Cheney, Irak’a saldırılmasındaki asıl gerekçesi İslam İmparatorluğu
Kasım 21, 2005
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu istihbaratını Irak Savaşı’nı başlatmak için çarpıttığı yönündeki iddiaların “onursuz ve kınanacak” bir durum olduğunu belirtti.
Bush yönetiminin birinci döneminden bu yana daha çok perde arkasında kalmayı tercih eden ve kamuoyu önünde çok az konuşan Cheney, Irak’tan hemen asker çekilmesi yönündeki tartışmaların özellikle ABD kongresinde tartışıldığı bir dönemde, yönetime yakın, muhafazakar düşünce kuruluşu American Enterprise Institute’de (AEI) katılımcıların sorularını yanıtlamadan bir konuşma yaptı.
Cheney, Demokrat Partili Pennsylvania Milletvekili John Murtha’nın, Amerikan askerlerinin bir an önce Irak’tan çekilmesi çağrısında bulunan tasarıyla kongrede başlattığı tartışmalara da değindi ve “Murtha’nın görüşlerine katılmıyorum. Ancak o çok iyi bir adam, eski bir deniz piyadesi ve bir vatansever. Kimse bu konuları tartışmayalım, ya da kongrede Irak Savaşı’na destek yönünde oy kullananların kararını yeniden gözden geçirmeyelim demiyor. Biz Amerikalıyız ve bunları tartışırız. Eleştirmek yanlış değil” dedi.
ABD Başkan Yardımcısı, “ancak bazı Senatörler’in, Başkan Bush ve yönetiminin, savaş öncesi istihbaratı saptırdığı yönündeki iddiaları onursuz ve kınanacak bir durumdur” diye konuştu.
Cheney, Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahları arayışına ilişkin uzun bir tarihi olduğunu, bu silahları kendi vatandaşlarına karşı kullandığını, daha önceki Demokrat Partili Başkan Bill Clinton yönetiminin de Saddam’ı ABD’ye bir tehdit kabul ettiğini, uluslararası kurumlar ve dünyanın da, Saddam’ın kitle imha silahları konusundaki istihbaratı takdir ettiğini söyledi.
Kitle imha silahlarının yayılmasını önlemek için ABD’nin elinden gelen herşeyi yapmayı bir sorumluluk olarak gördüğünü belirten Cheney, Saddam’ın, eski ABD başkanlarından George Bush’a suikast girişiminde bulunduğunu, terörizme destek verdiğini, uçuşa yasak bölgede koalisyon uçaklarını düşürmek için ateş açtığını kaydetti. Irak’ta kitle imha silahı bulamadıklarını kabul eden Cheney, operasyonun, ellerindeki istihbarata göre düzenlendiğini ve “meşru” olduğunu kaydetti.
“AMAÇ İSLAM İMPARATORLUĞU”
Revizyonist yaklaşımların Amerikan Senatosu’nda yeri olmadığını belirten Cheney, ABD’nin Irak’taki operasyonlarının “haklı, adil ve gerekli” olduğunu ve zafer elde edilinceye kadar süreceğini söyledi.
Amerikan askerlerinin Irak’ta, “çok elzem Amerikan çıkarlarına” hizmet ettiğini belirten Cheney, teröristlerin Ortadoğu’da Amerikan ve batı etkisine son verme amacını taşıdığını kaydetti.
Cheney, teröristlerin, ABD Başkanı Bush’un da bir konuşmasında dile getirdiği “İslam İmparatorluğu” amacını taşıdığını söyledi ve bu imparatorluğun sınırlarının İspanya’dan Endonezya’ya, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanmasının hesaplandığını ifade etti. Kitle imha silahlarıyla güçlenmiş böyle bir imparatorluğun, İsrail’i de haritadan silmeyi amaçladığını söyleyen Cheney, “Irak, İslamcı teröristlerin daha büyük planının bir parçası” dedi.
ABD’de bazı çevrelerin, “kendi kendine zarar veren kötümserlik ruhundan” çıkmasını tavsiye eden Cheney, “teröristlerin zafer kazanmasının tek yolu, bizim bu savaştan çekilmemizdir” dedi.
ABD Başkan Yardımcısı, “bu konuları yine tartışmaya devam edeceğiz. Çünkü biz Amerika’yız. ABD iyi, asil bir ülke. Masumların haklarını savunuyor. Medeniyete karşı tehlikeleri anlıyoruz” diye konuştu.
Cheney, düşünce kuruluşlarında genel olarak olduğu üzere, konuşmasının arkasından katılımcıların sorularını yanıtlamadan salonu terketti.
AA
Amman daki otelleri İsrail mi bombaladı?
Kasım 17, 2005
Ürdün’ün başkenti Amman’daki otelleri El Kaide mi bombaladı? Ebu Musab Ez-Zerkavi hakkındaki şaibeleri, ABD istihbaratının rolünü, Zerkavi’nin ABD’ye karşı mı yoksa ABD çıkarlarına göre mi savaştığı tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım.
Dünya, saldırıları Zerkavi’nin yaptığına inandı. Saldırganlardan biri geçen yıl ABD tarafından gözaltına alınıp serbest bırakılmasına, yakalanan Sacide er-Rişavi adlı kadının sözleriyle Ürdün istihbaratının verdiği bilgiler çelişmesine rağmen. Cevabı verilmesi gereken can alıcı sorular var!
Sacide Rişavi saldırıdan bir saat sonra yakalandı. Adı biliniyorsa neden saldırıdan önce yakalanmadı? Kocasının üzerindeki bombayı patlattıktan sonra kendi üzerindeki bombayı patlatmaya çalıştığını söyledi. Bu nasıl olabilir? Havaya uçan kişi, karısı üzerindeki bombayı nasıl patlatabilir? Kadın o sırada neden yaralanmadı?
Ürdün Başbakan Yardımcısı Mervan Muaşir’in eline tutuşturulan el yazması metinle, Sacide’nin eline verilen metin neden farklı?
Saldırganların üzerindeki bombalar nasıl bu kadar büyük hasar verebiliyor?
Ölenler neden çok önemli ve neden hepsi İsrail’in sevmediği isimler?
Mustafa Akkad; Çağrı ve Çöl Arslanı filmleriyle Müslüman dünyada yeri doldurulamayacak bir isim. Ürdün’de Kudüs’ün fethini işleyen “Selahaddin” filminin hazırlıklarını yapıyordu.
Ağır kayıplar veren düğün sahipleri. Biri Çerkes diğeri Arap. Filistin direnişinde şehitler veren bir ailenin düğününe saldırı yapıldı.
Ya ölen Filistinli üst düzey yetkililer? Batı Şeria İstihbarat Şefi Beşir Nafi, Yardımcısı Abid Alluni, Filistin’in Kahire Büyükelçilik Ataşesi Cihad Fettoh, Filistin Yasama Meclisi Sözcüsü Ravhi Fettoh’un kardeşi ve Kahire-Amman Bank’ın Filistin sorumlusu Musab Kaharma. Devam edelim:
Çinli üç Savunma Koleji “öğrenci”si öldü. Nedense hepsi 40 yaşın üstünde. Bu yaşta “öğrenci” olur mu? Ve gerçekler:
Çinli yetkililer (öğrenciler!) Filistin yöneticileri ile görüşmeye gelmişti. Çin’in Ortadoğu’ya ve Filistin’e ilgisi dikkat çekici. Üst düzey ziyaretler yapılıyor. Filistin lideri Mahmut Abbas ilk ziyaretlerinden birini Çin’e yaptı. Filistin’in BM’deki en güçlü destekçisi de Çin. Buluşma önemliydi. Filistin savunması için görüşmeler, silah anlaşmaları yapılacaktı. Suriye’nin Rusya’dan hava savunma sistemleri almasını engellemek için İsrail’in dünyayı ayağa kaldırdığını hatırlatmaya gerek yok.
Saldırıya Ürdün askerleri de katıldı, bir çoğu tutuklandı. İsrail’in Haaretz gazetesi, saldırıdan bir saat önce İsraillilerin Radisson SAS Oteli’nden tahliye edildiğini yazdı. Baskılar üzerine haberi değiştirdi. Los Angeles Times’a konuşan İsrailli karşı-terör uzmanı Amos N. Guiora, “İsrail’deki kaynaklarının, kendisine de bu tahliyelerden bahsettiğini” bildirdi.
Ürdün ABD/İsrail istihbaratı tarafından yönetilen bir ülke. ABD bir çok yerde Mossad yerine Ürdün istihbaratı ile çalışıyor. Olaydan sonra Ürdün yönetiminde tasfiyeler yaşandı. Ürdün’ün İsrail Büyükelçisi Maruf El-Bahit güvenliğin başına getirildi.
Duma (Rusya) Uluslararası İlişkiler Komitesi üyesi Şamil Sultanov, “Filistin lideri Mahmud Abbas’ın hasta olduğunu, ABD ve İsrail’in Filistin İçişleri Bakanı Muhammed Dahlan’ı iktidara getirmeyi planladığını, Beşir Nafi’nin ölümünün bu yolu açtığını” söyledi.
Mustafa Akkad gibi bir isim öldü, Kudüs’ün Fethi filmi tarihe karıştı. Filistin’in çok önemli isimleri öldü. Filistin direnişine etkin biçimde katılan ailenin üyeleri öldü. Filistin-Çin güvenlik/silah anlaşmaları sabote edildi. ABD ve İsrail, Mahmut Abbas sonrası için bir engelden kurtuldu.
Kim yaptı saldırıları? İsrail olamaz mı? Kimin yardımıyla? Ürdün istihbaratının…
Ya Zerkavi? ABD/İsrail istihbaratının elinde oyuncak olan ne kadar Müslüman var, biliyor musunuz?
İbrahim Karagül
Siyasi simge olmayan başörtüsünü tarif edin
Kasım 16, 2005
Başörtüsü sorununun çözümü konusunda topu başkalarına atan Meclis Başkanı Bülent Arınç, hukukçulardan tarif istedi. Eğer bir sorun varsa bu sorunun çözümü konusunda herkesin yardımcı olması gerektiğini söyleyen Meclis Başkanı Bülent Arınç, “Ben size soruyorum, Türbana ‘siyasi simge’ diyorsunuz, Türban da örtünme biçimlerinden birisidir. Böyle bir kabul varsa, Anayasa Mahkemesi kararlarına bu girmişse ve devletin tüm kurumları bu konuda hassasiyet gösteriyorsa, peki eyvallah. Türban olmasın da ne olsun, ben bunu soruyorum. Teklifte bulunuyorum; diyorum ki, Türban değil, siyasi simge değil ama başını örtmek isteyen nasıl örtsün? Siz bunu tarif edin hukukta…
ANKARA
TBMM Başkanı Bülent Arınç, ”Türban konusunda ‘bu iş bitmiştir’ demekle iş bitmiyor. Eğer bir sorun varsa bu sorunun çözümü konusunda herkesin yardımcı olması lazım” dedi. Arınç, Romanya Senatosu Başkanı Nicolae Vacaroiu’nun davetlisi olarak beraberindeki milletvekilleriyle Romanya’ya gitti. Bülent Arınç, hareketinden önce Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında, AİHM’nin türban kararına ilişkin açıklamalarda bulundu. Türban konusunda ‘bu iş bitmiştir’ demekle işin bitmediğini ifade eden Bülent Arınç, ”Eğer bir sorun varsa bu sorunun çözümü konusunda herkesin yardımcı olması lazım. Herkesin beyaz sayfa açarak olayda doğrudan taraf olmayı bir kenara bırakıp toplumun, insanlarımızın huzuru için milletimizin kardeşliğinin, beraberliğinin pekişmesi için bir çözüm bulmaya mecburuz” dedi.
“Hassasiyete eyvallah”
TBMM Başkanı Bülent Arınç, AİHM’nin türban kararıyla ilgili tartışmalara ilişkin olarak, ”Ben size soruyorum; türbana ’siyasi simge’ diyorsunuz, türban da örtünme biçimlerinden birisidir. Böyle bir kabul varsa, Anayasa Mahkemesi kararlarına bu girmişse ve devletin tüm kurumları bu konuda bir hassasiyet gösteriyorsa peki eyvallah” dedi. Arınç, başını örtmek isteyenlerin nasıl örteceği konusunda hukukta bir tarif yapılması teklifinde bulundu. TBMM Başkanı Bülent Arınç, Romanya’ya hareketinden önce Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında, geziye ilişkin bilgi verdi. Romanya Senatosu Başkanı Vacaroiu ile 2004 Temmuz ayında Türkiye’de bir araya geldiklerini hatırlatan Arınç, Vacaroiu’nun daveti üzerine Romanya’da kendisi ile bir araya gelmekten duyduğu memnuniyeti dile getirdi. İki ülke arasında ortak tarih, coğrafya, bölgesel ve uluslararası ilişkilerin niteliğin ülkeleri birbirine yakınlaştıran yoğun işbirliği yapılmasına olanak sağlayan unsurların varolduğunu kaydeden Arınç, bu ilişkilerin geliştirilmesi için iyi ilişkilerin sürdürülmesi gerektiğini bildirdi.
“Yasakçıları anlamak mümkün(!)”
TBMM Başkanı Bülent Arınç, açıklamasının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Arınç bir soru üzerine, YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in, kendi ifadelerine karşılık, ”Türban bağlama şekilleriyle ilgili olarak yaptığı açıklamaları” değerlendirdi. ”Suç işlemeden nasıl başını örtebileceği konusunda onlara yol göstermemiz lazım” diyen Arınç, hukukun bu olduğunu söyledi. Bu konuda, kendisinin bir açılım getirmek istediğini ifade eden Arınç, ”Herkesi bu konuda dürüst olmaya çağırıyorum” dedi. Arınç, şunları kaydetti: ”Türban konusunda, ‘bu iş bitmiştir’ demekle iş bitmiyor. Eğer bir sorun varsa bu sorunun çözümü konusunda herkesin yardımcı olması lazım. Herkesin beyaz sayfa açarak olayda doğrudan taraf olmayı bir kenara bırakıp toplumun, insanlarımızın huzuru için milletimizin kardeşliğinin, beraberliğinin pekişmesi için bir çözüm bulmaya mecburuz. Ben size soruyorum; türbana ’siyasi simge’ diyorsunuz, türban da örtünme biçimlerinden birisidir. Böyle bir kabul varsa, Anayasa Mahkemesi kararlarına bu girmişse ve devletin tüm kurumları bu konuda bir hassasiyet gösteriyorsa peki eyvallah. Türban olmasın da ne olsun ben bunu soruyorum. Benim bu soruma kaçamak cevap vermeyin lütfen. Benim bu sorumu yanlış, gülünç, tartışılabilir bulabilirsiniz. O zaman da lütfen sizin düşünceniz ne, siz bu konuda bir uzlaşma meydana getirebilmek için ne öneriyorsunuz? Şimdi Türkiye’de bir kesim diyebilir ki, ‘başını örtmek kesinlikle yasaktır ve mümkün değildir. Bunu anlamak mümkün. Katılmazsınız ama bu bir tavırdır. Denir ki şu veya bu şekilde başını örtmek kesinlikle yasaktır. Bunun tartışması olmaz. Yani ‘yasaktır’ denmişse bunun azı mı, çoğu mu nasıl olacağı konusunda kimsenin tartışmaya girmesi düşünülemez.”
“Nasıl örtsün? Bunu tarif edin”
Türkiye’de bazı kesimlerin ‘bir insan şu veya bu şekilde, şu veya bu arzuyla, şu veya bu gayeyle başını örtebilir’ dediklerini anlatan Bülent Arınç, sözlerini şöyle tamamladı: ”Bu kızların, bu bayanların üniversitede örttükleri şeye türban denir ve türban bizim geleneksel baş örtülerinden birisi değildir. Bir inancın gereği değildir. ‘Bu bir siyasi simgedir’. Buradan şunu anlayabiliriz, türban takmamak suretiyle baş örtülebilecekse bu serbesttir. Bilmem yanlış mı anlıyorum? Bu konuda dürüst ve samimi davranan çevreler, Türkiye’de böyle bir çıkar yol bulmaya çalışıyorlarsa, mesela bazı toplumlarda türban şeklinde değil de ‘geleneksel başörtüsü’ denen şekilde yok aşağıdan bağlayarak, kelebek yaparak, önden biraz açarak, arkadan biraz fazla bırakarak, bu tip bir baş örtmenin siyasi simge sayılamayacağı ve serbest olacağı konusunda bir duyarlılık varsa ben teklifte bulunuyorum; diyorum ki, türban değil, siyasi simge değil ama başını örtmek isteyen nasıl örtsün? Siz bunu tarif edin hukukta…” Arınç ve beraberindekiler, 18 Kasım Cuma günü yurda dönecek.
Türban sorunu yoktur!
Kasım 16, 2005
‘Babaannemizin örtüsü gibi değil bu örtü, ona itirazımız yok’ cümlesi de kocaman ve samimiyetsizce söylenilmiş bir yalan. Karşı oldukları şey türban değil, örtünmenin kendisi. Mesele, bunu açıkça söyleyebilecek kadar samimi olmayışları.
Söylenmeyen gerçek şudur: Bu ülkede -bir kısım- hakim zümrenin inanç ve inanç merkezli her şey ile çok temel, uzlaşılmaz ve katı fikir ve eylem ayrılığı vardır.
Gerçek şudur: Örtünme -ve dinini yaşamakla ilgili her modern mesele- bugünkü zihniyet ile, köşe başlarını tutan ve zihinsel kıkırdakları esnemeye bile tahammülsüz baskın -azınlık bile olsa- kesim ile çözülmez, çözülemez… Sayın Cumhurbaşkanı’nın uygulamalarını görüyorsunuz, Başbakan’ın eşini bile dışlayabiliyor. Türbandan rahatsız olanlar namazdan da rahatsızdırlar, oruçtan da… Bir kişi çıkıp dese ki; ‘Mesele türban değildir’ inanın elini öpeceğim. Riyakârlıktan gına geldi yani!
15.11.2005 / NEDİM HAZAR / ZAMAN
Gençliğim eyvah!
Kasım 14, 2005
ÖZEL bir kolejin önü… Yüzlerce lüks otomobil park etmiş bekliyor. Kızını okuldan almaya gelen direksiyondaki adama, yanında oturan arkadaşı soruyor:
- Bunların hepsi çocuklarını almaya mı gelmiş?
Acı acı gülüyor direksiyondaki adam:
- Sürücülere biraz dikkatli bakar mısın? Hiçbiri anne ya da babaya benziyor mu?
Arkadaşı, görebildiği sürücüleri incelemeye başlıyor. Kimi uzun saçlı, kimi kabak kafalı, kimi küpeli, kimi hızmalı, ama hepsi yüzde yüz züppe tipli genç bunlar. Aralarında tek tük kulağı kesik orta yaşlılar da var.
O sırada okul dağılıyor. Erkekler, çantaları sırtlarında, ağır ağır servis araçlarına doğru yürürken, kapıdan çıkan genç kızlar, saçlarını rüzgârda savura savura, lüks otomobillere koşuyor.
Bir genç kızı otomobiline alan her sürücü, gaza bastığı gibi uçarcasına gözden kayboluyor.
Direksiyondaki adam, olan biteni şaşkınlıkla izleyen arkadaşının gözlerinin içine bakıyor:
- Kızımı almak için her gün buraya neden geldiğimi şimdi anladın mı?
- Anladım, diyor arkadaşı…
- Bunların hepsi zengin çocukları. Daha lüks yaşamaya ailelerinin verdiği harçlık yetmediği için, o zengin züppe gençlerle para karşılığı birlikte oluyorlar!
Arkadaşı, küçük dilini yutmamak için zor tutuyor kendini.
Ahlâk nerede!
BODRUM’DA 16 yaşında lise öğrencisi genç kızın çıplak görüntülerinin erkek arkadaşı tarafından İnternet’teki bir porno sitesinde yayınlanması, bir arkadaşımızın yukarıda anlattıklarını hatırlattı bize.
Bodrum’da 14 yaşındaki bir genç kızın anlattıkları ile arkadaşımızın tanık oldukları arasında o kadar benzerlik var ki…
Yaşıtlarının yüzde 90’ının kendisi gibi sigara ve alkol kullandığını, birçoğunun hapla başlayarak uyuşturucuyu denediğini anlatan 14 yaşındaki kız, “Sevgilisi olmayan yok gibi. Lisede bakire olan kızlara aptal gözüyle bakıyorlar. Namus, ahlâk ve özgürlük gibi değerleri öğreten yok” diyor.
Para için iş adamlarıyla birlikte yaşayan liseli kız arkadaşları olduğunu da söylüyor 14 yaşındaki kız.
Bu tür iğrençlikler sadece Bodrum’da mı yaşanıyor?
Özellikle büyük kentlerde, gözünüzü dört açıp çevrenize bir bakın bakalım. Vücutlarını teşhir eden 14-17 yaş arası genç kızlarla dolu her yer!
Bir bakıyorsunuz, 16 yaşında güzeller güzeli genç kız, 50’yi geçmiş kel ve göbekli bir erkeğin kolunda…
Erkeği, babası mı sanıyorsunuz?
Aymazlığın bedeli
MEYVEYİ sinsice kemirip çürüten kurt gibi, ahlâksızlık kurdu da toplumu öyle kemirip çürütüyor.
Bu gerçeği görmemek için kör olmak gerekir.
Bizim yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, eğitimcilerimiz, toplum bilimcilerimiz, pedagoglarımız kör galiba.
Gençlik hızla elden gidiyor, ama kimsenin umursadığı yok.
Herkes kendince vatan kurtarma peşinde! Büyük oynayanlar, büyük işlerle uğraşanlar küçücük çocukların ve gençlerin geleceği ile niçin ilgilensinler ki…
Bu aymazlığın ve vurdumduymazlığın bedelinin çok ağır olacağının farkında değiller.
Sırrı Yüksel Cebeci / 14.11.2005 / Tercüman
Kimyasal bomba itirafı
Kasım 9, 2005
Amerikan işgal güçlerinin Irak’ta direnen kentleri ele geçirmek için kimyasal silah kullandığı kendi askerlerinin ağzından doğrulandı.
ABD güçleri geçen Mart ve Nisan aylarındaki direnişe karşı kullanımı yasak kimyasal silahlardan Napalm bombası kullandıklarını bizzat itiraf etmişlerdi. (10 Ağustos tarihli Independent Gazetesi, Albay James Alles’in yaptığı açıklama)
Bu saldırılarda çoğunluğu kadın ve çocuk 700 kişi öldürülmüştü. Safwan bölgesi yine yasak bombalardan “lav bombaları” ile yerle bir edildi. (Fransız Haber Ajansı). Yasak silahlardan salkım bombalarından hayatını kaybetmiş ya da sakat kalmış binlerce çocuk bulunuyor.
Felluce’de kullanılan kimyasal bombalar konusunda son itiraf İtalyan televizyonlarına konuşan Amerikalı askerden geldi. İtalyan RAİ televizyonuna konuşan ABD askerleri “Felluce operasyonunda ‘beyaz fosfor’ adlı kimyasal silahı kullandık. Napalm bombalarıyla Felluce’yi kimyasal yağmuruna tuttuk. Iraklı siviller yanarak can verdi” dedi
Amerikan güçlerinin geçen yılın Kasım ayında Felluce’ye düzenlediği 10 günlük operasyonun ardından Iraklı direnişçiler, “Bize kimyasal bomba atıldı” demişti. Beyaz Saray ise “Gece operasyonlarında, havayı aydınlatmak şehrin dışında beyaz fosfor içeren havan topları patlatıldı. Kimyasal kullanılmadı” açıklaması yapmıştı. Ancak İtalyan RAİ televizyonunda yayınlanan “Saklı Kalmış Katliam” (Hidden Massacre) adlı belgeselde konuşan Amerikan askerleri Washington’u yalanladı. Felluce operasyonuna katıldıktan sonra ordudan ayrılan Jeff Englehart, “Beyaz fosfor mermilerini şehrin dışında değil tam üzerinde patlatıyorduk. Alev topları kentteki tüm Iraklıları kemiklerine kadar yakıyordu” dedi. Englehart bombardımandan sonra Felluce’ye girdiklerinde gördükleri karşısında dehşete düştüğünü belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Sokaklar Iraklı kadın ve çocukların cesetleriyle doluydu. Elbiselerine bir şey olmamıştı. Ama vücutları kemiklerine kadar erimişti. Saddam’dan farkımız olmadığını anladım. Birçok masum Iraklının yataklarında can verdiğini gördüm.”Adlarının açıklanmasını istemeyen diğer ABD askerleri de ‘beyaz fosforun’ Cenevre Konvansiyonu kurallarına göre sivillere kullanımı yasak olan Napalm bombalarıyla Felluce’ye atıldığını söyledi. Askerlerin “Willy Pete” adını taktığı Mark 77 tipi bombaların Felluce’ye atılması sonucu 150 metre çapındaki tüm canlıların yandığı belirtildi.
Amerika’nın halen Suriye sınırına yakın Kuseyba ve el-Kaim kentlerine yönelik olarak sürdürdüğü saldırılar sırasında da kimyasal silah kullandığına dair haberler geliyor. Bölgeden gelen haberlerde şu ana kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 100′ü aştı.
Bu arada Irak’ta kanser vakıaları üç katına çıktı. Kullanılan silahlar sebebiyle, Irak’taki (özellikle çocuklarda) kanser oranı 10 yıl öncesine göre üç kat daha fazlalaşırken, Amerikan ambargosundan önce Irak’ta çocuk ölümleri, her 1000 çocuktan 51’i şeklindeyken bu gün üç katına (131) yaklaştı.
ABD Irak’a fosfor bombası atmış
Kasım 9, 2005
İtalyan RAİ televizyonu, Irak’ta Amerikan ordusunun sivillere karşı yangına sebebiyet veren beyaz fosfor bombası ve askeri hedeflere karşı yangın bombası kullandığını iddia etti.
Televizyonun bugün yayınlandığı belgeselde, Amerikan güçlerinin Kasım 2004′te Felluce kentinde yaptığı operasyondan sonra toplanan cesetler gösterilerek, bunun kemiklerine kadar yanan kadın, erkek ve çocuklara karşı beyaz fosfor bombası kullandığını kanıtladığı belirtildi.
Felluce operasyonunda yer alan Amerikan ordusu Birinci Piyade Tümeni’nin eski askerlerinden Jeff Englehart belgeselde, ”Beyaz fosforun kullanıldığını biliyorum. Yanmış cesetler, Yanmış çocuk ve yanmış kadınlar. Beyaz fosfor ayrım yapmaksızın herkesi öldürür” dedi.
Bazı Batılı gazeteler de Felluce saldırısı sırasında beyaz fosfor bombasının kullanıldığını yazmıştı. RAİ televizyonunun, ”Felluce: Gizli Katliam” adlı belgeseline göre, Amerikan güçleri 2003 yılında askeri hedeflere karşı napalm benzeri bir silah olan ”Mark 77” yangın bombası da kullandı. Belgeselde, İngiltere Silahlı Kuvvetleri’nden sorumlu bakan Adam İngram’ın bir mektubunda, 31 Mart ve 2 Nisan 2003 arasında Irak’ta askeri hedeflere karşı 30 adet ”Mark 77” yangın bombası kullandığının iddia edildiği belirtildi.
Amerikan ordusuna göre, beyaz fosfor bombası bir konvensiyonel silah ve bu bomba kimyasal silah olarak kullanılmıyor. Amerikan ordusunun Bağdat’taki sözcülerinden Yarbay Steven Boylan, ”2004 yılında Felluce’deki saldırı operasyonlarında beyaz fosfor kullanıldığını hatırlamıyorum” dedi. ABD hükümetinin internet sitesinde yapılan açıklamada da, ”Felluce’de beyaz fosfor bombalarının aydınlatma amaçlı olarak çok idareli biçimde kullanıldığı ve bu bombaların yasadışı olmadığı” ifade edildi. Açıklamada, ”Bu bombalar geceleyin düşmanın mevzilerini aydınlatmak için havaya ateşlendi, düşman savaşçılarının üzerine değil” denildi.
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Bryan Whitman da beyaz fosfor bombalarının konvensiyonel silah olduğunu, Amerikan ordusunun Felluce’de bu bombaları kullanıp kullanmadığını bilmediğini söyledi. Yangına sebebiyet veren silahların sivillere karşı kullanımı 1980 yılından itibaren Cenevre Sözleşmesi’nce yasaklanmış bulunuyor. New York’taki bir BM yetkilisine göre, ABD, bu sözleşmenin ilgili protokolünü imzalamadı.
Amerikan ordusu, başkent Bağdat’ın batısındaki Sünni Felluce kentine yaptığı operasyonda, Ebu Musab El Zerkavi liderliğindeki El Kaide örgütü üyelerini ve kentteki direnişçileri imha etmeyi amaçlamıştı.
Paris yanıyor: Irkçılık ve baskı isyana dönüştü
Kasım 8, 2005
Bu patlama 27 Ekim 2005 Perşembe günü Paris’in banliyölerinden Clichy-sous-Bois’da 10 liseli genç futbol maçı yaparken tetiklendi. Polisin kimlik kontrolü yapmak için gelmesi üzerine çocuklar kaçtılar, çünkü bazılarının kimliği yoktu. Bir elektrik trafo binasına saklanan üç genci elektrik çarptı. Tunuslu Ziyad Benn (17) ve Malili Baanau Traoré (15) olay yerinde hayatlarını kaybettiler. Saklanan gençlerin üçüncüsü, Türkiyeli Muhittin Altun (21) ise ciddi biçimde yaralandı.
29 Ekim Cumartesi günü Clichy-sous-Bois’da bulunan dini derneklerin örgütlediği bir yürüyüşe 1000 kişi katıldı. Müslüman toplulukların temsilcileri sükunet çağrısında bulundu, yürüyüşe katılanlar üzerinde “mort pour rien” (hiçbir şey için öldü) yazan T-shirt’ler giydiler. Clichy belediye başkanı Claude Dilain iki çocuğun ölümüyle ilgili soruşturma başlattı. Tüm gözler içişleri bakanı Nicolas Sarkozy’e çevrilmişti. Sarkozy’nin yanıtı ise Müslümanlar için Ramazan ayının en kutsal günü olan Kadir gecesinde insanların çoğu camilerde ibadet ederken, Cité du Chêne Pointu’nun boş sokaklarını 400 CRS isyan polisi doldurmak ve mahalleyi abluka altına almak oldu. Polisin ırkçı sataşmalarına rağmen pek az insan provokasyona kapıldı. Pazar günü, Bousquets camiinde kadınların ibadet ettiği bölüme polisin gaz bombası atması sonucu provokasyon rezilliğe dönüştü. İnsanlar hava almak için kendilerini dışarı atarken, polis kadınlara “orospular”, “fahişeler” vb. hakaretlerde bulundu.
Diğer yandan polisin ırkçı tutumuna karşı patlayan sokak olayları Paris’te 1968 öğrenci eylemlerinden bu yana gerçekleşen en büyük isyana dönüştü. Paris’ten Lille, Rouen, Dijon, Toulouse, Rennes, Nice ve Marsilya gibi pek çok kente yayılan isyanda 27 Ekim’den bu yana binlerce araç ve onlarca bina yakıldı, bine yakın insan gözaltına alındı, yüzlerce kişi yaralandı. İsyancılar genelde birbirleriyle haberleşerek vur-kaç kundaklama eylemleri yapıyor, isyan sırasında bazı karakollar da molotof kokteyli kullanan eylemciler tarafından kuşatıldı, eylemcilerin polise ve itfaiyeye karşı zaman zaman gerçek mermi kullanarak ateş açtığı da iddia ediliyor.
Kaynak: indymedia.org
Haritadan kim silinecek!
Kasım 6, 2005
Bugün Suriye’dir size uzaktır. Yarın İran’dır size uzaktır. Ama bir gün sonra kesinlikle aynı tehditlerle Anadolu toprakları da yüzleşecek. Amerika ve İsrail, İran’ın nükleer tesislerini vuracak, bu kesin!
İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın “İsrail’in haritadan silinmesi”ni istemesi ortamı iyice gerdi… İran’a yönelik saldırgan tutum, İsrail tarafından ABD üzerinden yürütülüyor. Tahran’a yönelen tehdit ABD gibi görünse de, aslında İsrail. Çünkü İran’a yönelik bütün kampanyaların altında İsrail’in imzası var. Tahran, asıl düşmanını ifşa ediyor ve tehdidin ABD değil, İsrail kaynaklı olduğunu söylüyor. Tehdit İsrail olunca, Tahran Filistin’i savunduğu için bu tehditle yüzleştiği düşünüldükçe İran’ın gücü artacak. ABD’nin İsrail için İran’a saldırmasını AB, ve İslam dünyası kabul etmeyecektir.
Batılı ülkeler İsrail’in nükleer tesislerini, silahlarını, nükleer silah taşıt araçlarını, kıtaları aşan füzelerini neden denetlemiyor? Neden bu silahların bölge ülkelerini tehdit ettiğini gözardı ediyor? Bölgede bu tür bir silahlanma varken Türkiye dahil bütün ülkelerin nükleer silah edinmeleri zorunlu hale geliyor.
Tehdit nereden geliyor, Ortadoğu’yu kim karıştırıyor? Filistin’i ezen, Lübnan’ı işgal eden, İran’ı ve Suriye’yi saldırılarla tehdit eden İsrail ya da Irak’ı işgal eden, bütün bölgeyi savaş alanına çeviren ABD-İngiliz ekseni mi yoksa bölge ülkeleri mi? Tehdit altında olan kim? Kim kendi coğrafyasında kendini savunmak zorunda kaldı/kalıyor? İsrail mi yoksa Filistin mi? İsrail mi yoksa Suriye mi? İsrail mi yoksa İran mı? Ve Türkiye mi?
ABD-İngiliz-İsrail üçlüsü, İran’ı şer ekseni ülkesi ilan etti. Tahran’ı da hedef tahtasına koyacak şekilde terör savaşı başlattı. İran’ın komşusunu işgal etti ve 170 binden fazla askerini İran sınırına yerleştirdi. Hatta İran içinde saldırılar başlattı. Böyle bir ülke kendini nasıl tehdit altında hissetmez? Dünyanın sayılı nükleer gücü olan İsrail açıkça düşmanlığını ilen etmişse, neden kendini savunmasın?
İran hakkında denetim kararı çıkartan BM’ye bağlı Atom Enerjisi Kurumu, İsrail hakkında neden bir cümle bile söylemiyor? Neden İsrail’in nükleer çalışmalarına dokunulmazlık sağlanıyor?.. Amerika ve İsrail, İran’ın nükleer tesislerini vuracak, bu kesin! Buna hazır olun.
2.11.2005 / İBRAHİM KARAGÜL / YENİ ŞAFAK
Sind wir noch Papst?
Kasım 6, 2005
Den Grünen-Politiker und Katholiken Hans-Christian Ströbele treibt eine bange Frage um: Er bezweifelt, ob Papst Benedikt XVI. noch die deutsche Staatsangehörigkeit besitzt. Wie der Berliner “Tagesspiegel” berichtet, stellte der Bundestagsabgeordnete eine schriftliche Anfrage an die Bundesregierung, weil er sich große Sorgen mache, ob “wir noch Papst sind”.
Schuld ist Paragraf 25 (StAG)
Zur Begründung gab Ströbele an, dass der Heilige Vater als Staatsoberhaupt des Staates Vatikanstadt automatisch dessen Staatsbürgerschaft innehabe. Nach Paragraf 25 des deutschen Staatsangehörigkeitsgesetzes (StAG) verliere aber jeder die deutsche Staatsbürgerschaft, sobald er eine ausländische Staatsbürgerschaft beantragt und angenommen habe. Der Papst sei also womöglich gar kein Deutscher mehr, fürchtet Ströbele.
www.tagesschau.de
DIE AMERIKANISCHE REGIERUNG IST EIN BLUTRÜNSTIGES WILDES TIER
Kasım 5, 2005
Irak Anfang des Jahres hatte ich eine größere Krebsoperation. Die Operation und deren Folgen waren einem Albtraum ähnlich. Ich hatte das Gefühl, ich wäre ein Mann, der nicht in der Lage war zu schwimmen und nur unter Wasser in einem tiefen, dunklen, endlosen Ozean tauchte. Aber ich bin nicht ertrunken und ich bin froh am Leben zu sein.
Ich bin jedoch aus einem persönlichen Albtraum aufgetaucht und in einen unendlichen, durchdringenderen, öffentlich Albtraum eingetaucht - den Albtraum der amerikanischen Hysterie, Ignoranz, Arroganz, Dummheit und Kriegslüsternheit. Die mächtigste Nation, die die Welt je gekannt hat, zieht wirkungsvoll gegen den Rest der Welt ins Feld.
“Wenn ihr nicht mit uns seid, seid ihr gegen uns,” sagte Präsident George W. Bush. Er sagte auch: “Wir werden es nicht dulden, wenn die schlimmsten Waffen der Welt in den Händen eines der schlimmsten Führer der Welt bleiben.” Richtig. Schau in den Spiegel, Kumpel. Du bist es.
Die USA sind dabei, fortgeschrittene “Massenvernichtungswaffen”-Systeme zu entwickeln und bereit, diese dort einzusetzen, wo sie geeignet sind. Sie haben mehr davon als der gesamte Rest der Welt. Sie haben sich von den internationalen Verträgen über biologische und chemische Waffen verabschiedet und verweigern die Genehmigung zur Kontrolle der eigenen Fabriken. Die Heuchelei hinter ihren öffentlichen Erklärungen und ihre eigenen Taten sind fast ein Witz.
Amerika glaubt, die 3000 Toten in New York seien die einzigen Toten, die zählen, die einzigen Toten, die etwas bedeuten. Sie sind amerikanische Tote. Andere Tote sind unwirklich, abstrakt, ohne Folgen.
Die 3000 Toten in Afghanistan werden nicht erwähnt. Die Tausende irakischer Kinder, die an den Folgen der amerikanischen und britischen Sanktionen starben, weil ihnen lebenswichtige Medikamente vorenthalten wurden, werden niemals erwähnt.
Die Auswirkungen des abgereicherten Urans, das die Amerikaner im Golf-Krieg verwendeten, werden niemals erwähnt. Die Strahlenwerte im Irak sind besonders hoch. Kinder werden ohne Gehirn, ohne Augen, ohne Genitalien geboren. Wo sie Ohren, einen Mund oder ein Rektum haben sollten, sind Öffnungen, aus denen Blut fließt.
Die 200.000 Toten in Ost-Timor, die 1975 von der indonesischen Regierung, die aber dabei von Amerika inspiriert und unterstützt wurde, ermordet wurden, werden nie erwähnt. Die 500.000 Toten in Guatemala, Chile, El Salvador, Nicaragua, Uruguay, Chile und Haiti, die bei von Amerika unterstützten und finanzierten Aktionen ums Leben kamen, werden niemals erwähnt.
Die Millionen Toten in Vietnam, Laos und Kambodscha werden nicht mehr erwähnt. Das verzweifelte Elend des palästinensischen Volkes, der Hauptfaktor für die Unruhen in der Welt, wird kaum erwähnt.
Aber was ist das für eine falsche Einschätzung der Gegenwart und was für eine Fehlinterpretation der Vergangenheit. Die Menschen vergessen nicht. Sie vergessen nicht den Tod ihrer Nächsten, sie vergessen nicht die Folterungen und Zerstörungen, sie vergessen nicht die Ungerechtigkeit, sie vergessen nicht die Unterdrückung, sie vergessen nicht den Terrorismus der mächtigen Staaten. Sie vergessen nicht nur nicht: sie schlagen auch zurück.
Die Schreckenstat in New York war vorhersagbar und unvermeidlich. Es war ein Racheakt gegen die ständigen and systematischen Erscheinungen des jahrelangen amerikanischen Staatsterrorismus in allen Teilen der Erde.
In Großbritannien wird die Bevölkerung gewarnt “wachsam” zu sein, um sich auf potentielle terroristische Handlungen vorzubereiten. Die Sprache an sich ist schon grotesk. Wie wird - oder kann - öffentliche Wachsamkeit verkörpert werden? Sollte man einen Schal vor dem Mund tragen, um das Giftgas abzuhalten?
Terroranschläge sind jedoch ziemlich wahrscheinlich als unvermeidbares Ergebnis der verächtlichen und beschämenden Unterwürfigkeit unseres Premierministers gegenüber Amerika. Anscheinend wurde ein Terroranschlag mit Giftgas auf die Londoner U-Bahn kürzlich verhindert.
Aber eine solche Tat könnte tatsächlich stattfinden. Tausende Schulkinder fahren täglich mit der U-Bahn. Wenn es einen Giftgasanschlag gäbe, an dessen Folgen sie stürben, läge die Verantwortung dafür allein in den Händen des Premierministers. Es ist nicht notwendig, zu sagen, dass der Premierminister selbst nicht mit der U-Bahn fährt.
Der geplante Krieg gegen den Irak ist in der Tat ein vorsätzlicher Mord an Tausende Zivilisten, um sie anscheinend von ihrem Diktator zu befreien. Amerika und Großbritannien verfolgen einen Kurs, der weltweit nur zur Eskalation von Gewalt und schließlich zu einer Katastrophe führt. Es ist jedoch offensichtlich, dass Amerika aus allen Nähten platzt, um den Irak anzugreifen.
Ich glaube die USA tun dies nicht nur, um das irakische Öl zu kontrollieren, sondern auch, weil die amerikanische Regierung jetzt zu einem blutrünstigen wilden Tier geworden ist. Ihr Wortschatz ist begrenzt auf das Wort Bomben. Wir wissen, dass viele Amerikaner entsetzt, aber auch scheinbar hilflos, über die Haltung ihrer Regierung sind.
Wenn nicht Europa die Solidarität, Intelligenz, den Mut und den Willen findet, das amerikanische Machtstreben herauszufordern und ihm zu widerstehen, verdient Europa Alexander Herzens Erklärung - “Wir sind nicht die Ärzte. Wir sind die Krankheit”.
www.zmag.de
Kopftuchverbot schränkt Freiheitsrechte von Muslimen ein
Kasım 1, 2005
Mit scharfen Worten kritisierte der Islamratvorsitzende, Ali Kizilkaya, das geplante Kopftuchverbot für muslimische Lehrerinnen in Nordrhein-Westfalen. Die Freiheitsrechte von Muslimen dürften nicht eingeschränkt werden, mahnte er und fügte hinzu: „Wenn muslimische Kultur verboten wird, dann ist das keine Perspektive, die von Hoffnung für die Zukunft getragen wird.“
Die Koalitionsfraktionen von CDU und FDP haben am Dienstag in Düsseldorf einem entsprechenden Entwurf zur Änderung des
Schulgesetzes zugestimmt. Über das Kopftuchverbot soll im November im Landtag beraten werden. Nach Angaben des Schulministeriums seien etwa 20 muslimische Lehrerinnen vom geplanten Kopftuchverbot betroffen. (hv)
