Bu sefer haçlılar 22 kat daha fazlalar

Mart 20, 2008

İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden The Independent, Irak Savaşı’nın beÅŸinci yıldönümünde Batı’nın İslam dünyasını iÅŸgalini konu alan bir makale yayımladı. Haberin devamı »

Abdurrahman Yalçınkaya, neyi bekliyorsun, türban takmayı mı?

Mart 20, 2008

Tarih 8 Mart 2008: Tuncay Özkan’ın mitinginde, “Abdurrahman Yalçınkaya, neyi bekliyorsun, türban takmayı mı?” yazılı döviz açılmış. Haberin devamı »

Elitist’ cumhuriyet demokrasi istemiyor

Mart 17, 2008

Prof. Dedeoğlu'na göre bir suç var ama kimde?Galatasaray Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Beril DedeoÄŸlu, AK Parti’ye açılan kapatma davası ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. “Elitist’ cumhuriyet demokrasi istemiyor” diyen DedeoÄŸlu’na göre davaya en çok kim sevinecek? Haberin devamı »

Demokrasilerde iktidarlar halkın iradesi ile gelirler ve haklın iradesi ile giderler.

Mart 15, 2008

AKP’den
kesin ihraçı istenen eski Balıkesir milletvekili Turhan Çömez, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının AKP’nin kapatılması istemiyle Anayasa
Mahkemesi’nde açtığı davayla birlikte Türkiye’nin talihsiz bir sürece
girdiğini söyledi. Çömez, “Olgun demokrasilerde iktidarlar halkın
iradesi ile gelirler ve haklın iradesi ile giderler. Yani ödül makamı
da ceza makamı da halktır� dedi.

Çömez yaptığı açıklamada, kapatma davasıyla birlikte istikrara, huzura,
güvene, toplumsal uzlaşı ve barışa ve ulusal onura en fazla ihtiyaç
duyulan dönemde, Türkiye’nin talihsiz bir sürece girdiğini ifade etti.
Dünya dengelerinin değiştiği, güç merkezlerinin yeniden şekillendiği
bir dönemde, Türkiye’nin, içine kapandığını ve içsel sorunlarının
esaretine girdiğini kaydeden Çömez , “Yöneten ve denetleyen
demokrasilerde, kuşkusuz iktidarlar kontrolsüz ve sınırsız bir güç
sahibi olamazlar. Ve bu gücü dilediklerince kullanamazlar.
Ancak yine olgun demokrasilerde iktidarlar halkın iradesi ile gelirler
ve haklın iradesi ile giderler. Yani ödül makamı da ceza makamı da
halktır� dedi.
Yaşanan bir dizi olumsuzluğun, süreci bu noktaya taşıdığını belirten Çömez şunları söyledi :
“Söz artık yüce mahkemededir. Gelişmeleri hepimizin sorumlu bir yurttaş
duyarlılığı ile izlemesi, son derece önemlidir. Dilerim süreçten Türk
demokrasisi bir yara almadan çıkar ve halkın demokrasiye olan inancı ve
güveni zedelenmez. Siyasi partilerin halk tarafından sandıkta
cezalandırılması geleneğinin yerleşmesi için hepimizin daha fazla özen
ve gayret göstermesi gerekiyor. Aksi halde gelecek nesillere ayıplı ve
engelli bir demokrasiyi miras bırakmış oluruz ki bu Türkiye’ye büyük
bir haksızlık olur.�

ANKA

“Örtünme Allah’ın emridir, O’na saygıya dayanır

Mart 7, 2008

Türkiye’deki başörtüsü-türban ayrımı baÅŸta olmak üzere son dönemde yapılan tartışmaları ve yorumları İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı BaÅŸkanı Prof. Dr. Åžinasi Gündüz Anlayış’a anlattı. Haberin devamı »

Güç kaybedenler rahatsız

Mart 4, 2008

Sosyolog Prof. Dr. Elisabeth Özdalga’ya göre, aslında güç kaybedenler rahatsız…

Sosyolog Prof. Dr. Elisabeth Özdalga, “Başörtüsü tartışması, bir toplumsal çekiÅŸmenin, hesaplaÅŸmanın görünen küçük kısmı, yani aysbergin tepesi. Hiçbir ÅŸekilde laiklikten uzaklaÅŸma yok. Türkiye derin deÄŸiÅŸim süreçlerinden geçiyor. Yeni sınıflar oluÅŸuyor. ÅžehirleÅŸme ve sosyal mobilite çok hızlı geliÅŸiyor. Yeni gruplar güç kazandıkça, geleneksel elitlere meydan okumuÅŸ oluyorlar” diyor.

Normalleşiyoruz aslında…

Haberin devamı »

Medya her zaman postal yalamayı sevmiştir

Åžubat 28, 2008

Yeni 28 Şubat'ın beyni kim?Erol Metin‘in haberi

28 Şubat sürecinin başlatılmasının asıl hedefi neydi?

 

28
Şubat sürecinin başladığı günlerin biraz gerisine gidersek, 1995
sonunda yapılan genel seçimleri görürsünüz. Bu genel seçimlerden Refah
Partisi en fazla oyu aldı ve en fazla milletvekili çıkardı. Bunun
dışında parlamentoda ANAP, Doğru Yol Partisi ve DSP katılabiliyordu. O
çerçevede İslamcı ve yobaz olarak, irticacı olarak kabul edilen Necmettin Erbakan’ın baÅŸbakanlığa gelmemesi için, Türkiye’de devlet içinde devlet olan birtakım güçler
ellerinden geleni yaptılar. O zaman hatırlarsanız UludaÄŸ’da bir takım
generaller, Tansu Çiller’le Mesut Yılmaz’ı bir araya getirdiler ve
onların ısrarıyla ikisinin arasında bir koalisyon kuruldu.

 

 

Cunta TSK’de teÅŸkilatlanmaya baÅŸladı

 

Asıl hedef  o muydu? Erbakan’ın iktidara gelmesini önlemek miydi?

 

Evet
iktidara gelmesini önlemekti; fakat daha sonra bunlar biliyorsunuz
geçinemediler. Ayrıldılar. Bu durumda en fazla milletvekili çıkaran
partinin genel başkanı olarak, o zamanki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
hükümet kurma yetkisini Erbakan’a verdi. Erbakan’ın baÅŸbakan olmasını
Türkiye’de milli iradeyi hazmetmemiÅŸ, milli egemenliÄŸin farkına varmayan darbeci güçler
ve jakoben oligarşi hiçbir zaman hazmedemedi. Aslında Refah-Yol
koalisyonu diye bilinen Refah Partisi ve DoÄŸru Yol Partisi’nin
koalisyonu bir çok bakımdan başarılı bir koalisyon olmuştur. Dış
politikada yeni perspektifler getirdi. Ekonomide yeni kaynak arayışları
gerçekleştirdi ve özellikle gelir dağılımı bakımından olumlu bazı
icraatlarda bulundu. Ancak 1996 yılı sonbaharından itibaren ‘darbeci cunta’nın, Türk Silahlı Kuvvetleri içinden teÅŸkilatlanmaya baÅŸladığı görüldü. Bu cunta kendisine Batı Çalışma Grubu
ismini veriyor. Tamamen illegal, gayri meşrudur. Böyle bir kurumun
kurulması yolunda, bırakınız yasal dayanağı bir onay bile, bir
yönetmelik bile yok.

 

Günümüzde ÅŸuan böyle bir oluÅŸum var mı? 

 

Günümüzde de 28 Åžubat’ın devamı olan birtakım unsurların, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bulunduÄŸunu ve ayrıca bazı yeni örgütlenmelere
gittiğini, gidildiğini gördük. Mesela Nokta dergisinin açıkladığı o
günlükte bu açıkça ortaya çıkıyor. Bu çalışmalar gittikçe hızlandı ve
hükümet üzerinde bu çevrelerin baskıları Milli Güvenlik Kurulu eliyle
yürütülmeye başlandı.

 

Nokta dergisi cuntanın baskısıyla mı kapatıldı?

 

Cuntanın
baskısı demeyelim ama ÅŸu var: Bu ÅŸekilde yayın yaptığı için  zannederim
tehdit edildi. Ne yazık ki hukuk yoluyla bu tip gayri meşru ve gayri
hukuki, illegal darbecileri ifşa edenler ödüllendirileceğine
ve darbecilerin üzerine gidileceğine darbecilerin üzerine gidilmedi; bu
derginin sahibi ve yöneticileri üzerinde biliyorsunuz baskı kuruldu ve
onlar tutuklandı. Bunlar da daha fazla dayanamadılar. 4 Åžubat’ta
Sincan’da tanklar yürütüldü. Daha sonra Çevik Bir, Amerika’da kendisine
sorulan soru üzerine “bu bir balans ayarıydı�
diyecektir. Sonradan tankları yürüten Orgeneral, “şecaat arz ederken
sirkatin söylerâ€? dediÄŸi gibi ziya PaÅŸa’nın, bunu gerçekten de mevcut iktidara tehdit
olarak yaptıklarını ve bir siyasi müdahale şeklinde olduğunu
söylemiştir. Halbuki o zaman Demirel Cumhurbaşkanı olarak, “bir askeri
tatbikat yaptılar� diye cevap vermişti.

 

Bu
hareketin 28 Åžubat diye anılması, Milli Güvenlik Kurulu’nun 28 Åžubat’ta
yapılan toplantısında, Demirel’in baÅŸkanlığında yapılan toplantıda
Erbakan’a, hükümetin bakanlarına askeri kanattan
yapılan baskıydı. Bu yüzden 28 Şubat diye anılır ve 18 maddelik bir
Milli Güvenlik Kurulu Bildirisi de bu konuda imzalanmıştı. Önce dönemin
Başbakanı Necmettin Erbakan bunu imzalamamakta ısrar etti; ama sonra
hem ortağı DoÄŸru Yol Partisi Genel BaÅŸkanı Tansu Çiller’in ısrarı hem
de yapılan baskılar neticesinde imzalamak zorunda kalmıştır.

 

Demirel şapkasını çıkarıp asker şapkası giydi

 

Tansu Çiller neden ısrar etti?

 

Bunun imzalanması konusunda ısrar etti. Çünkü o zamanki darbecilerin tesiri altında kalmıştı.

 

Süleyman Demirel’in CumhurbaÅŸkanlığı sıfatıyla 28 Åžubat’ta oynadığı rol tam olarak neydi?

 

Demirel
açıkçası daha önce darbelerle birkaç defa çekip gitmesine rağmen,
şapkasını alıp gitmesine rağmen; bu defa artık kafasındaki şapkayı
çıkardı asker ÅŸapkası giydi ve 28 Åžubat’ın tam bir destekçisi oldu.
Yani 28 Åžubat’taki post modern dediÄŸimiz darbe sürecinde Demirel’in bir
destekçi olarak rolü vardır. Daha sonra orda zaten “28 Şubat bin yıl
devam edecek� lafının arkasında bunu görürsünüz.

 

Demirel 28 Åžubat’ın darbe olmadığını söylüyor… 

 

Demirel böyle söyleyecektir tabii kendi ayıbını
ortaya çıkarır mı? Hatta Demirel daha ileriye gidiyor, “sıcak darbe
olacaktı, ben önledim� diyor. Demirel bu darbenin bir figürü. Nitekim
biliyorsunuz ondan sonraki dönemde, ilk bahar aylarında Tansu Çiller
istifasını verecekti. Daha evvel Erbakan’la anlaÅŸtığı gibi bir müddet
Erbakan bir müddet Tansu Çiller götürecekti. Artık Tansu Çiller’in
baÅŸbakanlığı dönemi gelmiÅŸti. Erbakan istifasını verdi. Tansu Çiller’i
tayin etmesi gerekirken Demirel, o arada bekledi ve Cumhurbaşkanı,
tarafsız olması gereken CumhurbaÅŸkanı kulis yaptı, DoÄŸru yol Partisi’ni
böldü ve Böylece Refah Partisi, Doğru Yol Partisi koalisyonunu
iktidardan düşürdü. Yerine de haksız olarak, hukuksuz olarak Mesut
Yılmaz’ı baÅŸbakan tayin etti. Demirel baÅŸtan sona kadar 28 Åžubat’ın bir figürü olmuÅŸtur. Destekçisi olmuÅŸtur.

 

Refah-Yol iktidarının uzaklaşması darbeyi erteledi

 

Eğer Erbakan ve Çiller direnseydi 27 Mayıs, 12 Eylül gibi, sıcak bir darbeyle karşılaşır mıydık?

 

Bunu tam olarak söylemek zor. Aslında Haziran sonu itibariyle, 1997′de Çevik Bir ve arkadaÅŸlarının bir sıcak darbe hazırladığını
biliyoruz. Bir bakıma Refah-Yol iktidarının uzaklaşması bu darbeyi
ertelemiştir; Ama şunu da söyleyelim ki: Eğer Erbakan ve Tansu Çiller direnebilseydi,
parlamentodaki diÄŸer demokratik unsurlarda bu direnmeye destek
verselerdi kolay kolay 28 Åžubat’ın bir sıcak darbeye dönüşmesi mümkün
olamazdı.

 

Erhan
Göksel, “Erbakan Susurluk’u ciddiye alıp üzerine gitseydi, 28 Åžubat’ı
önlerdi� diyor. Susurluk ile 28 Şubat arasında ne gibi bir bağlantı var?

 

Erhan
Göksel çok değerli bir araştırmacı ama ben buna iştirak etmiyorum.
Çünkü Susurluk bir çete idi. Bu çetenin elbette şimdiki çetelerde
olduÄŸu gibi Silahlı Kuvvetler baÄŸlantıları vardı, ama Susurluk’un üzerine gitmek gerçekten darbeci unsurların üzerinde bir baskı meydana getirirdi. Bu yönden Erhan Göksel haklı ama buna mani olamazdı. Çünkü Silahlı Kuvvetler’de bir mezhepçi kadrolaÅŸma vardı. Bu kadrolar da Silahlı Kuvvetler’de yönetime hakim olmaya baÅŸlamışlardı. Yani Susurluk’la direkt olarak ilgisi yok.

 

Susurluk emniyet kaynaklı; Ergenekon asker kaynaklı

 

Bugünkü bağlantısına gelirsek, Ergenekon terör örgütü ile Susurluk arasında bir benzerlik kurabilir miyiz?

 

Kurulabilir yalnız Susurluk, daha çok emniyet kaynaklı
bir mafya ve gizli örgüt hareketidir. Susurluk’un arkasında emniyetin
içindeki bir takım güçlerin rolü vardır. Halbuki Ergenekon, direkt Silahlı Kuvvetler’le irtibatlı
bir örgüt olarak ortaya çıkıyor. Nitekim Susurluk’ta açığa çıkan
kimseler emniyetle baÄŸlantılı kimselerdi. Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki
kimselerdi ve o zaman Mehmet Ağar için de bir takım bağlantı iddiaları
gündeme gelmiÅŸti. Åžimdi de dokunulmazlığı ortadan kalktı Mehmet AÄŸar’ın
biliyorsunuz. O ortaya çıkacaktır. Halbuki Ergenekon örgütü biraz daha militer bir yapıda.

 

 

 

28 Åžubat’ın beyni…

 

 

28 Åžubat’ta Çevik Bir ön plana çıktı ama asıl kiÅŸinin o olmadığı söyleniyor. 28 Åžubat’ın beyni kim sizce?

 

Beyni Orgeneral DoÄŸu Aktulga ve ÅŸimdi vefat etti. Çevik Bir de önemli adamlardan biriydi. Çünkü Çevik Bir Genelkurmay İkinci BaÅŸkanı’ydı ve bu illegal Batı Çalışma Grubu cuntasının da icracı eliydi. 28 Temmuz 1997′de Yüksek Askeri Åžura toplantısından 3 gün evvel yaptığım bir açıklamada, hatırlarsınız belki 28 Åžubat’ın illegal cuntasını
açıklamıştım ve en baştan astsubay seviyesine kadar inmiştim. O
zamanlar dokümanlar şeklinde bir brifing vermiştim. Bu brifingden sonra
da Nuh Mete Yüksel beni gözaltına aldı. 24 saat gözaltına alıp çıktım.
Sonra da bir sene yargılandım ve beraat ettim.

 

Yeni 28 Şubatçı Deniz Baykal

 

Åžuan AKP’ye karşı yürütülen Propagandanın asıl baÅŸ aktörü kim sizce? 28 Åžubat’ta DoÄŸu Aktulga’ydı ÅŸimdi ki?

 

Åžimdi ki baÅŸ aktör şüphesiz Deniz Baykal ortadaki aktör bu. Bunun arkasında bildiÄŸiniz gibi Eski YÖK BaÅŸkanı ErdoÄŸan Teziç, saz arkadaÅŸları rektörler, ne yazık ki bir takım yüksek yargı kuruluÅŸlarının baÅŸkan ve üyeleri, bu arada Ahmet Necdet Sezer’in atadığı kiÅŸiler, medyadaki bazı unsurlar… Bütün bunlara ben jakoben oligarÅŸi diyorum. Bunlar bunu yürütüyorlar. Şüphesiz bunların, gayet tabii anti demokratik bir takım darbe mihraklarıyla da teması var veya karşılıklı
tesirleri var. Ancak şuan da ben Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında,
aleyhte fazla bir şey söylemek istemiyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri
şanlı savaşın içinde, o savaş devam ederken herhangi bir şekilde onları
gücendirmek istemem. Esasen bizim zaten ordumuza herhangi bir
saygısızlığımız, sevgisizliğimiz yok. Bizim itirazımız ordunun içinden
siyasete müdahale edenlerdir. Darbeciler, cuntacılardır.

 

Åžunu
mu söylemek istiyorsunuz: Åžuan AKP’ye karşı yürütülen propagandanın,
yani AKP’yi iktidardan düşürmeye çalışan asıl aktörler, baÅŸ aktörler
Deniz Baykal ve çevresindekiler mi?

 

Deniz Baykal ve jakoben oligarÅŸik çevredir. Bunlar hiçbir zaman Türkiye’de millet iradesini hazmedememiÅŸ
kimselerdir. Bu eski bir hikayedir. 1950′den beri bu devam eder. Halk
her zaman kendisine yakın olanları, milli, manevi değerler taşıyanları
seçmişlerdir. CHP oligarşisi de hep Silahlı
Kuvvetleri, yargıyı, medyayı, üniversiteleri kullanarak kendi
hükümranlığını devam ettirmek istemiştir. Bu basit bir egemenlik
çatışmasıdır bunu bir yerden kırmak lazım. Bunun için de yeni anayasaya
ihtiyaç var.

 

Bunun örgüt ayağını kim yürütüyor?

 

Örgüt ayağı diye baktığımızda bir parti örgütü var, çeşitli hukuk teşkilatları var, çeşitli silahlı teşkilatlar var.

 

İllegal örgüt…

 

Ama
sizin dediÄŸiniz örgüt meselesi, 28 Åžubat’ta illegal Batı Çatışma
Grubuydu. Sonra benim deÅŸifre ettiÄŸim bir baÅŸka teÅŸkilatlanma oldu. AK
Parti döneminde Erenler Grubu olarak onu ifşa ettim. Daha sonra da Nokta da onların kimden meydana geldiği
ortaya çıktı. Bunlara karşı daha önceki dönemde, Genelkurmay Başkanı
Hilmi Özkök Paşa, şimdi de Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Paşa demokrasinin yanındaki tavırlarıyla dikkat çekiyor.
 

 

Medya her zaman postal yalamayı sevmiştir

 

Dönemin
medya patronu Dinç Bilgin, gazetesinin o dönemde (28 Åžubat’ta) kendi
kontrolünde olmadığını, kontrol edemediğini söylüyor. Bu sözler ne
anlama geliyor? Bunu nasıl okumalıyız?

 

Bakın her darbe döneminde gazeteler darbecilerin hakimiyeti altına
geçer. Ben size bir bilgi vereyim, Bir anekdotumu anlatayım: 1980′den
sonra ANAP iktidara geldi. Ben de Başbakanlık Müsteşarı oldum. O zaman
Türkiye’nin en çok tirajı olan gazetelerden bir tanesinin genel yayın
yönetmeni beni aradı. Dedi ki: Yarın manşette ne yapacağız dedi. “Bana
ne kardeşim bana niye soruyorsun� dedim. Dedi ki: Daha evvel hep biz
Genelkurmay’a sorardık. Genelkurmay’a sorduk dediler ki: artık sivil
idare geldi siz onlara sorun. Ben de “biz böyle şeylere karışmayız
istediÄŸiniz manÅŸeti atabilirsinizâ€? dedim. Yani gerek 27 Mayıs’ta, gerek
12 Mart’ta, gerek 12 Eylül’de, gerek 28 Åžubat’ta Dinç Bilgin’in dediÄŸi
doğrudur. İnisiyatif tamamen gazete
patronlarının,yöneticilerinin elinden çıkar, bu şekilde bir darbe
unsurlarına geçer. bir bakarsınız herhangi bir karargahtaki küçük
rütbeli bir asker, gazetelerin sansürüne memur edilmiş. Onlar da bu
sansüre paÅŸa paÅŸa rıza gösterirler. Karşı çıkmamışlardır. ‘Åžanlı Türk
Medya’sı her zaman postal yalamayı sevmiÅŸtir.

 

İrtica bahane hırsızlık şahane

 

28 Åžubat’ın puslu havasında cebini dolduran, banka hortumlayan, yolsuzluk yapanları da es geçmemek lazım…

 

Tabii ÅŸimdi ben o zaman Yeniden DoÄŸuÅŸ Partisi diye bir küçük partimiz vardı onun  başındaydım.
Küçüktü bizim parti ama dürüstlük ve fazilet mücadelesinde gerçekten
boylarının çok üstünde mücadelede bulundular. Performans gösterdiler ve
28 Åžubat’a açıkça tek karşı çıkan siyasi parti ve genel baÅŸkan olarak
bendim. O zaman bizim bir lafımız vardı, sloganımız vardı her yerde
bağırırdık, ‘irtica bahane hırsızlık ÅŸahane’ derdik. gerçekten irtica bahane, hırsızlık ÅŸahane olmuÅŸtu. O zaman ‘YeÅŸil sermaye’ filan
diye ortaya çıktılar ve gerçekten OYAK’ın rakiplerini ortadan
kaldırmaya çalıştılar. O zaman ne yazık ki, ‘İstanbul dükalığı’ da büyük sermaye çevreleri de her zaman olduÄŸu gibi gene cuntacıların yanında oldu. Gene cuntacılara destek verdi.

 

28 Şubatçı generaller bankalarda yönetim kurullarına girdi. Bunu da unutmamak lazım…

 

Evet işte o başörtülü kızların ahı bunlardan çıktı. Çünkü hangi bankaların, hangi şirketlerin yönetim kuruluna gelmiş oldular battı. Kendileri de yolsuzluktan
yargılandılar. Bu da çok enteresan bir tecellidir. Ben hep bir şey
söylerim, bu kapalı rejimlerde yolsuzluk mutlaka daha çok artar. Mesela
12 Eylül’ün Hava Kuvvetleri Komutanı Milli Güvenlik Konseyi Üyesi
Orgeneral Tahsin Åžahinkaya, TIME’da kapak olmuÅŸtu. Dünyanın en fazla rüşvet alan generali diye F-16 meselesi yazılmıştı. Bu böyledir iÅŸte. Gene açık rejimler yolsuzluÄŸa en fazla mani olan rejimlerdir.

 

Peki İstanbul sermayesi neden Erbakan’ın iktidarına karşı çıkıyordu?

 

Sadece
ondan deÄŸil, bir defa ‘korku daÄŸlar bekletir’ cuntadan korkuyorlardı.
İkincisi o zaman Erbakan, büyük sermayeden çok orta ve küçük ölçekli
teşebbüslerin yanında yer alma iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla
bundan da pek hoşlanmadılar.

 

Onlara kalsa 27 Mayıs sürecini başlatacaklar

 

28 Åžubat’ın daha önce yapılan 3 darbeden çok daha tehlikeli sonuçları olduÄŸunu söylüyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

 

Bu
şu anlama geliyor: Diğerleri açık darbelerdi. Hükümlerini icra ettiler
ve kalkıp gittiler. Halbuki Demirel’in söylediÄŸi gibi “28 Åžubat bin
sene devam edecek� gibi, 28 Şubat açık bir darbe olmadı. İnsanlar belki
idam edilmediler. Tanklar 4 Åžubat’ta Sincan’ın dışında pek fazla
yürümedi. Parlamento devam etti; ama bir şey var ki, o cunta hakimiyeti
demokratik dönemlere geçtikten sonra bile, insanların özellikle din ve vicdan hürriyeti üzerinde etkili oldular. Hala Türkiye’de başörtüsü yasağının uygulanmakta direnilmesinde başörtüsü yasağına karşı, bu bir bariz örneÄŸidir.

 

Ortaya
çıkarılan çeteleri, provokatif eylemleri, cinayetleri, medyanın tavrını
ve sizin deyiminizle jakoben çevrenin çıkışlarını hesaba kattığımızda
yeni bir 28 Şubat süreci mi başlatıldı?

 

Efendim yeni bir 28 Şubat süreci değil adamlara kalsa
27 Mayıs süreci başlatacaklar. Çünkü bir yandan “Türkiye laiktir laik
kalacak� diye koca koca rektörler, Üniversiteler Arası Kurulu
toplantısında pankart açıyorlar. Bir taraftan rektörlerin bir kısmı
öğrencileri sokaÄŸa dökmekle iktidarı tehdit ediyor. Bir taraftan asker kışkırtılıyor. O zamanki CHP’de bunu yapmıştı. Åžimdiki CHP’de, “yok mu bir babayiÄŸitâ€?
diyor. Bir taraftan yüksek yargı kuruluşları üzerlerine vazife olmadığı
halde, siyasi mahiyette beyanlarda bulunuyorlar. Bildiriler
yayınlıyorlar. Dolayısıyla adeta köşe yazarları ve bir takım siyasiler
de hep asılmaktan, asılmayı göze almaktan, Adnan Menderes’ten bahsediyor. Yani bırakınız 28 Åžubat’ı ellerinden gelse bazı kiÅŸiler 27 Mayıs’ı hazırlayacaklar,
ama “kazın ayağı öyle değil� o kadar kolay değil, artık Türk halkı da
bilinçlenmiÅŸtir. Ben 27 Nisan bildirisinden sonra 2007′de, “ben tankın
üzerine çıkmaya varım sizde var mısınız?� Diye bir yazı yazdım. Bana 3
binden fazla mail geldi. Tankın yanına bizi de yazın diye. Yani öyle
bundan sonra herkes elini kolunu sallayarak darbe yapamaz.

 

28 Åžubat Demirel ve CHP’nin iÅŸine yaradı

 

27 Nisan bildirisinin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt tarafından değil ona rağmen yapıldığını söylüyorsunuz…

 

Ona rağmen yapıldığı kanaatindeyim bilgim var. Evet birtakım darbeci güçlerin zorlamasıyla…

 

28 Şubat süreci en çok kimin işine yaradı?

 

Demirel’in
iÅŸine yaradı. Birtakım cuntacıların iÅŸine yaradı. Türkiye’de din ve
vicdan hürriyetini baskı altına almak isteyen çevrelerin işine yaradı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin iÅŸine yaradı karşısındakileri dağıttı. Ama
ben size bir şey söyleyeyim mi: Uzun vadede de halkın işine yaradı. Çünkü halk bu yapılan baskılarla daha fazla şuurlanmaya
başladı ve 28 Şubat sürecinde iki tane parti haksız yere kapatılınca bu
sefer AK Parti kuruldu ve rakipsiz ÅŸekilde iktidara geldiler.

 

Ters mi tepti?

 

Elbette
ters tepti. Her zaman yapılan bu hareketler ters teper. Son olarak ben
de şunu söyleyeyim, sizin aracılığınızla bir kere daha sesleneyim: 70
milyon halkı Suudi Arabistan çöllerine sürüp, 70 milyon laikçi kişiyi
Fransa’dan ithal edemezsiniz. Biz hancıyız siz yolcusunuz. Siz bu
milletin değerlerini taşımak zorunda değilsiniz ama bu milletin değerlerine,
mili manevi değerlerine, inançlarına saygılı olmak zorundasınız.
Müslüman mahallesinde salyangoz satamazsınız. Şimdiden ne yaparsanız,
ÅŸimdi birtakım yüksek mahkemeleri amalinize hizmet ettirirsiniz; ama sonra sandıklar açıldığında gene içinden bizim milletimiz çıkar. Bunu herkes bilsin, kulağına  koysun ve ona göre davransın.

 

(www.aktifhaber.com)

Başörtüsünü tehdit olarak görenler örtünme eyleminin ontolojik anlamını gözardı ediyor.

Åžubat 15, 2008

SEVİ ARAL’ın röportajı

İmgenin PornoÄŸrafisi kitabının yazarı, sanat kuramcısı ve eleÅŸtirmen Zeynep Sayın’ın söyledikleri bugün hararetli bir ÅŸekilde, ama baÄŸlamından kopartarak tartıştığımız, magazinleÅŸtirdiÄŸimiz ‘Türban’ la ilgili birçok konuyu açıklığa kavuÅŸturmuyor şüphesiz. Ama heyecanla, bir kadının örtünmesini bir türlü anlayamadığını, dahası hiçbir kadının kendi isteÄŸiyle örtünemeyeceÄŸini, mutlaka aile, çevre ‘mahalle baskısı’ nedeniyle örtünmüş olabileceÄŸini ileri sürenlere, sosyolojik deÄŸil ontolojik bir çerçeve öneriyor.

Üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmayı hedefleyen anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi teklifi dini sembolleri bir kez daha siyasetin ilk gündem maddesi haline getirdi. Öğrencilerin baÅŸlarını örtmelerinin -dikkat edin zorunlu hale getirilmesi deÄŸil- serbest bırakılmasına yönelik düzenleme örtünmenin dinsel anlamı ve niteliÄŸi tartışmalarına dönüştü. Tartışmanın belki de en ilginç tarafı, örtünme ya da baÅŸka bir dinsel hükmün yine dinsel açıdan doÄŸru olup olmadığı tartışmasına laiklik hassasiyeti ‘yüksek’ parti ve liderlerinin öncülük etmesiydi. CHP lideri Baykal parti grubunda Sünni İslam’in en önemli isimlerinden Ebu Hanife’nin örtünmeyle iliÅŸkili görüşlerini -her ne kadar bilgileri eksik ve yanlışsa da - anlattı. Üstelik Baykal, daha önce bu tartışmanın din bilginlerinin iÅŸi olduÄŸu ve siyasetçilerin dinsel meselelerle ilgili yorum yapmasının sakıncalı olduÄŸunu söylediÄŸi için (Ulema karar verir) BaÅŸbakan ErdoÄŸan’ı din adamlarından icazet almakla suçlamıştı.

Örtünmenin dinsel temeli bir kez daha salt fıkıh ve hukuk çerçevesinde tartışıldı. Arkasındaki felsefi atıfları bunca zengin bir tercih ve eylemin ontolojik anlamı göz ardı edildi. Sanat kuramcısı, eleÅŸtirmen ve hoca Zeynep Sayın, uzun süredir tam da bu alanda örtü, örtünmenin ontolojik kökleri üzerine çalışıyor. Bir görsel imgenin hangi ÅŸartlarda pornoÄŸrafiye dönüştüğünü inceleyen artık kült diyebileceÄŸimiz kitabı (İmgenin PornoÄŸrafisi) bu alanda bir ilk olma özelliÄŸine sahip. Sayın, ‘Bir imge hangi durumlarda neden pornoÄŸrafik olur?’ sorusuna cevap aradığı kitabında Bizans ikonalarından minyatür ve modern resme dek imgenin doÄŸası ve niteliÄŸini inceledi. Zeynep Sayın’la hukuk, siyaset ve hatta fıkıh tartışmaları bir yana bırakarak ontolojik, varlıkbilimsel anlamda örtünün, örtünmenin, mahcubiyetin, yüzünü ve bedenini sakınmanın doÄŸası üzerine konuÅŸtuk. Sayın’ın söyledikleri bugün hararetli bir ÅŸekilde, ama baÄŸlamından kopartarak tartıştığımız, magazinleÅŸtirdiÄŸimiz birçok konuyu açıklığa kavuÅŸturmuyor şüphesiz. Ama heyecanla bir kadının örtünmesini bir türlü anlayamadığını, dahası hiçbir kadının kendi isteÄŸiyle örtünemeyeceÄŸini, mutlaka aile, çevre ‘mahalle baskısı’ nedeniyle örtünmüş olabileceÄŸini ileri sürenlere, sosyolojik deÄŸil ontolojik bir çerçeve öneriyor. Üstelik taraf olarak da deÄŸil, ama anlamaya çalışarak. DiÄŸer taraftan örtünmenin Sümerlerin fahiÅŸe rahibelerinden geldiÄŸini ileri süren mucizevi ‘bilimsel’ buluÅŸun sahiplerine de varlık, gerçeklik aÄŸlısı denen ÅŸeyin sandığımızdan daha önemli olduÄŸunu hatırlatıyor. Örtünme denilen ÅŸeyin sadece, türban, başörtüsü ya da sadece başın örtünmesiyle ilgili deÄŸil, gözü bedeni, kendi varlığını kendinden, baÅŸkasından sakınmanın, ontolojik bir mahcubiyetin -utanmak deÄŸil perdelemek- olduÄŸunu ima ediyor.

Neden başka semboller, simgeler değil de içeriği ister dinsel ister siyasal olsun örtünme ile ilişkili simgeler bu denli sinir uçlarımıza dokunuyor? Nedir örtünme ya da çıplaklıkla alıp veremediğimiz?

l Sinir uçlarımıza çok dokunduÄŸu doÄŸru… Biz ne kadar sadece siyasal ve hukuksal açıdan tartışıyor olsak da örtünmenin ontolojik bir anlamı var. Çünkü örtünme, örtülü olma varlık algımız ve anlayışımızla iliÅŸkili. Varlığı nasıl kavradığımız, hakikati nasıl algıladığımız örtünme konusunda bakış açımızı da belirliyor. Mesela bizim toplumumuzda hakikat, varlık gizlenmiÅŸtir.

Biz derken….

Biz derken İslam kültüründen söz ediyorum. Bir örtünün arkasındadır. Hakikatin kavranılması için o örtünün kaldırılması gerekir. Yani gerçeklik setredilmiÅŸtir, bir örtünün arkasındadır. Gecenin gündüz gündüzün gece için bir örtü olduÄŸunu anlatır Kur’an. Hayat ve ölüm için de aynı ÅŸey geçerli. Her ÅŸey bir örtü ile gizlenmiÅŸtir yani. Varlığa ve gerçekliÄŸe ait bu algı, kavrayış anlaşılmadan örtü, örtünme de anlaşılmaz. Ontolojik olarak böyle bakmıyorsanız örtü de sizin için anlaşılmaz ve manasız olabilir. Tüm bunların ontolojik bir kökeni, kaynağı var.

Yunan’da ontoloji çıplaklık üzerinedir

Gerçeğin ve varlığın örtülü olduğu anlayışı sadece Müslümanlığa özgü mü? Başka kültürlerde, diğer dinlerde böyle bir anlayış yok mu?

Hepsinde deÄŸil. Mesela Çin’de setr, örtü yok. Orada varlık diye bir kavram, ontoloji bile yok. Yunan’da ise varlık çıplak olarak algılanır, varlık çıplaklığı içinde zuhura gelir. Varlık ve gerçek bir perde ya da örtü arkasında gizli deÄŸildir. Onun için örtünme, örtülü olma deÄŸil, çıplaklık ve çıplak olan esastır.

Batı düşünce geleneÄŸinin üzerinde yükseldiÄŸi Yunan’da da ontoloji çıplaklık üzerine mi?

Evet öyle. Yunan heykellerinde gördüğümüz çıplaklığın üstelik çok yaygın olan erkek çıplaklığının arkasında da bu çıplak gerçeklik anlayışı vardır. Oysa Müslümanlıkta ve dolayısıyla Müslüman toplumlarda gerçeklik kendi kendinin perdesidir, gerçeklik kendi kendini gizler. Kendi perdesiyle gizler. Ontolojik kökenin toplumsal gelenekler üzerinde belirleyici etkisi var. EÄŸer Yunan’da ontoloji, çıplaklık kaidesi üzerinde yükseliyorsa İslam medeniyetlerinde tesettür kaidesi üzerinde yükselmektedir. Çin’e gittiÄŸinizde ise bütün bu kavramlar geçerliliÄŸini yitirir.

İslam’da soyutlama esastır

Hıristiyanlığın gerçeklik, varlık algısı açısından durumu ne? Çıplaklık ve örtü konusunda Müslümanlık ve Yahudilikten farklı bir ontoloji mi söz konusu?

Evet, Hıristiyanlık farklı bir gerçeklik tanımı yapıyor. Müslümanlık ve Yahudilikte tanrısal kelam, harflerle inzal eder. İki gelenekte de kitaba ve harflere yüklenen anlamın nedeni budur. İslamiyet’te Temel sanatın hat olmasının nedeni de budur. Osmanlı İran hat yazısında çok açık bunu görürsünüz. Batının soyutlama dediÄŸi ÅŸeyin araçları bile soyutlanır. O kadar ileri bir soyutlama var. Figürasyon, harflerin soyutu temelinde oluÅŸur. Tanrının kelamının ve bazı açılardan cisminin somut karşılığı olan İsa inanışı birçok açıdan dikkate deÄŸer. Hıristiyanlık birçok açıdan İsa’yı bir bedene indirgiyor. Yani tanrının kelamı, sözü, harfleri İsa’nın bedeninde hayat bulmuÅŸtur diyor. Aynı nedenle bedensel acılar çok önemlidir. Yahudi geleneÄŸinde durum daha farklı ve daha fazla İslam geleneÄŸiyle benzerlik taşıyor. Orada da asıl olan örtüdür.

Bu farklı gerçeklik algısının cinslerin farklılaşmasıyla ilgisi ne? Kadın ve erkek neden farklı algılanıyor?

Farklı algılanıyor, çünkü ontoloji orada bitmiyor. Mesela İslam’ın hakikat algısını ortaya koyan bir İbn-i Abbas hadisi var. Bu hadiste, Levh-i mahfuzdan, kalemden, kalemin levh-i mahfuzda yazmasından söz ediyor. Tasavvuf bu hadisteki sembollerden kalemi erkek, levhayı diÅŸi unsur diye yorumlamış. Åžiilerin de Cafer Sadık’a atfettikleri benzer ifadeler ve yorumlar var… Kadının levha ve erkeÄŸin kalem olarak simgeleÅŸmesi bile cinsel açısından çok anlamlı…

İbrahimi gelenekte yüz çok önemli

Cinsel ve toplumsal roller anlamında mı söylüyorsunuz?

Evet, erkeği etken kadını edilgen olarak tanımlamakla başlayan bir rol dağılımı da var bu anlayışta. Bu algı hayatın her aşamasında devam ediyor. Kadın ve erkek cinsi arasında temel bir ayrım baştan yapılıyor. Tabi sadece etken ve edilgen olma değil oradaki ayrımı. Kadın ve erkeğin gerçeklik karşısındaki durumlarını da, rollerini belirleyen bu ayrım sadece Müslümanlıkta yok. İbrahim geleneğini temsil eden Yahudilikte de var.

İslam’ın örtü geleneÄŸinin bakışı ve bedeni sakınma ile ilgili olduÄŸunu söyleyebilir miyiz?

Örtü geleneÄŸini incelediÄŸimizde ÅŸunu görüyoruz. Sanılanın aksine örtülen yüzdür öncelikli olarak. Vücudun baÅŸka kısımları deÄŸil. Sakınılması gereken öncelikle yüzdür. Yemen’de gözlemlediÄŸim bir ÅŸeyi anlatayım. Küçük, 10-11 yaşında kız çocukları sokakta sere serpe oynuyorlar. Üzerlerinden örtüleri var ama bedenlerini çok rahat bir ÅŸekilde kullanarak oyun oynuyorlar. Kendilerine bakan yabancı bir göz gördükleri zaman ilk olarak yüzlerini kapatıyorlar. Çünkü yabancı gözlerden asıl sakınılması gereken yüz onlara göre.

CoÄŸrafya da ontolojiyi etkiliyor

Bu, o coğrafyanın getirdiği bir davranış biçimi olamaz mı?

Diğer yandan oradaki örtü algısını belki besleyen belki de ortaya çıkaran başka şartlar da var tabii ki. Mesela coğrafyanın sunduğu imkanların, orada ekili alanların çok sınırlı oluşunun bile aile ilişkileri kadın erkek ilişkileri üzerindeki etkisinin örtünme biçimlerine yansımış olma ihtimaline inanıyorum.

Yani coğrafyanın yarattığı ya da beslediği bir ontolojiden söz ediyoruz. Ya toplumsal ve siyasi şartlar?

Evet, neden olmasın. Mutlak etki ediyor. Buradan şuraya gelmek istiyorum günümüzdeki örtünme algısı bana göre öncelikli olarak böylesi bir ontolojk mahcubiyetten değil siyasal etkilerle ortaya çıkıyor. Onların hukuki ve siyasal şartlarını tartışmıyorum ama bugün örtüyü ortaya çıkaran şey bir medeniyet kavrayışı ve algısının etkisi değil, daha çok toplumsal ve siyasal şartlar gibi görünüyor.

Geleneksel olarak bedenin sakınılması ve çıplaklığın tümüyle yasaklanması söz konusu ama… Yani yüz dışındaki bölgeler de tarihsel olarak hep örtülmüş…

Her zaman olmayabilir. Aykırı örnekler de var. En azından söyle düşünen örnekler var. Mesela Erdebilli Arif’i'ye atfedilen bir elyazması var. Anlatılanlara göre Arif bu kitabında kadın ve erkek bedenlerini ayrıntılı olarak resmediyor. Kadın ve erkek çırılçıplak çiziliyor. Ama kadınların yüzleri peçeli. Genel olarak baktığımızda örtünme ya da daha doÄŸrusu örtü algısı ontolojik farklılığa baÄŸlı olarak çok deÄŸiÅŸiyor. Mesela Çinliler ve Japonlarda örtü yok. Örtü olmadığı için birçıplaklık algısı da yok. Örtü ya da çıplaklıktan yana deÄŸil tavır. Örtü ve çıplaklık diye bir ayrım da yok.

Teslimiyet özgürlüktür aynı zamanda

Varlığın, hakikatin ve dolayısıyla örtünün böyle algılanması kadına karşı bir tehdit oluşturmuyor mu? Sokakta bile olsa kadının örtünmesini kadın varlığına karşı bir saldırı olduğunu söyleyenler var?

Bu tam da hakikati nasıl algıladığınızla ilgili bir sorun. Eğer hakikati, kendisine teslim olunacak bir şey olarak görüyorsam bu teslimiyet tam anlamıyla özgürlük haline gelebilir. Yani teslim olmakla özgür oldum diyebilirsin. Bu pekala mümkündür. Buna karşı çıkmak için farklı bir ontolojik pozisyonda olmak gerek. O zaman da kendi pozisyonunu öne sürmüş olursun. Böyle bir kıyaslama da çok anlamlı olmaz.

Örtünmek aynı zamanda bir kız çocuğu için toplumsal rolünün değişiminin simgesidir, diyebilir miyiz? Erkekler açısından böyle bir değişim simgesinden söz edebilir miyiz?

Evet, örtünmenin bir kız çocuÄŸunun hayatında cinsiyet ve toplumsal roller baÄŸlamında çok önemli olduÄŸunu unutmamak lazım. Bir çocuk başını örttüğü zaman onun toplum içindeki rolü tamamen deÄŸiÅŸiyor… Başını örtmeyene oranla fazla bir bilgiye sahip örtülü medeniyetlerde yaÅŸayan kız: kadın olduÄŸunu biliyor.

Örtünme sakınma şekli değil artık

Bugün türban, başörtüsü tartışmalarında siyasal ve hukuki nitelikli olanların dışında en popüler tartışma üslupla ilgili. Siz örtünme biçimlerinde genel olarak biz üslupsuzluk bir zarafetsizlik görüyor musunuz?

Evet, örtünmenin temel motifi olan sakınma, mahcubiyet pek yok günümüzdeki örtünme biçimlerinde… Başını kapatıyor ama örtünmenin diÄŸer gerekleri pek yerine gelmiyor. Bunun öncelikli nedeni iÅŸte o sözünü ettiÄŸim medeni bir üslup noksanlığı, zarafetsizlik. Bunun, örtünmenin ontolojisiyle de çok ilgisi olduÄŸunu düşünmüyorum. Geleneksel ya da siyasal nedenler var mutlaka. Ama örtünmeye anlamını veren ontolojik içerikten söz etmek çok zor. Oysa medeniyet bir üsluptur, doÄŸa bir üsluptur. İslam, İran ya da Osmanlı medeniyetinin böyle geliÅŸmiÅŸ bir üslup olduÄŸunu düşünüyorsak ona iliÅŸkin zarafet besbelli yitip gitmiÅŸ. Geriye çirkinlik, üslupsuzluk, kabalık kalmış.

Kaynak: Star Gazetesi

Gazeteci-yazar Mehmet Altan, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla kent dindarlığının nasıl kaybolduğunu anlattı.

Åžubat 13, 2008

Kentlerdeki dindarlık nasıl kaybolduGazeteci-yazar Mehmet Altan, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte dinin kültür kaynağından beslenen kent dindarı ve kent dindarlığının azaldığını söyledi.

Ekrem ALTINTEPE’nin röportajı

Moral Dünyası Dergisi’ne konuÅŸan Gazeteci-yazar ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Altan, günümüzde dinin kültürel ve sosyolojik boyutunun göz ardı edilerek siyasi bir mesele olarak algılandığını söylüyor. Altan’a göre din, toplumun varoluÅŸ temellerinden birisi ve belki de en önemlisi. Altan, dinin kültürel özelliklerini ön plana çıkaran kent dindarı ve kent dindarlığı kavramının yok olduÄŸunu, dini bir rant aracı olarak kullananların ön plana çıktığını ve dinin yozlaÅŸtırıldığını ifade ediyor. Haberin devamı »

Yeni biçimler üretemedik

Åžubat 4, 2008

Prof. Dr. Saadettin Ökten

Prof. Dr. Saadettin Ökten, Müslümanlar’ın içinde bulunduÄŸu durumun nedenlerini anlattı

Türkiye’de özellikle son yıllarda toplumun yapısında yaÅŸanan deÄŸiÅŸim ve buna karşın ülkede ortaya çıkan geliÅŸmeler ve tartışmalar İslâm dünyasının içinde bulunduÄŸu durum beni Prof. Dr. Saadettin Ökten Hoca ile konuÅŸmaya götürdü. Bu nasıl oldu? Saadettin Ökten Hoca, ülkesinin sorunlarına ve Müslümanların sorunlarına kafa yoran ve çözüm üretmeye çalışan hikmek ehli bir bilge. Onu dinledikçe etkileniyorsunuz. Etkilendikçe de dinliyorsunuz. Ökten hoca, bugün Türkiye’nin ve İslâm dünyasının en büyük sorunlarından birinin Sanayi devrimi sonrasında yaÅŸama dair yeni biçimler üretemediÄŸini ve bu nedenle de zorluklarla karşılaşıldığına dikkat çekiyor. Batı’yı akıl uygarlığı, İslâm medeniyetini ise vahiy uygarlığı olarak tanımlayan Saadettin Ökten Hoca, ” Batı’nın hem düşünce ve duygu sistematiÄŸi, hem de dünyevi yaÅŸama biçimleri birbirleri ile bütünlük teÅŸkil ediyor. İslâm cemaati ise inandığını ve iman ettiÄŸini hayata geçiremiyor. Müslüman toplumları bugün kendi medeniyetlerini sadece vicdanlarında ve gönüllerinde saklıyorlar, dış dünyaya dökemiyorlar ve bunun bir karşılığı yok” diyerek durum tespiti yapıyor. Mimar Sinan Üniversitesi emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Saadettin Ökten ile Müslümanlar’ın içinde bulunduÄŸu durumun nedenlerini sorguladık.

Sizinle ilgili ön araÅŸtırma yaparken rahmetli Fethi GemuhluoÄŸlu ile ilgili bilgilere de rastladım. GemuhluoÄŸlu bütün insanlığın sorununun Kur’an-ı Kerim’i ve Resulullah’ı anlayamamak olduÄŸunu söylüyor. Ben de buradan yola çıkarak, evet bu bütün insanlığın sorunu ama asıl Müslümanların sorunu deÄŸil mi diye sordum. Kur’an-ı Kerim ve Peygambere Müslümanlar yeterince sahip çıkıyor mu?

Müslüman toplumu tarım ile geçinilen zamanlarda ataerkil bir toplumdu. Belli bir ekonomik ve sosyal sistem var o zamanlar. Bu süreçte hayatın dağdağası haricinde Müslüman toplumun büyük bir sorunu yok. Bir medeniyet sistemi kurabilmişler, bir takım değerler vardı gönüllerinde ve zihinlerinde.
Onlar İslâmi kaynaktan gelen deÄŸerler ve sistemlerdi. Bunları hayata yansıtmışlar, aile müessesesini kurmuÅŸlar, biçimler, evlenmeler, boÅŸanmalar, ölümler, doÄŸmalar. Ticaret müessesi oluÅŸmuÅŸ, çarşılar, pazarlar, ahi teÅŸkilatı gibi kuruluÅŸlar varlıklarını sürdürüyor. Vaktaki sanayi devrimi olup hayata intikal edince, Müslüman toplumları bu dönüşüme ayak uyduramadılar. Dolayısıyla bizim çocukluk ve gençliÄŸimizde Osmanlıca olarak “din mânii terakkidir” dediÄŸimiz özet ortaya çıkıyor.

Bugün de aynen bu konuÅŸuluyor…

Bugün dünyada, “akıl uygarlığı” diye tabir ettiÄŸimiz sanayi devrimi ve devamı olan bir dünya görüşü, bir de bizim “vahiy medeniyetimiz” var. Akıl medeniyetini kendi felsefi arka planını ve tatbikatıyla beraber bugün Avrupa ve Amerika temsil ediyor. Bunun hem düşünce ve duygu sistematiÄŸi, hem de dünyevi yaÅŸama biçimleri birbirleri ile bütünlük teÅŸkil ediyor. Tartışılabilir, eksiÄŸi vardır şüphesiz, nakıstır, batıldır bir bahsiyle. Bu bir bütün ama. Yani adam inandığını, kabul ettiÄŸini veya varsaydığını hayata tatbik etmiÅŸ ve ediyor. İslâm cemaati ise inandığını ve iman ettiÄŸini hayata geçiremiyor. Müslüman toplumları bugün kendi medeniyetlerini sadece vicdanlarında ve gönüllerinde saklıyorlar, dış dünyaya dökemiyorlar ve bunun bir karşılığı yok.
Burada medeniyetten neyi kastediyorsunuz?

Ben medeniyet dediÄŸim zaman gönüllerde ve zihinlerde var olan deÄŸerler sistemini kastediyorum. Kültür dediÄŸim zaman da hayatta yaÅŸamak için bize lazım olan biçimleri kastediyorum. Bizim Müslüman dünyanın biçimleri yok. Kullanılan biçimler bugün Batı dünyasından gelen biçimler. Onun için Suudili prens bilmem ne marka araba kullanıyor ve parası çok olduÄŸu için arabanın kulpunu altın yaptırıyor. Dünya ise bunun Müslümanlık adına yapıldığını zannediyor. Detaylara çok fazla girmeyelim. Bizim ÅŸu anda biçimlerimiz yok. Tabi o zaman da ÅŸu netice ortaya çıkıyor: ‘Müslümanlık bir OrtaçaÄŸ dinidir’ diyor batılılar ve oryantalistler.

İslâm’ın zihni ve gönül yapısı dipdiri

Neden?

Tarım toplum zamanını, mesela Osmanlı ve Selçuklular zamanını okuyorlar. Abbasi’ye bakıyorlar. Bunları inceliyorlar. Diyorlar ki tarım toplumları zamanında, insanlar ziraatla uÄŸraşırken, ulaşım develer ile ya da yaya yapılırken Müslüman toplumların hayatı bir bütün. Ama modern çaÄŸlara geldiÄŸimiz zaman Müslüman toplulukları yeni biçimler üretemediler. Tabi biçim üretemediÄŸiniz zaman siz yaÅŸayamazsınız dünyada. Siz melek deÄŸilsiniz, biçim üretmek mecburiyetindesiniz. Yani her türlü teknolojinin arakasında bir felsefe ve bir inanç sistemi vardır.

Biçimden kastınız tam olarak nedir?

Mesela mimariyi ele alırsak, Kapitalistlerin yaptığı mimari baÅŸkadır, Marksistlerin yaptığı mimari baÅŸkadır. Ama ÅŸu anda Marksistler, kapitalistlere teslim oldukları için onların da mimarileri göçmüştür. Zihni yapı göçünce, kültürel yapı da, yani biçim de teslim oluyor. Åžimdi İslâm kaldı sadece. İslâm’ın henüz zihni ve gönül yapısı göçmedi, dipdiri duruyor. Onu göçertmeye çalışıyorlar, sıkıntı orada. Åžu anda İslâm medeniyetinin, o deÄŸerler sisteminin biçimleri yok hayatımızda. Evlerimiz, bizler, kullandığımız eÅŸya vs. hepsi bir batılı model içerisinde cereyan ediyor. Hâlbuki beÅŸ yüz sene evveline gittiÄŸiniz zaman, hiç tanımasanız bile bir Müslüman memleketine geldiÄŸinizi anlayabiliyordunuz.

Neyle?

Eviyle, sokağıyla, kılık kıyafetiyle, kullandığı eşyayla görüyordunuz. Ben bir başka memleketin medeniyetine geldim, gene eşyasıyla, kılığı kıyafetiyle görüyordunuz. Şu anda bu yok. Onun için Müslümanlar şu anda biçimlerinden mahrumlar. Tabi bu biçimlerden mahrum oluş, giderek kalbi ve zihni yapıyı da kemirmeye başlıyor doğal olarak.

Batı, akıl uygarlığını temsil ediyor

Müslümanlar daha önce kendi biçimlerini oluÅŸturdular, Fakat Rönesans Ve Reform’dan sonrasına bu aktarılamadı.

Rönesans ve reformdan kaynaklanan bu hadise adım adım geliÅŸti ve sonunda, bir bütünlük içinde onlar bir takım biçimler ortaya koydular. Ve tabi onların biçimlerinin bizim biçimlere galebe çalması teknolojidir. Yani buhar gücüyle çalışan bir makineyi icat eden bir medeniyetin karşısında siz kas gücüyle duramazsınız. İşte Akif onun için, ‘Gidiniz Batı’nın ilmini, sanatını, tekniÄŸini alınız” diyor. Ama, o ilim ve sanatın arkasında bir düşünce ve felsefe sistemi var. Yani bunu Roger Garaudy çok güzel bir biçimde söylüyordu. Diyordu ki; “Barutu Çinliler de biliyordu, Türkler de biliyordu. Ama ÅŸark bu barutu havai fiÅŸek yapmakta kullandı, top yapmakta kullanmadı. Batı dünyası eline geçen bu büyük maddi gücü insanlığın mutluluÄŸu için kullanmadı, refahı için kullandı. Hâlbuki refah baÅŸka bir ÅŸey mutluluk baÅŸka bir ÅŸeydir”

Batı’nın teknolojide üstün olmasıyla Müslümanların geri kalmasının bunla bir baÄŸlantısı var mi?

Åžimdi Batı dünyasının esasında biz satıhtaki teknolojisini görüyoruz. Onun arkasında aslında bir düşünce sistemi var. O düşünce sistemini kısaca söylersek, bu Rönesansla baÅŸlıyor. Yani insanlara ‘Kutsal alanı vahiy tarif etmez, kutsal alanı da ben tarif ederim’ diyorlar. O zaman tabi vahyi habere müdahaleler baÅŸlıyor. Ve bunun arkasında hümanite geliyor. Hümanite bazılarımızın sandığı gibi, insan sevgisi filan deÄŸil, insanı ilahlaÅŸtırmaktır. Aklı her problemi çözer olarak varsaymak, insanı da hayata ve kadere karşı yenilmez olarak kabul etmektir hümanite. Bu ÅŸekilde yola çıkan bir dünya, şüphesiz demiri, petrolü, kömürü ve manyetik dalgaları bulduÄŸu zaman, oradan bir baÅŸka teknoloji üretecektir. Çünkü zihniyeti dışarıya çevrilmiÅŸ. İçeriye dönseydi, bizim mistiklerin ve tasavvuf ehlinin yaptıkları gibi, insan olma çabasına harcayacaktı ömrünü. Öyle yapmıyor, dışarı çeviriyor.

Batı uygarlığı insanı mutsuz etti

Batı’nın hayata bakış açışı insanları mutlu edebildi mi?

Yönünü dışarı çevirdiÄŸi zaman daha müreffeh oluyor ama daha mesut olamıyor. Saadet’in İslâm dünyasında olduÄŸunun farkında. Ama eÄŸer kendi insanı İslâm dünyasının bu mutluluÄŸunu fark ederse o zaman iÅŸte batı dünyasının bütün gücü kaybolacak. Onun için İslâm dünyasını ‘terörist, gerici, mürteci, yobaz, akılsız’ gibi kelimelerle yaftalıyor ki bir yandan kendini güvenceye alıyor. İki medeniyetin net farkıdır bu. Birisi ‘teslimiyet’ diyor, birisi ‘isyan’ diyor. Birisi ‘madde’ diyor, ötekisi ‘mana’ diyor. Birisinin ÅŸairi ‘mesele Allah’a varmak’ diyor, ötekinin ki ‘fikirlerimden daha reel hiçbir gerçek yoktur bu dünyada’ diyor. Dolayısıyla ikisinin arasında bakış yerimize göre, öteki kendisinden korktuÄŸu için arka planıyla onu hissediyorlar. Biliyorsunuz, 20′nci asırda, hele bu postmodernite döneminde, onlarda çok ciddi kopuÅŸlar var. YetiÅŸmiÅŸ entelektüel birçok insan İslâm dininde huzur buluyor. Bunların çok önemlileri var. Yansımamışları var. Muhammed Esed’ler, Roger Garudy ve Rene Guenon daha birçok kiÅŸi bunlardan bir kaçıdır. Ama bunların dışında da çok fazla duyulmamış entelektüeller de İslâm dünyasına sığınıyorlar ve islam dünyasında çok ciddi bir huzur buluyorlar.

Batı neden sürekli aklı bu kadar üstün tutuyor?

Kur’an’dan haberdar olmazsanız, akıldan daha güçlü bir dayanağınız yoktur. Biraz dinler tarihine girersek, İsa (AS)’ın vahiy ettiÄŸi din daha başından beri insanlar tarafından zorlanmış, deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ, ve hümanize edilmiÅŸtir. Ama yine de bana sorarsanız Rönesansa kadar bile tahrif olmuÅŸ olsa bile bir mütteal, yani aÅŸkın boyut taşıyan bir dini sistemdir. Bu bir kader tabi. Mesela Avrupa’da yayılıyor Çünkü Saint Paul ve Saint Piyer Roma’ya geliyorlar. Ama Hıristiyanlık Avrupa’da yayılırken Avrupa’nın pagan itikadını da kendi içine almak ihtiyacı hissediyor. Yani Hıristiyanlık saf yayılamıyor. Ama Müslümanlıkta böyle deÄŸil. İslâm’daki kadar pür bir anlayış hiçbir semavi dinde yok. DiÄŸer bütün dinlere muhakkak bir beÅŸeri tasallut olmuÅŸ. Ama ‘bu dini ben koruyacağım, onun ahkâmını ben muhafaza edeceÄŸim’ diye bir ilahi teminat var.

Batı bunu anlayabilir mi?

İnsan yalnız kaldığı zaman yani ilahi kaynakla irtibatını kestiÄŸi zaman ÅŸeytan vardır. Tabi ÅŸeytanın batı dünyasında bir karşılığı yok. Nefs vardır ve aklı vardır. Onun için bu üçünün tasallutundan kurtulamaz. Tabi bunlar çok gayri ilmi görünüyor. Bir pencereden baktığınızda öyle, yani kendinize bir pozitivist pencere kuruyorsunuz. Orda ne ÅŸeytan vardır, ne nefis. Mesela Nietzche, ‘benim reel varlığım benim içgüdülerimdir’ diyor. Çünkü içgüdülerinizi hissedebiliyorsunuz. Çünkü onlarla dostluk kurabiliyorsunuz. Ama nefsinizle dostluk kuramazsınız. Åžeytanla hiç kuramazsınız.

Gönlün ve kalbin kumandasındaki aklınızı kullanarak siz var olmaya çalışacaksınız. Ama siz var oldukça gönlünüz ve kalbinizin ihata ettiği aklınızla o zaten sizin üzerinize gelecektir. Siz ondan daha zenginsizin çünkü. Her medeniyet doğar, gelişir, olgunluğa erişir, sonra insan o medeniyetin biçimine alışır ve o medeniyet ölür. Bu normal bir süreç. Şimdi Müslümanlar bir şeyler aramaya başladılar. Şimdi arıyorlar. Bu güzel bir devredir. Ben bu devreyi seviyorum.

Allah Müslümanlara yardım eder

Daha önce hakları çiğnenen, özgürlükleri kısıtlananlar uzun süredir uğruna mücadele ettikleri iktidar odaklarını bugün ele geçirdiler. Ama iktidar olmanın nasıl kullanıldığına baktığımız zaman, orada ciddi sıkıntılar olduğu görülüyor.
Tabi olacak, çünkü hiç denenmeyen bir alet aldınız. Sağını solunu kurcalıyorsunuz. Bu ne biçim ÅŸey diye. Kendini bu bilmediÄŸin tüfekle vurabilirisin de. Åžu anda olan da bunun gibi bir ÅŸey. Tabi burada, aklın almadığı bir baÅŸka boyut var. Allah Müslümanlara yardım eder. Bunu pozitivist zihniyet anlamaz. Böyle hadiseler olmuÅŸtur. Hepimizin bildiÄŸi Bedir’de olmuÅŸtur mesela. Preveze Deniz Savaşı’nda da olmuÅŸtur. Bizim medeniyetimizin temel kitabı ‘Allah’tan yardım iste’ diyor. Peygamberin hayatında da birçok örnekleri var. Bir Müslüman buraya baktığı zaman bir rasyonalist gibi bakmaz. Bir rasyonalist ÅŸu anda 3 kuruÅŸum var, iÅŸte 10 yıl sonra 300 kuruÅŸ olur şöyle yaparsam falan filan olur diye hesap yapar. Ama Müslüman ‘Åžu anda 3 kuruÅŸum var, Allah isterse 3 gün sonra bu 300 kuruÅŸ olur’ der. İşte biz bunu kaybettik.

Nasıl oldu bu?

Zahir çok omzumuza bindi. Size küçük bir fıkra anlatayım. Newyork’ta bir milyardere bir gazeteci nasıl bu kadar zengin olduÄŸunu soruyor. O da diyor ki, iÅŸte bir kenarda oturuyordum Brooklyn’de. Dediler ki; ‘limon sat, satmaya baÅŸladım. Bir hafta sonra tezgâhı ikiye katladım. Bir hafta sonra ikiye katlanmış tezgâhı dörde katladım. Gazeteci anladım diyor, böyle katlana katlana arttırdınız. Yok yok diyor milyarder, ‘iki ay sonra bir telgraf geldi Texas’taki petrol milyarderi dayım ölmüş, oradan bir kaç milyar dolar para kaldı, o para bu iÅŸte’ diyor. Amerika’da bile bu fıkra böyle söyleniyor. Yani bunun bir sosyal karşılığı var orada. Elbetteki biz zahire riayet edeceÄŸiz, bilgiyi öğreneceÄŸiz, aklımızın erdiÄŸi kadarıyla bütün delikleri tıkayacağız. Ama bileceÄŸiz ki bizim yaptığımız tedbirdir sadece. Biz bununla mükellefiz. Ama onun da ötesinde öyle bir ÅŸey olur ki, olmalıdır ki, olabilir ki, olsun diye biz dua ederiz, gözyaşı dökeriz ki, bu dua ve gözyaşı bütün bu tedbirlerin yanında hepsini aÅŸan hiç ummadığımız bir güzellik doÄŸurabilir.

Biz İslam Medeniyeti’nin mensupları olarak hayata böyle mi bakmalıyız?

Her an zihnimiz ve gönlümüz buna açık olmalıdır. Böyle kendimizi eÄŸitmeliyiz. Bir kapitalist kendini böyle eÄŸitemez. Çünkü böyle bir Allah’ın var olabileceÄŸine inanmaz. Ben epey aralarında bulundum, sonra bir vesileyle buraya bir kadın geldi, epey konuÅŸtum. Yani bir Batılı’nın Allah anlayışıyla bugün sıradan bir Müslüman’ın Allah anlayışı arasında çok büyük farklılıklar vardır. Batılının Allah anlayışı sınırlı bir Allah anlayışıdır. İradesi sınırlı, gücü sınırlı, aklı sınırlı. Çok ama sınırlı. Biz ise Allah’ın
irade, akıl ve gücünü sınırsız olarak görürüz. İhlâs Suresi’nin, HaÅŸr Suresi’nin anlattığı Allah böyle bir Allah’tır. Ama Batıd’a böyle bir Allah yoktur. O rasyonel bir Allah. Çünkü o ÅŸekli o zihni sistemde Allah ancak o ÅŸekilde var olabilir. Yani hümanist düşünce ile siz kadiri mutlak Allah’ı uzlaÅŸtırırsanız, o Allah ancak o sınırlara çekilerek uzlaÅŸtırılabilir. Hümanist düşüncenin de insanın hayat ve kader anlayışı üzerinde müthiÅŸ bir tasarrufu var. Allah’ı ise kâinata uzaktan bakan bir güce indirgiyor. Ama biz ‘her an onun bir katkısı, bir olması var’ diyoruz. Bugün sizi buraya getiren ve beni böyle konuÅŸturan O’dur diyoruz. Biz böyle bir Allah’a inanıyoruz.

İktidar konusuna biraz daha devam edersek, iktidar Müslümanların sorunlarını çözmek konusunda gerçekten istekli mi? Ben iktidar deyince sadece bir partiyi kastetmiyorum. Yani Müslümanları kastediyorum. Oraya gelirken Müslümanlara diyorsunuz ki ben senin sorununu çözeceğim. Fakat oraya geldikten sonra başka şeylerle ilgileniyorsunuz ve Müslümanların sorununu çözmüyorsunuz. Sanki burada bir muktedir olamama, becerememe olayı söz konusu. Yoksa gerçekten orada bulunanlar bu sorunları çözmeye istekli değiller mi?

Onu ben bilemem. Şimdi siz çok pratik bir soru sordunuz. Ben genel olarak olaya baktığımda şunu görüyorum. Bir defa Müslümanlar ne istediklerini bilmiyorlar şu anda. Dünyanın tümüne bakıldığı zaman Müslüman toplumu veya birey olarak Saadet Ökten nerde duruyor? Neye gücü yeter, neye gücü yetmez? Bunu bilmiyor Müslümanlar. Bir de şunu bilmiyor, evet zahiri olarak benim şu şeyi alıp buraya koymaya gücüm yeter. Ama ne bileyim bir kocaman varili alıp koymaya gücüm yetmez.

Peki bu mutlak bir hüküm müdür yoksa değişebilir mi?

Bu noktada Müslümanlar’ın maalesef fikri kanıları unun mutlak bir hüküm olduÄŸu ÅŸeklinde. Yani bugün dünyada Amerika çok güçlüyse bunun önüne biz geçemeyiz diyor. Halbuki Müslüman’ın böyle düşünmemesi lazım. Gün doÄŸmadan neler doÄŸar. Bir baÅŸka imkân doÄŸar, Amerika da farkına varmadan sen Amerikan’ın önüne geçersin. Müslümanların zihin dünyası pozitivizmin dar sınırlarına sıkmışmış durumda. Tabi bu siyasal iktidara da yansıyor. Bir de tabi siyasal iktidarın bildiÄŸi, sıradan vatandaşın bilmediÄŸi bir sürü hadise var dünyada. EÄŸer siz Türkiye’de veya Müslüman toplumlar arasında düşüncede, teknolojide, sanatta, ferasette dünya ile yarışabilecek olgunluk ortaya çıkarmışsanız o zaten siyasal iktidara anında yansır. Ama siz tek tek, gariban, kendi halinde, ama bir takım istekleri olan ve o isteklerin kaça mal olacağını bilmeyen bir toplumsanız, kimi getirseniz yapacak bir ÅŸey bulamaz.

Zahir, zihin ve gönül ile irtibat halinde olmalı

Başörtüsü konusunda ne düşünüyorsunuz?

Başını örten kızlar kampüslere alınabilirler hatta, kamuda da çalışabilirler. Zahiren baktığınız zaman sorun çözülmüştür. Bu anlamda çözülecek gibi de görünüyor.

Sıkıntı nerede burada?

O kızların zihin ve gönül dünyalarını inşa eden elemanlar, acaba İslam medeniyetinin kendi özgün elemanları mıdır? Yoksa Batı dünyasının içinden kopup gelen elamanlar mıdır? Sıkıntı burada. Fatma Barbarosoğlu diye bir hanım efendi var ve bu konuda önemli fikirler üretiyor. Bu konu aslında tehlikeli bir konu. Çünkü bir taraftan kadınlar eza cefa görüyorlar. Bu bir realite bunu kabul edeceğiz. Ama Müslüman kadınların zihin yapısına baktığımız zaman İslam medeniyetinin temel değerleri ve İslam medeniyetinin çizdiği ana yol ile bu zihin yapısı arasında ciddi bir kırılma var. Hatta kamuda başörtülü hâkim bile olabilir. Ama bu hâkimin yaşama bakışında, hayatı yorumlayışında ve yaşama biçiminde, hayata felsefesinde İslam medeniyetinin temel değerleri ne kadar yer alıyor ve bu biçimlere nasıl yansıyor. Bunu çok iyi görmek lazım. İslam tarihine bakacak olursak, Müslümanların medeniyetin özgün değerleri ile birebir irtibat halinde olduklarını görürüz. Bugün Müslümanların zihinleri ve gönülleri boşaldı. Sakın buradan örtüye karşı olduğumu falan anlamı çıkmasın. Kadınlarımız örtünmeli ama, sadece örtünmek yetmez.

Başörtüsü meselesi neden bu kadar tartışılıyor?

Başörtüsü ÅŸu anda iki medeniyetin savaşına sahne oluyor. Akılcı Batı uygarlığı ile vahiy medeniyetini temsil eden İslam uygarlığı arasındaki savaÅŸ kadınlar üzerinden gerçekleÅŸtiriliyor. Batı uygarlığı ‘kadını okutur ve pozitivist yaparsan özgürleÅŸir’ diyor ve ortaya bir model çıkarmış. İşte bizim başörtülü kızlarımız matematik, sosyoloji ve kimya okuyor ve baÅŸlarını örtüyorlar. İşte bu durum Batı’nın öngördüğü modeli yanlışladığı için tehlike olarak görülüyor. Başörtüsü meselesi ÅŸeklen çözülebilir ki, çözülsün. Çok güzel olur. Ama asıl mesele bundan sonra baÅŸlıyor. Nefsimizle nasıl baÅŸa çıkacağız?

Bu nasıl mümkün?

Bu Allah’a sığınmakla mümkündür. Önce Allah’a sığınacağız sonra gayret kuÅŸağını kuÅŸanacağız. Åžu anda insanlarımız kendilerine deÄŸil, hala maddeye yatırım yapıyorlar. Pozitivist bir Müslüman olmayacağız. Önce Allah’a dua edeceÄŸiz. Hayatı renklendiren muhabbet ve sevgi diye kavram vardır. Muhabbetin karşılıksızdır. Çünkü Allah verir. Peygamberimizin, ashabanın ve onların dostlarının hayatına yansıyan temel deÄŸerler ile irtibatımızı hiç kesmeyeceÄŸiz. Bir NakÅŸi büyüğü ‘Allah’ımız var, ne gamımız var’ demiÅŸ.

İslam dünyasının başına zulümlerin gelmesi Osmanlı gibi güçlü bir devlet olmaması yüzünden mi?

Osmanlı tarihine bakışımıza baÄŸlı bu hadise… Her devleti felsefe kurar ama İslam devletini iman kurar. Ama bu camilerde anlatılan iman deÄŸil. Osmanlı devleti birden bire ortaya çıkmadı. Onun arkasında bir dünya nizamını kendi hayatına tatbik eden ve bu tatbikatı gösteren bir kitle vardı. Onun kurduÄŸu devlettir Osmanlı… Biz ise okumayı bırakmışız. Cami hocasının ufku ne ise onla sınırlandırmışız kendimizi… Amerika da ufuksuz bir devlet… O yüzden OrtadoÄŸu’daki boÅŸluÄŸu dolduramadı. Türkiye doldurur bu boÅŸluÄŸu… Hem bölgeyi biliyor hem de tarihi misyonu var.

Müslümanlar dünya hayatında nasıl davranmalı?

Peygamberin ÅŸefaati ve evliyaullahın himmeti için de çalışıyoruz. Müslümanların zihninde bariyerler var. Bizim esas sıkıntımız bu… Rasyonalist dünya bir takım engeller koymuÅŸ. Biz uyarı vazifemizi yaparız. Anlat derlerse anlatmaya çalışırız. Ancak karşımızdakinin inanması Allah’ın takdiridir. Hidayeti ancak o verir. Allah peygamberine, ‘Habibim hidayet bende’ diyor. Bizim İslam medeniyetinin ana kaynaklarıyla irtibatımız yok. Kur’an’ı bir baÅŸka dünyanın kitabıymış gibi görüyoruz. Biz Kur’an’la dünya arasında iliÅŸki kuramadığımız için kapitalist dünyanın kurduÄŸu iliÅŸkiye esir oluyoruz. Hikmet Müslüman’ın yitik malı aramak zorunda. Allah da onu istiyor. Hikmet bilimin ötesinde bir hadise… Bilim dış dünyaya ait bir takım tespitler yapar, sistematiÄŸe koyar ve size bir çözüm sunar. Hikmet ise baÅŸka bir ÅŸey… İnsanda, neden, niçin, nasıl soruları bitmiyor. Ve külli bir çözüme gitmek istiyor. Aklın yetmediÄŸi yerlerde gönül devreye giriyor. Kadere akıl düzleminde bakarsanız kısır kalırsınız. Kaderi kendi düzleminde bırakıp yanına teslimiyet eklediÄŸimiz zaman hikmet baÅŸlar. Mine Urgan’ın ‘bir Dinazorun Anıları adlı kitabını okudum. Fransa’da trende giderken bir rahiple karşılaşıyor. Kendisinin ateist olduÄŸunu söylüyor rahibe… Rahip nedenini soruyor. Urgan, ‘KomÅŸumun bir çocuÄŸu vardı. Öyle hasta oldu ki yavrucağız ızdırap içinde öldü’ diyor. Rahipse, ‘madam siz ateist deÄŸil, Tanrı ile kavgalısınız’ diyor. Batının hikmeti bu… Müslüman’ın hikmeti ise farklı… O Allah’a teslim olur.

Sinan’lar neden yetiÅŸmiyor?

Siz mühendissiniz son olarak size camilerle ilgili bir soru sormak istiyorum. Türkiye’de yapılan camiler estetikten yoksun olduÄŸu için çok tartışılıyor…

Åžu anda camileri halk yapıyor. Bu camiler ile Osmanlı camileri arasında daÄŸlar kadar fark var. Bu eserler o halkın medeniyet düzeyini ortaya koyuyor. Ama bu mesele 50 senedir böyle olmasına raÄŸmen Türkiye birkaç istisnanın dışında ciddi, birikimli, sözü dinlenir mimar yetiÅŸtirmemiÅŸtir. Çünkü halkın, Müslümanların böyle bir talebi yoktur. Müslümanların ÅŸu anda verdikleri eÄŸitim ilk mektep eÄŸitimi gibidir. EÄŸer ses getirebilecek bir mimari ekol geliÅŸtirseler ve onların sözünü dinleseler, Türkiye’de bir ÅŸeyler çok baÅŸka olur ve dünyada da çok ciddiye alınırlar. Ve bu birikim mutlaka siyasi iktidara ve dünyadaki güç dengesine de yansır. Ama bunu yapmıyorlar Müslümanlar. Onlar hala zannediyorlar ki, biz hala Sultan Süleyman devrindeyiz.

Biz hâlâ o devirle yaşıyoruz.

O devirle öğünmekle haklıyız ama o devri hala yaşadığımızı sanmakla haklı değiliz. Bizler şimdi her şeyi çok ucuza getirmeye çalışarak, bedellere katlanmadan gerçekleştirmek istiyoruz. Oysa Osmanlının hem maddi hem de manevi yatırımları çok ciddi boyutlardaydı. Bunun sonucunda musiki de Itri, mimaride Sinan gibi milyarda bir bulunan dehalar yetiştirdi. Ama artık böyle insanlar yetişmiyor.

Kaynak: Milli Gazete / Mustafa Canbey

2009’da kıyamet gibi kan akacaktı

Ocak 28, 2008

'2009’da kıyamet gibi kan akacaktı'“Kıyamet gibi kan akacaktı. Y. H.ler, O.S.’ler kapıyı kırıp, içeride kim varsa vuracaktı. istenmeyen unsurlar temizlenecekti. Sonra ordu gelip kanı durdurmuÅŸ olacaktı… “

Bilgi Üniversitesi Öğretim üyesi ve gazeteci-yazar Murat Belge’ye göre; Ergenekon Terör Örgütü’nün gene üstü örtülecek ama, devlet herhalde bu iÅŸin halen görevde olan uzantılarını emekli ederek tasfiye edecek. Belge, “Bizim otoriter kesim sokaktaki faÅŸistle daha önce böyle hiç ittifak kurmamıştı. Onu hep emir eri olarak, icabında kullanılabilecek kirli bir alet olarak görür, ama onunla ittifak kurmazdı. İlk kez bu dönemlerde bunlara inisiyatif verilmiÅŸ” diyor ve Yasin Hayal-Veli Küçük beraberliÄŸinin geçmiÅŸte benzeri olmadığının altını çiziyor.

Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, gazeteci-yazar Murat Belge, Ergenekon Terör Örgütü soruÅŸturmasının “derin devletteki bir iç hesaplaÅŸmanın sonucu” olduÄŸunu söylüyor. Taraf gazetesinden NeÅŸe Düzel’in sorularını yanıtlayan Belge, adı Susurluk çetesiyle ve fali meçhullerle anılan emekli TuÄŸgeneral Veli Küçük’ün bugün tutuklandığına dikkat çekerek ÅŸunları söyledi:

Haberin devamı »

Meral AkÅŸener: ‘Hukuk deÄŸil, hakimler devleti gibi!’

Ocak 27, 2008

MHP İstanbul Milletvekili Meral AkÅŸener’den, Bahçeli ve başörtüsü hakkında çarpıcı açıklamalar…

MHP, başörtüsü yasağı sorununu çözmek için AKP”ye çok ciddi bir teklif götürdü. Olanlar da bundan sonra oldu. Medya ve bazı siyasi kuruluÅŸlar MHP”yi topa tuttu adeta. Bütün bu geliÅŸmeleri, Türk siyasetinde dik duruÅŸuyla tanınan milliyetçi muhafazakâr kesimin önemli ismi MHP İstanbul Milletvekili ve Meclis BaÅŸkan Vekili Meral AkÅŸener”le konuÅŸtuk. AkÅŸener Türkiye”nin bu sıcak gündemine iliÅŸkin yine çok önemli ve çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Başörtüsü yasağı tartışmalarıyla birlikte yine darbe çığırtkanlığı yapılıyor, ne diyorsunuz?
Maalesef üzülerek görüyorum. Yine ortalığı toz dumana karıştırmak isteyenler var. Biz buna izin vermemeli ve aklıselim davranmalıyız. SaÄŸlıklı düşünmeyi elden bırakmamalıyız. Gözlemim ÅŸu: Danıştay ve Yargıtay açıklamaları hukuk devletini deÄŸil hâkimler devletini anımsatıyor. Özellikle bu açıklamalara medyanın mal bulmuÅŸ maÄŸribi gibi sarılması çok manidar. MHP”nin öncülük ettiÄŸi bu başörtüsünü çözme meselesi ciddiye alınması gereken ve tüm Türk halkını rahatlatacak bir atak. Ve son derece samimi bir çaba. Herhalde bundan rahatsız olunuyor. Åžimdi başörtüsü, İmam Hatipler ve Kur”an kursları dediÄŸimiz problemli alan çözülmüş olsaydı ki ben isteseler çözebileceklerine inanıyorum…

Çözmeleri için de siz yeterince destek oluyorsunuz…
Bakın çözemediler demiyorum, çözmediler. Çünkü bu ihtilaflı sahalarda çok kolay politika yaptılar, isteselerdi hazırlarlardı bir yasa, gönderirlerdi cumhurbaÅŸkanına, iÅŸ Anayasa Mahkemesi”ne kalırdı. Ondan sonra görürdük durumun ne olduÄŸunu. Önemli olan bir iradenin ortaya konulması ve bunun arkasında durulması. Ben bu meselelerden dolayı 28 Åžubat sürecinde yargılanan birisiyim. Başörtüsü artık mesele olmaktan çıkmalı. Amaç üzüm yemekse öncelikle üniversitedeki başörtüsü meselesini halletmeleri gerekir. Başörtüsü ile ilgili diÄŸer düzenlemeleri daha sonra konuÅŸmamız lazım, ancak acil olan üniversitedeki meseledir. Bu bir an çözüme kavuÅŸmalıdır. Fakat ÅŸimdi olup bitenlere bakıyorum ben adeta kayıkçı kavgasına dönüştürmek istiyorlar bu konuyu. Biz önerimizi yaptık, bundan sonra aslolan çözümdür.

Başörtüsü meselesini asker çözdürmüyor diyorlar…
Åžimdi bu laf nasıl bir ÅŸey. Evet kapalı kapılar ardında “başörtüsünü asker istemiyor” diye konuÅŸuyorlar. Åžimdi ben soruyorum, AB, Kıbrıs, Irak konusunda askerden çekinmediler, Åžemdinli”de de korkmadılar, haklı olarak “hükümet biziz” dediler. İş başörtüsüne gelince bu arkadaÅŸlar korkuyor. Siz bunu samimi buluyor musunuz? Bence burada bir samimiyet eksikliÄŸi var. Türkiye”de hiçbir kırmızıçizgi kalmamışsa, hepsi morarmışsa ve tek kırmızıçizgi başörtü kalmışsa, bizim de söyleyecek sözümüz olur. Askeriye de bu konuda böyle düşünüyorsa vatandaÅŸ olarak bunu bilmek de benim hakkım. Bütün taÅŸlar dökülmeli.

Başörtüsü serbest olunca rejim değişir korkusu gerçek bir korku mudur?
Başörtüsünü Allah”ın emri olduÄŸu için örtenlere bu özgürlük verilmeli. Zaten bu doÄŸuÅŸtan gelen bir hak. Bu her ÅŸeyden önce din ve vicdan özgürlüğü. Bugün insanlar nasıl başını açıyorsa, örtme özgürlüğüne de sahip olmalı. Bu rejim meselesi deÄŸil, özgürlük meselesi. Bunu kadın hakları açısından düşünseler yine aynı yola çıkarlar. Aklın yolu birdir. Bakın CumhurbaÅŸkanının eÅŸi Hayrunnisa Gül üzerinden rejim tartışması yapıldı. Burada Hayrunnisa Gül”ün rencide edilmesi beni rencide etti. CumhurbaÅŸkanlığı tartışmasının başörtüsü üzerinden yapılması gerçekten çok ayıptı. Sayın Gül nasıl olsa seçilecekti. Burada da maksat üzüm yemek deÄŸil baÄŸcıyı dövmekti. Åžimdi bakın cumhurbaÅŸkanının eÅŸi başörtülü, baÅŸbakanın eÅŸi başörtülü, rejimin deÄŸiÅŸmediÄŸini herkes görüyor, iÅŸ üniversiteli çocuklara gelince rejim deÄŸiÅŸiyor, ne kadar saçma deÄŸil mi? Bu tartışmalarda MHP”nin tutumu o absürdlüğü ortadan kaldırmıştır. Önemli olan milletin bir arada huzurlu yaÅŸaması. Bugün başı açıklar da başörtülüler de yan yana geziyor ve rejim sokakta hala dimdik ayakta.

MHP”nin son hamleleri için “aslına rücû ettiâ€? tabiri de sık sık kullanılıyor. Buna ne diyorsunuz?
Bireysel, siyasi kariyerim bu yasak alanlarla mücadeleyle geçti. İçinde bulunduÄŸum siyasi hareket MHP için de bu ihtilaflı sahalar çözülmesi gereken alanlar. Ben başörtüsü, İmam Hatipler ve Kur”an kursları meselesinde ciddi tavır koymuÅŸ ve bunun bedelini de ödemiÅŸ ÅŸahıs olarak, o manevi alanın mensubu kabul ediyorum kendimi. Ben Müslüman bir dünyanın çocuÄŸuyum. Bu problemler hepimizin problemleridir. Benim de partimin de problemidir. Bunun çözümü için de elimizden geleni yapacağız. MHP bu konuda samimi. Giyim kuÅŸamın anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸine girmesine de ayrıca lüzum yok. Bu tartışmalara takılı kalırsak AKP”nin bu ülkenin birliÄŸi açısından sakıncalı olan diÄŸer politikalarını gözden kaçırırız. Åžimdi neredeyse bir avuç bölücü Kürtçü ülke gündemini saptırma gücünü elinde bulunduruyor. Asıl buralara bakmamız lazım. Bu da Batı”nın ve içimizdeki uzantılarının bize oyunu. Bu oyunu bozmak için bir an önce başörtüsü meselesini çözerek gündemimizden çıkaralım ve asıl meselelerimizle meÅŸgul olalım. Çünkü etrafımızda önemli geliÅŸmeler oluyor, bu geliÅŸmeleri fırsata dönüştürüp büyük Türkiye”yi kurmak elimizde. MHP bu anlamda çok önemli bir açılım saÄŸladı. Türkiye”yi yapay gündemden kurtaracak bir yolu açtı.

MHP Genel BaÅŸkanı Devlet Bahçeli”nin bu hamlelerini eleÅŸtirenler de var…
Devlet Bey MHP”yi sivilleÅŸtiriyor. CumhurbaÅŸkanlığı seçimi sürecinde, başörtüsü meselesinde takındığı tavrı herkes görüyor ve MHP”nin nereye yol aldığı açık. MHP, millet ne istiyorsa onu yapıyor. Evet, MHP ve Devlet Bey”in bu konuda çok da eleÅŸtiri aldığı bir gerçek. Aynı zamanda bu bir risk. Ama ne dedik biz, CumhurbaÅŸkanlığı seçiminde mecliste olacağız, AKP”yi DTP”ye mecbur bırakmadık, bu konuda bir pazarlık yapmadık. Tüm bunlardan bakıldığı zaman MHP iyi yoldadır. Bunu zaman daha iyi gösterecektir. Devlet Bey her konuyu ayrıntılı düşünen ve zor karar veren bir lider. Bu da üstün körü düşünülmüş bir karar deÄŸildir. Milletin selameti için alınmış bir karar. Devlet Bey”i eleÅŸtirenler O”nun takındığı tavrın doÄŸru olduÄŸunu mutlaka ileride anlayacaklardır.

Gelinen son noktada MHP”nin ulusalcılarla bağını kopardığını görüyoruz…
Zaten yoktu, seçim öncesi CHP-MHP propagandası yapanlar da yanıldıklarını gördüler. Elliye yakın ülkeye gittim, buralarda Türk olduÄŸumu söyleyince zaten Müslüman olarak algılandım. Bir Lübnanlı Arap benimle beraber olduÄŸu vakit ona Müslüman mısın diye soruyorlar. Ama ben bu soruyla hiç karşı karşıya gelmedim. Türklük ve Müslümanlık birbirinden ayrılamaz. Dolayısıyla ne idiğü belirsiz, İslamiyet”e ve bu ülkenin deÄŸerlerine düşmanlık besleyen ulusalcıların MHP”lilerle bir bağının olamayacağını söylememiz gerekir. MHP hiçbir zaman etnik temelli bir parti olmamıştır. Olamaz da.

Peki, MHP”ye bir “operasyon partisi” gözüyle bakanlar yok mu?
Türkiye”de iktidar deÄŸiÅŸiklikleri anti demokratik, baÅŸka güç odakları tarafından kurgulanmış sistemlerle, oyunlarla, çetelerle, iÅŸte sokağın harekelendirilmesiyle, Allah muhafaza bir Türk-Kürt çatışmasıyla gerçekleÅŸtirilmeye çalışılıyor. Hatta MHP”ye de bu anlamda rol biçenler var. Biz tek başına iktidarı hedefleyen ve milletin sözcüsü olan bir partiyiz. Bu ahlaksız rolü biçenlere de fırsat vermediÄŸimizi herkes gördü. MHP hiçbir zaman, içinde milletin yer almadığı bir oluÅŸumun yanında deÄŸildir. MHP, çatışmaların tarafı deÄŸildir, hiçbir zaman bir operasyon partisi olamaz ve iktidara da seçimle, milletin iradesiyle gelir. Bizim hareketimiz milletin bağımsızlığını, dilini, dinini savunmayı dün olduÄŸu gibi bugün de namusu addeder.

Türkiye”de başörtüsü meselesi sorun olmaktan çıkacak mı?
Biz bunun için çaba sarf ediyoruz. Sorunların çözüm yeri meclis diyoruz. Bu anlamda meseleleri ortak akılla çözebileceÄŸimizi söylüyoruz. Milletin hayrına ve yararına ne varsa onun arkasındayız. Bana göre bugün dikkatlerimizi baÅŸka yerlere çevirmemiz gerekiyor. Bölücülük büyük bir sorun. Ama milletimiz bunu da Allah”ın izniyle aÅŸacak ve binlerce yıl bir arada yaÅŸayan bu millet yine aynı birlikteliÄŸi saÄŸlayacak. Oyuna gelmeyelim. Hem MilliyetçiliÄŸin hem de Müslümanlığın içinin boÅŸaltılmasına çalışılıyor. Bu büyük bir operasyon. Bunun yerli iÅŸbirlikçileri var, medya ve iÅŸ âleminde. Bir de alet olanlar var. Asıl endiÅŸe duymamız gereken husus bu.
Bekir Fuat / Gerçek Hayat Dergisi