Neresini tutsan elinde kalıyor

Ocak 31, 2008

Fehmi Koru

Dilimin
ve kalemimin elverdiği ölçüde, “Keşke anayasa değişikliği yoluna
başvurulmasa, keşke üniversitelerdeki kılık-kıyafet yasağına son
verecek giriÅŸim CHP’den gelse, keÅŸke üniversitelerin rektörleri
başörtülü kızlara kapıları kendileri açsa� temennisinde bulunurken,
muhataplar tam tersi tavırlar sergiliyor. Rektörler birleşerek ve tek
tek yasağa sahip çıkıyor; CHP lideri Deniz Baykal ise akla zarar
senaryolar seslendiriyor.

Hele Deniz Baykal, hele o…

“Yabancı üniforma anayasaya giriyor� diyor Deniz
Baykal. “Hedef Atatürk’tür, Atatürk Cumhuriyeti’dirâ€? diyor. Bir ÅŸey
daha diyor CHP lideri: “Gelen Arap, Vahhabi, Abbasi, Emevi İslâm
yorumunun Türkiye’ye yönelik projesinin bir simgesi olarak,
işbirlikçileriyle birlikte dayatmaya çalıştığı bir yabancı
üniformadır.�

Breh, breh, breh…

Politikacılarımızda
konuştukları konularda bilgi sahibi olma özelliği aramayı,
konuşmalarında mantık silsilesi bulma umudunu terk edeli hayli zaman
oldu. Ancak CHP lideri Deniz Baykal sıradan bir politikacı değil;
vaktiyle Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doçent unvanıyla siyaset bilimi
dersi vermiş bir bilim adamı aynı zamanda. Ele aldığı konu her ne kadar
din ile ilgili görünse de, ele alış biçimi konuyu Baykal’ın alanı olan
siyaset bilimi içerisine sokuyor.

Her şeyden önce ayrı
dönemlere ait yönetimleri birbirine karıştırıyor Deniz Baykal; böylece
onların siyaset tarihinde taşıdıkları özelliklerin de farkında olmadığı
hemen anlaşılıyor. Emevilik Hz. Peygamber ve dört halifesinden hemen
sonra kurulan bir hanedanın ve tabii devletin adıdır; Abbasilik ise
Emevi devletinin küllerinden doÄŸan bir baÅŸka hanedan ve devletin adı…
Bu iki devletin hüküm sürdüğü dönemlerde kadınların başlarını bağlama
biçimine mi atıfta bulunuyor Deniz Baykal; iyi de, hangi anlamda?

EÄŸer
Emevi ve Abbasiler dönemlerinde kadınlar bizim genç kızlar gibi
örtünüyor idiyseler, bu tespit, Deniz Baykal’ın temel iddiası olan “50
yıl önce türban yoktu, yeni bir peygamber mi geldi?� tezini çürüğe
çıkarmış olmuyor mu?

Akıl alır gibi değil.

Hele
aslen ‘itikadi’ bir mezhep olan VahhabiliÄŸi iÅŸin içine karıştırması
bilimsel açıdan tam bir skandal teşkil ediyor. Vahhabiler, başlarını
örtseler de, kendilerini burka içine soksalar da kadınların toplumsal
hayatta yer almasına karşı çıkarlar. Başları örtülü olarak üniversitede
okumak isteyen genç kızların değil, onların toplumsal hayatta yer
almalarına karşı çıkan her kesimden softaların ruh ikizidir Vahhabiler.

Benzetme yaparken ‘Arap’ sözcüğünü kullanmasına ne demeli?
‘Arap’ ülkelerinin bazılarının yönetici eÅŸleri, kraliçeler, emireler,
‘başörtüsü’ konusunda Deniz Baykal gibi düşünen medya mensupları
tarafından, zamanı geldiğinde, “Aman ne şekerler, başlarını da
örtmüyorlar� diye iltifata mazhar edilmiyorlar mı?

Hangi
ülkede gördüğü ‘Arap’ anlayışı ile benzeÅŸtiriyor bizdeki başörtüsünü
Deniz Baykal, bilen var mı? Türkiye’de sadece Sünniler deÄŸil, herhangi
bir Cemevi tablosuna bir baksın bakalım ne görecek, Alevi kadınlar da
başlarını örtmüyorlar mı?

Bu tartışmanın hiçbir yerinde
bulunmayan Atatürk’ü de, talihsiz bir biçimde, çarpışmanın ortasına
atması da cabası. Atatürk kadınların kılık kıyafetini mi düzenlemiş,
annesi ve eÅŸinin başörtüsüne mi karışmış? Milli Mücadele’de
erkekleriyle omuz omuza çarpışan başörtülü mücahideleri mi ayıplamış?
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir� derken, bu cümlesini
“Yalnızca başı açıklar için� diye mi tamamlamış yoksa?

CHP’nin
sosyal ve demokrat olma iddiasının içi boş, bunu çoktandır biliyorum ve
yasakçı davranışa hiç şaşırmıyorum; ancak bilimsellikten bu denli uzak
bir tavrı, CHP’ye lider olsa da, geçmiÅŸte siyaset bilimi dersleri
vermiÅŸ Deniz Baykal’a hiç yakıştıramıyorum.

Başörtüsü meselesinin muhatabı asker mi?

Ocak 31, 2008

Ahmet Kekeç

akekec@stargazete.com

Başörtüsü konusunu Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a da sormuşlar.

Herhalde sormuÅŸlar…

SorulduÄŸu için o da açıklama yapmak zorunda kalmış…

Hangi işgüzar gazetecinin marifetidir, bilmiyorum.

Kim olsa sorardı.

Bir gazetecilik marifeti değil sadece, bir ‘gazetecilik başarısı’dır da.

Fakat, yine de oturmayan, insanın içine sinmeyen bir şeyler var. Soru, gazetecilik çabasından çok, ‘muhatap arayışı’nı yansıtıyor. En azından ben öyle algıladım.

Büyükanıt şunları söylemiş: ‘Bu
konuda asker ne düşünüyor diye soruluyor. Türk toplumunun katmanlarında
askerin bu konudaki düşüncesini bilmeyen yok. Bir kez daha söylemek
malumun ilanından öteye gitmez.’

Gayet açıklayıcı, gördüğünüz gibi.

Büyükanıt, daha da açık görüşünü, Genelkurmay 2’nci BaÅŸkanı olduÄŸu dönemde dile getirmiÅŸti. Ben Hürriyet gazetesinin yalancısıyım…

Hürriyet’in haberine göre, Büyükanıt ve dönemin Başbakan Yardımcısı Kemal Derviş bir araya geliyorlar.

Derviş, ‘Bilkent’te
türbanlı ve mini etekli iki kızın çok iyi arkadaş olduğunu gördüm,
üniversitede türbana hoşgörü iç barışa katkı sağlar’
diyor.

Büyükanıt ÅŸu karşılığı veriyor: ‘Türbanlı iktidara gelirse hoÅŸgörü göstermez…’

Dediğim gibi, Derviş’le Büyükanıt arasında geçtiği ‘varsayılan’ bu konuşmayı Hürriyet gazetesinde okumuştum.

Mümkündür…

Bir asker, başörtülülerin ‘demokrasilerde gerekli hoşgörüye sahip varlıklar’
olmadığını düşünebilir ve bu görüşlerini söz hakkı düşürebildiği, yani
yasal olarak bu imkana sahip olabildiği her ortamda özgürce
seslendirebilir.

Hatta görüşlerini bir siyasal parti çatısı altında örgütleyebilir.

Bu onun hakkı.

Ben de tam tersini düşünüyorum örneğin.

İnsanların inancından, felsefesinden, kılık-kıyafetinden dolayı yargılanmasını ve toplumsal hayattan tard edilmesini, hele bu ‘demokrasi’ adına yapılıyorsa, yanlış ve ‘hukuk dışı’ buluyorum.

Ancak, takıldığım iki husus var.

Sınırları korumakla görevli asker başörtüsü yasağının tarafı mıdır?

Yahut ‘yasakların yumuşatılması’ konusunda başvurulacak (başvurulması gereken) bir merci midir?

Türkiye, bildiÄŸimiz kadarıyla, demokratik bir ülke…

Bir anayasası var…

Hatta bir BaÅŸbakanı, bir Bakanlar Kurulu, bir ‘parlamento’su, son yıllarda siyasallaÅŸtığı yönünde suçlamalara maruz kalsa da bir ‘adalet mekanizması’ var…

Bu ‘hiyerarşik yapı’
içinde, niçin birileri türban meselesini bu konuda taraf olmayan, taraf
olmaması gereken bir bürokratla tartışıyor, tartışma gereği duyuyor?

Büyükanıt’ın ‘Türk
toplumunun katmanlarında askerin bu konudaki düşüncesini bilmeyen yok.
Bir kez daha söylemek malumun ilanından öteye gitmez’
açıklamasını hem beğendim, hem beğenmedim.

BeÄŸendim…

Çünkü, sözleri ‘ihsas-ı rey’ anlamına gelse de, bu konuda topu parlamentoya atıyor ve tartışmanın açık bir tarafı olmak istemediÄŸini anlatmaya çalışıyor…

BeÄŸenmedim…

Çünkü,
asker doğrudan taraf olmadığı konularda konuşmamalı, parlamentoya karşı
örtük blokaj anlamına gelebilecek sözler sarfetmemeli…

JİTEM’ci Cem Ersever’in yıllardır kayıp olan arÅŸivi Küçük’te çıktı!

Ocak 31, 2008

serdar arsevenErgenekon Terör Örgütü’ne yönelik yapılan operasyon çerçevesinde Emekli General Veli Küçük’ün 3 ayrı adresine yapılan baskında çok ilginç bir belgeye ulaşıldı.

Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklanan Emekli General Veli Küçük’ün evinde yapılan aramalarda, eski JİTEM’ci Cem Ersever’in yıllardır kayıp olan arÅŸivi ele geçirildi.

Ergenekon Terör Örgütü’ne yönelik yapılan operasyon çerçevesinde Emekli General Veli Küçük’ün 3 ayrı adresine yapılan baskında çok ilginç bir belgeye ulaşıldı. 1993 yılında faili meçhul bir cinayete kurban giden eski JİTEM’ci Emekli Jandarma Binbaşı Cem Ersever’in yıllardır kayıp olan arÅŸivi Veli Küçük’ün evinde ele geçirildi. Belgelerin, Cem Ersever tarafından öldürülmeden önce en son görüştüğü Kemal Uzuner’in evinde muhafaza edildiÄŸi biliniyordu. 1993’te Ersever’in ortadan kaybolmasının ardından belgeler de kayıplara karışmıştı. Kemal Uzuner, Veli Küçük’ün Batı Trakya Dergisi’nden ortağı olan Gümrükçü Ali Balkan Metel’in ÅŸoförüydü. Haberin devamı »

Darbeci’ Prof. Celal Åžengör itiraf etti

Ocak 30, 2008

Üniversitelerarası Kurul’un Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyeliÄŸine aday gösterdiÄŸi Prof. Celal Åžengör, “27 Mayıs’ı Üniversiteler yaptı.” itirafında bulundu.

Kamuoyunda bilimsel kimliğinden çok yaptığı çarpıcı açıklamalarıyla tanınan Şengör, yasal olarak serbest olsa bile türbanın üniversite çevresinde kabul görmeyeceğini iddia etti. Şengör, yasal hale gelse bile türbanı üniversitelere sokmamakta kararlı olduğunu belirtiyor.

Darbeci açıklamaları ile sık sık gündeme gelen İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Celal Åžengör, başörtüsü yasağını savunurken ilginç bir itirafta bulundu. Türban’ın serbest bırakılmasının laikliÄŸe aykırı olduÄŸunu söyleyen Åžengör, AkÅŸam gazetesine verdiÄŸi demeçte, “27 Mayıs’ı üniversiteler yaptı. Yasal olarak kabul edilse bile türban kabul edilemez. Üniversitelerin huzuru bozuluyor. Türbanı taktın mı ÅŸeriat istiyorum demektir.” dedi. Laiklik ilkesini korumanın askerin görevi olduÄŸunu iddia eden Åžengör, “Genç subaylar da rahatsız yaÅŸlı subaylar da.” iddiasını dile getirdi. Böylece asker adına da açıklama yapmış oldu.

Prof. Dr sıfatı taşıyan Åžengör, daha önce verdiÄŸi demeçlerde askeri bir yetkiliyle telefonla bile konuÅŸurken ayaÄŸa kalktığını söylemiÅŸti. Åžengör, ayaÄŸa kalktığı için askerlerin “rahat” dediÄŸini açıklamıştı. Üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların ‘bilimsellikten yoksun’ olduÄŸunu savunan Prof. Dr. Åžengör, Milliyet Gazetesi’ne aynı yıl verdiÄŸi bir demeçte de ÅŸu ilginç görüşleri seslendirmiÅŸti: “Kimle konuÅŸsak, ‘Canım asker daha ne bekliyor?’ diyor. Åžimdi de öyle. Bu askerin görevi mi? Halk olarak bir ÅŸey yapsak, ama kimse yapmıyor. Asker konuÅŸmalı mı, evet konuÅŸmalı. Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi memleketi korumaktır…”

Zaman

ErKenekon!!!

Ocak 30, 2008

Nuh Gönültaş

BaÅŸlıktaki kelime doÄŸrudur. Lütfen “Ergenekon” diye tashih etmeyin.

Ergenekon deÄŸil, Erkenekon!

Yazar E-Posta: ngonultas@bugun.com.trHaber Tarihi: 30 Ocak 2008Bir zamanlar “Erke” vardı. “Erke dönergeci”.

Müthiş bir buluştu, yakıtsız motor. Hiç bir güç ve enerji harcamadan devinim sağlayan bir tür cihaz. Dünyadaki en muhteşem buluş!

Hani medyada emekli generallerin bir araya gelerek açıkladıkları için “General Motor” diye alaya alınmıştı!

Ne oldu bu “Erke”, “Erke dönergeci?”

Böyle bir buluş olabilir miydi?

1. Böyle bir buluş olabilir! Bu konuda çalışmalar var ama şimdiye kadar ortaya çıkan bir şey yok!

2. Muhtemelen bir aklama olayında bu kullanılacaktı. Yani sertifika veya patent diye bir şeyin devri ile para devri olacaktı.

3. En güçlü ihtimal… Erke dönergeci denilen ÅŸeyin bir tür organizasyon, bir mekanizma olması ihtimalidir, ki bendeniz bu ihtimali dikkate alıyorum!

Hatırlarsanız Nisan’da kamuoyuna duyurulacağı söylendi.

Gerçekten de 27 Nisan muhtırası ile birlikte iki ay Türkiye’nin gündemini iÅŸgal eden geliÅŸmelerin hareket noktası Erke toplantısıydı!

BuluÅŸla ilgili gerekli bütün patent baÅŸvuruları yapılmıştı. Test çalışmaları enerji ve güç elde edildiÄŸini ısrarla belirtiyordu. 2007 Nisan’ında cihaz bireysel ve kurumsal kullanımlar için piyasaya sürülecekti!

2007 Nisan’ında ne oldu. MeÅŸhur 27 Nisan Muhtırası!

Tarih 2008 Ocak, Türkiye Ergenekon terör örgütünün derdest edilmesini, amaçlarını konuşuyor.

Erke hâlâ ortada yok.

Erkeci generallerden çıt yok!

Yoksa 22 Temmuz’da AK Parti’nin yüzde 47 oy almasından sonra Erkenegon ertelenmiÅŸ olmasın!

Bu kadar emekli paşanın, Vural Savaş gibi isimleri, Tuncay Özkan gibilerin tanıtımında yer aldığı bir şeyin insanlık için faydalı bir icat olduğunu pek düşünemesem de, bu yazıyı yazmak için uzun zaman bekledim.

Bu isimler ulusalcı cepheyi temsil ediyorlardı! Bu isimlerin ortak noktası ideolojidir. Bu gruptan bilimsellik beklemek pek büyük bir iyimserlik olur.

O zaman “Erke” için cumhurbaÅŸkanlığı seçimi öncesinde mi sonrasında mı piyasaya çıkacak sorusu bile soruldu. Ama bu soruya cevap verilmedi!

Çevreye zarar vermeyen….

İstenilen güç ve sürati saÄŸlayabilen…

DoÄŸrudan hareketin elde edilebildiÄŸi…

Yakıt gerektirmeyen…

Bir kuvvet makinesi!

“Erke’nin ilkeleri ve kurumsal yapısı, hiçbir ÅŸahsın veya kurumun Erke üzerinde etkili olmasına izin vermez…”

“Uygun gördüğümüz zaman bilim dünyasına hediye edilecektir… Kimseyi inandırma gibi bir amacımız da yoktur. Hatta bu buluÅŸa inanılmaması bizi bilhassa mutlu eder…”

Patent baÅŸvuruları yapılmış süreç iÅŸlemektedir…

Teknik detaylar emniyet ve gizlilik açısından sorun yaratır.

2007 yılı içersinde ürünler halkımızın kullanımına arz edilecektir.

Sırası gelince milletimize siz değerli basın mensupları vasıtasıyla ulaşacağız!

Erkeciler muhtemelen ürünlerine hâlâ patent alamadılar!

Ya da mekanizmayı beceremediler!

CHP´den `ağda hizmeti´!

Ocak 30, 2008

çankaya belediyesiCHP´liler halktan kopukluklarını her fırsatta sergiliyorlar. Çankaya´nın CHP´li belediye başkanı Muzaffer Eryılmaz, `halka hizmet´ adıyla yoga, dansözlük, ağda kursları düzenliyor.

Ankara’nın en büyük ilçesi, Türkiye’nin sayılı yerleşim birimlerinden olan çankaya’nın CHP’li belediye başkanı Muzaffer Eryılmaz, temel görevlerini aksatırken, akla ziyan alanlarda kamu kaynaklarını çar çur ediyor. Belediye binalarında vatandaşların vergisinden maaşı ödenen elemanlar yoga, aerobik, oryantal, Latin ve klasik dans kursları veriyor. Haberin devamı »

Vakit değil, paşalar hedef göstermiş!

Ocak 30, 2008

Ergenekon lideri emekli tümgeneral Veli Küçük’ün, HablemitoÄŸlu, Hrant Dink, Malatya katliamı, İbrahim Çiftçi cinayeti ve Danıştay saldırısının talimatını verdiÄŸi ifade edildi.

Vakit’in haberi

Medyanın gazına geldik!’
Ergenekon çetesinin Danıştay saldırısında parmağının olduÄŸunun ortaya çıkmasının ardından, olay sonrasında Vakit’e linç kampanyası baÅŸlatanlar, “Medyanın gazına geldik. Biraz bekleyip öyle açıklama yapmalıydık” itirafında bulunmaya baÅŸlarken, kartel medyası ise saldırı sonrası gazetemize yönelik yazdıklarını unuttu.
Danıştay’a saldırı olayı sonrasında 2. Daire’nin başörtüsünü sokakta da yasaklayan kararına ilişkin haberimizden ötürü gazetemizi hedef gösteren çevrelerden, “medyanın gazına geldik�? şeklinde dikkat çeken itiraflar gelmeye başladı.

KARTELİN GAZINA GELMİŞLER

Danıştay saldırısı sonrasında gazetemizi hedef alan en sert çıkışlardan birisi dönemin Anavatan Partisi Diyarbakır Milletvekili Muhsin KoçyiÄŸit’den gelmiÅŸti. KoçyiÄŸit saldırının, “Vakit gazetesinin Danıştay üyelerini hedef göstermesi ve BaÅŸbakan ErdoÄŸan’ın eleÅŸtirilerinin birbiriyle örtüştüğünü�? iddia etmiÅŸti. Vakit’i hedef alan KoçyiÄŸit, saldırının Ergenekon çetesi tarafından düzenlendiÄŸi ihtimalinin gündeme gelmesinin üzerine Vakit’i hedef alan kartelin gazına geldiÄŸini itiraf etti. Gazetemiz hakkında Danıştay olayından sonra çirkin açıklamalarda bulunan KoçyiÄŸit hata yaptığını kabul ederek ÅŸu itirafta bulundu: “Bazı basın ve medya kuruluÅŸlarının yayınları açıklamalarımızda etkili oldu. O dönemde erken açıklamalarda bulunduk. Tabii insanlar açıklama yaparken gündemin soÄŸumasını beklemelidir. Sonra gerçekler çıktığında insanlar sıkılırlar utanırlar. Bizim bu noktada hatalarımız oldu. Biraz serinkanlı bekleyip açıklama yapmalıydık.�?

VAKİT’E SALDIRAN CHP, ERGENEKON’A SUSKUN KALDI

Danıştay saldırısının hemen ardından yargı süreci bile daha baÅŸlamadan Vakit’i hedef haline getiren CHP’liler ise, Ergenekon operasyonunda Danıştay’a düzenlenen hain saldırının derin çete tarafından düzenlendiÄŸinin anlaşılması karşısında ikiyüzlü bir tutum sergileyerek soruÅŸturma bittikten sonra konuÅŸacaklarını ifade ettiler. Vakit hakkında yargılama süreci bile baÅŸlamadan “linç kampanyası�? baÅŸlattıklarını hatırlattığımız CHP’liler verecek cevapları olmadığı için çareyi telefonu yüzümüze kapatmakta buldular.

SÖYLEYECEK SÖZLERİ YOK

CHP Mersin Milletvekili Mustafa Özyürek TBMM’de, gazetemizi açıkça hedef göstererek Vakit’in 2. Dairenin üyelerini açıkça hedef gösterdiÄŸini iddia etmiÅŸti. “BaÅŸka dairelere dönük saldırı olmayacağının, Yargıtay’a saldırı olmayacağının güvencesini kim verebilir?�? diyerek Vakit’i hedef gösteren Özyürek’e Danıştay saldırısının arkasında Ergenekon çetesinin olabileceÄŸi iddialarını hatırlatmamız üzerine, “Üzgünüm. Bu konuda söyleyecek sözüm yok�? dedi. Gazetemize daha soruÅŸturma baÅŸlamadan yargısız infaz giriÅŸiminde bulunduÄŸunu hatırlattığımız Özyürek, telefonu yüzümüze kapatarak sorularımıza cevap vermekten kaçtı.

İNFAZI İNKÂR ETTİ

CHP MuÄŸla Milletvekili Gürol Ergin, BaÅŸbakan’ın özel uçağında gazetemiz yazarlarının yer almasından duyduÄŸu rahatsızlığı TBMM’de gündeme getirmesi üzerine AK Parti milletvekillerinin uçakta bütün gazetecilerin yer aldığını belirtmesine, “O gazeteler tetikçilik yapmıyor. Ne yapacaksınız, bizi de mi tek tek öldürteceksiniz�? diyerek cevap vermiÅŸti. Gazetemizi tetikçilikle suçlayan CHP’li Ergin’e, saldırının arkasında baÅŸka güçlerin çıkacağını hatırlatmamız üzerine “Ben o dönemde öyle bir açıklama yapmadım�? diyerek gazetemize “tetikçi�? diyerek saldırdığını inkâr etti. TBMM’de tutanaklara geçen “tetikçi�? ifadelerini hatırlattığımız Ergin, sorularımızı cevapsız bırakarak telefonu kapatmayı tercih etti.

ANADOL’DAN ÇİFTE STANDART

Danıştay saldırısından sonra Meclis Genel Kurulunda gündem dışı söz alarak kürsüye Vakit’le çıkan CHP Grup BaÅŸkan Vekili Kemal Anadol, “Bu gazete sabıkalı bir gazetedir�? demiÅŸti. Henüz saldırı ile ilgili soruÅŸturma dosyasının bile hazırlanmadığı bir süreçte gazetemize açıkça saldıran hukukçu Kemal Anadol, saldırının ardında Ergenekon çetesinin olabileceÄŸi söylentileri karşısında birden hukukçu kimliÄŸini hatırladı. Vakit’e saldırırken hukukçu kimliÄŸini unutan Anadol, Ergenekon soruÅŸturmasıyla ilgili sorularımızı “soruÅŸturma devam ediyor�? gerekçesiyle cevapsız bırakarak telefonu kapattı.

MÜMTAZ SOYSAL HUKUKU HATIRLADI

Bağımsız Cumhuriyet Partisi Genel BaÅŸkanı Mümtaz Soysal da Danıştay saldırısı sonrasında gazetemizi hedef alan açıklamalarla gündeme gelmiÅŸti. “Laik cumhuriyetin karşıtları, son teknolojinin silahlarını da kullanarak açıkça saldırıya geçmiÅŸlerdir�? diyerek Vakit’i hedef gösteren Soysal, Ergenekon çetesi hakkında soruÅŸturma devam ederken suskun kalınması gerektiÄŸini söyledi. Vakit’e karşı Danıştay olayı sonrasında suskun kalmadığını hatırlattığımız Soysal, “Bu konuda ÅŸimdi konuÅŸmak istemiyorum�? dedi

Ergenekon’da bir numara kim?

Ocak 30, 2008

ergenekonÅžamil Tayyar‘ın köşe yazısı

Devlet içindeki yasa dışı oluşumlar, cumhuriyet tarihinden bile eskidir. Osmanlı’dan devraldığımız bu virüs, cumhuriyeti de kemirmektedir.

1943 yılında Van’ın Özalp İlçesi’ne bağlı Kukur Deresi’nde 33 vatandaşın elleri arkadan bağlanarak kurşuna dizildiği olay bile ‘derin’ hadisedir.

Yakın tarihimizdeki Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Musa Anter, Necip Hablemitoğlu gibi aydınlara yönelik suikastler de aynı izleri taşımaktadır.

Ne var ki, kamuoyu, işin vahametini ve ulaştığı boyutları 3 Kasım 1996’da patlayan Susurluk skandalıyla fark etti.

Haberin devamı »

Kendi Kardeşlerinin Gözünü Oyan Haçlılara Güvenilmez!

Ocak 30, 2008

Onikinci yüzyıldayız, yani 1100’lü yıllar. OrtadoÄŸu cadı kazanı gibi. Müslüman devletler, devletçikler, prenslikler… Bizans, Frank/Haçlı krallığı, prenslikleri… Entrikalar entrikalar entrikalar…
İngiliz tarihçi Steven Runciman’ın “Haçlı Seferleri Tarihi�nin ikinci cildindeki (Türk Tarih Kurumu yayınları) şu satırları birlikte okuyalım: “René (de Châtillon) Patrikten para talep etti ve vermeyince de bir kızgınlık nöbeti içinde onu zindana attırdı. Papas burada zalimane bir şekilde döğüldü ve bundan sonra yaralarının üzerine bal sürülerek uzun bir yaz günü boyunca kızgın güneş altında ve zincire vurulmuş olarak içkalenin damında bütün civarın haşaratının saldırısına terkolundu. Bu muamele etkisini göstermekte gecikmedi. Bahtsız patrik böyle bir günün cehennem azabına bir daha tahammül etmektense paraları vermeyi yeğledi.� (s. 290)
O tarihte Kıbrıs, Bizans toprakları içindeydi. Adanın valisi Konstantinopl’deki imparatorun yeğeni İoannes Komnenos idi. Mükemmel bir savaşçı olan Mikhail Branas valinin yardımcılığını yapıyordu. Frank prenslerinden ve kumandanlarından René de Châtillon, Ermeni Kralı Thoros ile birlikte Kıbrıs adasına saldırdı. Karşı koyan Vali İoannes ile kumandan Branas esir düştüler. Bundan sonra olup bitenleri yine Runciman’ın kaleminden okuyalım:
“Başarıya ulaşan Franklar ile Ermeniler bundan sonra Ada’nın her yerine dağılıp gözlerine ilişen her şeyi, kiliseler ve manastırlar dahil olmak üzere bütün dükkanları ve özel evleri soyup soğana çevirdiler ve ateşe verdiler. Bütün tarlalar da yakıldı. Hayvan sürüleri ve ahali bir araya toplanarak sahile doğru itildiler. Kadınlara tecavüz edildi, hareketten aciz olan ihtiyarlar ve çocuklar boğazlandı. Cinayet ve tecavüzler bir bakıma Hun ve Moğolların kıskançlığını uyandıracak bir mertebeye ulaştı. Bu müthiş kâbus hemen hemen üç hafta sürdü. Bundan sonra bir (Bizans) imparatorluk donanmasının yaklaştığı söylentileri çıkınca Renaud gemilere çekilme emrini verdi. Gemiler ağızlarına kadar ganimetle dolduruldu. Gemilerde yer bulamayan sürüler eski sahiplerine çok yüksek fiyatla satıldı. Her Kıbrıslı kendisi için kurtuluş akçesi ödemeye zorlandı; ancak bunu ödeyecek para gerçekten kalmamıştı. Bu sebeple vali İoannes Komnenos ve (kumandan) Branas, ileri gelen ruhanîler ve memleketin büyük çiftlik sahipleri ve tüccarı ve aileleri ile birlikte fidyeleri gönderilinceye kadar zindanda kalmak üzere Antakya’ya götürüldüler; bazı kimseler ise uzuvları kesilerek ve hakaretle İstanbul’a gönderildiler. Kıbrıs adası Fransızlarla bunların Ermeni müttefiklerinin yaptıkları tahribatın ve vermiş oldukları zararın etkisinden bir daha hiçbir zaman kurtulamadı.� (s. 291-2)
Yukarıdaki satırları bendeniz kaleme almadım. Bunları yazan, konunun dünya çapında bir otoritesi olan İngiliz tarihçi S. Runciman’dır…
Bakınız, bir kısım Hıristiyanlar kendi din kardeşlerine nasıl zulm etmişler.
Para için yüksek rütbeli bir patriği dövmüşler, yaralarının üzerine bal sürerek kızgın güneşin altında bırakarak işkence etmişlerdir.
Kıbrıs Hıristiyanlarını öldürmüşler, kadın ve kızların ırzına geçmişler, zavallı ihtiyarları ve çocukları katletmişlerdir.
Din kardeÅŸlerinin tarlalarını, evlerini ve dükkanlarını yakmışlardır… Kilise ve manastırları tahrip edip yakmışlardır.
Üç hafta boyunca adayı talan edip, soyup soğana çevirmişlerdir.
Din kardeşlerinin uzuvlarını kesmişlerdir.
Åžimdi soruyorum.:
Kendi din kardeşlerine böyle yapan Haçlılar, Müslümanlara neler yapmaz?
Bazıları, Haçlıları müdafaa etmek için “Evet böyle üzücü hadiseler olmuştur ama bunlar tarihte kalmıştır..� diyeceklerdir.
Ya öyle mi? Birinci dünya savaşında Hıristiyanların birbirlerini nasıl boğazladıklarını herkes biliyor. İkinci Dünya savaşında da aynısını yaptılar.
1945’te Almanya teslim olduğu zaman, Amerikalılar bir buçuk milyon Alman askerini aç ve susuz bırakarak, yaralarını ve hastalıklarını tedavi etmeyerek, barınak sağlamayarak öldürmüşlerdir. (Kanadalı araştırıcı James Bracque “The Other Losses� isimli kitabında bu konuyu işlemiştir.)
Amerikalı Haçlıların Irak’ta yaptıklarını bütün dünya biliyor ve nice insaflı ve vicdanlı Batılı bu zulüm ve şenaatleri lanetliyor.
Camilerde inleyerek debelenen ağır yaralıları bile nişan alıp vurmuşlardır.
Bile bile sivil halkı katletmişlerdir.
Hapishanelerde korkunç işkenceler yapmış, kadınlara ve erkeklere tecavüz etmişler, Kur’an-ı Kerimleri yırtıp parçalarını helaya süpürmüşlerdir.
Guantanamo cehenneminde, insanlık tarihinde görülmemiş işkenceler yapmışlardır.
Tekrar soruyorum:
Biz Müslümanlar böyle Haçlılara güvenebilir miyiz?
Onların ellerine fırsat geçerse Irak’ta, Afganistan’da zavallı din kardeşlerimize yaptıkları zulümleri bize de yapacaklardır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.
 Hepsi için söylemiyorum ama onların içinde her zaman René de Châtillon’lar olacaktır.
Yüce Kitabımız Kur’an-ı Azimüşşan bizi bu konuda uyarıyor, onları dost ve velî ittihaz edinmeyin diyor.
Birtakım Diyalogçu Müslümanlar, tarihteki ve günümüzdeki bunca zulme, şenaate, acımasızlığa rağmen onları bize sevimli göstermeye çalışıyor. Gafletin böylesi nerede görülmüştür’?
(The other losses kelimeleriyle Google’da aradım, yedi milyondan fazla veri çıktı. Onlardan birini yazıyorum;
Us_war_crimes/Eisenhowers_death_camps).

Kürtlerin ve Alevîlerin Azınlık Statüsünü Kazanmaları Türkiyenin Bütünlüğünün Sonu Olur

AVRUPALILAR ülkemizde yaşayan Kürt ve Alevî vatandaşları azınlık haline getirmek için yıllardan beri açık veya sinsi çalışmalar ve yönlendirmeler yapıyor. Türkiye’nin yapısı buna müsait midir? Kesinlikle değildir. Onlar Türkiye’yi parçalamak istiyor. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Bu iÅŸler parasız, bedava mı yapılıyor? Hayır… Milyarlarca dolar veya euro harcanıyor. Birileri de hisselerini, nasiplerini alıyor.
Bizdeki Derin Devlet bazı Alevî gruplarını elaltından destekliyor. Nasıl bir destek, bu? Parasal destek, parasal destek.
PKK, büyük bir sektör haline gelmiÅŸtir. UyuÅŸturucu, silah, akaryakıt, koyun kaçakçılığı ile büyük paralar vuruluyor. Kimler yapıyor bu iÅŸleri? Sadece PKK’lılar mı? Hayır… Ortakları, iÅŸbirlikçileri var. Birlikte kırışıyorlar.
Türkiye’de terörü bitirmenin ana şartlarından biri, terör ticaretini bitirmektir. Bu ticaret devam ettiği müddetçe PKK (veya yarın başka isimli bir teşkilat) teröre devam edecektir.
Politikacıların, medyanın, kamuoyunun bu ticaret üzerine gitmesi lazımdır. Medyamızın, PKK terörünün tozu dumanı içinde yapılan korkunç kaçakçılıklara, kazanılan efsanevî kazançlara ses çıkartmaması gariptir.
Birtakım Derin güçler, ülkemizdeki Derin Kolonyal Sistemi devam ettirebilmek için Türklerle Kürtleri, Sünnîlerle Alevîleri, Sağcılarla Solcuları, Dincilerle Laikleri birbirine düşman etmiş ve çekiştirip tepiştirmektedir. Bu şeytanî siyaset ve strateji, sonunda Türkiyemizi parçalanmanın eşiğine götürdü.
Sünnî bir Başbakanın Alevîlerin iftarına gitmesi son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme iken birtakım şahıslar ve grupların bundan son derece rahatsız olmalarını anlamak mümkün değildir. Böyle bir şey toplumsal barışa, millî mutabakata faydalı değil midir ki, karşı çıkıyorlar?
Resmî ideolojiyi, sistemi/düzeni, oligarşik yapıyı ayakta tutmak için Alevîleri ve Alevîliği kullananlar devletimize, ülkemize, halkımıza büyük fenalık yaptıklarını ne zaman anlayacaklar?
Bu memlekette Türk Kürt, Sünnî Alevî, Sağcı Solcu, Dinci Laik herkes devlet taraftarı olmalıdır. Bozukluk devletin kendisinde değil, sistemde veya düzendedir. Devletle sistemi özdeşleştirenler bütün hayırlı reformlara kapıyı kapamış olduklarının farkına ne zaman varacaklar?
Kürtlerin ve Alevîlerin azınlık statüsünü kazanmaları, Türkiye bütünlüğünün sonu olur. Bütün iyileştirmeler bütünlük, üniter yapı içinde halledilmelidir.
 
Mehmet Åževket Eygi

Deniz Baykal ve ve Halk Partisi neden halka karşı

Ocak 30, 2008

deniz baykal* Osman Özsoy
yazaramesaj@gmail.com

CHP lideri Sayın Deniz Baykal öyle bir laf etti ki, ülke olarak yaşadığımız tüm sıkıntıların kaynağını, daha doğrusu nedenini ayan beyan ortaya koydu.

Partisinin adında “halk” geçen bir siyasi lider nasıl böyle bir laf eder anlamak mümkün deÄŸil… CHP lideri Sayın Deniz Baykal’ın aÅŸağıda yer vereceÄŸim sözlerini okuyunca (belki de) sizler de çok ÅŸaşıracaksınız.

Bu sözler ya bir şuuraltı yansıması olmalı, ya da meramını anlatmaya çalışırken maksadını aşan laflar olmamalı. Aksini düşünmek hem demokrasimiz, hem de Türk siyasi hayatında en uzun süre kalıp da halen etkili pozisyonda bulunan bir politikacımız adına oldukça üzüntü verici ifadeler… Haberin devamı »

Niyet ettim ‘imamsız’ cuma namazına…

Ocak 30, 2008

hürriyet yalan haberA. Turan Alkan’ın yazısı…

Bir insanın üstüne bu kadar gidilmez; resmen tâciz, mânevî tâciz: İşte buyrunuz, “Ünlü ÅŸarkıcı Seda Sayan kimle, nerede ne zaman evlenecek” haberinin verdiÄŸi yıkılmışlık ve ÅŸaÅŸkınlık duygusunu atlatamadan, “Kar altında Cuma Namazı” baÅŸlıklı sosyo-ekonomik analizle iyiden iyiye karaya vurmuÅŸ haldeyim.

Aslında SS’nin haberi çok daha önemli ama, ihtisas sahama girmediÄŸi için mütereddidim; buna mukabil Yalçın DoÄŸan’ın, geçen Cuma günü UludaÄŸ kırsalının sotalı bir nâhiyesinde, bir kısım sportif giyimli zevâtın kar üstüne örtü serip fotoÄŸraf çektire çektire Cuma namazı kılması üzerine (üşenmeyip saydım; tek saf halinde tam 16 kiÅŸi! Ürkünç!) yaptığı tam üç maddelik çözümlemeyi daha önemli saydığımı söylemeliyim. Evvela bu çözümlemeyi okuyalım:

“300 kiÅŸilik cami dolunca, UludaÄŸ’a kayak yapmaya giden tatilcilerin bir bölümü ile otellerde çalışan personelin bir bölümü Cuma namazını eksi üç derecede karlar altında kılıyor. Otel çalışanları, ‘böyle bir manzarayla ilk kez karşılaÅŸtıklarını’ söylüyor. Onlar kar manzarasına alışık, karlar altında kılınan namazlara deÄŸil.

Bu fotoÄŸraf ve haber Milliyet’te yayınlanıyor. Kayak yapmaya, UludaÄŸ’a gidenler Cuma namazını eksi üç derecede, karlar altında kılacak kadar özveri gösterdiklerine göre, bu merak onlarda ne zaman uyanıyor? Kim bunlar? Üç olasılık var:

1- Kayak yapanlar belli gelir grubunda. Onların Cuma merakı, namazı eksi üç derecede karlar altında kılacak kadar ileri değil. Aniden fışkıran bu adet, iktidara yaranma merakı. Toplumsal sırnaşıklık. Hem kendileri, hem iktidarın kendisi için aldatıcı ve tehlikeli.

2- AKP kendi sermaye sınıfını yaratıyor. Artık onlar da, bir zamanlar kendilerini yabancı hissettikleri ve dışlandıkları mekânlara gitmeye başlıyor. O grubun yaşam tarzı değişiyor. Ürkekliklerini üstlerinden atıyor.

3- Ya da ikisi birden, karlar altında namaz kılanlar hem iktidar sırnaşıkları, hem AKP’nin yeni tip insanları. Bu sıradan bir fotoÄŸraf deÄŸil. Türkiye’nin deÄŸiÅŸen sosyolojik manzarasını yansıtıyor. İslam deÄŸerlerinin giderek ağır bastığı bir manzarayı. Türbana serbestlik tanıma, bu deÄŸiÅŸimin en çarpıcı simgesi, göstergesi.”

Evet, çözümleme böyle; sizi bilmem, ben en çok 3. şıkkı sevdim. “Niçin” diyeceksiniz; çünkü 3′üncü şık her ne kadar “ya da” gibi bir ihtiyat baÄŸlacıyla baÅŸlıyor olsa da, nala ve mıha aynı anda vurmak suretiyle toptan, indirimli ve nihai tahlilde usturuplu bir analiz yapıldığı izlenimini güçlendiriyor. Bu arada “iktidar sırnaşıkları” tâbirine de on üzerinden on verdiÄŸimi belirterek, üzerinde çözümleme yapılan fotoÄŸraftaki bazı garabetlere iÅŸaret etmek istiyorum:

Evvela fotoÄŸrafta imam görünmüyor; Yalçın Bey de bunu bilir fakat gözünden kaçmış olmalı: Cuma namazı şöyle böyle 14 asırdır imamla kılınır; üstelik imam hutbe de okur. Bu durumda fotoÄŸrafa bakarak, tek saf üzerine dizilip el baÄŸlamış kiÅŸilerin Cuma mı, yoksa İkindi’nin sünnetini mi kıldıklarını anlamak mümkün olmuyor. Biz yine de suizanna kapılmayıp mezkûr cemaatin kendilerine UludaÄŸ dolaylarından naylon bir müçtehit uydureben imamsız Cuma namazı bidâtini icrâya koyulduklarını farzedebiliriz. Buna raÄŸmen aklımızda hâlâ bazı şüpheler kalıyor; meselâ fotoÄŸraftaki 16 kiÅŸilik cemaatin vaziyetinden, sair zamanda “eksi üç derecede Cuma edâ edecek kadar gözü kara dindar” olup olmadıklarını, bu kiÅŸilerin iktidar partisiyle baÄŸlantılarının sıhhat derecesini (içlerinde pekâlâ CHP’li veya Ulusalcı da olabilir) şıppadanak anlamak için fotoÄŸraf makinesinin gövdesine bir “imanometre” ve “cemaatin politik ve tinsel eÄŸilimlerini ölçen bir tarayıcı” monte edilip edilmediÄŸini bilmiyoruz; inÅŸallah edilmiÅŸtir.

Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur diyerek, şimdi daha önemli diğer meseleye, yani SS kızımızın izdivacı mevzuuna dönebiliriz ama o da ne?

Yer bitmiÅŸ!

Zaman

Ahmet Turan Alkan’ın sözünü ettiÄŸi haberin yazarı Yalçın DoÄŸan… İşte DoÄŸan’ın iddiası afedersiniz cahilliÄŸi…

Kar altında cuma namazı

GEÇEN cuma Uludağ.

300 kişilik cami dolunca, Uludağ’a kayak yapmaya giden tatilcilerin bir bölümü ile otellerde çalışan personelin bir bölümü cuma namazını eksi üç derecede karlar altında kılıyor.

Otel çalışanları, “böyle bir manzarayla ilk kez karşılaÅŸtıklarını” söylüyor. Onlar kar manzarasına alışık, karlar altında kılınan namazlara deÄŸil.

Bu fotoğraf ve haber Milliyet’te yayınlanıyor. Kayak yapmaya, Uludağ’a gidenler cuma namazını eksi üç derecede, karlar altında kılacak kadar özveri gösterdiklerine göre, bu merak onlarda ne zaman uyanıyor? Kim bunlar? Üç olasılık var:

1-Kayak yapanlar belli gelir grubunda. Onların cuma merakı, namazı eksi üç derecede karlar altında kılacak kadar ileri değil. Aniden fışkıran bu adet, iktidara yaranma merakı. Toplumsal sırnaşıklık. Hem kendileri, hem iktidarın kendisi için aldatıcı ve tehlikeli.

2-AKP kendi sermaye sınıfını yaratıyor. Artık onlar da, bir zamanlar kendilerini yabancı hissettikleri ve dışlandıkları mekanlara gitmeye başlıyor. O grubun yaşam tarzı değişiyor. Ürkekliklerini üstlerinden atıyor.

3-Ya da ikisi birden, karlar altında namaz kılanlar hem iktidar sırnaşıkları, hem AKP’nin yeni tip insanları.

Bu sıradan bir fotoğraf değil. Türkiye’nin değişen sosyolojik manzarasını yansıtıyor. İslam değerlerinin giderek ağır bastığı bir manzarayı.

Türbana serbestlik tanıma, bu değişimin en çarpıcı simgesi, göstergesi.

70’lerdeki sağ-sol kutuplaşmasından sonra

HUKUKÇULAR, “aman çok tehlikeli” diye uyarıyor. Son numara, türbanla ilgili Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸini referanduma sunmak.

Tehlikeli olmasının yanı sıra, öğrenim özgürlüğünden hareketle, Anayasa hukukçuları, “temel haklara iliÅŸkin referandum olmaz” görüşünde birleÅŸiyor.

Buna raÄŸmen, AKP referandumu kendi içinde tartışıyor. Türbanda serbestliÄŸi halkın yüzde 70’i istediÄŸine göre, AKP “bizim elimiz güçlü” havasında. Yani, referanduma gideriz, bu laikçilere de hadlerini bildiririz, hesabında.

Aynı anda, türbana dönük herhangi bir yargı yolunun önünü kapatmak da, hesaplar arasında. 22 Temmuz sonrası, referandumla seçimden sonra, güç tazeleme hırsı.

AKP’deki kaygı, “referanduma kadar geçecek 45 günlük sürede, herkes birbirine daha da fena girecek” yönünde.

Aklı başında hukukçuların ikinci itirazı burada. Zaten yay gibi gerilmiş toplumu, referandumla iyice germek.

Cumhurun başı olan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise, referandumu savunuyor. Cumhuru böleceği, kutuplaşmanın daha da sertleşeceği bir yöntemi savunmak, bir Cumhurbaşkanı için çok talihsiz.

1970’lerdeki sağ-sol çatışmasından yaklaşık kırk yıl sonra, Türkiye kendi içinde ve hiç bir dış etken olmadan, ilk kez böylesine toplumsal bölünme eşiğinde.

Huzurunuzda AKP iktidarı.

Apo Åžemdin Sakık’ı niye sevmiyor?

Ocak 30, 2008

ÅŸemdin sakıkApo Åžemdin Sakık’ı niye gözden çıkardı? Niye sevmiyor? İşte bu soruyu Ümit Fırat, şöyle yanıtlıyor: Diktatörler otorite paylaÅŸmayı sevmez…

Bunu en iyi anlayanların başında da DTP milletvekili Sırrı Sakık’ın abisi Åžemdin Sakık gelir. Bir savunmasında kendisini PKK’nin ikinci adamı olarak gösteren savcıya demiÅŸti ki, ‘DoÄŸu’da siyaset dünyasında ikinci adamlara yer yoktur, ancak dalkavuklara ve uÅŸaklara yer olur.’ Bu gerçekten böyledir!”

* İlk günkü konuşmamızda, ’Aysel Tuğluk’un rehine operasyonuna gitmeme gibi bir şansı yoktu. Gitmemek demek, o siyasetle bağlarının kopması, emre itaatsizlik demekti’ demiştiniz. Kopmak, PKK ile kopmak anlamına mı geliyor?

Haberin devamı »

İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih HilmioÄŸlu’ndan yakışıksız sözler

Ocak 29, 2008

Prof. Dr. Fatih HilmiooÄŸluİnönü Üniversitesi rektörünün aÄŸzından çıkan bu sözler ÅŸok edecek!… Rektör, TBMM’nin en büyük irade olduÄŸunu kabul etmediÄŸini söyledi.

BaÅŸbakan ErdoÄŸan’a ‘Burası KasımpaÅŸa Cumhuriyeti deÄŸil; Türkiye Cumhuriyeti’ diyen İnönü Üniversitesi rektörü, TBMM’nin en büyük irade olduÄŸunu kabul etmediÄŸini söyledi.
NTV’ye konuÅŸan İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih HilmioÄŸlu, BaÅŸbakan ErdoÄŸan’ı yönelik ağır sözlerle eleÅŸtirdi. Son günlerde gündeme gelen başörtüsüne özgürlük çalışmalarına tepki gösteren rektör HilmioÄŸlu, üniversitelerde başörtüsü probleminin olmadığını, öğrencilerin güzel güzel kapı önlerinde başını açarak derse girdiklerini ve maÄŸdur olmadıklarını iddia etti.

ErdoÄŸan için ‘burası KasımpaÅŸa Cumhuriyeti deÄŸil; Türkiye Cumhuriyeti’ diyen rektör, TBMM’nin en büyük irade olduÄŸunu kabul etmediÄŸini söyledi.

Rektörün emriyle toplanan İnönü Üniversitesi Senatosu, bugün İnönü Üniversitesinin internet sitesinde başörtüsü tartışmalarıyla alakalı sert bir bildiri yayınladı. Bildirire ‘türbanın serbest bırakılması, öğrencilerden baÅŸlayarak bütün üniversite personeli arasında geçmiÅŸte olduÄŸu gibi derin ayrışma ve kutuplaÅŸmalara, dini ve siyasi konularda farklı düşünenler arasında çatışmalara yol açacaktır’ ifadesi yer aldı. Senatonun iddiasına göre başörtüsüne özgürlük, üniversitelerden baÅŸlayarak toplumdaki barış ve huzuru bozacaktır. Yine iddiaya gör başörtüsüne özgürlük, üniversite öğrencilerinden baÅŸlayarak zaman içerisinde orta ve ilk öğretim öğrencilerini ve hatta tüm kamu çalışanlarını da kapsayacağı ÅŸimdiden ifade edilen türban serbestliÄŸinin, masum bir özgürlük talebinin ötesinde rejimi deÄŸiÅŸtirmeye yönelik bir tehdidi…

Rektör Hilmioğlu, katıldığı canlı yayında, Anayasa Profesörü Ergun Özbudun için de eleştirilerde bulundu.
moralhaber

Asıl tehlike: Korku siyaseti

Ocak 29, 2008

Akif Emre
Yargıtay saldırısının hemen ardından saldırıya muhatap olan yargı üyelerinden biri saldırganın varsaydığı dini kimliğine vurgu yaparak, olayın laiklik karşıtı bir irtica girişimi olduğunu ilan etmişti ayaküstü. Yine hatırlanacağı üzere, rejimin irticai bir tehdit altında olduğunu ilan eden mesleği gereği hukuk donanımına, mantığına ve de adalet duygusuna sahip olması beklenen yargı mensubunun iddiasına dayanak olarak gösterdiği, saldırganın ateş ederken sarfettiği sözleri (tekbir getirmek gibi) aslında hiç sarf etmediği ortaya çıkmıştı.

Bunu neden hatırlatmak gereÄŸi duyuyorum? Saldırı ile “Ergenekon” çete oluÅŸumu arasındaki baÄŸlantılar ortaya çıktıkça yapılan yorumlardan bir adım geri adım atmamaları Türkiye’deki korku siyasetinin nasıl iÅŸlediÄŸi konusunda bir fikir vermektedir. Silahlı saldırı sonunda ayaküstü rejimin nasıl bir saldırı karşısında olduÄŸunu açıklayarak irtica karşıtı kampanya baÅŸlatmak isteyenlerle sokak çetelerini kullanarak memlekette kargaÅŸa çıkartmak isteyenlerin aynı dili kullanıyor olması ‘korku siyaseti’nin seçkinler nezdinde sanıldığından daha fazla kök salmış olduÄŸunu gösterir.

Ortada sokak çetelerini kullanarak topluma korku salarak, kargaÅŸa çıkarmak ve devletin organları arasında rejim tehdidi algısını yoÄŸunlaÅŸtırmak isteyen, bir adım sonrasında darbe ortamın oluÅŸturma planları yapan birtakım derin oluÅŸumlar söz konusu. Yargı mensuplarının bile kafalarındaki hazır kalıplara uygun olarak “irtica korkusu”nu silahlı kalkışma boyutlarında algılanmasını isteyen bir çeteleÅŸmenin nerelere kadar uzandığı ortaya çıktı. Halkı hükümete karşı isyana teÅŸvik etmekten yargılanan bir çetenin marifetleri, en azından bir kısmı, ortaya çıktı.

Bu durumda, ayak üstü rejimin tehdit altında olduğunu söyleyenlerin televizyon kameralarının karşısına geçip canlı yayında yaptıkları açıklamalardan dolayı özür dilemeleri, en azından yanlış anlaşılma olduğunu açıklamaları beklenirdi.

Burada tuhaf olan husus şu: Halk arasın da kargaşa çıkararak korku ve panik oluşturmak isteyen çetelerin bu konuda en çok bir kısım okumuşlar, seçkinler ve de devletin en üst kurumlarında görev yapanlar arasında etkili oldukları anlaşılıyor. Adalet duygusu ve hukuk bilgisine sahip olması beklenen yargı mensubunun ayaküstü açıklamalarına uyarak halk da benzer bir korkuya kapılsa sonuç ne olurdu dersiniz. Bir avuç çeteci memleketi istediği yöne çekebilecek demekti. Şükür ki halkımız okumuşlarımızdan da devleti yönetenlerden de daha aklı selim sahibi, en azından sağduyulu.

Burada sorun şu; çetecilerin oluşturmak istedikleri algının büyük kısmı zaten devletin belli kademelerinde, belli seçkin çevrelerde zaten var olmasıdır. Korku siyasetini sokakta geçerli kılmak isteyenlerle medyada, akademik alanlarda belli yer işgal edenler, belli siyasetçiler arasında ortak bir algının olması hiç de hayra alamet değil. Bu durum; korku siyaseti izleyenlerin çeteci oldukları anlamına gelmez. Ancak benzer korkulardan besleniyor oldukları izlenimi vermeleri herkes adına tedirginlik verici…

Başörtüsü yasağı sorununa dair bir iki cılız adım atılmaya başlar başlamaz yükselen tehlike uyarıları ile saldırı sonrası yapılan açıklama arasındaki dil benzerliğine dikkat etmeli. Ortak bir korku dili kuruluyor ve bu dil üzerinden memleketin geleceği rehin alınıyor.

Üniversite rektörü düzeyinde okumuş insanlar toplumun vicdanına, inancına; benliğine, varoluş şartına rağmen tehlike zilleri çalarak belli çevrelere mesaj veriyor. Medya organları devlet televizyonuna çıkan bir sosyologun başörtüsünden yola çıkarak korku siyasetini yaygınlaştırmaya çalışıyor.

Türkiye’de bir bir tehlike varsa bu da yürütülen ve seçkinler katında yaygın kabul gören ‘korku siyaseti’dir. Korku siyaseti bu memlekette bir rejim sorunudur.

Kaynak: Yeni Åžafak

Türban… Baykal´ın ipiyle kuyuya inilmez

Ocak 29, 2008

Hasan Karakaya

Gazetelerdeki haberleri okuyunca, “Adalet Partisi günleri” geldi aklıma… Hani, Ispartalı Nurlu Süleyman’ın “Allah, Kur’an, Peygamber ve Ezan’ı” dilinden düşürmediÄŸi AP’li günleri…
Ve tabiî; kendisine “Allah ve Peygamber’den bahset” diyen parti kurmaylarına, “Allahaısmarladık dedik ya!” diyen İnönü’nün kırılmaz inadı!..
İşte o günlerde, “din düşmanı” imajını silmek için “halkın içine” girip, köy köy dolaÅŸan CHP’liler, Karadeniz’de bir köye gitmiÅŸler… O köyde de, “yaÅŸlı bir teyze” varmış ki, “ne derse, o” olurmuÅŸ… Anlayacağınız, “sözü dinlenir, hatırı sayılır” biriymiÅŸ… “YaÅŸlı teyze”nin bu saygınlığını bilen her parti, gider “propaganda”sını ona yaparmış…
CHP’liler, “biz CHP’den geliyoruz” deyince, yaÅŸlı teyze sormuÅŸ: “CHP ne demek?”
YaÅŸlı teyzenin “dinî hassasiyet”ini bilen CHP’liler; “CHP demek, Cenab-ı Hakk’ın Partisi demek” demiÅŸler!..
YaÅŸlı teyze, “AP’den gelenleri” hatırlatarak; “çok güzel ama” deyip eklemiÅŸ: “Daha dün Allah’ın Partisi’nden geldiler!.. Bu seçim onlara söz verdim!.. Bir dahaki sefere, belki size oy veririz!”
Dedim ya, gazetelerdeki haberleri okuyunca, o günler gelmiÅŸti aklıma… 3 Eylül tarihli gazetelerde, “CHP halka karışacak… Baykal’ın Evliya çelebi dönemi” baÅŸlıklı haberleri okuyunca; “tamam” demiÅŸtim; “CHP, halkın gücünü kavradı!.. Halk Partisi, nihayet halkı hatırladı!”
Siz olsanız böyle düşünmez misiniz?… çünkü efendim; Deniz Baykal, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın 76’ncısının açılışı için gittiÄŸi İzmir’den oldukça memnun ayrılmış… İzmir’e, “cebinde haritasıyla” gelen Baykal, gideceÄŸi yerleri tek tek belirleyip kendisine “yol haritası” çizmiÅŸ!..
CHP İzmir İl BaÅŸkanı Kemal KarataÅŸ, “Baykal, bundan sonra halkın arasında olacak. Evliya çelebi gibi yollara düşecek” demiÅŸ!..

BAYKAL’A PEK GüVENİM YOK!
Aslında iyi bir geliÅŸmeydi… 1940’lardan bu yana, “halka raÄŸmen halkçılık” gibi bir strateji güden, halkı “cahil ve sersem” yerine koyan, “Profesörle çoban’ın oyu aynı olamaz” deyip, “halka tepeden bakan” bir CHP’nin “halka karışacak” ve onunla “barışacak” olması, çok iyi bir geliÅŸmeydi!..
Ne var ki, bunu yapacak olanın Deniz Baykal olması; ne yalan söyleyeyim, pek güven vermemişti bana!..
çünkü, Bay Baykal; Bosna-Hersek’e giderken götürdüğü “beyaz başörtüleri” için “Bunlar temizliÄŸin, bunlar güzelliÄŸin, bunlar iffet ve namusun sembolüdür” demiÅŸ ama Ankara’ya dönünce, aynı “örtü”lerin “irtica sembolü” olduÄŸunu iddia etmiÅŸti!..
Dolayısıyla, “Baykal’ın ipiyle kuyuya inmek”ten hep çekinmiÅŸimdir!..

TüRBAN’A DAİR 14 KONUÅžMA!
Nitekim, şu son günlerde meydana gelen gelişmeler, maalesef beni bir defa daha haklı çıkardı.
Eylül ayında, “halka karışmaya, halk ile barışmaya” karar veren Bay Baykal, bugün, halkı yine “karşısına” aldı!..
AK Parti ve MHP kurmaylarının “başörtüsü sorununa çözüm” giriÅŸimleri üzerine, Bay Baykal’dan gelen tepkiler, bir defa daha gösterdi ki; “katran”ı ne kadar eritirsen erit, asla “ÅŸeker” olmaz!..
üşenmedim, saydım… Bay Baykal, bugüne kadar, içinde “türban” geçen tam “14 konuÅŸma” yapmış!..
Kimi “toplantı”larda yaptığı konÅŸumalar, kimi de gazetelere verdiÄŸi “özel demeç”ler!..
özetle demiş ki;

- BAŞöRTüSü SORUNU YOK: Bu konuları konuÅŸmaktan hoÅŸlanmıyorum ama BaÅŸbakan gündeme getiriyor. önce adını doÄŸru koyalım, çünkü iÅŸ oradan baÅŸlıyor. Türkiye’de bir başörtüsü sorunu yoktur. Kim sorunun adını başörtüsü olarak koyuyorsa bilin ki gizlemek için yapıyor. Başörtüsü tarihi, kültürel, geleneksel bir örtü olarak doÄŸal ÅŸekilde hayatımızdaki yerini alıyor. Sorun türban sorunudur. Maskelemesinler, türban desinler. Olay bu, herkes de buna siyasi simge diyor.
(16.1.2008)

- TSK’YA GİRER- “Hem dini hem siyasi simgelerin bir anayasal yaptırıma, bir kamu düzeni uygulamasına yol açacak ÅŸekilde kullanılması, kabul edilemez. Bu yola girince, kamu hizmeti gören ve veren kiÅŸilerin; öğretmenlerin, yargı mensuplarının, saÄŸlık çalışanlarının, emniyet güçlerinin ve giderek askerlerin dini siyasi simge kullanma arayışına giden yolun kapısını açmış oluyoruz.”
(18.1.2008)

- BU SEVDADAN VAZGEÇ- “Gel bu türban sevdasından vazgeç. Yargıtay ve Danıştay’ın uyarılarını dikkate al. ülkeyi germe. YaÅŸanan olaylar açıkça göstermiÅŸtir ki, bu yaklaşım, bu zamanlama ve bu dayatma ülkenin siyasi istikrarını, siyasi dengesini sarsmadan gerçekleÅŸtirilemeyecektir. Artık bu noktada BaÅŸbakan, yeni ve soÄŸukkanlı bir deÄŸerlendirme yapmalıdır. BaÅŸbakan geliÅŸmeleri dikkate almalı, bu sevdadan vazgeçmelidir.”
(20.1.2008)

- YASAKLANMALI- “Türbanın Türkiye’deki laik ve demokratik rejimi ortadan kaldırmak isteyen siyasi görüşün simgesi haline geldiÄŸi açık, yasaklanması gerekir.”
(23.1.2008)

- LAİKLİK SüRECEK Mİ- Tartışılan konu türban konusu deÄŸildir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik anlayışı var olmaya devam edecek midir, etmeyecek midir? Konu budur. Birileri artık kendilerini yeterince güçlenmiÅŸ, meydanı yeterince boÅŸaltmış, istediklerini istedikleri gibi yapabilir hale geldiklerini düşünüyor olmalılar. Zamanının geldiÄŸi anlayışı artık onların içinde ÅŸekillenmeye baÅŸlamıştır. Tartışılan budur. Türkiye’de bundan sonra laik bir Cumhuriyet devam edip etmeyeceÄŸi konusudur.
(27.1.2008)

- ONLAR FARKETMEDİ Mİ?- “Herkesin inancı, kimliÄŸi saygıdeÄŸerdir. Hepsinin başımızın üzerinde yeri var. Bu devlet hepimizin devletidir. Devlet o mezhebin de, bu mezhebin de devletidir. O nedenle devlete üniforma giydirmek, devleti o inancın simgesi haline getirmek yanlıştır. Herkesin inancına ve yaÅŸayışına saygımız var. Kimsenin kılığına-kıyafetine karışma hakkı hiçbirimizde yoktur. Herkesin kılık ve kıyafetine saygı duyuyoruz, ama devleti belli bir kılık-kıyafet içerisine sokmanın yanlış olduÄŸunu söylüyoruz. (…) Hak ve özgürlüklerdeki kısıtlamayı gelmiÅŸ geçmiÅŸ devlet adamları fark etmedi de, ÅŸimdi birileri mi fark ediyor? Atatürk’ü, İnönü’sü, Bayar’ı, Menderes’i, özal’ı bu meseleden habersiz miydi?”
(28.1.2008)

BAYKAL, HANGİ SöZüNDE SAMİMİ?
Bunlar, Bay Baykal’ın sözleri… Mümkün olduÄŸunca “tam metin” vermeye çalıştım ki; yarın ortaya çıkıp da, “sözlerim çarpıtıldı” veya “makaslandı” demesin!..
Görüyorsunuz ya;
1993′lerde Bosna’ya “örtü” götürürken, bunların birer “temizlik, iffet, güzellik ve namus sembolü” olduÄŸunu söyleyen Bay Baykal; 15 yıl sonra bugün aynı “başörtüsü” için aÄŸzına geleni söylüyor!..
“Dini simge” diyor, “siyasi simge” diyor, “laikliÄŸi tehdit sembolü” diyor!..
Diyor oÄŸlu diyor!..
Peki, ama adama sormazlar mı;
“15 yıl önce Bosna’ya giderken yaptığın mı doÄŸrudur, yoksa bugün söylediklerin mi?”
Bilmem dikkatinizi çekti mi?..
Bay Baykal’ın, “iki lafından birisi, diÄŸerine uymuyor!”
Meselâ, diyor ki;
“Herkesin inancına ve yaÅŸayışına saygımız var… Kimsenin kılığına-kıyafetine karışma hakkımız yok!”
Ama, “öteki cümle”de söylediÄŸi ÅŸu:
“Tartışılan konu türban konusu deÄŸildir, tartıştığımız konu Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik anlayışı var olmaya devam edecek midir, etmeyecek midir? Konu budur.”
Ya hu, bu ne “perhiz”dir, bu ne “turÅŸu?”
Bir karar ver birader;
Hem “Kimsenin kılığına-kıyafetine karışmaya hakkımız yok” diyeceksin, üstelik “inanç ve yaÅŸayışa saygılı” olduÄŸunu söyleyeceksin, ama hemen “aba altından sopa”yı göstereceksin;
“Türban laikliÄŸe aykırıdır!”
Evet, Bay Baykal karar vermelidir;
“Kılık-kıyafette özgürlük” konusunda mı samimidir, yoksa “laiklik” konusunda mı?
Laiklik konusunda samimi ise, tekrar sormak gerekir:
“Laiklik, bir din düşmanlığı mıdır ki; başörtüsüne özgürlük tanımak, laikliÄŸe aykırı olsun?”
öğrenciler, açıkça söylüyor işte:
“Biz, başörtüsünü inancımız gereÄŸi örtüyoruz… BaÅŸka bir amaçla deÄŸil!”
Böyle olduÄŸunu bile bile “başörtüsü” sorununun çözümünü bir “rejim sorunu”na dönüştürmeye çalışmak; bana göre “samimiyet” deÄŸil, bir “acziyet”tir!..
üstelik de, “istismar”dır!..

O ÖRTÜ DE “TÜRBAN”(!) DEĞİL Mİ?
Åžu yukarıdaki fotoÄŸrafa, lütfen dikkatlice bakın…
Bu, “CHP’nin seçim afiÅŸi”dir!.. Gördüğünüz gibi, “CHP seçim otobüsü”nün önünde, bir “Türkiye fotoÄŸrafı” var!
Gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine!..
Peki, ya ÅŸu “başörtülü kadın”a ne dersiniz?..
Sahi, soralım mı Bay Baykal’a:
Bu hanımın başındaki örtü; “türban” mıdır, yoksa “başörtüsü” mü?..
Siz diyorsunuz ya; “Türkiye’de başörtüsü sorunu deÄŸil, türban sorunu var!”
Demek oluyor ki;
Bu hanımın başındaki örtü “türban” deÄŸil, “başörtüsü”dür!.. Yani, CHP buna “razı”dır!..
O halde; gayet net, gayet açık ve dobra dobra söylüyorum ki;
“CHP’nin teklif ettiÄŸi örtünme biçimi eÄŸer buysa, aha buraya yazıyorum, buna ben de razıyım!”
Madem ki “CHP’nin razı olduÄŸu” örtünme ÅŸekli budur… Madem ki, bu örtünme biçimi “türban” deÄŸil, “başörtüsü”dür, o halde daha neyi tartışıyoruz ki?..
Bence; AK Parti ve MHP kurmayları bu fotoÄŸrafı alıp, “CHP’lilerin gözüne” sokmalıdır!..
Demelidirler ki; “Bu hanım, bizim için de modeldir!..
O halde, buyrun birlikte çözelim ÅŸu sorunu!”
Ama hayır… Gerek Baykal’ın, gerek CHP’lilerin genlerinde “sorun çözmek” yoktur!.. Onların genlerinde “sorunun bir tarafı” olmak ve onu “istismar” etmek vardır!..
İşte, bunun için diyorum ya;
“Baykal’ın ipiyle kuyuya inilmez!”

—————

Cumhuriyet mitingçileri!!!
Åžimdi size, 30 Nisan 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir haber sunmak istiyorum… Cumhuriyet, çaÄŸlayan Mitingi’ni şöyle duyurmuÅŸ:
“Cumhuriyet Mitingi için alana gidenler Cumhuriyet gazetesinin önündeki Prof. Dr. Nurettin Mazhar öktel Sokağı’ndan geçerken “Satılmamış medya iÅŸte burada”, “Bu halk sizinle gurur duyuyor”, “Cumhuriyet’e uzanan eller kırılsın”, “YaÅŸasın Cumhuriyet”, “İyi ki varsınız” sloganları atıp tempo tuttu.
Mitinge ilahiyat profesörü Zekeriya Beyaz, ressam Bedri Baykam, adı Hrant Dink suikastına karışan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Danıştay saldırıları kapsamında gözaltına alınan eski subay Muzaffer Tekin de katıldı.
Evler, arabalar bayraklarla donatılıp halk, Cumhuriyete sahip çıkmanın bayramını yaÅŸadı.”
Ne garip deÄŸil mi; o zaman “Cumhuriyet’e sahip çıkmak” için yürüyenler, ÅŸimdi “Cumhuriyet gazetesine bomba attırmak”la suçlanıyor!..
O günün “Cumhuriyetçi”leri de, bugün “Ergenekoncu” çıktı iyi mi?..
Hani, her zaman derim ya; “At izinin, it izine karıştığı” bir ülkede yaşıyoruz… Gerçekten de öyle; “Cumhuriyet”çiler ile “Ergenekon”cular, birbirine karıştı!..
“Kim, kimdir” anlayan beri gelsin!..

YazıcıoÄŸlu’ndan AKP’ye sert eleÅŸtiri

Ocak 29, 2008

yazıcıoÄŸluBBP lideri YazıcıoÄŸlu, başörtüsü konusunda yapılanlara destek verdi, ancak kamuda serbest bırakılmasını savunan Hüsnü Tuna’nın disipline verilmesini eleÅŸtirdi.

YazıcıoÄŸlu’nun AK Parti’ye bir çift sözü vardı.

Hilal TV Basında Bugün’de Feridun ve Arzu Erdoğral’ın sorularını yanıtlayan BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu, “Gelinen noktayı faydalı olarak görüyorum ancak bunun yeterli olmadığı kanaatini taşıyorum� dedi.

- Ak Parti ve MHP, anayasanın 10. ve 42. maddelerinde 5 saatlik bir toplantı sonrasında üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkması için mutabakata vardı. Başörtüsünün yalnız üniversitelerde serbest olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Haberin devamı »

Hukukçulardan Hüsnü Tuna’ya destek

Ocak 29, 2008

hüsnü tunaHukukçular Derneği eski başkanları: Konya Milletvekili Hüsnü Tuna başörtüsü ile ilgili yaptığı açıklamalar nedeniyle hedef tahtası haline getirilmiştir.

AK Parti Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’ya destek veren Hukukçular DerneÄŸi, başörtüsü yasağının sadece üniversitelerde kaldırılmasının sorunu çözmeyeceÄŸini ve yasağın her alanda kaldırılması gerektiÄŸini ifade etti. Hukukçular DerneÄŸi’nin eski baÅŸkanı olan ve son günlerde başörtüsü ile ilgili yaptığı konuÅŸmayla gündeme gelen AK Parti Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’ya hukukçular destek verdi.

Haberin devamı »

Başörtüsü yasağı devam mı edecek!

Ocak 29, 2008

rektörlerYeni düzenlemeyle türban yasağını kaldırma girişimi tartışılırken, kararı Rektörlerin tanımayacağından endişe ediliyor.

Önce Fikret Bila’nın yazısından bir bölümü okuyalım:

“AKP ve MHP üniversitelerde türbanı serbest bırakacak Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi konusunda anlaÅŸtılar. Ayrıca YÖK Kanunu’nun ek 17. maddesine hüküm getirerek üniversitelerde takılabilecek türbanı, başörtüsüne yakın bir ÅŸekilde tarif ettiler. Böylece üniversitelerde bir kıyafet tanımı yasayla yapılmış oldu. “Kılık kıyafet” MHP’nin isteÄŸi doÄŸrultusunda Anayasa’ya girmedi. Buna karşın 42. maddeye konulan ifadede “Yükseköğretim” sınırlaması yer almadı. Sınırlamalar, kanuna dolayısıyla iktidarlara bırakılmış oldu…. Anayasa Mahkemesi, türban serbestliÄŸiyle ilgili olarak devrim yasaları açısından yaptığı incelemede ÅŸu hükme de varıyor: “Demokrasiden yararlanarak lâikliÄŸe karşı çıkışlar, din özgürlüğünün kötüye kullanılmasıdır…. Türk devrimi temeline oturan ve bu yapıda lâiklik ilkesine özel bir önem ve üstünlük tanıyan anayasa, özgürlüklere karşın lâiklik ilkesini özenle korumayı amaçlamış, bu ilkenin özgürlüklere kıydırılmasına olanak tanımamıştır. 174. maddede korunan lâiklik ilkesiyle, bu kapsamındaki devrim yasalarının amaç, erek ve içeriklerinin öngördüğü nitelikleri gözardı ederek, dinsel inanç gereÄŸine dayalı bir düzenleme getiren dava konusu kural, Anayasa’nın 174. maddesine de aykırıdır.”

 

Günlerdir tartışılan, toplumda büyük bir heyecanla “çözüm umutları�nın yeşermesine yol açan “başörtüsü yasağının kaldırılması çalışmaları�, “dağ fare doğuracak� endişelerine yol açmıştır. Nedeni ise başörtüsü yasağının kaldırılması için anayasal ölçekte bir düzenleme yapılmamıştır. Yapılan düzenlemeler şöyle:

Madde 10: Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.

Madde 42: Kimse, kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

YöK Yasası Ek Madde 17: Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir. Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yüksek öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.

Görüldüğü üzere, Anayasa’da yapılan değişiklikler, başörtüsü yasağının kaldırılmasını yasalara bırakmıştır. Yasa olarak da YÖK Yasası’nın Ek 17. Maddesinde düzenlemeye gidilmiş ve başörtüsünün “bağlama şekli� tarif edilmiştir.

 

SEZER’İN ATADIÄžI REKTÖRLER KARARI TANIMAYACAK

 

Fikret Bila’nın yukarıda iktibas ettiğimiz açıklamalarına baktığımızda, Anayasa Mahkemesi’nin aynı gerekçeyle yeni yasayı iptal etmesi kuvvetle muhtemeldir; hatta kesin gibidir. Anayasa Mahkemesi iptal etmemiş olsa bile bu durumda başörtüsü yasağı yine kalkmamış olmaktadır. “Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.� tarifine bakılırsa düzenleme rektörlerin keyfine göre davranacağı bir biçime sokulmuştur.

Öte yandan başörtüsüne serbestlik tanıyan düzenlemeyi Üniversitelerarası Kurul bir araya gelerek değerlendireceğini dün açıklamıştır. Kurul, Rektörlerin büyük çoğunlukla yasağın devamından yana tavır takınacakları ve İktidar-Muhalefet dayanışmasıyla yasağın kaldırılması kararını tanımayacaklarını belirterek adeta meydan okuyor. AK Parti ve MHP bundan sonra ne yapacaklar doğrusu merak ediyoruz.

 

Memleket

Emniyet hangi ‘PAÅžA’nın peÅŸinde?

Ocak 29, 2008

Terör örgütü Ergenekon’un saÄŸ kanadını Veli Küçük yönetiyordu. Polis ÅŸimdi sol kanadı yönettiÄŸi öne sürülen diÄŸer emekli general ve adamlarının peÅŸinde.

Ergenekon’un kaos yaratma hedefine ulaÅŸmak için hem saÄŸ hem de soldaki ulusalcıları tek çatı altında topladığı belirlendi. SaÄŸ kanadın liderliÄŸini Veli Küçük’ün, sol kanadın liderliÄŸini ise emekli bir orgeneralin yaptığı öne sürüldü. Polis sol kanadın peÅŸine düştü.
Terör örgütü Ergenekon soruÅŸturması geniÅŸledikçe, örgüte iliÅŸkin ilginç detaylar da ortaya çıkıyor. Ergenekon’un ulusalcı saÄŸcılar ve ulusalcı solcuları Kızıl Elma İttifakı etrafında topladığı belirlendi. Ergenekon’un ülkücü ve ulusalcı saÄŸcıları çeÅŸitli eylemlerde kullanırken, ulusalcı solcuların daha çok akademisyenler ve MİT ile baÄŸlantılı kiÅŸilerden oluÅŸtuÄŸu anlaşıldı. Emekli general Veli Küçük’ün saÄŸ kanadının liderliÄŸini yaptığı, sol kanadın liderininse emekli bir orgeneral olduÄŸu iddia edildi. Veli Küçük liderliÄŸindeki saÄŸ kanat baÅŸta Karadeniz olmak üzere İstanbul’da uzun yıllar süren psikolojik hareket düzenlediÄŸi ortaya çıktı. Toplumun hassas deÄŸerlerini çok iyi bilen bu grubun bir halkın milliyetçi duygularını tahrik ederken, diÄŸer yandan da devlete karşı bir kamuoyu oluÅŸturmaya çalıştığı ifade edildi.

BÜROKRAT SUİKASTI
ERGENEKON’UN 2009 yılında darbe olmasını saÄŸlamak için izlediÄŸi planın 3′üncü ve 4′üncü aÅŸamasında,’Devleti tarikatlar ve Kürtler kuÅŸattı’ propogandası sonrasında, kilit yerlerde çalışan ve kendilerine ayak bağı olarak gördükleri üst düzey bürokrat ve siyasilere yönelik eylem yapmayı planladıkları belirlendi. Ayrıca halkın sevdiÄŸi kiÅŸilere de suikast düzenleyerek güvensizlik ve kaos ortamı oluÅŸmasını hedeflediÄŸi de anlaşıldı. Hedeflerine ulaÅŸmak için kanlı cinayet senaryoları devreye sokan Ergenekon örgütü, kendilerine ayak direyen ya da önlerine çıkan bin 500 kiÅŸiyi hain ilan ettiÄŸi ve bu hain listesini ölüm listesine çevirdiÄŸi iddia edildi.

KUNDAKÇILIK DA VAR
Ülkeyi kaosa sokmak için her türlü olayı deÄŸerlendiren Ergenekon örgütünün tıpkı PKK yandaÅŸları gibi otomobil kundakladığı iddia edildi. Gaziantep’deki kundaklama eylemlerinin Ergenekon’un eylemi olduÄŸu sanılıyor.

Ergenekon yapılanmasının finans kaynağının, 3 farklı yöntemle kaynak aktarıldığı belirtildi. Muzaffer Tekin’in Almanya’da halen uyuÅŸturucu trafiÄŸiyle uÄŸraÅŸan bir kiÅŸi ile yaptığı telefon görüşmesinin, terör örgütünün uyuÅŸturucu trafiÄŸinden gelir elde ettiÄŸi tezlerini güçlendirdiÄŸi kaydedildi.

İddiaya göre Alman istihbarat birimi BND, bazı vakıflar aracılığıyla paravan sivil toplum örgütleri aracılığıyla Ergenekon’a bağış adı altında para sevkiyatı yapıyor. Özel güvenlik ÅŸirketi kuran örgüt elemanları, kendi yandaÅŸları olan bazı siyasi ve bürokratların yardımıyla önemli kurumların güvenlik ihalelerini alıyorlar. Böylece belirli bir oranda gelir elde ediyorlar.

Polis sol kanadı izliyor
Ergenekon’un SaÄŸ ve sol kanatlarının ortak eylem yapmaları için, Kızıl Elma adı altında toplandığı belirlendi. Ergenekon’un sol kanadının özellikle üniversiteler de akademisyenlerden ve MİT baÄŸlantılı kiÅŸilerden oluÅŸtuÄŸu belirlendi. Sol kanat silahlı bir eyleme geçmediÄŸi için polis bu kanadı izlemeyi sürdürüyor.

Ortak eylem tutmadı
Ergenekon yapılanmasının saÄŸ kanadını Veli Küçük yürütürken sol kanadını ise emekli bir orgeneralin yürüttüğü ileri sürüldü. Tepeden gelen, ‘Birlikte hareket edin’ talimatı üzerine, ilk defa Fikri KaradaÄŸ liderliÄŸinde, Dubai Towers’a karşı ortak eylem kararı alındı. Bu eyleme katılan sol görüşlü Çeliktepe GüzelleÅŸtirme DerneÄŸi ve Ülkücü bir grup slogan kargaÅŸası yaÅŸadı. Aynı eylem için gelen iki grup üyeleri kendi aralarında tartışmaya baÅŸladı. KaradaÄŸ’ın tüm müdahalesine raÄŸmen tartışma büyüyünce ülkücü grup slogan atıp gösteriden ayrıldı.
sonsayfa

DaÄŸ fare doÄŸurdu

Ocak 29, 2008

'Yükseköğretim' ifadesi önerideAK Parti ile MHP’nin türban düzenleme-sine ‘yükseköğretim’ ifadesini ekledi. ErdoÄŸan, 4 kiÅŸi dışında kimsenin konuÅŸmamasını istedi. İki parti birlikte, CHP ve DSP’ye gidiyor.
AK Parti ile MHP’nin üzerinde mutabakata vardıkları türban düzenlemesine ‘yükseköğretim’ ifadesi eklendi.

AK PArti Grup BaÅŸkanvekili Bekir BozdaÄŸ, Anayasa’da yapılacak deÄŸiÅŸiklik kapsamında, durumun daha da net ifade edilmesi için Anayasa’nın 42′nci maddesine “yükseköğrenim” ifadesini de koyacaklarını bildirdi.

BozdaÄŸ, gazetecilere yaptığı açıklamada, teklife son ÅŸeklini vermeye çalıştıklarını ifade ederek, “Anayasa’nın eÄŸitim ve öğrenim hakkını düzenleyen 42′nci maddesine, ‘yükseköğrenim’ ifadesini koyuyoruz” dedi. Haberin devamı »

Sonraki Sayfa »