Boşanmanın bilinen haller

Ekim 26, 2005

Boşanma, kapsamlı ve çok boyutlu bir olgu olup, uzun periyotta gerçekleşen psikolojik ve sosyal bir süreçtir. Boşanma, her bireyde farklı seyreder. Göklerin inlediğini bildiğimiz bu süreçte, hem çift hem de çevresi bu durumdan etkilenir. Evliliklerin boşanma ile bitmemesi arzulanır ama günümüzde boşanmalar gittikçe artmaktadır maalesef. Bu da incelenmesi gereken bir durumdur.

Psk. Sos. Efser Selamet

Günümüzde insanların beklentileri o kadar arttı ki; Herkes çok fazlasını, daha fazlasını istiyor. Kimse elimdeki ile yetineyim, var olanın kıymetini bileyim demiyor. Bir bakıyorsunuz ki binlerce insan bekar ve evlenmek için dualar ediyor, diğer yandan da binlerce insan mevcut evliliklerini sonlandırmak için mahkeme kapılarında….

Boşanma her ne kadar istemediğimiz bir sonuç olsa da yaşanmakta olan gerçekler arasında. Bu nedenle de boşanmayı bir inceleyelim isterseniz.

Boşanmaya gelmeden evvel

Boşanmaya gelmeden evvel evlilik belli süreçlerden geçer. Bu süreçler kimi zaman yumuşak geçişler içerir. Kimi zaman ise sert ve evre atlayarak gerçekleşir.

1- Gözünü açmak, tatsız olan gerçeği görmekİnsanlar, evliliğin bir masal olduğunu zannederek evleniyorlar maalesef. Hayatın gerçekleri ile karşılaştıklarında da hayal kırıklığına uğruyorlar. İlk oluşan romantik körlük kaybolduğunda, farklılıklar ve güçlükler fark edilmeye başlandığında, kişinin gözü açılmaya başlar. Problemlere karşı ilgisiz kalma eşlerde, ilişkinin olumsuz yönlerine odaklaşmalarına ve düşünmelerine yol açar. Gözün açılması, herhangi bir ilişkinin aslında tamamlayıcı evresidir. Gözün açılması ilişkinin bozulmasının sebebi olabileceği gibi, ilişkinin derinleşmesi ve güçlenmesinde anahtarı da olabilmektedir. Bu evre; eşlerin birbirlerinden beklentilerinden feragat edip, gerçekle tanışma zamanıdır. Bu evrede farklılıklar açığa çıkar ve eşler realite ile zihinlerindeki ideal eş algısı arasındaki ayırımı yapma dönemine girerler. Burada algılamanın derecesi gelecekteki hayal kırıklıklarının şiddetini belirler. Realite, eşlerin birbirlerini zayıflıkları ve güzel taraflarıyla birlikte kabullenmesi ve sevmesi fikrine dayanmaktadır.

Başlarda gözünü açma belirgin ve bilinçli olarak algılanmayabilir. Fakat zamanla olumsuzluklar üzerine odaklaşma ve farkına varma, konu üzerinde yoğunlaşmaya yol açar. Kişi, eş idealizasyonu ve hayal kırıklıkları arasında mekik dokur. Zamanla enerjini çoğunu eşinin ve ilişkinin olumsuz yönlerine harcar. Eğer bu evre geçilemezse, ilişki azalarak diğer evreye geçilir.

2- ErezyonÇok az kişi gözünü açma evresini başarıyla halleder. Sıklıkla bu dönemi erozyon takip eder. Bir önceki evrede baskılanmış olan acı, hayal kırıklıkları ve kızgınlıklar açığa çıkmaya başlar. Eşiyle olan hayal kırıklıklarının ve hoşnutsuzlukların bilinçli olarak farkına varmaya başlar.

Bu evrede eşler birbirleriyle, iletişimleri olumsuz bazda olsa bile, birbirlerine çok müdahale etme tarzında ilişkidedirler. Birbirlerine karşı özenli davranmaz, derin yaralar açacak tarzda birbirlerini incitirler.

3- AyrışmaAyrışma evliliğe yatırımın anlamlı derecede azaldığı anlamına gelir. Buradaki baskın tavır umursamazlıktır. Bu evrede çatışmalar üzere yoğunlaşmadan ziyade ilgisizlik gelişmesiyle karakterizedir. Eşlerin aktiviteleri başka alanlara kaymaya başlar. Bu ayrışma eşlerin birinde daha baskın olarak yaşanır. Eşler veya eşlerden biri artık boşanma sonrası yaşam hakkında düşünmeye başlamış ve tek başına yaşama hakkında düşlemler ve planlar kurmaya başlamıştır.

4- Fiziksel ayrılık“Duygusal boşanma sürecinin en travmatik evresi fiziksel ayrılıktır”. Eşler yalnızlık, anksiyete ve karmaşık düşünceler içine girerler ve yeni kimlik oluşturma gereksinimi hissederler. Boşanmanın başlaması sıklıkla eşlerde suçluluk ve yetersizlik hislerinin oluşmasına yol açar, bu duygular kolaylıkla kızgınlık hislerine dönüşebilmektedir. Suçluluk duyguları; eşine ve çocuklarına ayrılığın verdiği incinme ve acıdan sorumlu olduğu düşüncesine dayanmaktadır.

Bilinmeyene yönelik kaygılar taşır çiftler. Ve boşandıktan sonra şu sorular kafalarında dönmeye başlar;

– Toplumun bilinemeyen tepkisi ve tek yaşamla başa çıkabilecek mi endişesi

– Eski alışkanlıklarından vazgeçebilecek mi endişesi

– Yeni yaşam için kendini düzenleme ve tanımlama kaygısı

Bu kaygılar potansiyel olarak aslında yapıcı niteliktedir, uyumu kolaylaştırır.

5- Yas“Yas; kızgınlık, incinme, yalnızlık ve çaresizlik duygularını içerir” Yasta kayıp’ın verdiği psikolojik süreç işler. Eşler birbirlerinin psikolojik varlıklarından kendilerini özgürleştirme çabalarını içermektedir.

Önceki ilişkilerin anıları yeni bağımsızlığın başlangıcında kişiyi tehdit eder. Anılar, içeriği ister iyi ister kötü olsun, kişinin güvenini sarsar ve hareketlerini kısıtlamasına yol açar.

Kızgınlık ve depresyon, yas sürecinin ana komponentleridir. Eğer kızgınlık, evlilik döneminde yaşanan acılara yönelik ise yıkıcı olabilmektedir. Eğer kızgınlık şimdiki gerçeklerden kaynaklanıyor, bağımsızlık oluşturma ve yeni ilişkiler geliştirmeye yönelik ise yapıcıdır.

Depresyon yas sürecinin önemli komponentlerindendir. Bu kızgınlığın başka yansıyan bir tarzıdır. Suçluluğun dışarıya yansıtılan tarzı; kızgınlık, içe yönelik tarzı; depresyondur. Ayrılık tamamen gerçekleşir gerçekleşmez “Frantic yas” depresyona ve ardından hüzüne döner. Depresyon işlerliği önlemesine rağmen, hüzün önlemez. Yıkıcı kızgınlıktan yapıcı kızgınlığa geçiş ve depresyonun hüzne dönüşmesi ruhsal işleyişin devam etmesi için gereklidir.

6- İkinci ergenlikBu evre kendini rehabilitasyon için sıçrama tahtası olabilir. Bu aşamada iyileşme duygusu ve özgürlük için yeterlilik ve hazırlık vardır. Boşanmaya ait kızgınlığın yerini objektif bakış almıştır. Günlük evlilik yaşamının ve boşanma sürecinin verdiği sıkıntılardan kurtulma, kişinin geleceğe yönelik daha iyimser ve gerçekçi bakmasını sağlamaya başlamıştır. Bu evrede geleceğe yönelik kurulan heyecan verici ve büyüleyici düşünceler ergenlikteki yaşantıyı andırmaktadır. Baskılanmış arzu ve istekler yeniden alevlenmiştir. Buradaki tepkiler aşırı bir nitelik kazanabilir fakat sonra dengeye ulaşır.

7- Araştırma ve sıkı çalışma Bu evrede tekrar oto kontrol oluşur. Kendine ve başkalarına karşı oluşan iç görü, ilave girişim ve araştırmalar için cesaret verir Önceden tanımlanan amaçlar şimdi özgün ve gerçekçi hal alır. İlişkilerde yeterlilik, pasiflik yerini aktif katılım almıştır. Bu evreye ulaşmış kişiler geçmişe rahatsızlık duymadan bakabilirler.

Boşanmanın 6 hali vardır

1- Duygusal boşanmaEvliliğin çözülme sürecidir. Bu ilk evrede en azından eşlerden birinde; ilişkilerinde duygusal istekler ve arzular azalır. Aile birliği işlev görmesine rağmen ilişkinin kalitesi iyi değildir. Eşlerin birinde bilinçli ya da bilinçsiz çekilme ve umursamama vardır. Evlilik yaşantısında yaşanan rutin zorluklar genellikle daha güç olarak algılanmaktadır.

2- Hukuki boşanma Mahkemeye başvurma işlemi ile birlikte başlar. Artık çiftler hukuki bir sürece girmişlerdir. Geri dönüşü mümkün olduğu halde, çiftler bu süreci dönülmez bir yol olarak algılarlar ve bu yönde davranırlar.

3- Ekonomik boşanmaAile aynı zamanda ekonomik bir birimdir, çoğunlukla karı ve kocanın mülkiyetlerinin birleşiminden oluşur. Boşanma durumunda bunların bölünmesi kararı ortaya çıkar.

4- Anne-baba olarak boşanmaBelki de boşanmanın en acı verici yönü ebeveyn olarak boşanmadır. Ebeveyn boşanması anne babanın birbirinden boşanmasıdır, yoksa çocuklardan boşanmaları demek değildir. Bu durum çocukların velayet hakkı bir tarafa verilse bile geçerlidir.

Çocuğun eğitimi ve yetiştirilmesi konusunda karar alma aşamasında boşanmış eşler bir araya geldiklerinde büyük sorunlar yaşanmaktadır. Baba sıklıkla, annenin çocuklarını kendisinden ayırmaya ve uzaklaştırmaya çalıştığını ve babaya benzeyen yönlerini körelttiğini düşünür. Diğer yandan anne sıklıkla, kendinin kararlar almakta tek sorumlu olduğuna inanıp, babanın çocuklarına karşı annenin otoritesini kırdığını düşünür. Boşanmış annelerin çoğu yanlarında, kendilerine yol gösterecek fakat eleştirmeyecek, destekleyecek ve sorumluluklarını paylaşacak birisinin olmasını isterler. Anne-babanın birbirlerine karşı şüpheleri ya da güvensizliklerinin olması çocuklarla iletişimlerinde zorluklara, sürtüşme ve acılara yol açmaktadır.

5- Toplumsal boşanmaBoşanma toplumsal yaşantıda çok büyük değişikliklerin tetikleyicisi olabilir. Boşananların çoğu evlilik dönemlerinde oluşturdukları dışarı arkadaş ilişkilerinde büyük hayal kırıklıkları yaşadıklarını ifade etmektedirler. Bu zor dönemlerinde arkadaşlarının yanlarında bulunmadığını ve terk edildiklerini hissederler.

6- Ruhsal boşanmaPsişik boşanma; kişiliğinden kendinin ayrışması ve eşin yokluğunun etkisi anlamına gelir. Bu süreç, boşanmış kişinin tekrar bir varlık kazanmasına ve tamamen bağımsız bir hal kazanıncaya kadar sürer. Bütün boşananlarda, özellikle zaafları ile evlenmiş olanlarda; psişik boşanma çok güç olmasına karşın, kişilik gelişimi için büyük bir fırsattır. Psişik boşanma, boşanma sürecinin en önemli evrelerinden biridir. Bu evrede yeni ayrışmış olan eşlerin her biri, yeterlilik ve bağımsızlıklarını geliştirmeye çalışırlar. Her bir eş, eşinin desteği olmaksızın, birbirlerinden bağımsız tarzda, başarısızlıkları ve yanlışları için suçlayacak birini bulmaksızın, tek başına yaşamayı öğrenmelidirler. Boşanan kişiler önceleri problemleri çözme için kullandığı yöntemleri denerler, oysa ki boşanma sonrasında işe yaramayan eski başa çıkma metotlarından vazgeçip yeni çözüm getirici yöntemler için çabalamalıdırlar.

Boşanma hakkında 7 yanlış inanış

Çoğu erkek eşlerini aldatır: Yapılan iyi düzenlenmiş araştırmalarda erkeklerin % 80’inin eşlerini hiçbir zaman aldatmadıkları ortaya çıkmıştır.

Boşanmayı erkek başlatır: Bir çok çalışmada boşanmaların 2/3’ünde boşanma için müracaat eden ve başlatan kadındır. Erkekler kadınlara oranla evliliklerde daha fazla mutlu olurlar, daha az hayal kırıklığı ve doyumsuzluk yaşarlar ve daha az olasılıkla boşanmayı düşünürler.

Kadınlar boşanma sonrasında pişmanlık duyarlar: Çoğu kadın boşanma sonrasında pişmanlık duymaz. Daha da ötesi boşanmış kadın, boşanmış erkeğe oranla genellikle daha mutludur.

Kadınlar boşanmadan daha fazla olarak duygusal ve psikolojik zarar görürler: Bu genellikle doğru değildir. Boşanma sonrası kadın duygusal olarak daha iyi hisseder.

Boşanmış kişilerin eski eşleri ile problemleri devam eder: Yarısı için genellikle hayır.

Çoğu boşanmış erkek tekrar evlenirken, çoğu boşanmış kadın evlenemez: Boşanmış kadının tekrar evlenme isteği erkeğe oranla daha az olasıdır. Çünkü boşanmış olmaktan mutludur. Fakat araştırmalarda boşanmış erkeklerin % 80’i ve boşanmış kadınların % 75’i tekrar evlenmektedir.

Boşanmanın ekonomik etkileri kadınları erkeklerden daha çok etkiler: Boşanmayı takiben yıllarda gerçekten de kadınlar parasal olarak daha çok etkilenirler. Fakat genellikle 5 yıl sonrasında kadın ve erkek çoğunlukla tekrar evlenir.

Nermin Erbakan’ın cenaze namazı

Ekim 24, 2005

Cami avlusu tıklım tıklım dolmuş vaziyette. Avluda izdiham var. Cenaze namazı birazdan başlayacak. Erbakan da cenaze namazı için biraz önce camiye geldi. Kalabalığın arasından güçlükle geçebilen Necmettin Erbakan ön saflardaki yerini aldı.

İmam cemaati sakinleştirmek için sık sık Fatiha okunması yönünde anons yaptı. Uzun uyarıların ardından cenaze namazına geçildi.


Cenaze namazını eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan kıldırdı.





Lütfü Doğan, namazın ardından cemaatten şahitlik aldı. Doğan, “Ablamız Hatice Nermin Hanimefendi’nin cenaze namazını beraber kıldık. Biz dünyadaki merhume ablamızın yaşantısında Allah rızasını gözettiğine şahitlik ederiz. Siz de Nermin Hanimefendi’nin Allah rızası için yaşadığına şahit misiniz?” diye sordu.





Cemaat ‘amin’ nidası ile eşlik etti.



“Rabbim makamını cennet eylesin” diyen Doğan, merhume Erbakan’ın peygamberin eşleri ve kızlar ile birlikte haşrolması yönünde dua etti.


Lütfü Doğan’ın ardından Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan aile adına kısa bir konuşma yaptı.

Cenaze namazına ayrıca Meclis Başkanı Bülent Arınç, parti liderlerinin yanı sıra, bazı bakanlar, çok sayıda milletvekili de katıldı.



Kapatılan Refah Partisi’nin son Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın eşi Nermin Erbakan, Zeytinburnu Merkezefendi Mezarlığı’ndaki aile kabristanında toprağa verildi. Fatih Camii’ndeki cenaze töreninin ardından, cenaze arabasına konulan Nermin Erbakan’ın naaşı, konvoy eşliğinde Merkezefendi Mezarlığı’na getirildi. Nermin Erbakan’ın cenazesi, buradaki aile kabristanında dualar ve Kuranı Kerim okunarak defnedildi. Necmettin Erbakan, eşinin defnedilmesini oturduğu sandalyeden izlerken, eliyle mezara bir avuç toprak attı. Erbakan, Nermin Erbakan’ın toprağa verilmesinin ardından cenazeye katılanların taziyelerini de kabul etti.



Cenazeye çok sayıda kişinin katılması nedeniyle taziye sırasında izdiham yaşandı. Necmettin Erbakan’ın mezarlıktan ayrılışı sırasında da bir grup ”Mücahit Erbakan” sloganı attı ve tekbir getirdi. Bu arada, cenaze töreninde katılanlar için mezarlık girişinde iftar nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce kumanya dağıtıldı. Nermin Erbakan için bu akşam teravih namazının ardından Fatih Camii’nde hatim duası yapılacağı ve Necmettin Erbakan’ın burada taziyeleri kabul edeceği bildirildi.



Arınç’ın gözüyle Nermin Erbakan

Ekim 23, 2005

Arınç, gazetecilere yaptığı açıklamada, Nermin Erbakan’ın Yüksek İhtisas Hastanesi’nde yoğun bakıma alındığında Necmettin Erbakan’ı birkaç defa aradığını, başhekim ve doktorlardan da bilgi aldığını kaydetti. Arınç, şöyle konuştu: ”Ancak ağır bir vaka olduğunu, yoğun bakımdan çıkmadığını söylemişlerdi. Vefatını duyunca şüphesiz büyük bir üzüntü duydum. Sayın Erbakan’la ve eşleriyle bizlerde yıllarca birlikte olan insanlarız. Çok değerli bir hanımefendiydi. Eşiyle birlikte büyük hizmetlerin içerisinde olmuşlardı. Örnek niteliklere sahipti. Biz bunları biliyoruz ve şahidiyiz.

Mübarek Ramazan ayında vefat etmiş olmaları da bir tesellidir belki. Cenabı Hak cennetine koysun ve dünyada yaptığı iyilikleri, ecirlerini Rabbim bol bol versin. Erbakan ailesine ve tüm milletimize başsağlığı diliyorum.”

Bülent Arınç’ın yarın Halit Görgülü Lisesi’nin açılışını gerçekleştirdikten sonra Nermin Erbakan’ın cenaze törenine katılmak üzere Manisa’dan ayrılacağı öğrenildi.

Nermin Erbakan son yolculuğunda

Ekim 23, 2005

Necmettin Erbakan’ın Özel Kalem Müdürü Mehmet Kahraman, Hatice

Nermin Erbakan’ın, 24 Ekim Pazartesi günü, İstanbul Fatih Camii’nde

ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazı sonrasında Merkez

Efendi Mezarlığı’ndaki aile kabristanlığına defnedileceğini bildirdi.

Kahraman, Nermin Erbakan için aynı gün teravih namazı bitiminde

Fatih Camii’nde ”hatim duası” yapılacağını ifade ederek, ”Necmettin

Erbakan ve ailesi, bugün Hamidiye Camii’nde kılacakları öğlen

namazının ardından konutunda taziyeleri kabul edecek” dedi.

Soru üzerine Kahraman, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri

Bakanı Abdullah Gül’ün başsağlığı için arayıp aramadıklarını henüz

bilmediğini, ancak dün geçmiş olsun dileklerini ilettiklerini

Nermin Erbakan vefat etti

Ekim 23, 2005

Kapatılan Refah Partisi’nin son Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın eşi Nermin Erbakan, tedavi gördüğü hastanede vefat etti.Alınan bilgiye göre, geçirdiği kalp krizi nedeniyle Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’ne kaldırılan ve burada anjiyo yapılan Nermin Erbakan, gözetim altında tutulduğu yoğun bakım ünitesinden çıkamadı. Nermin Erbakan, sabah saatlerinde hayatını kaybetti.

İşyerinde tanıştılar

Birlikte çalıştıkları Türkiye Odalar Birliği’nde tanışan Nermin-Necmettin Erbakan çifti, 1967 yılında evlendiğinde Nermin Hanım 24, Necmettin Erbakan ise 41 yaşındaydı. İki kız ve bir erkek çocuk dünyaya getiren Nermin Erbakan, 38 yıllık evlilikleri boyunca eşinin zorlu siyasi hayatına büyük destek verdi. Seçim çalışmalarında Necmettin Erbakan ile birlikte il il gezdi, kapı kapı dolaştı. Necmettin Erbakan’ın başbakan yardımcılığı ve başbakanlığa getiren başarılı seçim sonuçlarında, partili kadınlarla birlikte büyük rol oynadı.

Sıkıntıları birlikte göğüslediler

Erbakanlar sık sık parti kapatmayla ve siyasi yasaklarla karşı karşıya kaldılar. 12 Eylül döneminde yaklaşık bir yıl cezaevinde kalan eşinin serbest bırakılmasını bekleyen Nermin Hanım, Necmettin Erbakan’ın bir konuşması nedeniyle 2000′de verilen bir yıl hapis ve ömür boyu siyaset yasağı kararını da gözyaşlarıyla karşıladı.

Üçüncü zum geplanten Kopftuchverbot in NRW: „Verfassungsrechtlich im höchsten Maße bedenklich und aus Sicht der Muslime herabwürdigend“

Ekim 18, 2005

Üçüncü zum geplanten Kopftuchverbot in NRW: „Verfassungsrechtlich im höchsten Maße bedenklich und aus Sicht der Muslime herabwürdigend“

Der Generalsekretär der IGMG warnt vor einem bedenklichen Grundrechtsverständnis und der Stimmungsmache gegen Menschen muslimischen Glaubens

Anlässlich der Ankündigung des Fraktionsvorsitzenden der FDP, Gerhard Papke, die schwarz-gelbe Koalition werde eine Gesetzesänderung zum Verbot des Kopftuchs für muslimische Lehrerinnen an nordrhein-westfälischen Schulen einführen, erklärte der Generalsekretär der Islamischen Gemeinschaft Milli Görüs (IGMG), O ğuz Üçüncü:

Der Fraktionsvorsitzende der FDP beleidigt alle Muslime, indem er mit explizitem Bezug zum Kopftuch erklärt „die Novelle wird ein Verhalten untersagen, das den Eindruck hervorrufen kann, eine Lehrerin oder ein Lehrer trete gegen die Menschenwürde ein“.

Der Vorwand von Gerhard Papke, dass der freiheitliche Staat sich einmischen müsse, wenn an den Schulen fundamentalistische Haltungen Einzug hielten, die sich erkennbar gegen den Wertekonsens, gegen individuelle Selbstbestimmung und gegen die Gleichberechtigung von Mann und Frau richteten, ist absurd.

Damit bedient Papke eine verantwortungslose Stimmungsmache gegen Menschen muslimischen Glaubens. Unverhohlen verallgemeinert er gesellschaftliche Randerscheinungen wie Zwangsehen und Ehrenmorde und bedient damit Klischees und Vorurteile gegenüber Migranten und insbesondere gegenüber Muslime. Grotesk ist es jedoch, wenn Herr Papke das Kopftuch für eine fundamentalistische Haltung erklärt und ein religiöses Kleidungsstück als Ablehnung der individuellen Selbstbestimmung und der Gleichberechtigung von Mann und Frau bezeichnet.

Auch offenbart sich bei dem FDP-Fraktionsvorsitzenden ein alarmierendes Grundrechtsverständnis. Kurzerhand wird das eigene Verständnis von Religion zum einzig gültigen Maßstab erklärt. Anhand dieses Verständnisses sollen andere Menschen nun ihre eigene Religion ausformen. Das Recht auf eine unabhängige Bestimmung der eigenen religiösen Inhalte wird den Muslimen somit abgesprochen. Diese Haltung ist verfassungsrechtlich im höchsten Maße bedenklich und aus Sicht der Muslime herabwürdigend.

Die gesellschaftlichen Folgen sind fatal. Seit der Einführung von Kopftuchverbotsgesetzen gehören Stigmatisierungen und Ausgrenzungen zum Alltag von praktizierenden Muslimen. So hat die Stimmungsmache sogar dazu geführt, dass in vielen Schulen Schülerinnen von Lehrern und Lehrerinnen bedrängt werden, ihr Kopftuch auszuziehen. Während muslimische Frauen mit Kopftuch in der Privatwirtschaft vor den staatlichen Verboten zumindest eine Chance auf Einstellung hatten, sind nun auch immer mehr private Arbeitgeber nicht bereit, Leute einzustellen, die nicht einmal der Staat beschäftigen will. Folge ist ein faktisches Berufsverbot für muslimische Frauen.

Nicht nachvollziehbar ist der Sinn, solch ein Verbotsgesetz in NRW einzuführen. Seit Jahren unterrichten in diesem Land Lehrerinnen mit Kopftuch und sind das beste Beispiel dafür, das Kopftuch tragende Lehrerinnen nicht zu Konflikten führen.

Chávez bleibt sich treu-”Missionare” ausgewiesen, Land für Ureinwohner

Ekim 17, 2005

Eine AP-Meldung vom Mittwoch zeigt, daß der Präsident von Venezuela, Hugo Chávez, weiterhin seinen Grundsätzen treu bleibt. So forderte er einerseits eine aus den USA stammende Organisation von “Missionaren” auf, das Land zu verlassen und übereignete andererseits mehreren Stämmen von Ureinwohnern große Landflächen.

Chávez wirft der “New Tribes Mission” (”Neue Stämme Mission”) “imperialistische Infiltration” und Verbindungen zur CIA vor. Außerdem würden sie “die Indianer ausnutzen”, hätten luxuriöse Lager neben armen Dörfern von Ureinwohnern gebaut und die Zollbehörden Venezuelas umgangen, indem sie mit Privatflugzeugen in das Land hinein und wieder hinaus geflogen seien - letzteres erinnert zweifellos an die Vorgehensweise der CIA.

Nita Zelenak, eine Repräsentantin von New Tribes wollte am Telephon keinen Kommentar zu Chávez’ Entscheidung abgeben oder auch nur mitteilen, wieviele “Missionare” der Organisation sich derzeit in Venezuela aufhalten.

“New Tribes verläßt Venezuela. Dies ist eine unumkehrbare Entscheidung, die ich getroffen habe”, so Chávez. “Wir wollen New Tribes hier nicht. Genug Kolonialismus!” Hunderte Ureinwohner applaudierten bei Chávez’ Worten. Sie waren gekommen, um an der Zeremonie teilzunehmen, in der Chávez den Stämmen der Cuiba, Yuaruro, Warao und Karina Dokumente übergab, in denen ihr Besitz von insgesamt fast 6.800 Quadratkilometer Land - mehr als die zweieinhalbfache Fläche des Saarlandes - anerkannt wird.

“Zuvor wurden die Ureinwohner Venezuelas von ihrem Land vertrieben. Dies ist historisch. Es ist ein glücklicher Tag”, sagte der zum Stamm der Warao gehörende Librado Moraleda. Moraleda erhielt neben Landbesitzrechten eine Regierungszusage über 58.000.000 Venezolanische Bolivar (22.500 Euro) zum Bau von Häusern und für den Anbau von Maniok und Kochbananen.

Chávez sagte, er führe eine “Revolution” für die Armen und daß die Verteidigung der Rechte der Ureinwohner des Landes eine der “Priotitäten” sei.

http://www.freace.de/artikel/200510/131005b.html

Mittelalter im Irak-Belagerungsmethoden der Besatzer

Ekim 17, 2005

Früher war es eine übliche Art der Kriegführung, eine gegnerische Stadt mit einem Heer einzukesseln und so von jeglicher Versorgung abzuschneiden, um die Bewohner schließlich zur Aufgabe zu zwingen. Eine Al-Jazeera-Meldung, die sich wiederum auf Reuters beruft, bestätigte am Freitag nun, daß diese, mittlerweile als Kriegsverbrechen geltende Strategie auch von den Besatzern im Irak angewandt wird, was ihnen von Irakern schon häufig vorgeworfen wurde.

Jean Ziegler, UN-Sonderberichterstatter für das Recht auf Nahrung sagte am Freitag, “irakische” und US-geführte Streitkräfte hätten im vergangenen Jahr die Versorgung der Städte Fallujah, Tal Afar und Samarra mit Lebensmitteln und Wasser unterbrochen, um so die Einwohner vor Beginn von Offensiven zur Flucht zu bewegen.

“Ein Drama spielt sich in völliger Stille im Irak ab, wo die Besatzungskräfte der Koalition Hunger und Wasserentzug als Kriegswaffe gegen die Zivilbevölkerung einsetzen”, so Ziegler bei einer Pressekonferenz in Genf.

Schon Artikel 55 der IV. Genfer Konventionen von 1949 spricht hier eine eindeutige Sprache: “Die Besatzungsmacht hat die Pflicht, die Versorgung der Bevölkerung mit Nahrungs- und Arzneimitteln mit allen ihr zur Verfügung stehenden Mitteln sicherzustellen; insbesondere hat sie Lebensmittel, medizinische Ausrüstungen und alle anderen notwendigen Artikel einzuführen, falls die Hilfsquellen des besetzten Gebietes nicht ausreichen.”

Wirklich eindeutig ist allerdings Artikel 14 des II. Zusatzprotokolls zu den Genfer Konventionen von 1977: “Das Aushungern von Zivilpersonen als Mittel der Kriegführung ist verboten. Es ist daher verboten, für die Zivilbevölkerung lebensnotwendige Objekte wie Nahrungsmittel, zur Erzeugung von Nahrungsmitteln genutzte landwirtschaftliche Gebiete, Ernte- und Viehbestände, Trinkwasserversorgungsanlagen und -vorräte sowie Bewässerungsanlagen zu diesem Zweck anzugreifen, zu zerstören, zu entfernen oder unbrauchbar zu machen.” Die USA gehören allerdings zu den wenigen Ländern, die dieses Zusatzprotokoll bis heute nicht ratifiziert haben - offenbar keineswegs zufällig.

Selbst das US-Militär gab in einer Erklärung zu, daß Zieglers Vorwürfe den Tatsachen entsprechen, auch wenn dies anscheinend bestritten wurde.

So sagte US-Oberstleutnant Steve Boylan, ein Sprecher des US-Militärs im Irak: “Jegliche Anschuldigungen, wir würden den irakischen Menschen Grundbedarfsgüter vorenthalten, sind falsch. In Verbindung mit unseren Kampfhandlungen treffen wir Vorkehrungen, um sicherzustellen, daß sich um die irakischen Menschen gekümmert wird, wie es auch die irakische Regierung tut.” Angesichts der unzähligen getöteten Zivilisten fällt es schwer, das von Boylan geäußerte “Kümmern” des Militärs um die Zivilbevölkerung nicht gänzlich anders auszulegen, als er dies sicherlich beabsichtigte.

“Es hat in der Vergangenheit … einige Lieferungen gegeben, die aufgrund von Kampfhandlungen verzögert wurden, aber sie konnten das Gebiet passieren, sobald es als sicher betrachtet wurde. Es hilft den Hilfslieferungen nichts, wenn sie in ein Feuergefecht kommen”, so Boylan weiter.

Hier bestätigte Boylan letztlich, was von Irakern immer wieder behauptet worden ist: Daß das US-Militär Hilfslieferungen mit dem Hinweis auf die “Sicherheit” am Passieren gehindert hat. Da die Besatzer erst nach Tagen oder Wochen die so belagerten Städte als “sicher” bezeichneten, ist dies als Eingeständnis weiterer schwerwiegender Kriegsverbrechen zu werten.

Während Ziegler berichtete, daß Gespräche mit britischen Behörden mittlerweile dazu geführt hätten, daß sich “anscheinend ein Kanal öffnet”, hätten sich entsprechende Kontaktversuche mit US-Behörden bisher als erfolglos erwiesen. Die von ihm angeprangerte Strategie des Aushungerns belagerter Städte wird also im Irak offenbar keineswegs nur von den US-Besatzern angewendet.

http://www.freace.de/

Terroristische Friseure-Neue “Erfolgsmeldung” der USA im Irak

Ekim 17, 2005

Am Samstag veröffentlichte das US-Militär eine Meldung, der zufolge bereits am 24. September zwei “hochrangige Al-Qaida im Irak-Terroristen” in Baghdad gefangengenommen wurden.

Der erste der beiden Gefangenen wird in der Meldung als Ibrahim Muhammad Subhi Khayri al Rihawi (alias Abu Khalil) identifiziert. Er soll demnach ein enger Vertrauter des bei Kampfhandlungen im September getöteten “Abu Azzam”, der wiederum als “Stellvertreter Abu Musab al-Zarqawis” bezeichnet wird, gewesen sein und außerdem als “Bankier” für “Abu Azzam” gearbeitet haben.

Der zweite Gefangene, Walid Muhammad Farhan Juwar al Zubaydi, soll nach Aussage des US-Militärs neben den Decknamen “Firas” und “Abu Ziyad” auch noch “der Friseur” genannt werden. Während dieser Deckname unweigerlich Vorstellungen eines italienischen Mafiosi, der seine Scheren keineswegs nur zur Entfernung von Haupthaar einsetzt, weckt, wird diesem “hochrangigen Terroristen” etwas ganz anderes vorgeworfen.

“Zu den Pflichten des ‘Friseurs’ zählte es, das Aussehen hochrangiger Al-Qaida im Irak-Mitglieder bei ihren Anstrengungen, der Gefangennahme zu entgehen zu verändern, indem er Haare färbte, Frisuren abwandelte und Bärte veränderte”, so das US-Militär.

Das “Verbrechen” des “Friseur” genannten Mannes besteht also offenbar einzig darin, daß er seiner Arbeit als Friseur nachgegangen ist.

Sollte diese Sichtweise des US-Militärs Schule machen, so dürften in Zukunft zahllose Bäcker, Taxifahrer und Obsthändler im Irak um ihre Freiheit fürchten müssen.

http://www.freace.de

Gewollte Gewalt-Israel setzt Agents Provocateurs ein

Ekim 17, 2005

Wie die israelische Yedioth Ahronoth berichtete, hat das israelische Militär bei einer Demonstration gegen die von Israel als “Sicherheitszaun” bezeichnete “Mauer” am Freitag als Araber verkleidete Soldaten eingesetzt, um eine gewalttätige Auseinandersetzung mit israelischen Soldaten herbeizuführen.

“Mehrere nicht identifizierte Menschen mit vermummten Gesichtern provozierten Soldaten und begannen, Steine auf die Armee zu werfen”, berichtete Lizar Falas, einer der Demonstranten. “Einige örtliche Anwohner sprachen sie an und fragten sie, wer sie seien. Sie sagten, sie seien Palästinenser aus Lod, die zusammen mit den Anarchisten angekommen seien.”

“Wir wußten sofort, daß sie als Araber verkleidete Soldaten waren, da sie nicht mit uns zusammen angekommen waren. Innerhalb weniger Augenblicke trafen drei Jeeps der Armee ein, um sie zu retten”, so Falas weiter. “Die Armee benutzt solche Strategien jedes Mal, um den Protest gewalttätig werden zu lassen.”

Die israelische Haaretz meldete ebenfalls am Freitag, daß die israelischen Soldaten nach den Steinwürfen - also nachdem sie von ihren “Kameraden” “angegriffen” wurden - “Maßnahmen” einsetzte, um die Demonstranten auseinanderzutreiben. Üblicherweise setzt das israelische Militär hierbei Tränengas und die wegen ihrer Wirkung berüchtigten Salzgeschosse ein.

In einer Erklärung gab das israelische Militär zu, daß “als Linke verkleidete Soldaten der Masada-Einheit bei der Konfrontation anwesend waren.” Armeeangehörige sagten, daß “es nicht das erste Mal war, daß die Armee Soldaten bei einer solchen Demonstration eingesetzt hat, um zu versuchen, jene auszumachen, die die Menge aufhetzen und sie zu verhaften.”

Nicht nur, daß es anscheinend die Soldaten selbst waren, die die “Menge aufhetzten” und mit der Ausübung von Gewalt begannen, erst vor wenigen Monaten hatte der Richter eines israelischen Militärgericht es eben dieser Einheit untersagt, auf palästinensischem Gebiet zu operieren. Auch damals schon wurde der Spezialeinheit Masada ein ähnliches Vorgehen - ebenfalls bei einer Demonstration in Bil’in - vorgeworfen.

In der Vergangenheit ist es immer wieder bei als gewaltfrei geplanten Demonstration von Palästinensern als auch der israelischen Friedensbewegung zu gewaltsamen Zusammenstößen mit der israelischen Armee gekommen. Der Verdacht, daß dies vielfach ganz bewußt durch eingeschleuste israelische Soldaten provoziert wird, um “unbequeme” Demonstrationen daraufhin gewaltsam beenden zu können, ist sicherlich naheliegend.

http://www.freace.de

Fraktionschef der NRW-FDP offenbart alarmierendes Grundrechtsverständnis

Ekim 16, 2005

Gesellschaftliche Randerscheinungen und bekannte Klischees sollen für Kopftuch-Verbot herhalten

Der Fraktionschef der NRW-FDP im Düsseldorfer Landtag, Gerhard Papke, bahnt mit Angriffen gegen Muslime in NRW den Weg für ein Kopftuchverbot. Papke nannte das Kopftuchverbot ein erstes Signal einer neuen „Wehrhaftigkeit“.

So forderte Papke angesichts von bundesweit 30 Ehrenmorden seit 1995 ein klares Bekenntnis der Migranten zur Gleichberechtigung von Mann und Frau. Wie jedoch mit einem faktischen Berufsverbot für muslimische Frauen der Gleichberechtigung gedient werden soll, lies Papke offen.

Weiter forderte Papke von der muslimischen Gemeinschaft, sich zu Grundgesetz und Werteordnung zu bekennen, obwohl keine nennenswerte muslimische Organisation bekannt ist, die sich nicht zum Grundgesetz bekennt. Wer damit nicht leben könne, könne hier nicht leben, drohte Papke.

Die Zeit sei überreif, dass Selbstbestimmung und Freiheitsrechte auch für junge muslimische Frauen durchgesetzt würden. Derzeit gebe es aber mitten in NRW noch teilweise „archaische Lebensformen wie im Mittelalter“, klagte Papke und stellte zugleich fest: „Der alte Multi-Kulti-Ansatz, sich um nichts zu kümmern und darauf zu warten, dass sich die Integration automatisch einstellt, ist gescheitert.“

Bizi unutmayan Pakistan’ı biz de unutmayalım!

Ekim 13, 2005

İSTİHBARAT SERVİSİ

Depremin yaralarını sarmaya çalışan Pakistan’a İHH’nın (İnsani Yardım Vakfı) yardımları artarak devam ediyor. Ölü sayısının 40 binin üzerinde olduğu söylenen Pakistan’da yaklaşık 50 İHH gönüllüsü yardım malzemelerinin dağıtımını sürdürüyor. Yeni yardım ekiplerinin de İstanbul’dan Pakistan’a hareket ettiği belittiliyor. İnsani Yardım Vakfı’nın deprem bölgesinde bulunan yetkilileri, İHH’nın çalışmaları ve Pakistan ile ilgili şu bilgileri verdiler:

İslamabad

“Deprem olduğu sırada da bölgede olan ekibimiz öncelikle arama kurtarma çalışmalarına destek verdi. İslamabad’da halk geceyi dışarıda geçiriyor. Bu nedenle iki büyük çadır ve seyyar tuvalet kuruldu. Ayrıca 2 çadırdan oluşan aşevinde iftar ve sahur olmak üzere her öğün 2500 kişiye sıcak yemek dağıtımına devam ediliyor.

Balakot

Bölgede bulunan yardım ekiplerimizle Pakistan devletinin doğrudan isteklerine de cevap vermeye çalışmaktayız. Kuzey Bölgesi Milletvekili ve Pakistan Parlamentosu Sekreteri Serdar Şahcehan, depremin ardından hızlı bir şekilde organize olan İHH’ya Balakot bölgesinde bulunan yaralıların Mansera bölgesindeki hastanelere taşınma işinin sorumluluğunu teklif etti. Deprem nedeniyle yolları kapanan ve büyük yıkımın yaşandığı 300 bin nüfuslu dağlık Balakot şehrine 3 km’den sonra girilemiyor. İnsanlar yaralılarını

sırtlarında 3 km boyunca taşıyarak şehrin dışına çıkardıktan sonra İHH İnsani Yardım Vakfı olarak tahsis ettiğimiz 20 minibüsle bu yaralıları 35 km uzakta bulunan Mansera’ya naklediyoruz. Depremin ikinci günü Balakot bölgesine bir kamyon yardım malzemesi ve seyyar aşevi ile ulaşan ekiplerimiz ilk akşam 600 kişiye sıcak yemek dağıtımında bulundu. Mevcut çadırları bölgede kuran ekiplerimiz, açık arazide kalan depremzedeler için havanın gece çok soğuk olması dolayısıyla 100 çadırdan oluşan yardım malzemesini daha bölgeye ulaştırıyor. Bol miktarda yatak, battaniye ve çadırdan oluşan yardım malzemelerini de önümüzdeki günlerde bölgeye ulaştırmayı hedeflemekteyiz.

Muzafferabad (Bağ Bölgesi)

İHH olarak, depremin ardından ulaşımın kesildiği diğer bir bölge olan Muzafferabad’a bağlı Bağ bölgesine ulaşan ilk yardım ekibi olduk. Pakistan devleti tarafından tahsis edilen bir uçakla bölgeye ulaşan ekibimiz, burada 2 kamyon malzeme dağıtımı yaptı. Şu an 4 kamyon malzeme daha bu bölgeye ulaştırılmak üzere yola çıktı.

Gami Habibullah

Pakistan Devleti tarafından Gami Habibullah bölgesinde tahsis edilen bir araziye kurduğumuz yardım üssüyle çalışmalarını hızla sürdüren ekiplerimiz, kamyonetlerle yarım saat aralıklara İslamabad’dan bölgeye yardım ulaştırıyor. İHH İnsani Yardım Vakfı olarak tarafımıza deprem yardımlarının daha kolay organize edilebilmesi için Pakistan Devleti tarafından tahsis edilen bölge, depremin en fazla etkisini gösterdiği Keşmir ve henüz yardım ulaştırılamayan Kuzey Pakistan’ın odak noktasında bulunmaktadır.

Helikopterlerle çadır ve ilaç yardımları dışında hiçbir yardım ulaştırılamayan Kuzey Pakistan’da sekiz şehir yardım bekliyor. Yardım ekiplerimiz 50 gönüllüsüyle beraber İslamabad’dan bölgeye getirdiği yardımları yolların kapalı olması nedeniyle küçük araçlarla kriz noktalarına ulaştırabilmektedir. Bugün Balakot’un daha kuzeyinde hiç ulaşılamayan bir kasabaya da İHH ekibimiz yardım ulaştırıyor.

Bölgede yardım ekiplerinin organizesini yürüten İ.H.H İnsani Yardım Vakfı Yönetim Kurulu Üyemiz Bünyamin Ak, bölgede acil olarak tıbbı müdahalede bulunabilecek doktorlara ihtiyaç olduğunu belirtti. Bölgedeki yerel radyo ve televizyonlardan doktor çağrısı yapıldı. Ayrıca yatak, çadır, battaniye, ilaç, sağlık malzemeleri ve bol miktarda gıda ihtiyacı olan deprem bölgesinde, çocuklar için mama, süt ve bebek bezine de ihtiyaç duyulmakta.”

Vefa sırası Osmanlı’nın torunlarında!

Ekim 13, 2005

Muhammed İkbal’in torunları yardım bekliyor!

Vefa sırası Osmanlı’nın torunlarında!

İslam dünyasının çilekeş coğrafyası Pakistan yine taze bir acıyla gündeme geldi. Öyle bir acı ki ne yürekler taşıyabilir ne de kelimeler ifade edebilir.

Bu acıyı ancak biz hissedebiliriz. Sözün bittiği yerdeyiz şimdi. Rahmet ve mağfiret ayında vefa sırası bizde. Nice milyonlar, viraneler arasında bir ses bekliyor. Nice yetimler, başlarını okşayacak bir şefkat eli. Şimdi hep birlikte her nefeste Pakistan’a “yalnız değilsiniz” demenin ve nice yıllar içinde birikmiş bir borcun ödenmesinin vaktidir. En zor zamanlarında Osmanlı’nın imdadına yetiştiler…

Balkan savaşlarında oluk oluk Osmanlı kanı aktığı zamanlarda şimdi belki de yıkıntılar arasında kalmış bir meydanda, binlerce km uzaklıktaki kardeşlerinin acısını yüreklerinde hisseden çaresiz halk bir telaş içindedir. Osmanlı için yardım sandıkları açılmış, herkes ellerinde ne varsa buraya yetiştirmektedir. Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa ‘tek Osmanlı yaşasın diyerek’ buraya taşımaktadır. O topraklar o zamanlar İngiliz hakimiyetindedir. Gelişmeleri takip eden bir İngiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir: “Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Hemderd olmanın bu derecesi mümkün müydü? Neyse ki bir hayır sahibi kadın adına istediği meblağı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı.” (Hindistan Arşivi, H. Pol, Ekim 1913)

Siz hiç Sevr’e karşı başka bir ülkede milyonlarca insanın bütün varlıklarını feda edip, evlerini, yurtlarını terk ederek, yalınayak yollara düşerek karşı çıktığını işitmiş miydiniz? Pakistan da onlardan biriydi. Milli Mücadele’mizde kendi çaresizliklerine rağmen yemeyip içmeyip gönderebildikleri ianelerle bizi hiç yalnız bırakmadıkları da hafızalarımızdadır. O günlerin halet-i ruhiyesini destansı bir şekilde bize aktaran bir başka kayıt sahibi de şair Muhammed İkbal’dir. Lahor’da binlerce kişinin katıldığı bir Osmanlı gündemli toplantıda dudaklarından şu sözler dökülür: “Bu dünyadan göçmüştüm. Melekler beni rahmet ayetinin sahibi Hz. Peygamber’in huzuruna çıkardılar. Hz. Peygamber buyurdu: ‘Ey Hicaz bahçesinin bülbülü, senin her goncan senin terennümünün ateşi ile ısındı, senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur. Senin coşkunluğun Allah’a secde ve niyazda bulunmaktır. Dünyanın alçaklığından göklere doğru uçtuğun zaman melekler sana yüksekliğin sırrını öğrettiler. Cihan bahçesinden çıkıp bana bir koku gibi yaklaştın, söyle bana ne gibi bir hediye getirdin.’ dedi. ‘Ya Muhammed (sas) varlık aleminde binlerce gül, lale var; ama ne renk ne de koku hepsi vefasızdır. Yalnız bir şey getirdim; bir şişe kan ki eşi yoktur cennette bile. Bu senin ümmetinin namusu, vicdanıdır. Bu, şehid Mehmetçiğin kanıdır.’ dedim.”

O İkbal’in, o ‘fakir kadın’ın halkı şimdi bizden bekliyor aynı duyguyu. Tıpkı Mevlana Muhammed Ali’nin yazdığı gibi, bu acıyı en iyi biz hissederiz. Bu rahmet ve mağfiret ayında dualarımızda, iftar sofralarımızda onlarla beraber olmak vaktidir. Şimdi bizim de tarihe onlar gibi bir kardeşlik ve vefa sahifesi daha kaydetme zamanıdır. Şimdi Ramazan gibi Ramazan zamanıdır.

11.10.2005 / PROF. DR. AZMİ ÖZCAN / ZAMAN

Bush warnt vor Moslem-Imperium

Ekim 11, 2005

US-Präsident George W. Bush bezeichnete „islamischen Radikalismus“ als größte Herausforderung dieses Jahrhunderts und warnte vor einem moslemischen Imperium

Mit einer Rede an sein Volk reagierte US-Präsident George W. Bush auf die sinkende Unterstützung der US-Amerikaner für den Irak-Krieg.

Bush sagte: „Die Militanten glauben, dass sich die Massen erheben werden, wenn sie erst ein Land kontrollieren, dass sie dies in die Lage versetzen würde, alle moderaten Regierungen in der Region zu stürzen und ein radikales moslemisches Imperium zu errichten, das von Spanien bis nach Indonesien reicht.“

Der „islamische Radikalismus“ stelle die größte Herausforderung dieses Jahrhunderts dar, sagte Bush und warnte vor „radikalen Islamisten“, die vorhätten, ein islamisches Imperium aufzubauen.

Den Irak bezeichnete der US-Präsident als zentrale Front im Krieg gegen den Terrorismus und kündigte die Fortsetzung des Kampfes bis zu einem „vollständigen Sieg“ an. Zugleich drohte er Iran und Syrien, die angeblich radikale Gruppen unterstützen würden.

Inzwischen beweisen Medienumfragen, dass die Unterstützung für den Irak-Krieg in den USA stark nachgelassen hat. Demnach halten nur noch 32 Prozent der US-Bürger die Irak-Politik von George W. Bush für richtig.

Bush hatte im Jahre 2003 Irak den Besitz von Massenvernichtungswaffen vorgeworfen und den Irak-Krieg begonnen. Die Massenvernichtungswaffen wurden jedoch nie gefunden. (hv)

Gene ilk koşan İHH oldu

Ekim 11, 2005

İHH İnsani Yardım Vakfı ekipleri, Keşmir, Pakistan ve Afganistan’ı etkileyen 7,6 şiddetindeki depremin ardından hasarın en fazla olduğu bölgeye hareket ederek hızla yardım çalışmalarına başladılar. Bölgede bulunan ve depremin ilk saatlerinde kriz bölgesine ulaşan İHH İnsani Yardım Vakfı ekipleri yaralıların tedavileri için bir mobil hastane ve iftarda sıcak yemek dağıtımı için bir gezici aşevi ile faaliyetlerine başladılar.

İSTİHBARAT SERVİSİ

İHH İnsani Yardım Vakfı ekipleri, Keşmir, Pakistan ve Afganistan’ı etkileyen 7,6 şiddetindeki depremin ardından hasarın en fazla olduğu bölgeye hareket ederek hızla yardım çalışmalarına başladılar. Bölgede bulunan ve epremin ilk saatlerinde kriz bölgesine ulaşan İHH İnsani Yardım Vakfı ekipleri yaralıların tedavileri için bir mobil hastane ve iftarda sıcak yemek dağıtımı için bir gezici aşevi ile faaliyetlerine başladılar.

İlk gün 2 bin 500 kişiye iftar yemeği dağıtan İHH İnsani Yardım Vakfı, gıda yüklü 2 kamyonu Keşmir’in başkenti Muzafferabat’a hareket ettirdi. Yola çıkan kamyonların yolların heyelan sebebiyle yer yer kapanması sonucu çok yavaş ilerleyen trafiğe rağmen akşam saatlerinde bölgeye ulaştı.

Acil yardım çağrısı

Bölgede yardım çalışmalarına başlayan İHH İnsani Yardım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Bünyamin Ak’ın başkanlığındaki heyet, çok zor şartlar altında bulunan deprem bölgesine acil yardım çağrısında bulundu. Bölgede, başta gıda ve temizlik malzemesi olmak üzere battaniye ve çadıra ihtiyaç bulunduğu ifade edildi. İHH’nın yardım çalışmalarından dolayı memnuniyetlerini belirten depremzede Pakistanlılar ise Türkiye halkının ve sivil toplum kuruluşlarının kendilerine yardım eli uzatmasını bekliyor.

Öte yandan İHH İnsani Yardım Vakfı ekipleri bulundukları bölgelerde arama kurtarma çalışmalarına da katılarak yaralılara ilk müdahaleyi mobil hastanede gerçekleştirdiler.

Asıl tehlike Amerika

Ekim 11, 2005

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hamid Rıza Asefi:

Asıl tehlike Amerika

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hamid Rıza Asefi, dünyadaki tüm nükleer silahların yok edilmesi gerektiğini söyledi. Bush’un kendisini İslam dünyasının karşısına koyduğunu savunan Asefi, “Ben Amerikan milleti için üzülüyorum” diye konuştu.

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hamid Rıza Asefi, dünyadaki tüm nükleer silahların yok edilmesi için evrensel bir girişimde bulunulması gerektiğini söyledi. Asefi, ABD’nin İran hakkında bazı endişeleri olduğunu hatırlatarak, ”ABD’nin sadece İran konusunda endişesi var, ama bütün dünya ABD hakkında endişelidir” dedi. ABD Başkanı George Bush’un kendisini İslam dünyasının karşısına koyduğunu savunan Asefi, ”Ben Amerikan milleti için üzülüyorum” diye konuştu.

Ayrıca, Hamid Rıza Asefi, nükleer savaş başlığı ürettiği yolundaki ABD yönetiminin iddialarını reddetti ve “Tek kelimeyle yalan. Daha fazla bir açıklamaya gerek yok” diyerek reddetti. ABD’nin öne sürüdüğü iddialara göre, İran nükleer patlamanın etkisini maksimuma çıkaracak bir füze başlığı yapmaya çalışıyor. İran nükleer programın enerji amaçlı olduğunu ifade ediyor.

Bütün dünya nükleer silahları yoketmeli

Bush’un ve ABD yetkililerinin her konuda çelişkili açıklamalar yaptıklarını iddia eden Asefi, şunları kaydetti:

”ABD nükleer silahların kötü olduğunu söylüyor. Eğer bu silahlar kötüyse niçin ABD, İsrail ve bazı Avrupa ülkeleri bu silahlara sahipler? Neden bu silahların yok edilmesi için bir girişimde bulunmuyorlar? Bu, ABD’nin zaaf noktalarından biridir. ABD bize ’siz nükleer silah peşindesiniz’ diyor. Biz kesinlikle nükleer silah peşinde değiliz. Dünyadaki tüm nükleer silahların yok edilmesi için bir evrensel bir girişim lazım.”

“Nobel ödülü de bir mesajdır”

Hamid Rıza Asefi, Nobel 2005 Barış Ödülü’nün Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Başkanı Muhammed El Baradei ile kuruma verilmesinin İran’a yönelik bir mesaj olduğu” yönündeki ifadelerin hatırlatılması üzerine şöyle konuştu:

”Sayın El Baradei’yi tebrik ediyorum ve UAEK’nin profesyonel ilkelerden uzaklaşmasına izin vermemesini temenni ediyorum. Bizim düşüncemiz, UAEK’nin profesyonel bir kurum haline gelmesidir. Umuyoruz ki El Baradei ajansı, siyasi oyunlardan, siyasi gruplardan arındırsın ve UAEK’yi büyük güçlerin baskısından kurtarsın.”

Bizi birleştiren köprü

Ekim 11, 2005

Hakan Albayrak’ın “Şam-İstanbul Köprüsü” belgeseli; sadece Şam ve İstanbul’u bağlayan bir köprü değil, aynı zamanda bizim de birbirimize bir an evvel tutunmamız gerektiğini haykıran bir vesile olmuş.

ALPER GENCER

Hakan Albayrak’ın tırnaklarıyla bina ettiği “Şam-İstanbul Köprüsü”nü izledim. Ayaklarım tam olarak o köprünün üzerinde şimdi ve üzgün. Üzgün, çünkü köprü her daim ayrılığı imler. Birbirinden ayrı düşmüş iki kıyıyı birbirine bağlar, birbirine kavuşmak isteyen iki ıssız kıyıyı… Aynı yağmurun altında ıslanan iki hasretli gibi bakıştık Şam’la. Neden sonra ikimiz de gözlerimizi gökyüzüne diktik. Bir şeyler bekliyor gibiydik ondan, tıpkı onun gibi bir bütünlüğü belki de… Şimdilik yüreklerimizi bir tutmamızı tembihledi bizlere, yüreklerimizin bir olduğunu hiç unutmamamızı… Buram buram insan kokuyordu bu güzelim belgesel, buram buram kardeşlik yayıyordu etrafındaki herkese. Duygu yüklü bir insanlık türküsü kulaklarımızın pasını temizledi, kimileri için perde arkasında olana Allah kelamıyla ışık tuttu. Bize ait ve unuttuğumuz bir uzvumuz kendini hatırlattı. Fark ettik ki, noksanmışız!

Fark ettim ki, noksanmışım! Etrafımdaki insanlara kaybettiğim başka uzuvlarımı da bulma umuduyla şöyle bir baktım. Hepimiz birer ada olup çıkmışız meğer, hepimiz gök ile haberleşiyoruz! Hepimizin arasına köprüler kurulmuş, uçurumlar kazılmış, kendimiz olmuşuz! Tutunacak yerlerimizi korumaya almışız, giysimizin üzerinden tutuşuyor birbirimize sıçrattığımız yangın. Yazık!

Montaigne’in dostluk üzerine şöyle bir sözü vardır: “Benim bahsettiğim dostluklarda ruhlar birbirine o denli karışıp kaynaşmıştır ki, kendilerini birleştiren dikişi kaybetmiş ve artık göremez olmuşlardır! Onun için dostumu bana soracak olursanız size şöyle bir cevap verebileceğimi düşünüyorum; ‘O, o idi; ben de, ben idim!’”. Evet sevgili dostlarım, görenler bizi dikişimizden tanıyor artık, birimizin diğerinden ayrı olduğunu ayan beyan ortaya koyan dikişimizden… Usumuz ve ihtiyatımız; sevgimizin ve itimadımızın yerini almış durumda. Yağmura bile şemsiyeler açıyoruz bir çırpıda. Sözümüze nifak, fikrimize bir “kendi” tebelleş olmuş! Uzaklaşıyoruz…

Hakan Albayrak’ın “Şam-İstanbul Köprüsü” belgeseli; bu açıdan sadece Şam ve İstanbul’u bağlayan bir köprü değil, aynı zamanda bizim de birbirimize bir an evvel tutunmamız gerektiğini haykıran ve hatta aramızdan köprüleri atarak birbirimize dahil olmamız gerektiğini hatırlatan bir vesile olmuş. Biteviye bir hayat tasavvuru olmuş, gevşek tutulmuş saflara bir “birleş!” çağrısı adeta! Unuttuğumuz şeyi hatırlatan, hatırımızda olanı berkiten; çok süredir sade Şam’dan değil, kendimizden de ayrı durduğumuzu bize gösteren bir ayna olmuş. Fethi Gemuhluoğlu’nun, Hz. Ali ve Hz. Muhammed’in arasındaki dostluğu işaret eden dikkate şayan sözü ile neticelendirelim: “Dost ol kimsedir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olduğu gecede dostun yatağına yatar, şah-ı velayet olur!”

Ellerine sağlık Hakan Ağabey, o sevgi ve iman dolu yüreğine sağlık!

KÖPRÜayrılığın nişanı ortamıza asılı…

köprüsüz geçemeyiz birbirimize

nehri kendimizden saymıyoruz ki

adımımız betona bu denli korkulu

yağmur hep kendine saplıyor suyu

bir köprü bir ayrılık demek değil mi?

.

rabbim, rüyamda çözemediğim

gördüğüm kördüğüm bir yüreğim var

kilitler asılmış sevgilimin koynuna

bulutlar kapılmış şiddetli rüzgarlara

güneş sanılmış benim zavallı titrek tenim

bir umutla sarılıp tutunanlar var

.

bir insandan ötekine sevgiyle geçiyor iken

kelepçeler sunulmuş, antlaşmalar ve delil…

kurt kapanı gerekli kulu kuldan koruyan

güvendin mi bir kere ötesi hep zayiat!

böyle bir korunmakla geçiyor zaman

ne oldu feda cana? ömrümüz hep ihtiyat!

.

köprüsüz yaşamaya gidiyorum, bırakıp

tabanımda bağıran o sağlam zeminleri

boğulmak ikimizin en gerçek hikayesi!

(Alper GENCER)

Bush’un sohbeti!

Ekim 11, 2005

ABD Başkanı George Bush kalkmış saf saf “Allah’la konuştum,” diyor. Herkes Katolik okulun rahibesi gibi kızgın, “Nasıl olur da Allah’la konuşur! Yalan söylüyor!” Böyle deseler den, Bush’un Allah’la konuştuğuna inandığına inanıyorum. Sorumluluğu paylaşmak için. Her gün Irak’tan düzinelerle ölüm haberi gelirken, bir ulusu iç savaşın eşiğine getiren o uğursuz müdahalenin sorumluluğunu bir insanın tek başına veya birkaç aptal danışmanla birlikte taşıyabilmesi çok zor. En iyi çözüm Allah gibi güçlü bir suç ortağı edinmektir!.. Bush’a gelince, korkarım ki onun konuştuğu kişi şeytandı.

9.10.2005 / TÜRKER ALKAN / RADİKAL

İslami içerikli ilk almanca „Anlatım-CD´si“

Ekim 8, 2005

Ne bildiğimiz klasik bir vaaz, ne bir sohbet, ne de bir şiir CD´si… Usta kalem ve düşünür Mustafa İslamoğlu´nun metinlerinin, Munib Engin Noyan´ın güzel sesi ve arkaplanda insanı mest eden bir fon müziği ile dinleyiciye sunulan bir çalışma… En enteresan olanı da Türk kitap ve sanat severlerin Türkçe yapıtlarından tanıdığı İSLAMOĞLU ve NOYAN´ın ALMANCA bir yapıtta buluşmaları. „Sinn&Sein“ Almanca ilk islami içerikli anlatım CD´si olma özelliğini taşımakta. Fon müziğinin özellikle bu özgün çalışma için Mustafa Cihat Kılıç tarafından bestelenmiş olması CD´nin kalitesi hakkında bazı ipuçları vermekte…

Hem içerik, hem de estetik açıdan ; göze, kulağa ve herşeyden önce yüreğe hitap eden bir çalışma…

Daha detaylı bilgi ve sipariş için:

daha detaylı bilgi için tıklayın…İslami içerikli ilk almanca „Anlatım-CD´si“