Dtp’liler cami taÅŸladı
Åžubat 29, 2008
DTP’li bir grup Algül mahallesindeki Salihiye Kur’an kursu ile Molla Halil Camii’ni taÅŸladı.
Siirt’te polisin yürüyüş izni vermemesi üzerine bir grup DTP’li Kur’an kursu ile camiye saldırıda bulundu.
Kur’an kursunun camlarının bir kısmı kırıldı. Polis kurs ve camide meydana gelen hasar tespitini yaptıktan sonra olayın faillerini bulmak için çalışmalarını yoÄŸunlaÅŸtırdı.
CİHAN
28 Åžubat’ın Ergenekon baÄŸları
Åžubat 29, 2008
BÇG ve Ergenekon arasındaki farklar ve baÄŸlantılar. Koman’ın darbe uyarısı…
Åžamil Tayyar - Star
BÇG ve Ergenekon’un farkı
Bu konuyu ileride daha ayrıntılı olarak irdelemeyi düşünüyorum. 28 Åžubat’ın yıldönümünde söyleyeceklerimiz var.
28 Åžubat, ‘mezhepsel’ dayanışmanın ön plana çıktığı ’sol’ vurgusu güçlü post modern bir darbedir. Ekseriyetle iÅŸadamları ve medyanın da içinde yer aldığı büyük bir koalisyondur.
Aynı darbe kültüründen beslenen Ergenekon, 28 Åžubat’ın merkez karargahı Batı Çalışma Grubu‘ndan kadro ve ideoloji itibariyle farklıdır. Ergenekon‘da ‘milliyetçi-ulusalcı‘ dokunun daha güçlü olduÄŸunu, 28 Åžubat aktörlerinin ise büyük ölçüde tasfiye edildiÄŸini görüyoruz. Doku uyuÅŸmazlığı bulunmayan 28 Åžubatçı az sayıda emekli paÅŸanın Ergenekon‘da görevini sürdürdüğü söylenebilir.
İki grubunun psikolojik harekat yürütürken izlediÄŸi yöntemlerde ise temel bir farklılık yok. İkisi de ‘darbe‘ korkusu üzerinden güç tazeliyor.
Danıştay saldırısından sonra Alpaslan Aslan’ın ‘Yakında darbe olacak, o zaman serbest olacağım‘ sözü, öğrendiÄŸimize göre Ergenekon soruÅŸturması sırasında kimi sanıkların savcıların yüzüne ‘Yahu ne iÅŸlerle uÄŸraşıyorsunuz, zaten yakında darbe olacak, buna piÅŸman olacaksınız’ ÅŸeklinde bağırmaları, Ergenekon‘un yürüttüğü psikolojik harekatın bir parçası olarak görülebilir.
Koman’ın darbe uyarısı
Önceki gece Gazeteci Ömer Åžahin’in Kanal A’da sunduÄŸu ‘Görüş Farkı‘ programında birlikte katıldığımız Hasan Celal Güzel’in 12 yıldır hafızasında sır olarak sakladığı anektod da bu yöntem benzerliÄŸini çok çarpıcı ÅŸekilde ortaya koyuyor.
1996 yılı Eylül ayında tebrik için dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman’a giden Güzel, ÅŸunları anlattı: ‘Kısa süreli tebrik ziyaretiydi. Bir iki saat sürdü. Bana ima yollu darbe olacağını söyledi.’
Program arasında Güzel’e sordum: ‘İma yollu nasıl söyledi, ne dedi?‘ Güzel güldü: ‘Açık açık söyledi. Hükümet böyle devam ederse darbe olabileceÄŸini söyledi.’
Oysa, 1996 Eylül ayı, Refahyol hükümetinin henüz ilk aylarıydı. Sürece adını veren 28 Åžubat 1997 tarihindeki Milli Güvenlik Kurulu toplantısı henüz yapılmamış, 3 Kasım 1996′daki Susurluk kazası meydana gelmemiÅŸ, cemaat
liderleri BaÅŸbakanlıkta toplanmamış, RP’li bir milletvekiline atfen yayınlanan ‘Kanlı mı canlı mı?‘ sözü söylenmemiÅŸ, 31 Ocak 1997′deki Kudüs gecesi olmamış, 4 Åžubat 1997′deki Sincan tankları yola çıkmamıştı.
Demek ki; Sorun, iktidarın icraatları değil bizatihi kendisiydi.
Güzel’in Demirel’e ÅŸapka esprisi
Sonrasına gelince…
Güzel:
‘DoÄŸru dönemin Devlet Bakanı Abdullah’a Gül’e gittim. Darbe senaryosunu anlattım. Sanıyorum o da gidip BaÅŸbakan Erbakan’a anlatmış. Ayrıca CumhurbaÅŸkanı Demirel’e gidip geliÅŸmeden haberdar ettim.’
Güzel’in anlattığına göre, Demirel, bu iddiayı pek ciddiye almamış ya da öyle gözükmüş. Program arasında Güzel’le sohbet ederken öğrendim, görüşmeden ayrılırken Demirel‘e ÅŸu espriyi yapmış: ‘Åžimdiye kadar ÅŸapkayı alıp giderken hep baÅŸbakandınız. Bu sefer CumhurbaÅŸkanı olarak ÅŸapkayı alıp gideceksiniz herhalde…’
Sonra?
28 Åžubat maÄŸdurlarından Güzel‘in bu konudaki yorumu şöyle oldu: ‘Demirel, CumhurbaÅŸkanı olarak ÅŸapkayı alıp gitmedi ama kafasına asker ÅŸapkasını geçirdi.’
Tüm bu örnekler, Türkiye’nin nasıl bir psikolojik harekatla karşı karşıya kaldığını, zaman deÄŸiÅŸse, isimler deÄŸiÅŸse de kafaların ve yöntemlerin deÄŸiÅŸmediÄŸini çarpıcı bir ÅŸekilde ortaya koyuyor.
Aslında, Genelkurmay eski BaÅŸkanı Hüseyin KıvrıkoÄŸlu‘nun ‘28 Åžubat bin yıl sürer’ lafı bile çok ÅŸeyi anlatıyor.
Sorunun hükümet icraatlarından değil egemenliği halka devretmek istemeyen askeri ve sivil bürokratik kesimin iktidar savaşından kaynaklandığını artık herkesin görmesi gerekiyor.
Şükür ki, Türkiye artık uyanıyor.
Şehit cenazesi, Hürriyet, YÖK Başkanı
Åžubat 29, 2008

Dün Ankara’da yapılan şehit cenaze törenine katılan resmi yetkililerden birisi Hürriyet’in özel dikkatini çekti.
Bu yetkili YÖK başkanı idi.
Gazete, YÖK Başkanı’nın törende yalnız kaldığını, kimsenin kendisinin
yanına gelmediğini ve konuşmadığını belirtti. Bir anlamda onun
dışlandığını söylemeye getirdi.
Müsaadenizle şimdi ben de bu haber üzerine birkaç madde ile düşüncelerimi belirtmek istiyorum.
1. Her şeyden önce bir kahvehane muhabbetinde değiliz, bir
şehit cenaze törenindeyiz değil mi? Neden o anda herkes o anın vakar
beklentisine uygun olarak sessizce töreni ifa etmesin de birbiriyle
çene çalmaya girişsin? Bu mu yani Hürriyet’in beklentisi.
2. Anladık, üstdüzey yetkililerin bir araya geldiği
toplantılarda beden dilinin, yer konumlanmasının vs özel bir diplomatik
dili vardır. Tamam da YÖK Başkanı’nın bütün suçu özgürlük yanlısı
olmaktan başka nedir ki ona böyle bir törende bile dışlanmış görüntüsü
vermeye çalışarak, kamuoyunda sözümona onu “yalnızlaştırıyor�sunuz.
3. Bal gibi biliyorsunuz aslında o sırada asıl yalnızlaşmış
olanın ÜAK toplantısı olduğunu…o toplantıda sadece 30 rektör vardı ve
23’ünün görev süresi Temmuz’da doluyor. Dün Ankara’da bir yalnızlar
toplantısı varsa bu yasakçı otoriter ve kamuoyunun ezici bir çoğunlukla
hoşlanmadığı ÜAK toplantısı idi.
4. Şu da ihtimal dahilinde: YÖK Başkanı’nın yanına birisi gelip
konuşsaydı, bu defa da şöyle bir başlık: Şehit cenazesinde saygısızlık!
5. Gazetenin çektiği fotoğrafın bir saniye öncesi ya da sonrası
gazetenin bütün argümanını yerle bir edebilirse de sorun bu değil.
Sorun bakıştaki saçmalık ve kötü niyet maalesef… Sorun, birilerinin
hâlâ çok temel bir özgürlüğü kaos olarak görmesi, göstermeye çalışması.
6. Hürriyet’in objektifinin objektif olduğu anlar nadirdir.
7. Dün YÖK Başkanın yanında yer alan en az 50 milyon kişi daha
vardı. Belki de 70 milyon. Bu kadar büyük bir desteği ne Hürriyet’in ne
de başka bir gazetenin objektifinin kapsamasını da hazmetmesini de
beklemiyorum zaten.
8. Sonuç olarak ben ortada Yusuf Ziya Özcan’ın yalnızlaşması ile
ilgili bir durumun zerresini bile görmedim. Aksine, gazetenin bu haberi
de tıpkı darbe özlemcilerini destekleyip AKP’nin aleyhine yaptığı
yayınlarda olduğu gibi tam tersi bir sonuç verdi. Ben gördüm bunu,
bekleyin siz de göreceksiniz…
Notlar: Haklı çıkmaktan, önde gitmekten bıktım:)))) Ben kaç
gün önceki yazımda söylemiştim “Savcılar Göreve� diye. Şimdi bakar
mısınız, herkes aynı şeyi söylemeye başladı.
Yorumlarınız için teşekkür ederim ama bazen sapla samanın karıştığını da görmüyor değilim. Yapmayın böyle.
İki fotoğraf arasındaki farkı bulun!
Åžubat 29, 2008
Ve tam 51 yıl sonra İstanbul Aydın Üniversitesi‘nde aynı fotoÄŸraf. Anayasa’da yapılan deÄŸiÅŸiklikle üniversitelere başörtülü girmek serbest oldu. Ve Üniversitenin kampüsüne girmek üzere olan türbanlı bir öğrenci aynı ÅŸekilde, tıpkı 51
yıl önce olduğu gibi sözlü ve filii saldırıya uğradı. İtilerek içeri gözyaşları içinde girdi.
İlk fotoğrafı 51 yıl önce Reuters çekmişti. ikinci fotoğrafı ise Akşam Gazetesi çekti. 
Mustafa Akaydın’ın CHP’den aday olacak
Åžubat 29, 2008
Tehlikesinin asıl kaynağı 28 Şubat ruhu
Åžubat 29, 2008
Taraf gazetesi yöneticisi ve medya eleÅŸtirmeni Alper Görmüş, Türkiye’de bölünme ve parçalanma tehlikesinin asıl kaynağının 28 Åžubat ruhu olduÄŸunu söyledi.
Medya eleştirmeni Alper Görmüş, “1950’den sonra iktidara gelen toplum kesimlerinin bizden olmadığı, düşman olduğu, bizi yok edecekleri fikrini vermeye çalışıyorlar. Bu güce karşı bilinen muhalefetin yeterli olmayacağını söylüyorlar. Eğer karşınızdakini bizden kabul etmezseniz, düşman safına itersiniz ve o yıkılmadan yaptığı hizmetlerin bir anlamı yoktur. Onu yıkacak olaylar Türkiye için hayırlı olmasa da sevinç meydana getirir. Çevremde bu hükümetin yıkılması karşısında siyasî ve iktisadî krize razı olan insanlar var. İşte, asıl bölmeyi ve parçalamayı gerçekleştiren bu ruh. 28 Şubat’ta da bu ruh vardı. 2004’te ve Ergenekon’da da aynı ruh var� diyor. Haberin devamı »
Obama, El Kaide istihbarat birimleri tarafından kurgulanmış bir örgüt
Åžubat 29, 2008
Obama El Kaide’nin kaynağını ne olarak gösterdi?
ABD, Obama ile McCain’in mücadelesine kilitlendi. Obama Irak işgalinin perde arkasına ışık tutarak El Kaide hakkında neler söyledi
ABD, Obama ile McCain’in mücadelesine kilitlendi. Obama Irak iÅŸgalinin perde arkasına ışık tutarak El Kaide’nin istihbarat birimleri tarafından kurgulanmış bir örgüt olduÄŸunu söyledi.ABD’de, kasım ayında yapılacak baÅŸkanlık seçiminde Cumhuriyetçiler’in adaylarından John McCain ile Demokratlar’ın adaylarından Barack Obama arasında, Irak ve El Kaide üzerine bir tartışma meydana geldi. Teksas eyaletinde halka seslenen John McCain, Barack Obama’nın katıldığı bir tartışmada, ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle ilgili bir soruya verdiÄŸi yanıtta, ”EÄŸer Irak’ta El Kaide üs kurarsa” ifadesini kullanmasını eleÅŸtirdi. Haberin devamı »
Rektörlere Lenin’den destek geldi
Åžubat 29, 2008
Dünya Bülteni / Haber Merkezi
Üniversitelerarası
Kurul (ÜAK) toplantısı başlamadan önce Halkın Kurtuluşu Partisi (HKP)
üyesi bir grup, Cebeci Kampüsü’nde anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸini protesto etti.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve komünist lider Lenin’i aynı karede
gösteren pankart açan grup üyeleri, basın açıklaması yaptıktan sonra
dağıldı. Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi 40 öğrenci de Eskişehir
Anadolu Üniversitesi’nde eylem yaptı.
İÇERDE DE CHP’Lİ REKTÖRLER
Üniversitelerarası
Kurul’u (ÜAK) olaÄŸanüstü toplayan yasakçı rektörler, ‘anayasa
deÄŸiÅŸikliÄŸinin uygulanmasını’ isteyen YÖK BaÅŸkanı Yusuf Ziya Özcan’ı
istifaya çağırdı.
Çorum’lu olan Prof.Dr. Mustafa Akaydın’ın
babasının da CHP’nin eski milletvekillerinden olduÄŸu ortaya çıktı.
Mustafa Akaydın’ın babası Emekli Kurmay Albay Ali Rıza Akaydın’ın CHP
Çorum İl BaÅŸkanlığı’nın yanısıra 17. dönem Çorum Milletvekili olarak
görev yaptığı ortaya çıktı. Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın ablası Leyla
Özhan’ın ise 22 Temmuz seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olduÄŸu
ortaya çıktı.
Post modern darbe olarak nitelendirilen 28
Åžubat’ın yıldönümünde ÜAK’ı toplayan Prof. Dr. Mustafa Akaydın, anayasa
deÄŸiÅŸikliÄŸiyle başörtüsü yasağının ortadan kalktığını söyleyen Özcan’ın
‘üniversiteleri temsil edemez’ hale geldiÄŸini savundu. Her
üniversiteden biri rektör diğeri de temsilci olmak üzere gelen ikişer
kiÅŸiden oluÅŸan 198 üyeli ÜAK toplantısına GATA Komutanı’nın da
aralarında bulunduğu 131 üye katıldı. Üyelerin üçte birinin katılmadığı
toplantıya 15′i vakıf, 10′u devlet olmak üzere 25 üniversiteden hiç
katılım olmazken, 50 civarındaki rektör de toplantıya gelmedi.
Üniversitede başörtüsüne karşı çıkan marjinal gruplar da Lenin ve
Atatürk’ü birlikte gösteren posterle toplantının yapıldığı salonun
önünde eylem yaptı.
Postmodern darbe olarak nitelenen 28 Åžubat
sürecinin yıldönümünde olağanüstü toplanan Üniversitelerarası Kurul
(ÜAK), kanunda belirtilen görevleri dışında bir gündemle toplanarak YÖK
BaÅŸkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ı istifaya çağırdı.
Üniversitelerin
içinde bulunduğu akademik sorunlar yerine anayasa değişikliği ile
serbest bırakılan başörtüsünü yasaklamak için toplanan ÜAK,
başörtüsünün serbest olduÄŸunu duyuran YÖK BaÅŸkanı Özcan’ın
‘üniversiteleri temsil edemez’ hale geldiÄŸini iddia etti. Tarihinde ilk
defa bir ayda iki kez toplanan ve 10 gün sonra olağan bir toplantı daha
yapacak olan Üniversitelerarası Kurul, yine ilk kez ’sicil amirleri
olan’ bir YÖK baÅŸkanını istifaya çağırdı. Her üniversiteden biri rektör
diğeri de temsilci olmak üzere gelen ikişer kişiden oluşan 198 üyeli
ÜAK toplantısına GATA komutanının da içlerinde bulunduğu 131 üye
katıldı. Üyelerin üçte birinin katılmadığı toplantıya 15′i vakıf 10′u
devlet olmak üzere 25 üniversiteden hiç katılım olmazken, 50
civarındaki rektör de toplantıya iştirak etmedi.
Polisin geniÅŸ
güvenlik önlemi altında gerçekleşen toplantı sonrasında rektörlerin
arabalarının geçeceği kampüs içindeki yolun önünde toplanan Öğrenci
Kolektifleri isimli grup, ‘Tüccar rektör istemiyoruz’, ‘Müşteri deÄŸil
öğrenciyiz’, ‘Rektör elini üniversitemden çek’ ‘Türbana karşısın ya,
peki 12 Eylül ürünü YÖK’e de karşı mısın?’ ÅŸeklinde slogan atıp pankart
taşıdı. 2,5 saat süren ÜAK toplantısı sonrasında Akdeniz Üniversitesi
Rektörü Mustafa Akaydın tarafından okunan bildiride ise YÖK Başkanı
‘merkeziyetçi ve otoriter’ olarak nitelendi.
Bildiride Yusuf
Ziya Özcan’ın istifa etmemesi halinde CumhurbaÅŸkanı’na,
‘üniversitelerin içine düşürüldüğü kaosun daha da büyümemesi ve YÖK’te
hukukun üstünlüğünün geçerli kılınması için kendisini görevden alması’
arz edildi. Akaydın, özellikle Anadolu üniversitelerinde siyasi baskı
yaşandığı ve bir üniversitenin rektörünün baskı sebebiyle toplantıya
temsilcisini gönderdiği iddiasında bulundu. Diğer rektörler de garip
iddialar ortaya attı. Rektörler, öğrencilerin sıraların üzerinde namaz
kıldığını ve PKK renkleriyle öğrencilerin kampüse geldiğini ileri
sürdü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde gerçekleÅŸen toplantı
için dersler iptal edildi. Panoya asılan yazıyla öğrencilere duyurulan
iptal kararında ÅŸunlar kaydedildi: “Fakültemizde yapılacak bir toplantı
nedeniyle 28 Åžubat 2008 tarihinde saat 14.00′e kadar ön binamızdaki
dersler daha sonra telafi edilmek üzere ertelenmiÅŸtir.”
ÜAK,
‘Ordu tabii ki darbe yapabilir’ ve ‘Türkiye’de üniversite olarak sadece
kara, hava ve deniz harp okulu vardır.’ diyen Celal Åžengör’ü yeniden
YÖK üyeliÄŸine aday gösterdi. 21 kiÅŸilik YÖK Genel Kurulu’nda
cumhurbaÅŸkanı, Bakanlar Kurulu ve Üniversitelerarası Kurul’un 7′ÅŸer üye
kontenjanı bulunuyor.
Prof. Dr. Mustafa Akaydın Aile boyu CHP’li
Åžubat 29, 2008
YÖK BaÅŸkanının başörtüsünü serbest bırakın çaÄŸrısına tepki olarak toplanan kurulun başındaki isim CHP’li çıktı.
Başörtüsü yasağının bayraktarlığını yapan Üniversitelerarası Kurul BaÅŸkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın CHP’li olduÄŸu ortaya çıktı. Deniz Baykal, Akaydın’ı 28 Mart 2009′da yapılacak seçimlerde Antalya BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanlığı’na aday göstermeye hazırlanıyor.
BABASI CHP’Lİ ESKİ VEKİL
Çorum’lu olan Prof.Dr. Mustafa Akaydın’ın babasının da CHP’nin eski milletvekillerinden olduÄŸu ortaya çıktı. Mustafa Akaydın’ın babası Emekli Kurmay Albay Ali Rıza Akaydın’ın CHP Çorum İl BaÅŸkanlığı’nın yanısıra 17. dönem Çorum Milletvekili olarak görev yaptığı ortaya çıktı. Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın ablası Leyla Özhan’ın ise 22 Temmuz seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olduÄŸu ortaya çıktı. 22 Temmuz seçimlerinde CHP’nin Çorum’dan 4. sıra adayı olan Leyla Özhan Meclis’e giremedi. Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın 28 Mart 2009′de yapılacak seçimlerde CHP’den Antalya BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanı adayı olmasına kesin gözüyle bakılıyor
Kaynak: Yeni ÅžAFAK
Fransızda yasağa takıldı
Åžubat 29, 2008
Her şey, Türkiye
uzmanı Prof. Dr. Paul Dumont’un Strasbourg’daki öğrencileriyle birlikte
İstanbul’a gelmesiyle baÅŸladı. Heyetteki Fransız öğrenciler arasında
başörtülü E.İ. (23) de vardı. Öğrencilerine üniversiteleri gezdirmek
isteyen Dumont, önce BoÄŸaziçi Üniversitesi’nin kapısını çaldı. Hiçbir
sorunla karşılaşmayan heyet ardından Fransızca eğitim yapan Galatasaray
Üniversitesi’nin yolunu tuttu. Ancak giriÅŸte durduruldular. Genel
Sekreter Ayşe Dilek Anadol, başörtülü öğrenciden başını açmasını
istedi. E.İ. kabul etmeyince Dumont da dışarıda bekleyeceğini söyledi.
Bunun üzerine öğrenciler hep birlikte üniversiteye alındı. Ancak bu kez
içeride taciz başladı. E.İ. bir grup öğrencinin arkalarından gelerek
“Bu ÅŸekilde nasıl giriyorsunuz buraya?” ÅŸeklinde bağırdığını söyledi.
Sataşmalara cevap vermeyen öğrenciler okuldan ayrıldı.
Türkiye ile Fransa arasında uluslararası bir antlaşmayla kurulan
Galatasaray Üniversitesi, eğitim dilinin Fransızca olması sebebiyle
Türkiye’de okumak isteyen ya da Türkiye üzerine çalışan Fransız
öğrencilerin ilgisini çekiyor. Bir dönem İstanbul’daki Fransız Anadolu
AraÅŸtırmaları Enstitüsü’nün direktörlüğünü de yapan Türkiye uzmanı
Prof. Dr. Paul Dumont, Strasbourg’daki öğrencileriyle geldiÄŸi
İstanbul’da üniversitelere gezi düzenlemek istedi. Gruptaki
öğrencilerden biri başörtülü idi. BoÄŸaziçi Üniversitesi’ni gezen Dumont
ve öğrencileri, hiçbir sorunla karşılaşmadı. Galatasaray
Üniversitesi’ne geldiklerinde ise Türk kökenli Fransız öğrencinin
üniversiteye başı kapalı giremeyeceği bildirildi. Üniversite Genel
Sekreteri Ayşe Dilek Anadol, Prof. Dumont ile görüşüp başörtülü
öğrenciden başını açmasını istedi. E.İ. (23) isimli öğrenci
üniversiteyi gezmek için başını açmayacağı cevabını vererek,
arkadaşları çıkana kadar kapıda bekleyeceğini söyledi. Gruptaki bazı
öğrenciler de, “Biz de girmiyoruz.” diyerek geziyi protesto etti.
Dumont, gruptan okulu gezmelerini isteyerek, kendisinin başörtülü
öğrenci ile dışarıda bekleyeceğini belirtti. Bu tepki üzerine
öğrencilerin birlikte üniversiteye girmesine izin verildi.
Fransız öğrenci okula gelmekten vazgeçti
Öğrenciler, okul içinde idarecilerin ve bir grup öğrencinin
sataÅŸmalarına da maruz kalmış. ‘Okulda, kendisini başörtülü olarak
gören hocaların tuhaf tuhaf baktığını’ ifade eden E.İ., bir idarecinin
kendilerini gezdirmekle görevlendirilen rehberi ‘Gel buraya!’ diye
azarladığını kaydetti. Gruptaki Fransız öğrencilerin yaşananlara
ÅŸaşırdığını ifade eden E.İ., önümüzdeki yıllarda Galatasaray’a gelmeyi
düşünen bir Fransız öğrencinin olaydan sonra fikrinden vazgeçtiğini
anlattı. Zaman’ın görüşlerine baÅŸvurduÄŸu Genel Sekreter Anadol ise
‘öğrencilerin kendilerine göre yorumları bulunduÄŸunu’ söylemekle
yetindi. Thomas isimli Fransız öğrenci, Galatasaray’da çok kötü bir
ÅŸekilde karşılandıklarını aktardı. Özellikle ‘kapıda kendileriyle
görüşmeye gelen bayan görevlinin’ konuÅŸma tarzının kendisini ÅŸoke
ettiğini vurgulayan Thomas, tepkisini şu sözlerle dile getirdi:
“Başörtüsü konusunda bir yasa olduÄŸunu duymuÅŸtum. Farklı yorumlar
olabilir. Fakat bunu nazik bir ÅŸekilde anlatabilirlerdi. ‘Buraya ne
yapmaya geldiniz?’ ÅŸeklindeki terslemeyi anlayamadık.” Prof. Dr. Dumont
ise tavrıyla ‘Türk üniversitesine ders veren bir imaj ortaya koymayı’
düşünmediÄŸini belirtti. Türkiye’deki başörtüsü konusundaki polemiklere
karıştırılmayı istemediklerini ifade etti.
Sadece 30 rektör Kaos toplantısında
Åžubat 29, 2008
Toplantıda 30 rektör bulunurken, bu rektörlerin 23′ünün görev süresinin Temmuz ayında dolacak olması dikkat çekti.
198
üyesi bulunan ÜAK’ın olaÄŸanüstü toplantısına çok sayıda rektör
katılmadı. Rektörlerden bazıları sadece temsilci göndermekle
yetinirken, 198 kişinin çağrıldığı toplantıya 115 üye
katıldı.Toplantıda 30 rektör bulunurken, bu rektörlerin 23′ünün görev
süresinin Temmuz ayında dolacak olması dikkat çekti. Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde basına kapalı olarak gerçekleÅŸtirilen
Üniversitelerarası Kurul olağanüstü toplantısının ardından Başkan Prof.
Dr. Mustafa Akaydın, toplantıya ilişkin bildiriyi okudu Bildiride, YÖK
BaÅŸkanı Özcan’ın son dönemde rektörlere yönelik olarak sık sık
soruşturmadan sivil amirliğinden söz ederek baskı yapmaya çalıştığı
savunuldu. Bildiride, “Sayın Yükseköğretim Kurulu Başkanı bu davete
uymadığı takdirde Sayın CumhurbaÅŸkanımız’dan üniversitelerimizin içine
düşürüldüğü kaosun daha da büyümemesi ve Yükseköğretim Kurulu’nda
hukukun üstünlüğünün geçerli kılınması için kendisini görevden almasını
arz ederizâ€? denildi. Akaydın, “YÖK BaÅŸkanı’nın Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸinin
doğrudan uygulanması gerektiği söyleminin hukuki açıklaması olamaz�
dedi.
GÖREVİMİZ DEĞİL AMA TOPLANDIK
“Üniversiteler ciddi bir sıkıntı yaşarken üniversiteleri toplantıya
çağırması gereken YÖK BaÅŸkanı’ydı. Bugün yaptığımız toplantı hiçbir
başka kurum kalmadığı için yapılan bir toplantıdır� diyen Akaydın,
“ÜAK’nın bu gündemle bir toplantı yapmak görevleri arasında deÄŸildir.
Ancak gerekçelerimiz var� diye konuştu.
Akaydın gerekçeyi, “T.C. üniversitelerinde çok ciddi bir sorun varsa,
üniversitelerde çok ciddi kaos yaşanıyorsa ve bu durum eğitim akışını
etkiler hale gelmişse, çağdaş, uygar, laik öğrenciler yetiştirmemize
engel hale gelmişse elbette ÜAK toplanacak ve bu konudaki görüşlerini
açıklayacaktır� sözleriyle açıkladı.
Aile boyu CHP’li çıktı

Başörtüsü yasağının bayraktarlığını yapan Üniversitelerarası Kurul
BaÅŸkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın
CHP’li olduÄŸu ortaya çıktı.
Deniz Baykal, Akaydın’ı 28 Mart 2009′da yapılacak seçimlerde Antalya
BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanlığı’na aday göstermeye hazırlanıyor.
BABASI CHP’Lİ ESKİ VEKİL
Çorum’lu olan Prof.Dr. Mustafa Akaydın’ın babasının da CHP’nin eski
milletvekillerinden olduÄŸu ortaya çıktı. Mustafa Akaydın’ın babası
Emekli Kurmay Albay Ali Rıza Akaydın’ın CHP Çorum İl BaÅŸkanlığı’nın
yanısıra 17. dönem Çorum Milletvekili olarak görev yaptığı ortaya
çıktı. Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın ablası Leyla Özhan’ın ise 22 Temmuz
seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olduÄŸu ortaya çıktı. 22 Temmuz
seçimlerinde CHP’nin Çorum’dan 4. sıra adayı olan Leyla Özhan Meclis’e
giremedi. Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın 28 Mart 2009′de yapılacak
seçimlerde CHP’den Antalya BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanı adayı olmasına
kesin gözüyle bakılıyor.
Psikolojik harbi kimler yürütüyor
Åžubat 29, 2008
Bugün hemen her branÅŸta hızla dünya devleti olma yolunda yürüyen Türkiye’nin önüne kanlı bir tuzak daha kurulmak istendiÄŸi rahatlıkla anlaşılabiliyor.
Son günlerde yaşanan gelişmeleri çıkarlarına alet etmek isteyen bazı karanlık odakların, halkın temiz hislerini kendi kötü emelleri doğrultusunda kullanmaya çalıştıkları görülüyor. Sınır tanımayan huzur bozucular, hemen her olayda ortaya çıkıp, Türkiye’nin demokratik değerlerine saldırılarda bulunuyorlar. Bir yerlerden yönetildikleri çok belli olan provokatörlerin toplumda psikolojik bir çöküntü havası oluşturarak, ülkede kaos çıkarmayı planladıkları değerlendiriliyor. Haberin devamı »
CHP’nin akıl babası ErdoÄŸan Teziç’e ait konuÅŸmalar canlı kayıt
Åžubat 29, 2008
Telekümonikasyon İletiÅŸim BaÅŸkanlığı (TİB), video-paylaşım sitesi YouTube’da yer alan iki konuÅŸmayla ilgili inceleme yaptı
Telekümonikasyon İletiÅŸim BaÅŸkanlığı (TİB), video-paylaşım sitesi YouTube’da yer alan Genelkurmay BaÅŸkanlığı Elektronik Sistemler Komutanı Münir Ertan ile eski YÖK BaÅŸkanı ErdoÄŸan Teziç’e ait olduÄŸu öne sürülen ses kayıtlarının, ‘telekulak’ yoluyla saÄŸlanmadığını belirledi. Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde, polisteki telekulak skandallarına ‘dur’ demek için oluÅŸturulan TİB, söz konusu ses kayıtlarının ‘telekulak’ yoluyla elde edilip edilmediÄŸini belirlemek için teknik bir ekipten de destek alarak inceleme yaptı. TİB BaÅŸkanı Fethi ÅžimÅŸek, kayıtların, iki kiÅŸinin telefon görüşmesi sırasında hatta yasa dışı ’saplama’ yapılarak alınmadığının belirlendiÄŸini vurguladı. ÅžimÅŸek, seslerin, bu kiÅŸilerin bulunduÄŸu bir ‘ortamda’ kayıt altına alınmış olabileceÄŸini söyledi. ÅžimÅŸek, TİB’in faaliyete geçtiÄŸi günden itibaren yasa dışı telefon dinlenmelerin son bulduÄŸunu savundu. SABAH
28.Åžubat.2008 08:24:16
O provokatör kim?
Åžubat 29, 2008
Diyarbakır’da
düzenlenen “kara harekatı protesto” mitinginde eline Kuran-ı Kerim’i
alıp “ALLAH ve KUR’AN” adına kalabalıktan destek isteyen ÅŸahıs deÅŸifre
oldu.
Din olarak
Zerdüştlüğün revaçta olduğu, ideolojik olarak da Marksist ve Leninist
bir yapıda olan PKK terör örgütü ve onun siyasi uzantıları her türlü
sömürü yolunu kullanmaktan çekinmiyor.
Devletin ve sivil toplum örgütlerinin bölge insanına samimi bir biçimde
elini uzatmasının ardından her geçen gün kan kaybeden örgütün,
Diyarbakır ve Van mitinglerinde dini motifleri kullanmaya kalkıştığı
görüldü.
Önde gelen pek çok isminin gayr-ı müslim veya ateist olduğu herkes
tarafından bilinen örgütün, dini değerleri bir aldatma aracı olarak
kullanmaya kalkması çirkin ve sonuçsuz bir girişim olarak
deÄŸerlendirildi.
Öyle ki Diyarbakır mitinginde kürsüye gelen sarıklı ve sakallı bir
ÅŸahıs, eline aldığı Kur’an-ı Kerim’i dakikalarca havada tutarak “Allah
ve Kur’an” adına diyerek halkın sempatisini toplamaya çalıştı. Bölge
halkı dahil, bütün Türkiye bu tuhaf kişinin kim olduğu üzerinde kafa
yormaya başladı.
Küçük bir araştırma, yapılanın aslında, tepeden tırnağa, bölge halkının
dini duygularını sömürmeye yönelik sonuçsuz bir operasyon olduğunu
ortaya çıkardı.
1954 Diyarbakır Silvan doğumlu Muhittin Eryılmaz isimli şahsın halen
cezaevinde bulunan Åžahmerdan Sarı’nın saÄŸ kolu olduÄŸu ortaya çıktı.
Şahmerdan Sarı bölücü örgüte halk desteği için faaliyet gösteren Vasat
Terör Örgütü’nün Lideri olan hükümlü. Elde Kur’an meydana fırlayan kiÅŸi
ise örgüt liderinin sağ kolu olmasının yanında, Şanlıurfa ve Birecik
sorumlusu.
Muhittin Eryılmaz adlı ÅŸahsın 1997 yılının Eylül ayında Gaziantep’teki
Müjde kitabevinin bombalanması olayı ile bağlantılı olmaktan gözaltına
alındığı ve terör örgütüne üye olmaktan tutuklandığı öğrenildi.
Sakal ve sarığıyla bölge halkının nazarında dindar bir kişi profili
çizen Muhittin Eryılmazla ilgili daha ilginç bilgiler de var. 2001
yılına kadar Diyanet’te müezzin olarak görev yapan ÅŸahsın tutuklanıp
cezaevinde bir süre kalmış olmasına rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından hakkında herhangi bir işlem yapılmamış olması dikkat çekici.
Hayatı terör örgütü ile iç içe geçen Eryılmaz’ın vatandaÅŸların dini
duygularını sömürmek için yaptığı bu konuşma ve çağrı polisi harekete
geçirdi. Evine baskın düzenlenen şahıs kaçtı ancak, evinde de çok
sayıda örgütsel doküman ele geçirildi. Polis şimdi din sömürüsü yaparak
halkı etkilemeye çalışan örgüt elemanını arıyor.
SAMANYOLUHABER
PKK’nın verdiÄŸi zarar Irak’tan tahsis edilebilir
Åžubat 29, 2008
İlginç iddia: Türkiye, PKK’nın yolaçtığı zararı Irak’tan tahsil edebilir
Musul
Vilayeti Konseyi ve BirleÅŸmiÅŸ Milletler Irak Daimi Temsilcisi ve
Danışman John Anton Keller, 30 yıldır Türkiye’nin başına bela olan
PKK’nın ülkeye verdiği zararın maddi ve manevi olarak Birleşmiş
Milletler’e dava açıp Irak’tan tahsis edilebileceğini iddia etti.
Keller, “Bir ülke sınırlarından sorumludur. Bu noktadan komşusuna
saldırı olamaz. Buna müsaade edemez. Aksi takdirde zarar gören ülkeye
hukuki olarak meşru müdafaa hakkı doğar.� dedi. Keller’in program
sürecinde kulaklık takmayarak diğer katılımcıları dinlememesi büyük
tepki aldı. Salonda bulunan bayan bir avukat da “Herhalde Keller,
Arapça ve Türkçeyi çok iyi konuşuyor. Ya da kimsenin düşüncesini
dinlemek istemiyor.� diye sitem etti.
Irak’ın kuzeyinde son dönemde yaşanan bazı sorunlar bu bölgeye yönelik
bir sınır harekatının başlamasına neden oldu. Bu operasyonla birlikte
bölgede güveni sağlamak adına gerekli tedbirler alındı. PKK’nın
konuşlandığı yerler kara harekatıyla etkisiz hale getirildi. Bu
çerçevede tüm dünyanın desteğini arkasına alan Türkiye, gerekli gördüğü
yerlerde operasyonlarına hız verdi. Bu çerçevede ADAM Sosyal Bilimler
Araştırma Merkezi, Taksim Elite Otel’de Türk ve Iraklı bölge
uzmanlarını bir araya getirdi. Toplantıya katılan İsviçre doğumlu bölge
uzmanı Anton Keller, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik askeri
operasyonun anlaşılır olduğunu kaydetti.
Ülkemizin 30 yıldan bu yana PKK terör örgütünün saldırılarına maruz
kaldığını da kaydeden Keller, “Sizler terör örgütünden dolayı çok
sayıda insan kaybettiniz. Bu aşamada Irak’ın sınır güvenliğini
sağlaması gerekliydi. Avrupa Hukuku’na göre bu zararınızı Birleşmiş
Milletler’den tahsil edebilirsiniz. Bunun için de hukuki hakkınızı
kullanmanız gerekiyor.� açıklamasında bulundu. Irak’ta güvenliğin
sağlanması gerektiğinin altını çizen Anton Keller, Irak’ın bölünmemesi
gerektiğini vurguladı. Keller, ayrıca Türk askerinin Irak’ın kuzeyinde
verdiği zararları da ödemesi gerektiği imasında bulundu.
Irak Tapu Kayıt Sorumlusu Şeyh Saler El Hafız ise Türkiye’nin
Ortadoğu’da büyük bir güç olduğunun altını çizdi. Türkiye’nin bu
bölgede çok ciddi bir rol oynadığını belirten El Hafız, “Bizler
Türkiye’nin büyük bir rol oynağını görüyoruz ve görmek istiyoruz. Biz
iki ülke arasında sıkı iletişim kurulmasını istiyoruz. Bu aşamada
bölgede istikrarın sağlanması için Türkiye’ye büyük iş düşüyor.� diye
konuÅŸtu.
Barzani’nin de Saddam gibi bir diktatör olduğunu iddia eden
Türkmenistan İnsan Hakları Derneği Başkanı Savaş Avcı da “Barzani bir
diktatördür. Yaptıkları Saddam’ı aratmadı. Kendi kafasına göre iş
yapıyor. Türkiye, Türkmenlerin arkasında olmalıdır. Bu desteğinizi her
zaman bekliyoruz. Biz ülkede kaos değil, huzurlu bir ortam istiyoruz.�
açıklamasında bulundu.
En iyi erkek oyuncu: Alparslan Arslan
Åžubat 29, 2008
Taraf yazarı Sivilay Abla, geride kalan dönemin ardından Türkiye’nin Oscar’larını yazdı.
En iyi erkek oyuncu oscarını ‘Mahkeme’de Son Tango’ filmi ile Alparslan Arslan’ın aldığı törende, rektörler en iyi çizgi film ile yetinmek zorunda kaldı.
Sivilay Abla / Taraf
Sevgili Dostlarım,
Türkiye’nin Oscar’ları geçen akÅŸam muhteÅŸem bir törenle sahiplerini buldu. Töreni takip eden tek gazeteciydim. Sizden gelen soruları erteleyelim, lafı uzatmadan törene geçelim:Â
En iyi film: Ergenekon
Sarıkız ve Ayışığı gibi baÅŸarısız projelerden sonra adeta rakipsiz olarak yarışa giren Ergenekon’un en büyük ödülü alması sürpriz olmadı. EleÅŸtirmenlerin “Batı Çalışma Grubu”nun devamı eleÅŸtirilerine raÄŸmen akademi üyelerinden tam not aldı. Yeni versiyonlarının çekileceÄŸi söylentisi huzurlu bir hayat isteyen vatandaÅŸlar arasında endiÅŸeye neden oluyor.
Â
En iyi yönetmen: Derin Brothers (Ergenekon)
Devlet içindeki Ergenekon yapılanmasını yönetmedeki üstün başarılarından dolayı bu ödülü almaya hak kazandılar. Çok sayıda ünlü oyuncu arasında rollerin ustalıkla dağıtılması, cinayet, entrika, milliyetçi duyguların sömürülmesi ve tüm figüranların sevk ve idaresindeki başarıları nedeniyle kendilerini kutlamıyorum. Derin kalmak için törene gelmeyen yönetmen kardeşlerin heykelciği İstanbul Emniyet Müdürlüğünde. Gidip alabilirler, hatta yatıya da kalabilirler. Hehehe.
Â
En iyi erkek oyuncu: Alparslan Arslan (Mahkeme’de Son Tango)
Aslında Arslan’ın oyunculuğu çok parlak değildi. Ancak müebbet aldığı için bir daha ödül alma imkanı olmadığından akademi duygusal bir karar verdi. Alparslan’ın Oscar heykelciğine uzanmasını sağlayan ünlü tiradı hep birlikte hatırlayalım:
“Sevgili Abdullah Gül ve Tayip ErdoÄŸan Beye sesleniyorum. Rica ediyorum ÅŸeriatı ilan ediniz. Genelkurmay sakın ha buna karşı çıkayım demeyesiniz. Çok kan akar vallahi. Bir de buradan Fetullah Gülen Hocama sevgilerimi gönderiyorum. Vallahi Danıştay baskınıyla Ergenekon’un bir ilgisi yok. Onlar masum Hâkim Bey.”
En iyi kadın oyuncu: Sevgi Erenerol (Kilisedeki Devlet)
Gerçekten bu ödülü sonuna kadar hak eden bir oyunculuk çıkardı. Laik bir Türk kadını olarak Halkla İliÅŸkiler azizesi rolüyle bir ömür aile kilisesinde istavroz çıkartıp Türklerin HıristiyanlaÅŸmaması için İsa’dan yardım diledi.Â
Â
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Alparslan Arslan’ın Babası (Oğlum Bir Dinci’nin Şifreleri)
Aslında bütün otoriteler bu ödülü Ergenekon Destanı filmindeki ağır abi rolüyle Veli Küçük’ün alacağına kesin gözüyle bakıyorlardı. Ancak Baba Arslan’ın son atağı Oscar heykelciğine uzanmasına yetti. Baba Arslan, oğlunun bir dinci olduğunu ve Ergenekon’un masum olduğunu anlatmadaki üstün çabası ödül verenlerin gözünden kaçmadı. Role kendisini o kadar kaptırmıştı ki töreninde bile repliklerini tekrarlıyordu.
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Emine Şenlikoğlu (Sister Act)
Kostümü, mimikleri, ses tonu ve kurduÄŸu cümlelerle; türban gelecek, bizi kapatacak korosuna ilham kaynağı oldu. Oscar heykelciÄŸini eline aldığında “puta tapmayın!!” deyip ödülünü kırarak Oscar tarihine adını kalın harflerle yazdırdı.
En iyi özgün senaryo: Hudson Enstitüsü – ABD
Türkiye’de geçen hikaye, elli kişinin ölümüne neden olan büyük bir patlamayla başlıyor ve önemli bir bürokrata suikast düzenlenmesiyle devam ediyor. Bol şiddet ve aksiyon dolu film, geniş bir senarist kadrosu tarafından kaleme alındı. Ancak, hatırlayacağımız gibi film beklenen etkiyi göstermedi. Film gösterime konulmadan senaryonun sonunu anlatan gazeteci Yasemin Çongar’in gişe başarısını engellediği konuşuluyor.
En iyi uyarlama senaryo: Hürriyet (Türkiye Malezya olur mu?)
Hürriyet yazarları tarafından Malezya’dan getirilen senaryo Türkiye’ye uyarlanmaya çalışıldı. Uyarlama başarılı olmasa da yıllardır İran uyarlamalarından fenalık geçiren akademi bu değişim çabasını ödüllendirdi.
Â
En iyi yabancı film: Pakistan Derin Devleti (Benazir Butto Suikastı)
Darbecilik ihtisasını Türkiye’de yapan Pervez Müşerref’in en güçlü rakibi Butto’ya suikast düzenlenmesi bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinin bildik trajedisini gözler önüne seriyor. Türkiye basını da bu trajediden bize ekmek çıkar mı diyerek İslami Terör manşetleri atmıştı. Biz bu filmi görmüştük.
En iyi çizgi film/animasyon: Rektörler (Ordu Göreve II)
Bu kadar büyük prodüksiyon ve oyuncu arasında Rektörlerin kara cüppeleriyle sergiledikleri oyunculuk ancak çizgi film kategorisinde yer bulabildi.
En iyi kısa metrajlı belgesel film: Show TV Ana Haber (Hastanedeki Türbanlılar)
28 Åžubat Oscarlarında da “düğmeye ben bastım, yandan geç” repliÄŸiyle zihinlerimizde müstesna bir yer tutan Ali Kırca’nın hayaleti bu yılda ödüller üzerinde dolaşıyor. Gizli kamerayla “Dogma” tekniÄŸiyle çekilmiÅŸ bir sosyal ispiyon filmi. KliÅŸeleri çok olsa da konjonktür gereÄŸi ipi göğüslüyor.
En iyi uzun metrajlı belgesel film: Laikler (Rejim tehlikede)
Çekimleri 80 küsur yıldır devam eden belgesel bitecek gibi gözükmüyor. Çok uzun olduÄŸu için bu kategoride rakipsiz. Gerçek mekânlarda, gerçek aktörler ve gerçek mermiler kullanılarak çekilen belgeselin teması “devletin eteÄŸine sıkı sıkı tutun yoksa öcüler yer seni“olarak özetleniyor.
En iyi sanat yönetmeni: Ali Kırca (İstanbul Üniversitesi önünde kara çarşaflı kadınlar)
Türban konusunda haber yapmak için Beyazıt’ta volta atan muhabir rastlantı bu ya kara çarÅŸaflı iki kadın görür. Onun istediÄŸi bir göz Allah vermiÅŸtir iki göz. Üniversiteye böyle mi gireceksiniz sorusuna, peçelerinin arkasından “Allahın izniyle böyle gireceÄŸiz” cevabını alan muhabir, Oscar heykelciÄŸini de kapar.
En iyi görüntü yönetmeni: Tuncay Özkan (Biz Kaç Kişiyiz)
Laikler Prensi rolüyle bu yıl tüm ödülleri toplayacağı beklenen Tuncay Özkan için bir hüsran gecesiydi. Tek ödülle yetinmek zorunda kaldı. Hatırlanacağı gibi Cumhuriyet mitinglerinde kullandığı teknikle kalabalığı üç milyon gibi göstermeyi başarmıştı.
En iyi kostüm: Cemil Çiçek (Çene altı formülü)
Üniversitelere başörtülü kızların girebilmesi için tavşankulağı modelini geliştirdi ve modelin anayasaya fotoğraflı girmesini önererek alanında bir ilki gerçekleştirdi.
En iyi makyaj: -
28 Şubat Oscar töreninde en iyi makyaj da olmak üzere pek çok ödülü toplayan SiSi’nin yeri bu yıl da doldurulamadı. En iyi makyaj heykelciği bu yıl sahipsiz kaldı.
En iyi şarkı: Edip Akbayram/Bulutsuzluk Özlemi/Moğollar Korosu (Onuncu yıl marşı)
Solcu bildiÄŸimiz sanatçılar iken, “konu rejimse solculuk teferruattır” deyip Cumhuriyet Mitinginden mitingine koÅŸtular. Kenan DoÄŸulu’nun düzenlemesini yaptığı Onuncu yıl marşını kusursuz yorumladılar. Åžarkıları CHP’yi iktidara taşımaya yetmediyse de Akademi de bu üstün çabayı karşılıksız bırakmadı.
En iyi özgün müzik: İsmail Türüt (Plan yapmayın plan)
Epik bir güfte için bestelenmiş bu eser, faşizme her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde akademinin de ilgisini çekti. Halk jürisinden pek ilgi görmese de törene damgasını vurdu.
En iyi kurgu: Tarsuslu Meczup (Mini eteklilere kezzap)
Bir devlet kurumunda kezzapçı olarak görev yapan Tarsuslu bir adamın trajik komik hikayesinde; bir ömür şırıngaları kezzapla doldurup eyleme geçmek için türban tartışmalarını beklemesi konu ediliyor. Türban yasağı savunanlara limon kolonyası ferahlığı veren kezzap olayı köşe yazarlarının da en çok başvurdukları örneklemelerde birinci sıraya yükseldi.
MEDYAYA ACİL KAOS ARANIYOR!
Åžubat 29, 2008
Nadir Kılıç
Ellerini ovuşturarak üniversitelerde olay çıkmasını bekliyorlar. Ama olmuyor, olmuyor, olmuyor.
Üniversitelerde
özgürlükleri genişleten yasa teklifi kabul edilince “HOŞ GELDİN KAOS�
diye manşetler atmışlardı. Kaosun Türkiye’ye nasıl yansıyacağını da
yine satırlarından kan damlayan gazetelerden okuduk.
Güya üniversitelerde öğrenciler kamplara bölünecek, gerilim ve kavgalar
çıkacaktı. Yükselen tansiyon sokağa da taşacak ve millet birbirine
girecekti. Sonrası malum.
İşte bu gazeteciler böyle bir süreci HOŞ GELDİN reveranslarıyla karşılıyorlardı. Sonra ne oldu?
Yasa Mecliste onaylandı, ardından gelen ilk eğitim gününde onlar
üniversite kapılarına koştu. Günlerce yazıp çizdikleri, eşkalini
verdikleri kaosu görüntülemek için.
…
Görüntüleyemediler.
Başörtülü gençlerimiz, bugüne kadar nasıl yaptılarsa, üniversite
kapılarında yine aynı şeyi yapıp öyle girdiler derslerine. Gerginlik
değil, özgürlük istediklerini iyi niyetleriyle bir kere daha
gösterdiler.
Cumhurbaşkanı’nın yasa değişikliğini onaylamasından sonra da yine o
gazeteciler koştu üniversitelere. Hem de başörtülü öğrencilerden
saatler önce. Bu defa kesindi. Bekledikleri kaosu görecekler ve
göstereceklerdi.
Çünkü bazı rektörler başörtülü öğrencileri yine almayacak, öğrenciler
de yasal haklarını kullanabilmek için asabileşeceklerdi. Belki
tartışmalar, kavgalar çıkacaktı. Hele bir de başörtüsü karşıtı
öğrenciler de olaya müdahil olursa…
Emin olun bunu çok istediler. Kimin canı yanacak, kimin annesi babası
ağlayacak umurlarında bile değildi. Ellerini ovuşturarak beklediler
kaosu.
Beklemeye de devam ediyorlar.
…
Beklerken boş mu duruyorlar? Hayır.
Günlerdir yaptıkları ortada. Her üniversite kapısında bir yığın
gazeteci. “Başörtülüler okula saçlarını açıp mı girecekler yoksa
açmadan mı� hafiyeliği yapıyorlar.
Tamam yapsınlar.
Ama bunu yaparken başörtülülere bir vebalı, bir uzaylı gibi davranıyorlar.
İşte önceki gün Muğla Üniversitesi’nde yaşananlar.
Başörtülü öğrenciler, okula örtümüzle gireceğiz demiyor, ısrar da
etmiyor. Kapıları zorlayan, görevlilerle tartışan yok. Ama sözde
habercilerimizi bu tatmin etmiyor tabi. Bir şeyler olmalı ki “kaos
manşetlerinin� altını doldurabilsinler. Öyleyse buyurun size gazeteci
provokasyonu.
Kızların okula girebilmek için hazırlandıkları kabinlerin kapı
aralıklarından, pencerelerinden görüntü çekiliyor. Öğrencilerin yolları
kesiliyor, bir zanlı gibi sorgulanıyor, taciz ve tahrik ediliyorlar.
Hiç abartısız ağlatana kadar bu işkence devam ediyor.
İçlerinden biri kızıp (başörtülü olduğundan değil bakın, insan
olduğundan) bir şey yapsa, akşam seyreyleyin alemi. Haber bültenlerinde
ve gazetelerde, “Muğla Üniversitesi’nde başörtüsüyle içeri alınmayan
öğrenciler, gazetecilere saldırdı� deyivereceklerdi.
Ama olmadı. Ümidim bundan sonra da olmayacak.Niye biliyor musunuz?
Başörtülü öğrencilerin edebinden, sabırlarının enginliğinden ve bu
medyanın iyi niyetli olmadığını bildiklerinden.
Beyler…
Hani medya etiği, kişisel hak ve özgürlüklere saygı, RTÜK kuralları?
Nerede RTÜK, Gazeteciler Cemiyeti? Bu ülkenin yasaları, soyguncunun,
vurguncunun, hırsızın, arsızın, sarhoşun, katilin gözaltındayken
fotoğraflanıp, görüntülenmesine ve bunların yayınlanmasına izin
vermezken, sadece okumak isteyen kız öğrencilere bu reva mı?
Bu ne yaman çelişki?
Sahi mahalle baskısı dediğiniz neydi?
28 Åžubat’ı Artık Biz Sürdürüyoruz, Kendimize Karşı!
Åžubat 28, 2008
Asım Gültekin
28 Şubat sürecinden önce de korkutulmuşluğa fazlasıyla maruz bırakılan, dinini komplekssizce yaşama isteğini taşıyan Müslümanlara yani bizlere sistem ve egemen güçler tarafından İslamcı, dinci, radikal dinci, kökten dinci, mürteci, irticacı, fundamentalist gibi isimler verildi. Dinleri ile barışık yaşanmasını savunan insanlar etiketlendi ve defterleri dürülmek istendi! Onların sadece yönetme hakları yasaklanmadı, her türlü etkinlik gösterme güçleri, yaşama hakları yasaklanmak istendi. Bu normal bir şeydi yasakçılara göre. Dindar insanların genlerinde yönetmek, güçlü olmak yoktu. Onlar kim zannediyorlardı ki kendilerini! Hayran kaldıkları WASP -White, Anglo-Sakson- Protestan kültürü de kendileri dışındaki diğer insanlara bu gözle bakıyordu çünkü.
Baskıcı yaklaşım yeni deÄŸildi ama 28 Åžubat sürecinde psikolojik harekatın ÅŸiddeti arttırıldı. Ve biz bu baskıya saÄŸlıklı tepkiler geliÅŸtiremedik gereÄŸince. Siyasal anlamda, ekonomik anlamda bir ÅŸeyler baÅŸarmış olsak da kültürel anlamda büyük bir baÅŸarısızlık yaÅŸadık! Batı Çalışma Grubu gerçek adıyla İl Özel İdare Denetim Ekibi çeÅŸitli kurum, dernek ve kuruluÅŸlara yaptıkları yıldırma çalışmalarını yıllar boyunca sürdürdüler. Türkiye Yazarlar BirliÄŸi İstanbul ÅŸubesi olarak kullanılan Mimar Sinan eseri olan KızlaraÄŸası Medresesi’nin TYB’ye tahsisi süre dolmadan iptal edilmek istendi.
Bir çok yayınevi kitaplarının ilk sayfasına besmele koyma adetini terk etti. “Her iÅŸin başı bismillah” düsturuyla bin yılı aÅŸkın bir süredir devam eden bu gelenek, dindar insanların bile kitabın başına besmele koymayı garip, gereksiz ve hatta itici bulmaya baÅŸlaması ile ciddi bir unutulma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.2001-2003 yılları arasında Hoca Üveys Kütüphanesi dönemin Fatih kaymakamı ve Batı Çalışma Grubu tarafından sık sık rahatsız edildi. Kütüphanenin kitapları sokaÄŸa atıldı. Bilahare 18 yaşından küçüklerin kütüphaneye girmesi dönemin muhteÅŸem kaymakamı Ahmet Ertan Yücel’in marifetiyle yasaklandı.
Vizyon kaygısına düşen dindar çevrenin gazetelerinden Zaman ve Yeni Åžafak’ta kendi çevresinin yazarını adamdan saymama, onu gerektiÄŸince önemsememe tutumu gazetelerinde taşıma suyla deÄŸirmen döndürme çabasına dönüştü. 28 Åžubat sürecinde hastalık halini alan İslamcı olmayan yazarlara gazetesinde köşe verme sevdası, bir kısım gazetelerimizde dışardan gelen kıymetlidir, bizden olmayan kıymetlidir hastalığının dindar halkta da yayılmasına yol açtı.
28 Åžubat süreci kültürel hayatımızda net bir dejenerasyona sebep oldu. Kanal 7, Türkiye’nin hak ettiÄŸinden fazlası entelektüel seviyedeki yayıncılığından 180 derece dönüş yaptı. AK Parti çevreleri 28 Åžubat’ı fazla dikkate alarak kendine ait seslere fazlasıyla uzak durmanın menfaatine olacağı gibi bir yanılgıya kaptırdı kendini. Dindar çevrelerin kitapçıları 80′li yıllarda çok daha iÅŸlek iken, Malatya, Van gibi ÅŸehirlerde mesela Tefhimü’l-Kur’an binden fazla satabilirken 90′lı yıllarda ve günümüzde kitaba ilgi fazlasıyla düştü. İslamcı çevrelerin merkezi haline gelen kitabevleri fonksiyonunu kaybetti ve çoÄŸu İslamcı kitaplardan çok popüler kitaplar, sol yayınevlerinin kitaplarını daha fazla bulundurmaya baÅŸladılar. Oysa 80′li yıllarda çoÄŸu kitapçı sol çevre kitaplarını dükkanına bile sokmazdı.
İslamcı çevrelerin 90′lı yılların baÅŸlarında mizah dergileri uzun ömürlü olamasa da vardı. Fit, Dinazor, Cıngar, Filit, Cümbür gibi dergileri son olarak Ustura izledi ve Ustura ile mizah defteri on yıldır kapanmış oldu. Kültürel anlamda muktedir olamayan Türkiyeli Müslümanlar saÄŸcılıklara, iktidarda bulunmanın getirdiÄŸi açmazlara fazlasıyla kapıldı. Mesela İstanbul BüyükÅŸehir Belediyesini 13 yıldır elinde bulunduran insanımızın kendi sesi, kendi sanatçıları Åžehir Tiyatrolarında ÅŸimdiye kadar yüzde 1 oranında dahi yer almadı. İlk yıllarda yer almadığı gibi yetiÅŸtirme durumu da yaÅŸanmadı. Kanal 7′de ve STV’de İslamcı camianın önde gelen müzisyenleri adeta engellendi, boykota uÄŸradı. Ardından popüler müziÄŸe veya halk müziÄŸine teslim olundu. İslamcılığın muhafazakarlıktan farkı; yaÅŸayan, canlı bir bünyeye, zihne, vicdana sahip olmasıdır. Müzikte halk müziÄŸine, Klasik Osmanlı müziÄŸine sağır kalmayacağı, düşman olmayacağı açıktır İslamcıların. Ama eleÅŸtirel olacaklardır, seçici olacaklardır. Ve geleneÄŸe de hak ettiÄŸi hürmeti göstererek kendi müziklerini üreteceklerdir. 28 Åžubat psikolojik harekatından tam da hedeflendiÄŸi ÅŸekilde olumsuz etkilenen dünün İslamcıları bugünün muhafazakarları bu konuda net olarak yenilmiÅŸ olsalar da tahminimiz odur ki bugün ve gelecekte İslamcı enerji ve entelektüel birikim müzikte Türkiye’ye yaÅŸanan tıkanıklığı güçlü bir ÅŸekilde aÅŸma ÅŸansını verecektir. Bunu yaparken elbette klasikçi anlayışa tapınan ve tapılmasını icbar eden müzik çevrelerinin tahakkümünü aÅŸacaktır! PopülerliÄŸin ve niteliksizliÄŸin tuzağına düşmeyecektir!
İslamcı adı verilen saÄŸcı yayın organlarında İslamcılığın müzikteki doruklaÅŸmış ismi olarak geçen Ömer KaraoÄŸlu müziÄŸinden Hürriyet gazetesindeki kadar bile bahsedilmedi! Ne Yeni Åžafak’ta ne Zaman gazetesinde ne Anlayış dergisinde ne de mistisizm sevdalısı olarak karşımıza çıkan dergilerde… Göremedik Ömer KaraoÄŸlu’nu da, Taner YüncüoÄŸlu’nu da baÅŸka iyi isimleri de… Ama günde beÅŸ vakit Kalan MüziÄŸin albümleri dayatıldı insanımıza!
Süreç içerisinde hapis cezası alan, soruÅŸturmaya uÄŸrayan, evi aranan yazarlar oldu. Onların hepsini zikretmemiz zor olsa da birazını sayalım: Mustafa İslamoÄŸlu, YaÅŸar Kaplan, Emine ÅženlikoÄŸlu, Hakan Albayrak, Mehmet Efe, Ahmet Kekeç, Abdurrahman Dilipak, Atasoy MüftüoÄŸlu, Bünyamin DoÄŸruer… ve liste aslında uzayıp gidiyor! 28 Åžubat psikolojisini ülke Müslümanları aslında 1997′den çok önce yaÅŸamaya baÅŸlamıştı. Kaldı ki batı yörüngesine girildiÄŸinden beri halkına, halkının deÄŸerlerine bir hiç kadar bile deÄŸer vermeyenlerin baskılarıyla, yıldırmalarıyla fazlasıyla karşı karşıya kalan insanlarda bu kendinden kaçma, kendini gizleme hastalıklı psikolojisinin tekrar dirilmesi çok da zor olmadı. Bu psikolojiyi atamayanların kültür, sanat, edebiyat ve düşünce dünyasında üzerlerine düşenleri gerçekleÅŸtiremeyeceÄŸi açıktır. Fakat bu durum, ortadaki büyük yükü yüklenecek yiÄŸitlerin ilelebet çıkmayacağı anlamına gelmemelidir!
Liselerin, üniversite yurtlarının kütüphanelerindeki dini kitaplar teftiÅŸ korkusu ile sıkı bir süzgeçten geçirildi. Seyyid Kutup, Mevdudi, Ali Åžeraiti ve hatta Sezai Karakoç’un kitapları bile garip bir korku ile raflarından indirildi. Çöpe atıldı, saklandı, yakıldı. İslamcı denilen camiamızın sanat edebiyat adamlarının bir kısmı kitaplarını yok sayılmayan, görmezlikten gelinmeyen dinci olmayan yayınevlerinden çıkarma hastalığına tutuldu. Kendi doÄŸal çevrelerinin yayıncılarının yüzüne bile bakmadılar, dincilik gibi bir sabıkası bulunmayan yayınevlerinin beÄŸenisini de çoÄŸunlukla kazanamadılar. En fazla dergilerinde görünebildiler. Oralarda ürünleri yayınlandıkça mutlu oldular, önem kazandıklarını düşündüler. Artık tanınacaklarını zannetmeye baÅŸladılar. Oysa yaÅŸadıkları bir yanılsama idi.
Kadrolu Provokatörler iş başında! Yaşasın toplum mühendislerimiz!
Åžubat 28, 2008
Üniversitelerde bir noktadan yönlendirildiÄŸi apaçık belli olan başörtüsü karşıtı eylemler devam ediyor. Eylemlere katılanlara bakıldığında ise…
Üniversitelerde bir noktadan yönlendirildiği apaçık belli olan başörtüsü karşıtı eylemler devam ediyor.
Eylemcilere dikkatlice bakıldığında olayın perde arkasını anlatan ilginç ayrıntılar ortaya çıkıyor. Sadece mekanın değiştiği eylemlerde aynı şahıslar boy gösteriyor, aynı pankartlar taşınıyor ve yine aynı sloganlar atılıyor.
Tarih 28 Åžubat. Yani bugün. Yer Yıldız Teknik Üniversitesi. Grubun ortasında slogan atan bu bayan öğrenci eylem yapıyor. Bu sefer tarih 26 Åžubat yani iki gün önce. Aynı öğrenci bu sefer BoÄŸaziçi Üniversitesi’nde başörtüsü karşıtı eylemde kendisine verilen görevi yerine getiriyor.
İşte bir benzerlik daha. Yıldız Üniversitesi’ndeki eylemi organize eden provokatörlerden olan bu ÅŸahıs ile BoÄŸaziçi Üniversitesi’ndeki eylemde pankart taşıyan ÅŸahıs aynı kiÅŸi.
Yine ayrı ayrı üniversiteler ve yine şaşırtan bir benzerlik. Uzun saçlı ve sakallı bu eylemci her iki kaos provokasyonunda da görev alıyor.
4 eylemin dördünde de kullanılan slogan ve pankartlar yine birebir aynı.
Eylemlerin aynı yerden yönetildiÄŸinin bir diÄŸer bariz iÅŸareti ise pankartlar. İşte çarpıcı bir örnek daha. Tarih 27 Åžubat 2008. Bilgi Üniversitesi’ndeki başörtüsü karşıtı eylemde “Ak Partiyi istemiyoruz” yazılı pankartlar ellerde. Bundan bir gün önce. Mekan bu sefer Marmara Üniversitesi. Yine aynı pankartlar taşınıyor başörtüsü karşıtı eylemde.
KiÅŸiler aynı, pankartlar aynı, sloganlar aynı. Farklı olan tek ÅŸey ise mekanlar. Adeta “nöbetçi eylemci grup” olarak üniversiteleri tek tek dolaÅŸan bu provokatörlerin tek amacı var. O da, ‘üniversiteler kaosa sürükleniyor’ çığırtkanlığının içini doldurmak. Başörtülü öğrencileri kampüse sokmayan üniversite yönetiminin, bu koskoca pankartların kampüslerin içine girmesine nasıl müsaade ettikleri merak ediliyor. Aslında meraktan da öte kaos provokasyonlarıyla ilgili pek çok ipuçları veriyor.
samanyoluhaber

28 Şubatçı rektörler
Åžubat 28, 2008
Emre Aköz
Kaos filan yok. Çünkü… Toplumsal manada kaos… Ölçütlerini yitiren insanların, ne yapacaklarını bilemeyip, birbirinden çok farklı biçimlerde hareket etmeleriyle ortaya çıkar.
Üniversite ve türban konusunda kaos filan yok: Herkes neyi, niye yaptığını gayet iyi biliyor.
DiÄŸer tarafta… “LaikliÄŸi koruyoruz” palavrasıyla, yukarıda saydığım deÄŸerlerin hayata geçmesini istemeyen… Otoriter zihniyetli, dikta heveslisi, özgürlük düşmanı rektörler var. Onlar YÖK Kanunu’nun ‘Ek 17‘nci maddesinde düzenleme yapılana dek, türbanlı öğrencileri içeriye sokmama kararı aldı.
hiçbir engel bulunmamasına raÄŸmen… Onlar inatla yasakçı tavırlarını sürdürüyor.
Bunlar ne biçim komünist?
söz ediyordu. Aydınlanmanın en önemli araçlarından biri eğitimdir.
Aydınlanma felsefesinin öğretildiği yer de üniversitedir. Hem
“Aydınlanmadan yanayım” diyeceksin, hem de tıpkı senin gibi genç olan
bir başkasını, bundan mahrum bırakacaksın. Aydınlanmasını
engelleyeceksin.
KonuÅŸmasından ve giyiminden, “iyi aile çocuÄŸu” olduÄŸu anlaşılan o komünist delikanlı, konuÅŸması sırasında bol bol işçilerin, köylülerin, dar gelirlilerin haklarından söz etti.
Peki bütün araÅŸtırmalar, din konusunda hassas olanların, tam da işçiler, köylüler, dar gelirliler olduÄŸunu göstermiyor mu? Suratına bakarak, utanmadan, “Sizi üniversitede görmek istemiyoruz” diye
bağırdığın türbanlı kızların çoğu; işçi, köylü, memur, esnaf ailelerinden gelmiyor mu?
Haberlere bakıyorum: ODTÜ ve BoÄŸaziçi gibi “kalburüstü” üniversitelerde okuyan komünist öğrenciler türban karşıtı gösteriler yapmış.
Merak ediyorum: Faşistlik yaptığını fark edemeyen bu komünistleri kim yetiştiriyor?
