Dinlerarası Diyalog ve iç yüzü

by Haber Servisi on 09 Haz 2007

17166 Dinlerarası Diyalog ve iç yüzüProf. Dr. Mehmet Bayraktar

 

Dinlerarası diyalog, Vatikan’ın 1962 – 1965 yıllar arasında yaptığı II. Vatikan Konsili’inde alınan bir karardır. Bu karara istinaden Vatikan kilisesi dünya dinleri mensuplarıyla diyalog baÅŸlatmıştır. Türkiye’deki ilk diyalog faaliyeti 1987 yılında yapılmıştır. Vatikan’ın Türkiye’deki akademisiysenler ve bazı cemaatlerle yürüttüğü diyalog faaliyetinin baÅŸlamasına CHP eski genel sekreteri Kasım Gülek’in aracı olduÄŸu bilinmektedir.      

< ?xml:namespace prefix ="" o /> 

Gerçekte dinlerarası diyalog denen düşünce ve hareketin ne olduğunun tam olarak anlaşılabilmesi için, bâtınî ve zâhirî bütün yönlerinin ve amaçlarının tam olarak ortaya konması gerekir. Esas konumuz dinlerarası diyalogun doğrudan öne çıkarılmayan ve üzerinde durulmayan üç bâtınî yönünü aydınlatmaktır; ancak önce diyalog ve dinlerarası diyalog kavramları üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Zira dinlerarası diyalogun gizli anlamı ve amacı her şeyden önce bu kavramların kullanımında saklıdır.

 

I-                   Diyalog ve Dinlerarası Diyalog Kavramları

 

Bu kavramların anlamlarının ne olduğu bilinmekle birlikte, yukarıda ifade ettiğimiz gerekçe ile konumuza onlarla girmek istiyoruz.

 

A- Diyalog

a) Sözlük Anlamı: Diyalog, bilindiği gibi iki kişinin karşılıklı konuşması ve sohbetidir. Bu anlamıyla diyalog, tek kişinin veya kişinin kendi kendine konuşması anlamına monologun zıddıdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, diyalog veya monologun iki veya tek kişinin alelade konuşması değildir. Diyalog, bir konu etrafında iki farklı görüşe sahip iki veya daha fazla kişinin konuşmasıdır. Dolayısıyla diyalog, konuşmada tarafların iki veya fazla kişi olmasından ziyade farklı iki görüşün tartışılmasını ifade eder. Buna karşılık monolog, konuşmada tek veya fazla kişinin olmasından ziyade benimsenen tek ve aynı bir görüş üzerinde konuşulmasıdır. Diyalog fikir ayrılığını, monolog fikir birliğini ifade eder. Diyalog fikir ayrılığı üzerinde konuşma olduğu için bir konuda ayrı iki fikri konuşan ister istemez en az iki kişi veya iki taraf olacaktır. Monolog aynı fikir üzerinde tartışma olduğundan, sayıca birden fazla kişi de olsa, tartışma yine monologdur.

 

b) Felsefî Anlamı: Felsefî bir kavram olarak diyalogun iki ÅŸeklî kullanımı vardır. Birincisi, Eflâtun’un kullanımıdır; ki o, diyalogu felsefî anlamda ilk kullanan filozof kabul edilir. İkincisi Hegel ve Hegelcilerin kullanımıdır, ki Hegel ile diyalog daha geniÅŸ kullanım alanıyla Diyalektik adını alır. Åžimdi felsefî bir kavram olarak diyalogun bu iki kullanım ÅŸeklini kısaca açıklamaya çalışalım.

 

1- Eflâtun ve DoÄŸrunun Tespit Yöntemi Olarak Diyalog:  BilindiÄŸi gibi Eflâtun’un eserlerinin büyük bir kısmına “Diyalog” adı verilir. Çünkü Eflâtun eserlerinde diyalogu doÄŸrunun tespitini yapmada felsefî bir yöntem olarak kullanmıştır. Eflâtun ele aldığı bir mesele hakkındaki doÄŸru görüşü bir kiÅŸinin aÄŸzından ve yanlış görüşü baÅŸka bir kiÅŸinin aÄŸzından söyletir ve bu iki kiÅŸiyi doÄŸru görüşün doÄŸruluÄŸunun ortaya çıkmasına kadar uzun uzadıya tartıştırır. Sonunda doÄŸru görüşü savunan, yanlış görüşü savunanı ikna eder. Böylece ele alınan mesele hakkındaki doÄŸru görüş, ki bu Eflâtun’un kendi görüşüdür, ortaya konur.

 

2- Hegel ve DoÄŸrunun Doktrini Olarak Diyalog: Hegel’de diyalog, bir yöntem deÄŸil bizzat doktrinin, yani bir konu hakkındaki öğreti veya nazariyenin kendisidir. Hegel’e göre baÅŸlangıçta hiçbir felsefî  fikir tam doÄŸru veya tam yanlış deÄŸildir; o halde bir konu hakkındaki tez ile o tezin karşıtı veya zıddı olan tez birleÅŸtirilmelidir. Bundan daha doÄŸru olan sentez doÄŸar. BilindiÄŸi gibi Hegel bunu: Tez, Antitez ve Sentez ÅŸeklinde ifade eder.

Ne var ki Hegel’e göre iki zıt fikrin diyalogunun sonucu ortaya çıkan sentez son durak deÄŸildir. Sentez, yeni bir tezdir; bu yeni tezin yeni anti-tezi vardır. Bunlar da sentezlenerek yeni bir senteze ulaşılır. Bu tez-antitez-sentez iÅŸlemi, sürekli yenilerek devam eder gider ki, buna Hegel diyalektik der. Diyalektik son bulunca tam hakikat kendini gösterecektir. Burada hegelci diyalektik anlayışının teferruatına girmeye gerek yoktur.

 

Aslında Hegel’in bu diyalektik anlayışı, Eflâtuncu diyalog anlayışının genelleÅŸtirilmiÅŸ bir ÅŸeklinden ibarettir. Hegelci bu diyalektik anlayışının Batı’da doÄŸruluk, hakikat, bilgi ve din konusunda farklı göreceli, şüpheci ve inkârcı felsefî olan ve olmayan anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuÅŸtur.

 

Hakikatin ve doÄŸruluÄŸun sabit olmadığını savunan tarihselcilik ve hermenötik akımları, hegelci diyalektiÄŸin çağımızdaki şüpheci dünya görüşlerindendir. Matematikçi filozof Edmun Husserl’in haklı olarak septik diye nitelediÄŸi bu akımların söyledikleri, W. M. Watt gibi oryantalistlerin teÅŸvikiyle Fazlur Rahman Türkiye’deki ve İslâm dünyasındaki onun takipçileri tarafından Kur’an-ı Kerim’i anlamanın yegane yöntemi olarak kabul edilmiÅŸtir.

Hegelci diyalektiÄŸin bilim felsefesi alanındaki yansıması, Th. S. Kuhn gibi filozofların bilimsel nazariyelerin oluÅŸumunu “Paradigma” varsayımıyla izahlarında kendini göstermektedir. Bilim onlara göre sürekli yanlışlanan ve bunun için de sürekli bozulan ve sürekli yeniden oluÅŸan paradigmalarla oluÅŸturulmaktadır. Bilimde esas olan yanlışlamadır derler. Postmodern bilim anlayışı olan bu paradigmacılık, aslında bilimde sürekli sorun olmuÅŸ olan OrtaçaÄŸ hıristiyanlık tarihini aklama gayretinden öte bir ÅŸey deÄŸildir. Çünkü hıristiyanlık hurafeleriyle oluÅŸturulan Batı OrtaçaÄŸ bilimi sürekli yanlışlanmıştır; bu yüzden de bilindiÄŸi gibi sürekli kilise-bilim çatışması yaÅŸanmıştır. Kilise, Galile’yi örneÄŸin daha 1986 yılında affedebilmiÅŸtir.

 

Burada hakikatin ve doÄŸrunun sürekli deÄŸiÅŸkenliÄŸini ve göreceliÄŸini iddia eden bu görüşleri tenkid edecek deÄŸiliz. Sadece bir örnekle bu akımların ne tarihen ne de hakikat açısından tutarlı olmadıklarını ifade etmekle yetinelim: ArÅŸimed’in bilim paradigması suyun kaldırma gücünün olduÄŸunu keÅŸfettirmiÅŸti; aradan yaklaşık 2500 yıl geçmesine raÄŸmen onu yanlışlayan baÅŸka bir bilim paradigması henüz oluÅŸturulamamıştır.

Özetleyecek olursak, diyalog Eflâtun’da olduÄŸu gibi felsefî bir yöntemi olarak iki görüşten birisinin doÄŸrulanması, diÄŸerinin yanlışlanmasıdır. Doktrin olarak Hegel ve sonrakilerde olduÄŸu gibi yanlışla doÄŸrunun birbirine karıştırılarak harmanlanmasıdır.

 

B- Dinlerarası Diyalog

 

Dinlerarası diyalog kavramı, aslında Türkiye’de bu ÅŸekliyle kullanımı, Vatikan resmi dokümanları açısından doÄŸru bir kullanım deÄŸildir. DoÄŸrusu, “dinî diyalog” veya “dinîlerarası diyalog” olmalıdır; çünkü Vatikan’ın kullandığı kavram İngilizcesiyle “interreligious dialog”’tur. Dinlerarası diyalog, dinlerin kendilerinin diyalog yapamayacağına göre, zaten anlamsızdır. 

 

Dinlerarası diyalog adıyla yürütülen faaliyet için kullanılan diyalog kavramı, tesadüfen seçilmiş olamayacağına göre, yukarıda kısaca anlattığımız hangi anlamıyla seçilmiştir?

Diyalogun hangi anlamı benimsenerek seçilmiÅŸ olursa olsun, neticede diyaloga taraf olanların ortaya atıp tartıştıkları bir mesele olması lazımdır. Taraflar mesele hakkında birbirlerini etkilemeden sadece görüşlerini izhar edip geçiyorlarsa, zaten bu diyalog olmaz.  Birinde olmaz diÄŸerinde birbirlerini etkiliyor veya Hegelci anlayışta olduÄŸu gibi farklı görüşlerini sentezliyorlar ise, diyalog mantığına göre zaten bunlardan birisi olması gerekir, kim doÄŸru veya kim yanlış olacaktır? ÖrneÄŸin İslâm hıristiyan diyalogunu düşündüğümüzde, bir yanda İslâm ve müslümanlar, diÄŸer yanda hıristiyanlık ve hıristiyanlar vardır; sonuçta hangi konu tartışılırsa tartışılsın, madem diyalog mantığı taraflardan birisinin kazançlı diÄŸerinin zararlı çıkmasını öngördüğüne göre taviz veren kim oluyor? Diyelim bazen bir taraf, bazen diÄŸer taraf. Bu durumda taraftarların, doÄŸrulanıp yanlışlanabilen kabul ettikleri inançlarına, dinî inanışlarına iman etmelerinin anlamı ne olabilir? Bu durumu örtbas etmek için özellikle hıristiyanlar biz kelâmî/teolojik ihtilaflı konularda deÄŸil, İslâm’daki ve Hıristiyanlık’taki veya genel olarak dinlerdeki ortak ahlâkî ve manevî deÄŸerler üzerinde diyalog yapıyoruz diyorlar. Böyle olduÄŸunu kabul etsek dahi,  bu diyalog olmaz monolog olur. Kaldı ki hangi konuyu tartışırsanız tartışınız bunun doÄŸrudan veya dolaylı olarak kelâmî konularla ilgisi vardır.

 

Öte yandan yaklaşık 30 yılı aÅŸkın fiilî diyalog geçmiÅŸinin bugün geldiÄŸi noktayı deÄŸerlendirdiÄŸimizde, tam aksi bir durumla karşı karşıyayız. Diyalogcu müslüman kesimin söylemlerine, yazıp-çizdiklerine baktığımızda İslâm’ı diÄŸer bütün dinlerden ayıran en temel akide Tevhid’i bile neredeyse Teslis’in vaftiz suyuyla sulandırma aÅŸamasına geldiÄŸini görüyoruz. Konuyla ilgili diyalogcu müslümanların geldikleri noktayı ve verdikleri tavizleri baÅŸka bir yazının konusu yapacağımızdan burada daha fazla bir ÅŸey söylemek istemiyoruz. Bu açıdan baktığımızda yapılan gerçek anlamıyla kuÅŸkusuz diyalogdur. O halde bu faaliyetler için seçilen diyalog kelimesi tesadüfen deÄŸildir.

Bu arada dinlerarası diyalog kavramıyla ilgili baÅŸka bir konuya da iÅŸaret etmede fayda vardır. Türkiye’de dinlerarası diyalog olarak bilinen bu kavramın, Vatikan’ın resmî kullanımı ile tam böyle deÄŸildir. Vatikan’ın kullanımı, Dinîler veya Dindarlararası Diyalog’tur: “Interreligious Dialogue”. Aslında bu Vatikan kullanımı birçok açıdan daha doÄŸrudur. Her ÅŸeyden önce dinleri diyaloga sokan din mensuplarıdır; dinlerin kendisi deÄŸildir.  Ä°kinci ve daha önemli bir neden, kavramı böyle kullanmakla hıristiyanlar, her vesileyle söyledikleri ve diyalog sürecinde de zaman zaman ifade ettikleri gibi, insanlığın tek kurtuluÅŸ dinin hıristiyanlık olduÄŸunu öne sürdüklerinden hıristiyanlığı hiçbir dinle eÅŸ tutmak istememeleridir.

 

Konuyla ilgili baÅŸka önemli bir noktaya daha iÅŸaret etmek gerekir. Bu, dinlerarası diyalogun, Batı’da son dönemlerde artan DoÄŸu dinlerine ve bu arada İslâm’a yöneliÅŸlerin önünü kesme gibi psikolojik bir ortam yaratmasıdır. Böyle bir yan etki, baÅŸtan düşünülsün veya düşünülmesin sonuçta taraflar dinlerarası diyalog yaparak ortak deÄŸerlerini öne çıkaracaklarına göre, bu insanlarda bir dinden diÄŸerine geçmeye gerek yoktur; bütün dinler aynıdır gibi bir psikolojik etki yaratacağı gibi, tam aksine dinlere baÄŸlılığı gevÅŸeterek, bir dinden diÄŸerine geçiÅŸi de kolaylaÅŸtıracaktır. Tabii bu son durumdan, kim daha çok misyonerlik yapabilirse, o kazançlı çıkacaktır.

 

Dinlerarası diyalogun Batı’da halk arasında nasıl bir etki yaptığını bilmiyoruz; fakat Türkiye’de ve diÄŸer İslâm ülkelerinde diyalog sonrası hızlandırılan misyonerlik faaliyetlerine paralel olarak hıristiyanlaÅŸtırılanların sayısının artış gösterdiÄŸi bir gerçektir. Dolayısıyla dinlerarası diyalogun, İslâm dünyasında İslâm’a baÄŸlılığı gevÅŸeltici ve koparıcı psikolojik bir etki yaptığından söz edilebilir.

 

II- Diyalogun Üç Yüzü

Dinlerarası diyalog, aÅŸağıda izah etmeye çalışacağımız gibi insanlığı dönüştürmek için yapılmış büyük projenin özel bir projesidir. Bir açıdan bakıldığında dinlerarası diyalogun farklı yüzleri ve amaçları olduÄŸu görülür. Sadece Türkiye’de deÄŸil DoÄŸu’da ve Batı’da çoÄŸunluÄŸun bilmediÄŸi diyalogun bu farklı yüzlerinden burada üçü üzerinde duracağız.

 

1- Oryantalizmin Yeni Bir Söylemi Olarak Dinlerarası Diyalog

Bugünkü anlamıyla bir fikir olarak iÅŸlenen ve bir faaliyet olarak yürütülmekte olan dinlerarası diyalog, aslında 20. yüzyıl oryantalizminin yeni bir projesidir. BilindiÄŸi gibi oryantalizm veya ÅŸarkiyatçılık, kökenleri 10. yüzyıla kadar inen ve bizzat Papa II. Sylvester’ın  giriÅŸimiyle kurulmuÅŸ olan siyasî ve ilmî bir kurumdur. Oryantalizm, tarihî geliÅŸimi için de sadece Papalığın bir kurumu olarak kalmamış Batı devletlerinin de akademik bir kurumu haline gelmiÅŸtir. Oryantalizmin baÅŸlangıçtan bugüne kadar ki esas amacı, İslâm dinini ve kültürünü inceleyerek, İslâm ve Müslümanlara karşı dinî ve siyasî olarak savunma oluÅŸturmak ve hatta fırsat buldukça da İslâm’ın varlığına kasdetmeye yönelik bilimsel ve stratejik faaliyetler oluÅŸturmaktır.

 

Tarihî süreci içerisinde, misyonerlik ve diplomasi ile elele  faaliyet gösteren oryantalizm, edindiÄŸi tecrübeler sonucu farklı taktik ve yöntemler geliÅŸtirmiÅŸtir. Oryantalizm baÅŸlangıçtan 17. yüzyıla kadar uzun süre İslâm düşmanlığını açıktan ve aleniyetle yapmıştır. Misyonerlik, diplomasi ve bazı gizli örgütlerle yaptığı iÅŸbirliÄŸiyle 18. ve 19. yüzyıllarda emperyalizmi gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Emperyalizm ile iÅŸgal ettikleri müslüman ülkelerde efendiler olarak yaÅŸayan oryantalistler, hatta onlardan bazıları müslüman ismi alarak ve müslüman giysileriyle “Müslümanca” yaÅŸayarak, yeni tecrübeler edinmiÅŸlerdir. Bu yeni tecrübe ile oryantalizm, ünlü İngiliz oryantalisti R. Bell’in de dile getirdiÄŸi gibi, daha etkili ve baÅŸarılı olabilmek için, İslâm karşıtlığını dıştan ve alenen deÄŸil içten yapmaya yönelik yöntem ve taktik deÄŸiÅŸiklikleri yapmanın zaruretini fark etmiÅŸtir.

Bu yeni yöntem ve taktik, İslâm dini ve kültüründeki varolan bazı kavramlar ve düşüncelerle kendilerinin yahudi-hıristiyan geleneÄŸindekilerle benzerlik ve yakınlık kurmak olmuÅŸtur. Bu açıdan 20. yüzyıl oryantalistleri arasında Yahudi asıllı oryantalist I. Goldziher (1850-1921) ile özellikle hıristiyan oryantalistler M. Asìn Palacios ve Louis Massignon’un çalışmaları ayrı bir önem arz etmektedir.

 

Burada konumuz açısından oldukça ilginç olması yönüyle kısaca L. Massignon (1883-1963) üzerinde duralım. Hıristiyanlığın İslâm tasavvufuna bir tesiri olduÄŸu iddiasından hareketle, M. Asìn Palacios gibi[1], Massignon da tasavvuf, özellikle de Hallâc’ın fikirleriyle ilgilenmiÅŸlerdir. Ona göre Hallâc’ın sadece tasavvuf anlayışı deÄŸil, idam edilerek öldürülmesi bile Hz.İsa’nın hayatına ve çarmıha gerilmesine benzemektedir. Kur’an’daki Hz.İsa ve Hz.Meryem anlatımını, hıristiyanlıkla ortak bir zemin oluÅŸturacağına inanan Massignon, yine Kur’an’ın “Ehl-i Kitap” kavramı üzerinde durarak İslâm ile Yahudi-Hıristiyan geleneÄŸi arasında sıcak iliÅŸkiler kurulabileceÄŸini ortaya atar. Sonuçta II. Vatikan Konsili’nde alınan resmî dinlerarası diyalog nazarından çok önceleri Massignon, özellikle hıristiyanların Hz.İsa ve Hz.Meryem ile Ehl-i Kitap kavramları etrafında müslümanlarla diyalog yapmaları önerisinde bulunur. İslâm, Hıristiyanlık  ve YahudiliÄŸin Hz.İbrahim geleneÄŸine baÄŸlı dinler olduÄŸundan hareketle “İbrahimî Dinler” kavramını ortaya atar.

Anlaşılacağı gibi, Massignon bugünkü diyalogculardan önce onların sıkça kullandıkları temel kavramları ve fikirleri oluÅŸturmuÅŸtur. Zaten, Papa 4. Paul’a II. Vatikan Konsili esnasında da danışmanlık yapan Massignon, “Dinlerarası Diyalog” kararının Konsil’de resmen karara baÄŸlanmasında etkin rol oynamıştır.

 

II. Vatikan Konsili öncesi, dinlerarası diyalog fikrinin doÄŸmasına baÅŸka açılardan hizmet eden baÅŸka kiÅŸi ve fikirler de vardı. Yahudi asıllı Fransız vatandaşı müslüman R. Génon ve onu takipçilerinin oluÅŸturdukları “Gelenekselcilik” ve “Dinlerin AÅŸkın BirliÄŸi” fikirleri, baÅŸta İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi bu üç dinin, ezelî geleneÄŸi ve felsefeyi oluÅŸturan ortak zeminleri vardır. Génon’a göre örneÄŸin, hıristiyanlıkta geleneÄŸi oluÅŸturan Katoliklik’tir, diÄŸer anlayışlar sapmadır; İslâm’da geleneÄŸi tasavvuf temsil eder. Dolayısıyla bu gelenekler zemininde dinler bir birlik oluÅŸtururlar. Ayrıca Allah’ın indinde farklı dinler olmayacağından bütün bu dinler “AÅŸkın” olarak da birdirler; fakat tarihte farklı tecelli etmiÅŸlerdir.

 

Bu kısa açıklamalardan da anlaşılacağı gibi 20. yüzyılın oryantalistleri II. Vatikan Konsili  öncesi oryantalizmin yeni bir projesi olarak dinlerarası diyalog fikrini oluÅŸturmuÅŸlardır. Dolayısıyla dinlerarası  diyalogun bir yüzü oryantalizmdir. MeÅŸhur Lawrance ile ortak çalışmalar yapan L. Massignon’un dinlerarası diyalog mimarlarından olarak amacının ne olduÄŸunu Edward Said’in ÅŸu cümleleriyle anlatalım: “Massignon özel bir tavrı seçti; İslâm’ı yeniden tanımlayıp, onu bir yandan Avrupa’ya diÄŸer yandan da kendi KatolikliÄŸine karşı savundu. DoÄŸu’nun canlandırılması ve müdafaa edilmesi yolundaki bu mücadele iki ÅŸeyin sembolü idi; birincisi kendisi DoÄŸu’nun farklı olduÄŸunu kabul ediyordu. İkincisi, onu (DoÄŸu’ya) istediÄŸi ÅŸekle sokabileceÄŸi ümidiyle giriÅŸtiÄŸi teÅŸebbüs ve sarfettiÄŸi çabalar.”[2]

L. Massignon takipçileri sayılan W.M. Watt, L. Gardet, W.C. Smith gibi diÄŸer oryantalistler, diyalog için alt yapı hazırlanmadan   İslâm-hıristiyan diyalogunun iyi sonuç vermeyeceÄŸi kanaatindedirler. Bunun için özellikle Watt, daha önceleri Arthur Jeffery ve Theodor Nöldeke gibi, Kur’an’a tarihselci ve edebî tenkid yöntemlerinin uygulanarak, Kur’an’da sözüm ona anlaşılması mümkün olmayan ayetlerin daha doÄŸru anlaşılabileceÄŸini vurgulayarak, kısaca Kur’an’ın düzeltilmesini istiyor. Watt’ın düzeltilmesini önerdiÄŸi ayetlerden birisi, “Allah katında din şüphesiz İslâm’dır” (Mâide: 19) ayetidir[3]. Çünkü onların zihniyetine göre müslümanlar İslâm’a tek gerçek din olarak baktıkları sürece diyalog gerçekleÅŸmeyebilir.

 

O halde Ed. Said’in de ifade ettiÄŸi gibi, tarihi 19. yüzyıla kadar giden dinlerarası diyalog fikriyle oryantalistlerin çabası, İslâm’ı ve müslümanların zihniyetini katolikliÄŸe ve hıristiyan zihniyetine dönüştürmekten ibarettir.

 

2- Yeni Dünya Düzeni Aracı Olarak Dinlerarası Diyalog

Dinlerarası diyalog fikri ve faaliyeti bu adla 1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan konsilinde  Papalık tarafından Konsil kararı olarak resmen onaylandığı için, çoÄŸu insan bunu söz konusu tarihte ortaya atılan Papalığın bir projesi olarak görür.  Aslında bu tarihte Vatikan, kendisine biçilen özel rol ve amaçla, Yeni Dünya Düzeni (Novus Ordo Seclorum) denen büyük projeye resmen ortak olmaya ikna edilmiÅŸtir.

 

Yeni Dünya Düzeni’nin ne olduÄŸunu ve kimlerin projesi olduÄŸunu anlatmak elbette çok uzun bir bahistir. Burada sadece 1980’li yılların başından beri gelinen siyasî ortama uygun olarak aldığı isimleri hatırlarsak bu düzenin ne olduÄŸu hakkında az-çok bir fikre sahip olabiliriz: KürüselleÅŸtirme/KüreselleÅŸme (Globalizasyon), Büyük OrtadoÄŸu Projesi, Dünya Organizasyonu, Armegedon, Kaos’tan Düzene (Ordo Ab Chao), Yeni ÇaÄŸ, Üçüncü Dalga, Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı vb. isimler.

 

Yeni Dünya Düzeni projesi ve düşlemesi, bu isimle aslında 16. yüzyılın baÅŸlarına kadar geri götürülebilir. 14 Temmuz 1556 günü İngiltere BaÅŸbakanı Disraeli, Avam Kamarası’nda ÅŸu hitapta bulunuyordu:

“Bu Kamara’dan nadiren bahsettiÄŸimiz bir güç var. … Gizli cemiyetlerden bahsediyorum… İnkâr etmek yersiz, çünkü Avrupa’nın büyük bir kısmının… bu gizli cemiyetlerin  ÅŸebeke ağı ile örüldüğünü örtbas etmek imkânsız. … Peki amaçları ne? Hiçbir ÅŸeyi saklamaya çalışmıyorlar. Anayasal bir hükümet istemiyorlar. … Dinî kuruluÅŸlara bir son vermek istiyorlar. Bazıları daha da ileri gidebilir…”[4]

 

Özellikle II. Dünya Savaşı arefesinde etkin hale gelen Yeni Dünya Düzeni projesi, Avrupalıları birbirine kırdırtmıştı. Yine bir İngiliz BaÅŸbakanı W. Churchill, olayın faillerini araÅŸtırırken, “grubun kökenlerinin Spartacus’a dayanabileceÄŸini yazmıştı. Elbette, 1 Mayıs 1776’da Avrupa’da Illuminati Tarikatını kuran Cizvit profesör Adam Weishaput’tan bahsediyordu.”[5] Bu cümlelerini alıntıladığım Texe, Illuminati’nin köklerini çok daha ileriye götürerek, Tapınak Şövalyelerine ve Jacques de Molay olayına baÄŸlamaktadır[6].

Netice ÅŸu ki Yeni Dünya Düzeni bugün Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde ÅŸekillenmekte ve oradan idare edilmekte olduÄŸunu, Senatör Robert F. Kennedy’nin ÅŸu cümleleri özetlemektedir: “Her birimiz eninde sonunda Yeni Dünya Düzeni’nin kurulmasına ne kadar katkıda bulunduÄŸumuzdan sorgulanacağız.”[7]

 

Dünya Düzeni’nin kimler tarafından kurgulandığına böylece iÅŸaret ettikten sonra, bu düzen neler içeriyor ve amacı nedir sorusuna, bu düzenin önde gelen teorisyenlerinden Alder Vera Stanley’nin cümleleri cevap vermektedir:

“Bütün yaratılışın ardında bir plan var. Evrimin ÅŸu anda ilerlediÄŸi hedef Dünya BirliÄŸi. Dünya Planı ÅŸunları içeriyor: Dünya Örgütü… Dünya Ekonomisi… Dünya Dini…”[8]

Dünya dini, hangi dindir? Bu, C.W. Smith’in ifadesiyle: “Tanrı’nın planı bütün ırkları, dinleri ve felsefeleri birleÅŸtirmeye vakfetmiÅŸtir. … mezheplere ayrılmamış ve Büyük Işık diye bilinen ve zaten var olan yeni bir din.”[9] Toffler ise bu yeni dini şöyle tanımlar: “Üçüncü Dalga: … kültürleri, deÄŸerleri ve ahlâk anlayışlarını birleÅŸtirir. … Bundan böyle farklı dinî inançlar olmayacaktır.”[10]

 

Yahudi asıllı Amerikalı senatör Al Gore söz konusu oluÅŸturulmak istenen yeni din ve tanrının ne olduÄŸunu şöyle ifade eder: “DoÄŸa her ÅŸeyiyle Tanrı’dır. … İnsanlığın kaderi, gelecekte yeni bir dinin ortaya çıkmasına baÄŸlı. Böyle bir dinle güçlenerek, dünyayı yeniden kutsama imkânına sahip olabiliriz.”[11] Bu Yeni Dünya Düzeni için düşlenen baÅŸkenti Texe Marrs şöyle açıklıyor: “Dünyayı gizliden gizliye idare eden, ama 2000 yılı itibari ile  tüm dünyanın hakimiyetini ele geçirmek isteyen belli baÅŸlı hanedanları ve aileleri inceleyerek, bu kötü ruhlu grubun geleceÄŸimize yönelik genel düşüncelerini kavramaya baÅŸladık. İç Çember’in adamları, baÅŸkenti Kudüs olacak ÅŸekilde bir Dünya Hükümeti, hatta Dünya İmparatorluÄŸu kurmak için çalışıyorlar. Siyonizmi yüceltiyor, Yahudilerin Büyük Tapınağını yeniden inÅŸa etmeyi ama aslında bunları yaparken, ne Tevrat’ı, ne Musa’nın Åžeriatı’nı, ne de Mesih İsa’yı ÅŸereflendiriyorlar. İnsanlığı, küresel hakimiyet hedefinin önünde engel teÅŸkil eden faydasız yiyiciler olarak görüyorlar.”[12]

O halde Yeni Dünya Düzeni’nin mimarlarının kim olduÄŸu ve amaçlarının ne olduÄŸu az çok anlaşıldı sanırım. Amaçları dünyayı sadece parasal açıdan deÄŸil din açısından da yönetmektir. Dinden anladıkları yukarıda da iÅŸaret edildiÄŸi gibi insanın Tanrı’nın yerine hakim kılındığı bir din anlayışıdır. Kısaca Yeni Dünya Düzeni, modern bir Firavunculuktur ki, zaten bu düzenin mimarlarının çok çeÅŸitli kuruluÅŸlarının sembol ve ritüelleri Firavunların sembol ve ritüelleridir. Evrensel Işık, Piramit, Pergel ve Gönye gibi. Firavun sözcüğünün anlamı da zaten “Ulu mimar” veya “Usta” demektir.

 

Tarihte görüldüğü gibi Yeni Dünya Düzencileri, sürekli dinleri kendi din anlayışlarına dönüştürmek ve bu yolla insanları ve toplumları kendi hakimiyetleri altına alabilmek için baÅŸta yahudilik ve hıristiyanlık kurumları ve din adamlarıyla sıkı iliÅŸkiler kurmuÅŸlardır. Dean Grace’in ÅŸu cümleleri bunu ortaya koymaktadır.

 

“… Marksist, Sosyalist, Komünist, Siyonist, Mason ve Enternasyonalist benzeri deÄŸiÅŸik isimler altında saklanırlar. Londra, Berlin, Roma, New York gibi yerlerde yaÅŸarlar. BirleÅŸmiÅŸ Milletler’i, Wall Street’i ve Washington DC’yi idare ederler. Silah sanayine maddî kaynak saÄŸlar, isimsiz asker benzeri anıt mezarların dikilmesine yardımcı olurlar… Üyelik nesilden nesle, İngiltere ve Avrupa’nın soylu ailelerinden, uluslararası finans piyasalarını yöneten saraylardan, Dünya YahudiliÄŸi ile Roma Katoliklik hiyerarÅŸisinden geçer.”[13]

 

Yeni Dünya Düzencilerinin yahudiler ve hıristiyanlarla doÄŸrudan iliÅŸkileri olduÄŸunu gösteren bu ifadelerden sonra, merkezî görevini Vatikan’ın üstlendiÄŸi bugünkü dinlerarası diyalog onların bir projesi midir? diye daha açık bir ÅŸekilde sormak gerekir.

Din her zaman her toplumda çok önemli bir dönüştürme aracı ve toplumları idare etme gücünün kaynağı olmuÅŸtur. Din çoÄŸunluÄŸun dini olduÄŸunda toplumu dönüştürür; azınlığın dini olduÄŸunda toplum dini dönüştürür. Birincisine İslâm örnek teÅŸkil eder; daha ilk günlerinden itibaren etkin ve çoÄŸunluk dini haline gelen İslâm, toplumları deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. İkincisine örnek hıristiyanlıktır; yaklaşık üç asır çoÄŸunluÄŸun ve idareciler sınıfının dini olamayan hıristiyanlık ortama uyum saÄŸlamak amacıyla teologları ve  cemaatleri tarafından dönüştürülmüştür. Bu mesele konumuz dışı olduÄŸundan teferruata girmeyeceÄŸiz. Dinin bu öneminden dolayı, Yeni Dünya Düzencileri 21. yüzyılın eÅŸiÄŸinde, tarihî süreçte gelinen aÅŸamalar ve kazanımların oluÅŸturulmakta olan, Al Gore’un yukarıda aktarılan sözlerinde de ifade edildiÄŸi Evrensel Dünya Dininin gerçekleÅŸtirilmesine hız vermesi, hatta buna en büyük engel olabilecek İslâm’ın ve müslümanların da artık sıkı bir kontrole alınması inancıyla bütün dinleri tek merkezden sistematik idare etmenin daha saÄŸlam vasıtası olarak dinlerarası diyalog fikrini geliÅŸtirdiler ve bunu da II. Vatikan Konsilini fırsat olarak deÄŸerlendirip konum itibariyle en ÅŸanslı kurum olan Papalığa yüklemiÅŸlerdir. Bunun böyle olduÄŸunu söz konusu Konsilin hazırlık safhası aÅŸamasında ve Konsil sonrası faaliyetlerden açıkça anlıyoruz. Åžimdi de kısaca bu noktalar üzerinde duralım.

 

Her ne kadar bazı kimseler II. Vatikan Konsili toplantısının esas yapılış amacının dinlerarası diyalogu kurumsal hale getirmek olduğu fikrinde iseler de, belki bu biraz abartılı karşılanabilir. Fakat gerçek şu ki bu Konsilden çıkan ve hızlı bir şekilde uygulamaya konan sonuçlardan en önemlisi dinlerarası diyalog olmuştur.

1869-1870 yıllarında yapılan I. Vatikan Konsili’nden sonra, hıristiyanlık dünyasında ortaya çıkan çeÅŸitli teolojik meseleler, kilise idaresi ve iç hukuku ile ilgili konular, ortaya çıkan toplumsal ve ahlâkî sorunlar karşısındaki Vatikan’ın tavrının belirlenmesine yönelik yeni bir konsilin icrasına ihtiyaç olduÄŸu, 1958 yılında Papa seçilen 23. John tarafından dile getirilmiÅŸtir. O, bu fikrini 25 Ocak 1959 tarihinde kardinallere açtıktan sonra, Konsilin hazırlık safhası baÅŸlamıştır[14].

 

Papalığın II. Vatikan Konsili hazırlığı gündeme gelir gelmez, söz konusu konsilin yapılması fikrini atan Papa 23. John’un kendisi konsilde yahudilerle hıristiyanların yakınlaÅŸmasını saÄŸlayacak meselelerin de ele alınmasını istemiÅŸtir. “Hıristiyan BirliÄŸi Sekreteryası”nı 18 Eylül 1960’da kurdurtmuÅŸ ve başına yahudi asıllı Kardinal Augustine Bea’yı getirmiÅŸ ve onu hıristiyan-yahudi yaklaşımını saÄŸlayacak bildiri ve projenin hazırlanması için görevlendirmiÅŸtir. Yahudi asıllı Fransız tarihçi Jules Isaac bir heyetle 13 Haziran 1960 günü Papa 23. John’u ziyaret etmiÅŸ ve isteklerini bir rapor halinde kendisine sunmuÅŸtur. Aynı yılın Ekim ayında Alman yahudilerinden bir heyet yine aynı Papa’yı ziyaret etmiÅŸlerdir. A.B.D. New Jersey’de bulunan Yahudi-Hıristiyan AraÅŸtırmaları Enstitüsü ile Hollanda’daki “Apeldoorn Çalışma Grubu” konuyla ilgili ayrı ayrı hazırladıkları raporları söz konusu Papa’ya göndermiÅŸlerdir. Kardinal Augustine Bea, bu raporların ve ziyaretlerin talepleri doÄŸrultusunda ilk taslak planını 1961 yılında hazırlayarak, bunu 1962 yılında Konsil’de müzakere edilmek üzere Merkezî Komisyon’a havale etmiÅŸtir. Söz konusu taslak plan büyük tartışmalara neden olmuÅŸtur. Neticede plan geri çekilmiÅŸtir.

 

Papa 23. John’un 3 Temmuz 1963 günü ölümü üzerine yerine geçen Papa 6. Paul, yahudi meselesi üzerinde pek fazla durmak istememiÅŸtir; fakat baskılar nedeniyle 17 Mayıs 1964’te kurduÄŸu “Hıristiyan Olmayan Dinler Sekreteryası” baÅŸkanı olarak atadığı kardinal Paula Marella’dan yahudilerle ilgili yeni bir taslak metin hazırlamasını istemiÅŸtir. Ancak bu metin de kilise içerisinde büyük tartışmalara neden olmuÅŸtur. Bazı kardinaller bu yeni taslak metninin iptal edilmesi yönünde fikir beyan etmiÅŸler.

 

Bütün bu tartışmalara son vermek için Papa 6. Paul, sadece yahudiler ile deÄŸil bütün dinlerle diyalog yapılmasını önerdiÄŸi 6 AÄŸustos 1964’te “Ecclesian Suam” isimli bir genelge ilan etmiÅŸtir. Yahudilerle ilgili bir önceki taslak metin yeniden gözden geçirilerek son haliyle Yahudilik ile birlikte İslâm, Hinduizm ve Budizm gibi diÄŸer dinlerle de diyalog yapılmasının gereÄŸi anlatılan bir deklerasyon, Nostra Aetate adıyla 14 Ekim 1965 yılında 250 çekimser oya karşılık 1763 olumlu oyla kabul edilmiÅŸtir.

 

Nostra Aetate’nin son ÅŸekliyle çıkması, bazı yetkililerce Papa 6. Paul’un Yahudilerin veya Arap dünyasının baskılarına teslim olması ÅŸeklinde yorumlanarak, kuÅŸkuyla karşılanmıştır. Xavier Rynne, Papa ile ilgili şüphelerini şöyle ifade etmiÅŸtir: “DeÄŸiÅŸtirilip kıymeti bozulan bu metni Papa 6. Paul’un desteklemesi belki de onun tek ve en büyük hatasıydı. Bu olay onun niyeti hakkındaki şüphelerin artmasına sebep olmuÅŸtur.”[1]

 

Anlaşılacağı gibi II. Vatikan Konsili esnasında ve sonunda bazı hıristiyan otoriteler, dinlerarası diyalog ile ilgili kararların alınmasında Vatikan dışı çevrelerin gizli elleri olduğu hakkında şüpheleri olmuştur.

 

II. Vatikan Konsili sonrası geliÅŸmeler ve giriÅŸilen diyalog faaliyetleriyle ilgili vurgulanması gereken ve konumuz açısından önemli bazı hususlar da vardır. Bunlar, Dünya Kiliseler Konseyi ve Milli Kiliseler Konseyi gibi Yeni Dünya Düzeni kuruluÅŸlarının maddî desteÄŸine sahip[2] bazı hıristiyan kuruluÅŸlarının II. Vatikan Konsili’nde müşahit üye sıfatıyla bulunmaları yanında, diyalog toplantılarının Vatikan yetkilileriyle birlikte tertipçileri olarak da faaliyette bulunmalarıdır. 1973 yılında Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası baÅŸkanı olan kardinal Pignedoli Dünya Kiliseler Konseyi’ne baÄŸlı “YaÅŸayan İnançlar ve İdeolojiler Diyalog” kurumundan kendi faaliyetlerine katılma daveti almıştır ve Sekreteri P. Rossano, onların bütün toplantılarına katılmıştır. İslâm-Hıristiyan dinlerarası diyalog toplantılarının birçoÄŸunu tek başına veya Vatikan ile birlikte Dünya Kiliseler Konseyi tertip etmiÅŸtir. 12-18 Temmuz 1972 Brounsana-Lübnan ve 26-30 Haziran Cenevre-Chambesy gibi önemli büyük diyalog toplantıları bunlardan bazılarıdır.

DiÄŸer yandan Yeni Dünya Düzencileri, kutsal kitapları da birleÅŸtirme giriÅŸimini yaparak, insanlığı dönüştürmek istemektedirler. İngiliz Kraliçesinin eÅŸi Prens Philip, Garter Düzeni baÅŸkanıdır ve aynı zamanda BirleÅŸmiÅŸ Milletler Kutsal Yazın Mütevellisi baÅŸkanıdır; bu sıfatıyla “söz konusu mütevelli, dünyadaki tüm İncilleri, Kitab-ı Mukaddesleri ve kutsal kitapları tek bir merkezde toplamak için hazırlanan gizemli bir projeyi yönetiyor. Amacı ise, tüm insanlık için ortak ahlâk ve dinî yaÅŸam kuralları oluÅŸturacak, Tek Bir Dünya İncili geliÅŸtirmek.”[3] Bu doÄŸru ise, ister istemez insanın aklına, geçtiÄŸimiz sene Arapça ve İngilizce olarak bastırılan ve Irak’ta dağıtılan “el-Furkânu’l-Hakk” adlı sözde yeni vahiy kitabını aynı mütevellinin yazdırtıp yazdırtmadığı sorusu akla gelmektedir. Filistin kökenli Amerikalı Rahib Anis Shorrosh’un yazdığı sanılan bu kitap, Kur’an’ı tahrif için yazılmıştır. Birçok Kur’an ayeti, İncil sözleriyle birleÅŸtirilerek İncil ile Kur’an’ın aynı ÅŸeyleri söyledikleri fikri iÅŸlenmek istenmiÅŸtir.

 

O halde yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi dinlerarası diyalog fikri oryantalizmin eseridir; fakat onu, dinler yoluyla insanlığı Yeni Dünya Düzeni’ne doÄŸru dönüştürmek için uygulamaya koyanlar veya koydurtanlar Yeni Dünya Düzencileridir.

 

3- Misyonerlik Olarak Dinlerarası Diyalog

Dinlerarası diyalogun gizli üçüncü yüzü şüphe götürmez bir biçimde yeni bir misyonerliktir; zira aşağıda göreceğimiz gibi II. Vatikan konsilinin resmî kavramları bunu böyle tanımlamaktadır.

 

Oryantalizmin, yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız ÅŸekilde son iki yüzyıldan İslâm’ı içten fethetme projesinin bugünkü son aÅŸaması olan dinlerarası diyalogu, kendi emelleri doÄŸrultusunda kullanmak isteyen Yeni Dünya Düzencileri, yine anlattığımız gibi II. Vatikan Konsili’ni fırsat bilerek bunun yürütülmesini Papalığa havale etmiÅŸlerdir.  Papalık da kendi hesabına  bunu sahiplenmiÅŸtir; çünkü İslâm dünyasında üzerinde asırlar öncesine varan misyonerlik faaliyetlerinden istediÄŸi baÅŸarıyı elde edememiÅŸti; Oryantalizmin bilimsel ve akademik, Yeni Dünya Düzencilerinin malî ve siyasî destekli bu dinlerarası diyalog papalık için bulunmaz bir imkândı.

 

Dinlerarası diyalogcular, bunlar ister müslüman kesimden olsun ister hıristiyan kesimden olsun, diyalogla ilgili olarak sürekli, özel olarak Konsil’in 4. oturumunda kabul edilen ve Papa 4. Paul’un onayıyla 28 Ekim 1965 tarihinde ilan edilen “Nostra Aetate” kararına ve genel olarak 1964 tarihli “Lumen Gentium” kararına atıfta bulunurlar. Bu kararlarda hıristiyan olmayan din salikleri ve bu arada müslümanlarla diyalog yapılmasının gereÄŸi dinlere saygı ve dinlerdeki ortak deÄŸerler olarak ortaya konuyor. Müslümanlarla diyalog yapılmasının gereÄŸi Nostra Aetate’de şöyle açıklarlar:

 

“Katolik Kilisesi, müslümanlara da büyük bir saygıyla bakar. Onlar tek, diri, mevcut, bağışlayıcı ve Kadir-i Mutlak, Cennet’in ve yeryüzünün yaratıcısı, insanlara seslenmiÅŸ olan Tanrı’ya taparlar. Onlar, kendi inançları ile İbrahim’in kendi inancı ile kendisini Tanrı’nın planına adaması arasında baÄŸ kurarak Tanrı’nın gizli emirlerine samimiyetle boyun eÄŸmeye çalışırlar. Her ne kadar onlar İsa’yı Tanrı kabul etmeseler de, O’nu bir peygamber olarak yüceltirler; O’nun bakire annesine de hürmet ederler…”[4]

 

Alıntı yaptığımız pasajda da ifade edildiği gibi, yukarıda isimlerini zikrettiğimiz iki kararda İslâm-Hıristiyan dinlerarası diyalog anlayışı tamamen hıristiyanların İslâm ve Hıristiyanlık arasındaki gördükleri benzerliklere dayandırılmakla birlikte, bu iki kararda diyalogun gerçek amacı zikredilmediği için, diyalogcular sıkça duyduğumuz insanlararası hoşgörü, dünya barışına katkı, medeniyetler ittifakı gibi çok güzel slogan vari sözde ülküsel ifadelerle diyalogun amacını ortaya koymaya çalışmaktadırlar.

Ancak, II. Vatikan Konsili Papalığın kendi açısından dinlerarası diyalogun amacını belirlediÄŸi “Ad Gentes” kararına diyalogcular hiç atıfta bulunmazlar. Konsilin 1965 yılındaki dördüncü son oturumunda Kilise’nin misyonerlik faaliyetleri hakkındaki Ad Gentes kararlarında dinlerarası diyalogun amacını aÅŸağıdaki cümlelerle açıkça misyonerlik olarak tanımlamaktadır:

 

“İkinci bölüm, misyonerlik çalışmasıyla ilgilidir (10-18). Bir taraftan hıristiyan ÅŸehadetini, diyalog aracılığıyla (11) ve sadaka (charity) sunumuyla (12) ve diÄŸer taraftan İncil’in öğretilmesiyle Tanrı’nın halkını toplayan hıristiyanlaÅŸtırmayı (evangelisation) sentezler (13-14). Zaten misyonerlik faaliyeti olan birincisi, tabii olarak ikincisine götürür.”[5]

Aynı ÅŸey II. Vatikan Konsilinden sonra çeÅŸitli vesile ve nedenlerle bazı Vatikan yetkililerince de ifade edilmiÅŸtir. ÖrneÄŸin 1973 yılında Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası’nın sekreterliÄŸine atanan Pietro Rossano: “Diyalogtan söz ettiÄŸimizde bu faaliyeti Kilise ÅŸartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapmakta olduÄŸumuz açıktır. Kilise’nin  bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı ÅŸeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini aktarmaya yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonun çerçevesi içinde yer alır.”[6] diyerek aynı ÅŸekilde açık bir dille diyalogun, misyonerlik olduÄŸunu ortaya koymaktadır.

 

Nitekim en yetkili ağız olan ve dinlerarası diyalog kararının uygulayıcısı Papa II. John Paul  daha da açık bir biçimde dinlerarası diyalogun misyonerlik olduÄŸunu 1991 yılında yayınladığı “Redemptoris Missio” adlı genelgede aynen şöyle ifade etmiÅŸtir:

“Dinlerarası diyalog, Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. … esasen misyonla ve misyonun ÅŸekilleriyle diyalog arasında özel bir baÄŸ vardır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diÄŸer dinlere mensup olanlara yöneliktir. … Diyalog Tanrı’nın Krallığına doÄŸru bir yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka sonuç verecektir.”[7]

 

Bu açıklamalardan dinlerarası diyalogun gerçek amacının misyonerlik  olduÄŸu şüphe götürmez bir biçimde artık anlaşılması gerekir.

 

Sonuç: Dinlerarası diyalog, oryantalizmin en son ulaÅŸtığı İslâm’ı hıristiyanlık ve yahudilikle uyumlu hale getirmenin bir fikri, Yeni Dünya Düzeni kurmak isteyenlerin dünyayı tek elden yönetmeye yönelik projesinin önemli bir vasıtası ve Vatikan’ın da yeni misyonerlik yöntemidir. Dinlerarası diyalog, KüreselleÅŸtirme, Büyük OrtadoÄŸu, Medeniyetler İttifakı, Avrupa İslâm’ı, Dinî ÇoÄŸulculuk, Light İslâm gibi bu isimlerde seslendirilen fikirlerin ve yapılan faaliyetlerin ayrılmaz ve tamamlayıcı bir parçasıdır.

Bu ÅŸekliyle yürütülmekte olan bugünkü dinlerarası diyalog, gelecekte sadece İslâm için deÄŸil bizzat hıristiyanlık ve musevilik için de bir tehlike arz edebilir. Çünkü dinlerarası diyalog bu dinler için, tamamen dinî amaçlı olarak yapılmamaktadır. Diyaloga katılan taraflar, her zaman açıkça ifade etmeseler de bundan kendileri için bir fırsat ve imkân yakalama umuduyla samimi duygulara sahip olabilir; fakat insanlığın birliÄŸi, barışı ve hoÅŸgörüsü gibi ülküsel amaçlar için yapıldığı söylenen  30 yıllık diyalog sürecinde, terör ve ÅŸiddetin, savların ve iç çatışmaların giderek arttığı bir dünyada yaÅŸamakta olduÄŸumuzu da görmezlikten gelemeyiz.

 

Tertip ettikleri Abant Platformları ve benzer toplantılarıyla dinlerarası diyaloga katılan Fethullah Hoca Efendi, iÅŸin nereye varacağından kuÅŸkuları ve çekinceleri olmuÅŸ olmalı ki, kendi ifadesiyle “Ama bununla beraber, “acaba iyi ediyor muyuz, yanlış anlaşılır mı bu mesele?” diye oturup bir yerde hıçkıra hıçkıra aÄŸladığımı bilirim.”[8] demiÅŸtir.

Nitekim diÄŸer taraftan, öteki taraf olan Vatikan da İslâm-Hıristiyan dinlerarası diyalogda ya samimi görünmüyor veya ona kuÅŸkulu bakıyor. Zira Papa 16. Benedictus’un 28 Kasım-1 Aralık 2006 tarihleri arası Türkiye ziyaretinin hemen arkasından Kardinal Carlo Caffarra’nın Corriere della Sera gazetesine verdiÄŸi demecinde Vatikan’ın gerçek anlamda dinlerarası diyalogun sadece Yahudilikle yapılabileceÄŸini vurgulayarak, İslâm ile ancak makuliyet çerçevesinde ve eÄŸitim tabanında iliÅŸkiler kurulabileceÄŸini ifade etmiÅŸtir. İslâm ile yapılacak gerçek diyalogun Batı hıristiyan kimliÄŸinin bozulmasına iÅŸaret ettikten sonra, oysa Kilisenin Batı kimliÄŸini korumak zorunda olduÄŸunu belirtir[9].



[1] Rynne (X.): Letters from Vatican City, London, 1966, IV/163.

[2] Marrs (T.): Illuminati, s. 30.

[3] Marrs (T.): A.g.e., s. 76.

[4] Nostra Aetate, 3.

[5] Neuner (J.) ve Dupuis (J.): The Christian Faith in the Doctrinal Documents of the Catholic Church, 3. baskı, London, 1983, c. I, s. 323. Ad. Gentes’ın ilgili II. bölümünün metninin tercümesi uzun olacağından, bu iki yazarın metnini özetinden kısa bir alıntıyı yapmakla yetiniyoruz. Tam metnin tercümesini baÅŸka bir yazımıza bırakıyoruz.

[6] Rossano (P.): “The Sekretariat for Non-Christian Religions from the Beginnings to the Present Day: History, Ideas, Problems”, Bulletin, XIV/2-3, Roma, 1979, s. 100.

[7] Papa John Paul II: Redemptoris Missio, Libreria Editirce Vaticana, Roma, 1991, s. 55-57. Papa’nın son cümlesi, Resullerin İşleri I, 7’den alınma bir cümledir.

[8] Zaman Gazetesi, 30.3.2004.

[9] L’Intervista il Cardinale Caffarra, Corriere della Sera, 14 dicembre 2006, s. 13.

{ 12 comments… read them below or add one }

conan 07 Haz 2008, 03:02

Ben önce F.Gülen ve cemaatine çok teşekkür ediyorum.Artık 21.yy da yaşayan millet ler olarak tek tanrıya inanan insanların belli bir ortak noktada toplanıp kardeş ve barış içinde yaşamayı bilmeliyiz.Düşünün ki İslamda tanrıya inanmakla iman etmiş oluyorsunuz.Kitaplarına,meleklerine ,peygamberlere ve ahirete.Bizlerde bunlarda var.Ozaman neden kavga ediyoruz? Bizler hepimiz kardeşiz ve Cennet çok geniş hepimiz orada buluşacağız.Ne siz ne biz düşüncesi olmasın .Kavga ve savaş olmasın.İşte diyoloğa karşı gelenler bunları anlamıyor.Bizlerde kendi aramızda ibadet farklılıkları var, lakin hepimizde cennette olacağız.Hangi din gibi yaşarsanız yaşayın tek ki tanrı inancı olsun cennete gireceğiz.Bizlere ve Türk medyasına rica ediyoruz bu diyoloğu acilen her kesime ulaştırmada dahada gayretli olmalıyız.Tanrı F.Gülen gibi barış ve sevgi dolu hoca efendiyi başımızdan eksik etmesin.Bizlere inanmayanlar öteki dünyada sayın hoca efendi ile aynı yerde olduğumuzu gördüklerinde çok ama çok kıskanacaklar.
İsteyen istediği dini yaşasın.Okullarda her din anlatılsın hangisi kimin hoşuna gidiyorsa onu seçsin.kolayı var zor olanı var.Fakat buluştuğumuz tek nokta Tanrıya iman.Bence sayın Hoca efendiye içinde bulunduğumuz yüzyılın barış ve onur ödülü verilmeli.Bu sayede hiç kimse benim babam senin babanı döver demeden yaşayacak.Hepside hak ve aynı doğrultuda olduğunu ancak diyalog sayesinde dünyaya öğrete biliriz.Bugüne kadar savaşlar hep dinler meselesinden çıkmadımı?Fakat bu sayede herkes kardeş olacak ve kimse kimseyi düşman bellemeyecek.Sayın hocamızın dünyanın her yerinde okulları olduğunu biliyoruz.İnanıyoruz ve diliyoruz bu okullarda bu kardeşlikten bahsediliyor ve tüm insanlığa güzel mesajlar veriliyor.Tanrı sizleri daha güçlendirsin. AMEN

conan derbarbar 29 AÄŸu 2008, 10:21

1. Dioloğu canı gönülden destekliyoruz.Tüm dinler kardeştir ve cennete girecektir.sadece benciller ve cenneti başka din mensupları ile paylaşmak istemeyenler,hariç. Her dinde bir Tanrı inancı olduğu için .Bu sebeble sayın F.Gülene teşekkür ediyor onun çalışmalarını destekliyoruz.Senin dinin düşük benimki gerçek kavgaları son bulacak.Herkes istediği dini seçip kardeş gibi geçinecek.İslam dini zor gelirse Hristiyan gibi yaşayacak.Hristiyanlık zor gelirse islam gibi yaşayacak.isterse başka din gibi…. neticede hepside cennetlik.Şimdi niye sayın Gülene düşman olduklarını anlıyoruz.Kıskanmak.

Ah kardeşim sen müslüman olduğun halde kendi dininden olan hoca efendiyi bile bizim kadar sevemiyosunuz.Bizler onu hem Vatikan hem Dünya yahudi kardeşleri olarak bağrımıza bastık ve bizim sizlere anlatamadıklarımız herşeye tercüman oldu.Cennettin hiç kimsenin tekelinde olmadığını sizlere öğretmeye çalışıyoruz.Hangi dini yaşarsanız yaşayın bir yaratıcı Tanrıya inanıyorsanız Cennete girersiniz.Cennetin çok geniş olduğunu sizlere izah etmeye çalışıyoruz.
Sadece gözlerinizi kapatıp, tüm kötü düşüncelerden uzaklaşın.Gözlerinizi açtığınızda inanın her şey çok farklı olacak. 3. bin yılın kardeşliğinin lezzetini bulacaksınız.Sizlere ellerimizi uzatıp dinler arası diyaloğa,dinler bahçesine ve medeniyetler buluşmasına davet ediyoruz.
Tanrı sizlerle olsun.AMEN.
Ah ah, yıllardır dinler arası diolog diyoruz.Tüm dinlerin mensuplarının cennete gireceğinden bahsediyoruz.Halen daha bağnazca din üstünlüğünün savaşını yapıyoruz.Bakın Avrupa hem barışcıl hem ekonomi olarak doğu bloğu ülkelerinden daha üstün.Bırakın, insanlara barış dini olan ve Vatikanın başlattığı,gerçekleri bulma fırsatını yakalasınlar.Yıllardır dinler arası diyoloğu bu toplumlara anlatmakla çabalıyoruz.Bizler medyalarımızla daha fazla medeniyetler buluşması ve diyoloğa önem vermeli ve toplumlara benimsetmeliyiz.Kardeş gibi yaşamak varken, niçin dinlerin farklı tefarruatları ile kafa yoruyoruz. Benim inancımda zor olan varsa seninki hoşuma gidiyorsa niçin benimsemiyeyim. Önemli olan hepimizin dininde bir yaratıcı inanacı oluşudur.ben kalkar benimki doğru seninki yanlış dersem, birbirimizi dışlamış oluruz. Gelin hep birlikte kardeş olalım.Dünyada terör ve savaşlar sona ersin. Cennet hiç birimizin tekelinde değildir.Çünki hepimizin yaratıcısı aynı olduğundan , inandığımız öteki dünyada aynı yerde buluşacağız.Dinler arası diyoloğa, medeniyetler buluşmasına, dinler bahçesi düşüncesine ve BÜYÜK ORTADOĞU PLANINA emeği geçen her inançlı kardeşlere Tanrı yardım etsin. Başarımız çok yakındır.Teşekkür ediyorum.
Bizler tüm servetlerimizi ortaya koysaydık yinede sayın hoca efendi cenaplarının bize olan faydasını sizlere anlatamazdık.O yüce insan tüm Dünyaya hepimizin dinlerinde ortak paydaları çıkartıp her inanç sahibininde Cennette buluşacağını sizlere anlattı.O bizim için çok değerli bir Tanrı dostu.Tüm insanlığın öteki dünyada aynı yerde buluşacağının müjdesini verdi.Akıl var mantık var ,her dinde bir yaratıcı inancı mevcut.BU kişiler hiçbir kötülük işlemiyorlar.Siz hemen bizi Cehenneme atarsınız değilmi? Ama bizlerin düşüncesi hangi dinde olursan ol Tanrıya inanıyorsan Cennettesin.Biz seninle cenneti paylaşıyoruz sen niçin benimle paylaşmak istemiyorsun. Bizim tercümanımız olan ve sizlere bizlerle kardeş ilan eden hoca efendiyi niçin sevmiyorsunuz. Onunla bizler aynı yerde olacağız ve sizler buna gıbta ile bakıp bizim elele dolaştığımızı çok ama çok kıskanacaksınız.Diyoloğun sahipleri olarak şunu belirtmek istiyoruz. Dinler aynıdır fakat teferruatları vardır. Baktınız bir din zor , diğerini benimseyip Cennete girersiniz.Ama öteki doğru değil dedinizmi işte dışlama ve düşmanlık ondan peydahlanır. Sevmek ve kucaklamak varken niye düşmanlık. Ben sizin dininizin doğruluğuna inanıyorum. Zor ve çok ibadet şekli olabilir. Gel bize bizde fazla yasak yok. Ama Cennete yine gireceksin. Cennet çok büyük, hepimizde sığarız.İşte dinler arası diyalog ve hoş görünün asıl gayesi budur. Kardeşlik. Tüm diyologcu aziz kardeşlerimize selam söyleyip onları Tanrıya emanet ediyoruz ve çalışmalarının hızlı bir şekilde devam etmesini diliyoruz.AMEN.3.bin yıl bizler için çok önemli burada zafere ulaşan kardeşlik olacaktır.Diyoloğa ilk olarak çok karşı çıkan bir gurup vardı fakat onlarda inanıyoruz ki bu safda yer alacaklar.Dinler arası diyalog, medeniyetler buluşması ve dinler bahçesi bir gün yeşerecek ve meyvelerini verecektir.Bakın tüm dini temsilcileriniz ve idareler bu kardeşliğin var olması gerekliliğini kabul edip bizlerin kardeşlik misyonunu destekliyorlar. Sevgi, barış ve kardeşlikten ne zarar gelir Tanrı aşkına.Ben ilk olarak sana elimi uzatıyorum sarıl bana kardeşim diyorum. Gözlerini kapat ve her şeyi unut. İnan bana gözlerni açtığında herşeyin güllük ve gülistanlık olduğunu anlayacaksın .Bizler bunu tüm dünyaya yaymak zorundayız.Tanrı sizleri korusun .AMEN.

zafer kavcı 17 Eki 2008, 09:42

slm ve merhamet allah ve resulune innanların üstüne olsun son din islamdır ve hz muhammed onun son peygamberidir ona iman eden kurtulur etmiyen yeri ebedi cehennemdir fetullah gülen gibi misyonerleri elbette bu millet görecektir ve allah şükür artık bu insanların yüzünü gören insanların sayısı gitgide artıyo dün bu işi cemallettin afganlar seyih hüseyinler şimdide fetullah gülen gibileri hepp olcak ama islmaın tek din olma özelliğini yıkamıcaklar islma geldi bütün dinler z<aiil oldu size tavsiyem gelin bırakın bu diyolog hikayesini islama sarılın ve kurtulun

conan derbarbar 06 Åžub 2009, 23:24

Artık,vazgeçemeyeceğiniz bir gerçek var.Dinler arası diyoloğu mutlaka benimsemek zorundasınız.Vatikan tüm dünyaya kardeşliği benimsetmek için çalışıyor.Tüm dinlerde ortak noktalar var.Tek Tanrı inancı ve diğer noktalar.O zaman neden kardeş olmayalım.Niye sadece biz Cennete gireceğiz bencilliği.Bu misyonu tüm islam ülkelerine benimsetmeliyiz.Hepimizin kardeş olduğunu ve hangi dini yaşarsan yaşa Cennete gireceğini.O zaman kavgalar biter, savaşlar sona erer.Diyoloğu,medeniyetler buluşmasını ve büyük otadoğu çalışmalarını destekliyoruz.Bunların meyvelerini en kısa sürede toplamak nasip olsun. AMEN.

CONANderbarbar 24 Nis 2009, 16:39

Bizler Dünya liderleri ve barış temsilcileri olarak,hem kendimiz, hem bizlere hizmet etmek isteyen devlet temsilcileri veye cemaat liderleri olmuştur.Onlar tarihte olduğu gibi bizlerin emelleri uğruna hizmet vermişlerdir.Cemaleddin Afganilerden tutunda bir zamanlar Mekke emiri Şerif Hüseyin Ali ler.Tabiki doğru emeller uğruna çalışmışlardır.Bu uğurda hayatını adamış Thomas Edward Lawrens in ve nicelerinin hizmetleri verimli sonuçlar getirmiştir.Onlar halen Arab ülkerinde hayırla anılmaktadırlar.Bugünün barış dolu kardeşliğinde, onların emeği unutulmamalı.Asırlar önce düşünülüp çalışmalar yapılmış bu güzel davanın durduğunu söylemek bence çok yanlış.Tam aksine Dinler arası Diyolog,Medeniyetler projesi,Büyük OrtaDoğu çalışmaları çok başarılı bir biçimde devam etmektedir.Temeli sağlam zemin üzerinde hızla yol alan bu gücü, meyvelerini vermeye başladığında şahit olacağız.Herhalde medyayı fazla izlemiyorsunuz.Sayın Obama nın verdiği barış ve kardeşliğin örneklerini.Size biraz daha yakın.Tıpki Thomas Edward Lawrens gibi.O da Arabistan da Cidde de imamlık yaptı.Hepimiz için çalıştı.Tanrı bu gibi insanları başımızdan eksik etmesin.AMEN

CONANderbarbar 11 May 2009, 18:50

Dünyada hiçbir çalışmamız yokki başarı sağlanmasın.Tekki insanlığın iyiliği için olsun.Dinler arası diyoloğun bir kardeşlik çalışması,birlik ve beraberlik temelleridir.İsa mesih Dünyaya teşrif ettiğinde bizleri ve sizleri,yani tüm tanrıya inananları kucaklayacaktır.Bizler şimdikten kardeşliğimizi pekiştirmeliyizki,onun yanında mahcub olmayalım.Dinlerimizde farklılıklar olabilir fakat benzerliklerimizde buluşup sayın efendinin tesbiti ile teferruatlarda bir birimize düşmemeliyiz.Bizler kardeşiz ve hepimiz öteki dünyada aynı yerde yer alacağız ve kardeş gibi hayat süreceğiz.Neden ayrılıklar olsun,neticesinde hep savaşlar yaşanıyor.Bizler barış temsilcileri olmalıyız.Diyoloğa,dinler bahçesine,medeniyetler buluşmasına ve büyük orta doğu çalışmalarına önem vermeliyiz.Bunlara sarılırsak bizleri büyük saadet beklemektedir.İnanın sadece ellerinizi kalplerinizin üstüne koyun,gözlerinizi kapayın.Gözlerinizi açtığınızda ellerinizde çalışmalarınızın bereketi olan nurlu dini bulacak,ayaklarınızın altındada kutsal toprakların olduğunu göreceksiniz.Tanrı sizlerle olsun.

Subutay Bahadır 20 May 2009, 21:27

Anlaşılan,sayın CONANderbarbar’ın derdi yalnızca cennete girmek. Fakat bu düzenbaz CONANderbarbar’ın unuttuÄŸu tek nokta; müslümanlar asla cennete girmek için yaÅŸamazlar ve cennete girmek için de ibadet etmezler. Müslümanların tek gayesi Allah’ın rızasına nail olmaktır. Tarih bunun delilidir.

CONAN derbarbar 25 May 2009, 19:38

Bizler Cennetin sahipleri değiliz.Sadece oraya girmek için birer namzetiz.Dinler arası Diyolog ve diğer çalışmalarda can atıp hizmet etmek isteyenler sizlersiniz.Din adamlarımız sizlerin Ülkelerine gelip, caami ziyaretlerinde bulunduklarında, alkış tutup işte kardeşlik ve diyolog budur diyen sizlersiniz.Şimdi ise bizleri yanlış değerlendiriyorsunuz.Bunda bir çelişki görmüyormusunuz.Nasıl olurda önce elele verelim sonra yok sizlerden dost olmaz sözleri.Bakın bizlerde bir ata sözü var:Bir asır (100 yıl)sonrası için plan kuramayan gerçek Siyonist olamaz.Bu söz Dünyaya birçok hizmetleri dokunmuş,sayın Sir Winston Churchill e aittir.Sizlere sadece barış ve huzurun kapısını aralamak için elimizi uzatıyoruz.Sizler gözlerinizi kapatın ve ellerinizi kalplerinize götürün.Gözlerinizi açtığınızda ellerinizde kutsal Kitabı ve ayaklarınızın altında barış dolu kutsal toprakları bulacaksınız.Bizler bunları size vaad ediyoruz.Elbet bir gün hepimiz Kardeşlik içerisinde yaşayacağız.Bunun için Dinler arası diyoloğu,Medeniyetler buluşması,Dinler bahçesini,ılımlı İslam çalışmalarını ve BÜYÜK ORTADOĞU PLAN larına emek verip çok çalışmalıyız.Tanrı bizlerle beraberdir.Saygılar.

CONAN derbarbar 25 May 2009, 19:44

Bakın tüm Dünyada savaşlar.Neden hep din ayrılıkları.Artık ne dedik, tüm dinler bir araya gelip diyolog içine girip,amentüdeki ittifakımızı pekiştirmeliyiz.Senin dinin batıl benimki üstün düşüncelerinden vazgeçip benzerliklerde buluşmalıyız.Tanrı inancı olduğu sürece hepimiz aynı yerde buluşacağız.O zaman kavgalar bitecek ve hepimiz kardeş olacağız.Amaç dünyaya barış ve kardeşlik tohumlarını serpmektir.Özellikle Büyük Orta Doğu çalışması, Dinler arası diyolog ile paralellik gösterip hizmetlerimize hep beraber hız vermeliyiz.Tanrı sizlerle olsun.

İSMAİL 02 Haz 2009, 12:44

Aklı başında olup art niyetli olmayaninsanlar,okuma biliyorlarsa açsınlar okusunlar.tevrat’ı,İncil’i ve Kur-an’ı. Tarafsızca okusunlar. Akıllarıyla düşünsünler. Hissi davranmasınlar. Bu dinlere ait tarihi süreçleri de okuyup anlasınlar. O zaman gerçek yolun İSLAM olduÄŸunu anlarlar. günümüz cahil müslümanlarını meÅŸgul etmektem baÅŸka hiçbir iÅŸe yaramayan bu diyalog safsatalarının yüzünü de görsünler. HerÅŸeyin zamanla yaÅŸlandığı dünyada gençleÅŸen KUR-AN her asra bilimsel,kültürel,sosyal ve ekonomik hayata dair en mükemmel kolaylukları ve dopÄŸruları gösterirken diÄŸer batıllar ne sunabiliyor vahÅŸetten baÅŸka. Ben dinimin deÄŸiÅŸtirilebileceÄŸine ve diyaloÄŸun İSLAM dışı dinlerin lehine sonuçlanacağına inanmıyorum. Zatan ALLAH KIYAMETE kadar İSLAM’ı koruyacağını bildirdi. O ipe tutanlar O’nun rızasına eriÅŸir ki amaç bu. YUNUS’un dediÄŸi gibi ”İsteyene ver onları,BAna seni gerek seni.”İşte O’nu isteyenlerin elleriyle suda eriyen tuz gibi tüm bu felsefi sapkınlıkları da eritecektir. Bu arada CENNETTE herkese yer var ama GAYRIMÜSLÜMLERE yer kalmadı. Satılacak arazi de yok . Ne yapacaksınız.
Diyaloğa evet ama DİNLER ARASI DİYALOĞA HAYIR

Anonim 02 Haz 2009, 15:05

bana kalırsa Conan derbarbar bey büyük ortadoÄŸu projesini,ılımlı islam kavramını ve müslümanlar tarafından dikkat çekip tepki toplayacak kavramları Fethullah Gülen Hocaefendinin ismiyle kasıtlı olarak ve sırf yanlış anlaşılsın diye,insanlar onu da misyoner sansın diye beraber dile getiriyor,yani amacı barışa ve hoÅŸgörüye hizmet olan Hocamızı İslamı yozlaÅŸtırmaya çalışan ve bunun için diyaloÄŸu kullanan biri gibi benimsetmeye çalışıyor ve maalesef sizler de inanıyorsunuz,nerde hüsn ü zan,kalbini yarıp baktınız mı diye sormaz mı Peygamber Efendimiz(sav)Ahirette….?

Conan derbarbar 05 Haz 2009, 00:04

Maalesef yanıldınız güzel kardeşim.Yaşam içindeki çalışmalar ve görüntüler görünenin yani zahirin aksidir (yansıması).Ortada bir pazar kurulmuş ve sizde tezgahın başında görüntü veriyorsanız,pazarcı sizsiniz.Ayrıca bunda ayıp veya çekinilecek birşey yok.Barış ve uzlaşı için elele vermenin ne kötü yanı olur.Bu kulvarda olmanında yanlışı nerede?

Leave a Comment

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.

Previous post: “Kitlesel karşı koyma�

Next post: Sedat Laçiner’e göre terörün reçetesi SAT komondoları