece Türkçe’de yaşamıyoruz. Diğer diller de yaşıyor. Fransa bu konuda çok hassas. 1994 yılında zaten bir kanun çıkardı. Dilin kullanımıyla ilgili pek çok alanda, özellikleri ve öncelikleri belirleyen, uyulması gereken kuralları sıralayan bir kanun. Bu kanunun. çeşitli yaptırımlar getirdiğini görüyorsunuz. 1. maddesi aslında çok ilgi çekici: “ Fransa’ya ithal edilecek her ürünün Fransızca kullanma kılavuzu olmalıdır”. Yani Fransızca kılavuzu olmayan hiç bir ürünün girmesine izin verilmiyor.

Türkiye’ye bakıyorsunuz. Elektronik ürünlerden televizyon, telefon, bilgisayar gibi bir çok üründe İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Japonca, Arapça, Farsça var. Ama Türkçe yok. Bu tüketici hakları açısından bir sorun oluşturuyor. Bir elektronik ürünü aldığınızda onu nasıl kullanacağınızı bilmiyorsanız, ürüne zarar verdiğinizde garanti kapsamı dışında kalıyor. Bundan daha kötü olanı da var. Çeşitli zayıflama hapları, vitaminler, bitkisel ilaçlar vs. ithal ediliyor. Bu ürünlerle ilgili bilgiler de yok. Belki, o ilaçla ilgili kullanımdan dolayı sağlık sorunları çıkartacak bir durum olabilir. Onlar da bile, Türkçe kullanma kılavuzları yok.

İngiliz–ABD kültürünün yayılma siyaseti

*Sizce bu sadece dil olayı mı? Arkasında başka şeyler de olabilir mi?

Bunun arkasında, İngiliz-Amerikan kültürünün yaygınlaşma-yayılma siyaseti de var. Bu iş sadece yabancı dille öğretim ile kalmıyor. Yabancı dille öğretimlerinde kullanılan ders kitaplarına Türkiye’nin önemli ölçüde, kaynak aktardığını görüyoruz. Milli servetimiz kayboluyor. Daha ilkokul 1. sınıftaki öğreciden yabancı dil kitabı için 100 milyona yakın para alınıyor. Üniversitelerde, bir sınıfın bir yabancı dille eğitim yapan öğrencinin kitaplara verdiği para 500-600 dolar civarında. Türkiye’de yabancı dille eğitim yapılma oranı yüzde 18’lerdedir. Bu rakama göre, çok ciddi miktarda bir milli servet kaybı olduğu ortaya çıkıyor. Kitapların da çoğu, işgücünün ve verginin çok düşük olduğu uzakdoğu ülkelerinde basılıp Türkiye’de, ABD ve İngiltere fiyatlarında satıldığını görüyoruz.

*Halkta bu konuda büyük talep var. Bunun sebebi ne olabilir?

Evet. Ama toplumda bir uyanış da var. MEB, geçenlerde açıklama yaptı yabancı dille eğitimin kaldırılmaya başlandığı konusunda. Bunlar tabi son derece sevindirici. Ama ailelerin şu kararı vermesi gerekiyor. Çocuğumuz çok iyi İngilizce, Almanca, Japonca’yı öğrensin. Bunları yabancı dil dersinde öğrensin. Yabancı dille kimya, fizik, tıbbın yabancı dille öğretimi çok yanlıştır. Bir insan yeni bir alanı, bir bilim dalını en kolay kendi diliyle anlar ve anlatır. Araya yapay bir engel koymanın hiçbir anlamı yok. Şu anda yabancı dil, öğrencilerimizin önüne koyulmuş yapay bir engeldir.

*Yabancı dille eğitim savunulurken Türkçe’nin bilim dili olmadığı görüşü ortaya atılıyor. Sizce öyle mi?

Hayır, o kesinlikle yanlıştır. Türkçe 9. yüzyıldan itibaren bilim dili olarak gelişmeye başlamıştır. Uygurlar, çeşitli bilim dallarına ait eserler meydana getirmişlerdir. Tıbtan hukuka, iktisattan dini konulara kadar pek çok alanda eserler yazmışlar ve bu eserlerde Türkçe terimler kullanmışlardır. Bilim dili olarak Türkçe’yi kullanmışlardır. Uygurlar, en uygar Türk topluluklarından birisiydi. Türkçe, bugün yapısı itibariyle de gelişmeye en açık dillerden birisidir. İngilizce’nin böyle bir özelliği yok. Türkçe eklemeli bir dil. Yeni bir terim türetmek son derece kolay. Ama, İngilizce’de bunu yapamıyorlar. Yapamadıkları için, kelimelerin başharflarını alıp birleştirip yeni bir kelime yapmak veya bir kelimenin son hecesini alıp bir kelimenin ilk hecesini alıp birleştirmek gibi yapay yollara gidiyorlar. Grekçe veya latince gidip ordan bir takım sözler almaya çalışıyor. Oysa Türkçe’de fiil ve isim köklerinden ekler aracığılıyla yeni kelimeler türetmek çok kolay. Bakınız, bilgisayar, bilişim, yazılım, donanım gibi kelimeler hep böyle türetildi. Bilim dili değildir demek Türkçe’nin zenginliğinden haberdar olmamak demektir.

Yabancı dille öğretime baktığınızda, AB’de 4 ülkede var. Bulgaristan, Macaristan, Belçika ve Türkiye’de. Bulgaristan ve Macaristan’da yabancıların açtığı özel okullardır. Belçika’nın konumu tamamen farklı. Bu ülkede iki farklı bölgeden oluşuyor, iki dil kullanılıyor. Onun dışında hiçbir Avrupa ülkesinde, yabancı dille öğretim yok. Herkes yabancı dili mükemmel şekilde öğretmeye çalışıyor kendi insanına.

Yabancı dilde öğretim denince sanki İtalyanca, Fransızca, İspanyolca yapılıyormuş gibi anlaşılıyor. Yabancı dille eğitim yapan 13 üniversite var. Bunlardan 12’si İngilizce 1’si Fransızca ile eğitim yapıyor. Fakültelere baktığınızda 113 fakültenin İngilizce, 2’sinin Fransızca, 2’sinin ise Almanca öğretim yaptığını görüyoruz.

Bu şunu gösteriyor, İngilizce ile eğitim söz konusu. AB’de böyle bir uygulama yok. Türkiye’de bu öğretim şekli, giderek yaygınlaştırılmak isteniyor. Biz çocuklarımıza bir yabancı dil değil birkaç yabancı dil öğretelim. Yabancı dile karşı değiliz. Ama derslerin yabancı dille öğretim son derece yanlış bir uygulama. Dünyada ancak geri kalmış, kalkınmakta olan ülkelerde onlara dayatılan bir program.

Osmanlı’nın sonunu getiren etkenlerden birisi

*Yabancı dilde eğitimin cemaat okulları ile birlikte ülkemize özellikle Osmanlı’nın zayıf olduğu son dönemde yapılmaya başladığı ve bunların misyonerlik çalışmalarında etkin olduğunu belirtiliyor. Bu doğru mu?

Bugünkü yabancı dille öğretim yapan okulların misyoner okullarıyla bir ilgisi yok. Onlar Türkiye kanunlarına göre kurulmuş okullar. Ama uygulamalarını benimsemiyorum. Çünkü yabancı dille yapılması yanlış uygulama. Osmanlı’nın son dönemlerinde, 1700’lerden itibaren yabancı okullarının açıldığını görüyoruz. Bunların öğretim dilinin Osmanlı Türkçesi olmadığı, çeşitli dillerle öğretim yapıldığını görmekteyiz. Ki bunlar protestan ve katolik okulları. Bu okullarda ders verenler de, din adamları ve papazlardı. Bu da tabii, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırlayan etkenlerden birisi oldu. Misyoner okulları dediğimiz bu okullarda, öğretim dili Türkçe değildi.

*Bugün de hâlâ yabancı kolej ve özel okullarda Türkçe kullanılmıyor değil mi?

Evet ne yazık ki! Halbuki, Anayasamızın 3. maddesine göre, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dili Türkçe’dir’. Bu bütün devlet kurumlarında, buna okullarımız da dahil, eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Anayasa’nın bu hükmü açık. 2923 sayılı yabancı dille öğretim yasası, bu sebeple bizim açımızdan Anayasa’nın 3. maddesine aykırı bir hüküm içermektedir.

Readers Comments (11)
  1. melisa diyor ki:

    helal olsun son derece türkçemize önem veriyorum bu konuda çok duyarlıyım bu kelimelerden birkaç tane örnekleyerek koyalım lütfen ÖRNEĞİN:bakkal=hipermarket-süpermarket
    mağaza:centroom VB.

    AMA YİNEDE TEBRİKLER!!!!!

  2. Anonim diyor ki:

    harika olmuş ellerine sağlık bizim insanlarımız bu bilinçlere bağlı değil senin sayaende öğreneceler…

  3. Anonim diyor ki:

    HİÇBİRŞEY ANLAMADIM

  4. Anonim diyor ki:

    ewet dogru

  5. elif diyor ki:

    gerçekten çok güzel tebril ediyorum bu yazıların devamını getirmeniz dileğiyle

  6. tayfu diyor ki:

    teşekkürler sogolum ama birazda kompozisyon örnekleri olsa daha güzel olcagından emin olbilirsiniz.

  7. ...... diyor ki:

    yha bn ne diorum bu ne anlatıoo

  8. büşra diyor ki:

    çok güzel olmuş allah razı olsun bu siteyi kurandan

  9. hir hıl diyor ki:

    ewt anlamadım bende

  10. kadir diyor ki:

    gerçekten güzel yazmışsın saol

  11. baby diyor ki:

    bu çok güzel teşekürler…:)





Post Column