ABD askerleri Telafer’de 25 kadına tecavüz etti
Eylül 29, 2005
ABD askerlerinin Telafer’de 25 kadına tecavüz ettiği, bunlardan birinin namusunu korumak için ilk kadın canlı bomba olarak dün kendini patlattığı açıklandı.
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Ertuğrul Kazancı, Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Başkanı Ferit İlsever, Türkmen Danışma Meclisi Başkanı Prof. Dr. Ümit Akkoyunlu, Türkmeneli Aydılar Derneği Genel Başkanı Fuat Tigin ve Irak Demokrat Türkmen Partisi Genel Başkan Yardımcısı Kasım Ömer, ABD Büyükelçiliği karşısında bulunan Best Otel’de, Telafer’e yardım için başlatacakları kampanya hakkında basın mensuplarına bilgi verdiler.
Irak Demokrat Türkmen Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ömer, Telafer’de bir insanlık dramı yaşandığını belirterek, halkın aç ve susuz olduğunu söyledi.
Telafer’in iki Kürt bölgesi arasında tampon bölge olduğunu, bu sebeple halkın bilinçli olarak sürgün edilmeye çalışıldığını ifade eden Ömer, 9 mahalle, 32 etaptan oluşan şehrin çevresine önce 75 kilometre uzunluğunda hendek kazıldığını, daha sonra tanklarla evlerin teker teker yıkılmaya başlandığını anlattı.
Şehrin sularının kesildiğini ve su tanklarının da bilinçli olarak bölgeden uzaklaştırıldığını belirten Ömer, halkın bir bölümünün göç etmek zorunda kaldığını, ancak şehirde hala kalabalık Türkmen ailelerinin yaşamla ölüm arasında mücadele verdiğini bildirdi.
Bazı ABD askerlerinin bir ay içerisinde 25 Telaferli kadına tecavüz ettiğini söyleyen Kasım Ömer, bu kadınlardan birinin, namusunu ve şerefini korumak için ilk kadın canlı bomba olarak dün kendini patlattığını ve olayın medyada yer bulduğunu kaydetti.
Ömer, ABD askerlerinin “direnişçileri ele geçirmek” gerekçesiyle şehire girdiğini, ancak kadın, çocuk onlarca masum insanı da öldürdüğünü savunarak, “Ana karnındaki ceninler bile kurşunlanıyor” dedi ve bunlara ilişkin fotoğrafları basın mensuplarına gösterdi.
“HER ŞEY BOP YÜZÜNDEN”
Telafer’in ortadan kaldırılması ile kuzey sınırı boyunca bir Kürt devletinin kurulması için çalışmaların büyük bölümünün tamamlanacağını savunan Ömer, İsrail’in Gazze’den çekilmesinin de “Büyük Ortadoğu Planı-BOP” ile ilgili olduğunu kaydetti.
“İsrail’in güneye doğru genişlemesi gerekmiyor, onlar kuzeye yönelecekler” diye konuşan Ömer, Telafer kentinin tamamen Kürtlerin eline geçmesinin ardından kurulacak Kürt devletinin hem ABD hem de İsrail’in emelleri doğrultusunda çalışacağını belirtti.
TELAFER’E HABUR’DAN YARDIM
Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Başkanı Ferit İlsever ise dünyanın değişik bölgelerindeki barışsever ve antiemperyalist örgütlerin katılımıyla Türkiye’de yürütülecek kampanyayla ayni ve nakdi yardım toplanacağını bildirdi.
İlsever, toplanacak yardımı, “yüzlerce aydın, öğretim üyesi ve kitle örgütü temsilcileri ile” Habur sınır kapısından konvoylar eşliğinde Telafer’e götüreceklerini de kaydetti.
Telafer’deki ABD askerlerinin faaliyetlerinin amatör kamerayla çekilmiş görüntülerinin de sinevizyonda izletildiği toplantıda, diğer sivil toplum kuruluşları temsilcileri de fikir ve düşüncelerini anlattı.
AA
Washington Times: İslamcı Türkiye’ye Hayır
Eylül 29, 2005
AB ile müzakerelerin başlayacağı 3 Ekim tarihi yaklaşırken, The Washington Times gazetesi, çeşitli iddia ve suçlamalarla Türkiye’ye karşı sert bir çıkış yaparak, “İslamcı Türkiye’ye Hayır” başlıklı bir makale yayımladı.
Gazetenin yazarlarından Frank J. Gaffney Jr. imzalı makalede, “laik Müslüman bir demokrasi olan Türkiye’nin sistematik bir biçimde, Avrupa değerlerini lanetleyen, ‘İslamofaşist’ bir devlete dönüşmekte olduğu” iddia edildi. Makalede, Avrupa’nın Erdoğan’ın, İslamcı politikalar yürütmesi sebebiyle Türkiye’ye yönelik daveti durdurması gerektiği ifade edildi. Türkiye’nin, 11 Eylül’den sonra S. Arabistan ile Körfez ülkelerince ABD’den çekilen milyarlarca doların yönlendiği ülke olduğunu öne süren Gaffney, Amerikalı yetkililerin de bu paranın Türkiye’de aklanarak, ‘İslamofaşist’ terörizm için kullanıldığını düşündüğünü kaydetti. Türkiye’de bazı bankalara el konulduğuna değinilen yazıda bu durumdan en çok Erdoğan’la da bağlantılarının bulunduğu iddia edilen Suudi Arabistan bağlantılı bankaların işine yaradığı belirtildi.
İmam hatiplerin ve Kur’an kurslarının giderek laik eğitim sisteminin yerini almaya başladığı iddiasına yer verilen yazıda, bu tarz eğitim alan kişilerle hükümet içinde kadrolaşmaya gidildiği öne sürüldü. Makalede, Erdoğan’ın başka dini gruplara hoş görüsüz davrandığı ifade edilirken, nüfusun üçte birini oluşturan Alevilere karşı ayrımcılık yapıldığı da iddia edildi. Gaffney, yazısında, “Yahudiler başta olmak üzere, diğer azınlıklar da sıranın kendilerine gelmekte olduğunu biliyor.” ifadelerine yer verildi. Yazıda, Erdoğan’ın basın üzerinde baskı kurarak ABD ve Başkan George Bush karşıtı propagandayı örgütlediği de kaydedildi.
Kaynak: Zaman
Orjinal makale: http://www.washtimes.com/commentary/20050926-092005-9547r.htm
Emperyalist maske Basra’da düştü
Eylül 23, 2005
İki İngiliz askerinin cübbe giyip, sakal takarak Irak polislerini öldürmesiyle düşen emperyalist maske, Basra’da öfkeyi had safhaya çıkarırken, Londra’yı da karıştırdı.
İngiltere ve İsrail’in, Basra’da yürüttüğü etnik çatışma oyunları geçtiğimiz gün yaşanan sürpriz bir gelişme ile gün yüzüne çıkmış ve Basra kan gölüne dönmüştü.
Cübbeli ve sakallı olarak, Müslümanların arasına giren iki İngiliz komandosu, yakalanacaklarını anlayınca askerlere ateş açıp, ikisini öldürmüş ama kaçamamışlardı. İngiliz ordusu yakalanan askerleri kurtarmak için bir operasyon düzenlemiş ve gerilim tırmanmıştı.
Şimdi askerlerin MOSSAD ajanı olduğu iddiaları gündemde.
Arap kılığındaki İngilizlerin, ajan provakatör olarak saldırı gerçekleştirip kaçmaya çalışırken yakalanmasıyla başlayan olaylar, halk, İngiliz güçlerine karşı ayaklandırmış ve kanlı çatışmalar çıkmıştı. Taş, sopa, molotof kokteyle İngiliz güçlerine saldıran Irak halkı bir İngiliz tankını ateşe vermiş, Olayları yatıştırmak isteyen İngiliz güçlerinin ise tanklarla halkın üzerine yürüdüğü bildirildi. Bilindiği gibi İngiliz askerleri hapishaneye saldırarak iki ajana kaçırmışlardı.
“İki İngiliz askeri Mosad ajanı”
Iraklı bir güvenlik yetkilisi Irak’ın güneyinde tutuklanan iki İngiliz askerinin İsrail casusluk teşkilatı Mossad ile işbirliğinde bulunduğunu belirtti. El-Alem televizyonunun haberine göre Basra da Irak organize cinayetlerle mücadele kurumu başkanı dün işgalci İngiliz birliklerinin kapsamlı saldırılarıyla kurtarılan iki İngiliz askerinin Mossad için çalıştığını bildirdi. Söz konusu yetkili iki İngiliz askerinin Arap kiyafetleri ile Basra’da Şiilere ait bir kutsal mekanı patlatmayı planladıklarını söyledi.
‘İntihar eylemlerinin arkasında ABD var’
İndependent gazetesinde yayınlanan habere göre de Iraklılar, mezhepsel bir çatışmayı körükleyen intihar eylemlerin arkasında ABD olduğuna inanıyor. Irak’ta son haftalarda yüzlerce kişinin ölümüne yol açan ve özellikle Şiilere karşı girişilen intihar eylemleri, yeni bir tartışma başlattı. İngiliz The Independent gazetesinin Irak muhabiri Patrick Cocburn imzasıyla çıkan bir haberde bu sorunun yanıtı, Irak sokaklarında arandı. Sünni-Şii onlarca Iraklının bu konudaki fikri, hemen hemen aynı. “İntihar eylemlerinin arkasında Irak’ta bir iç savaş çıkarmak isteyen ABD var”.
Bağdat’a çalışmaya giden ancak bombalı eylemde yaralanan El Gazi adlı Şii, ABD’nin Irak’ın milli serveti kontrol altında tutabilmek için Sünnilerle Şiiler arasında bir iç savaş başlatmak istediğini belirtti. El Gazi ile birlikte aynı hastanede yatan bir çok yaralı Iraklı da bu tezi destekliyor.
Son işçi eyleminden sağ kurtulan Muhammed Abdulkerim adlı Iraklı Şii de yaralandığı sırada bir Sünni bölgesinde olduğunu ve çok iyi tedavi edildiğini söyledi.
Basra halkı baskın için özür bekliyor
IRAK’ın Basra kentinde İngiliz askerlerinin, tutuklanan iki arkadaşlarını kurtarmak için askeri operasyon düzenlemeleriyle çıkan olayların ardından başlayan gerginlik sürüyor. Yüzlerce kişi, İngiliz askerlerinin Irak adaletine teslim edilmesini ve İngiliz hükümetinin özür dilemesini istedi.
Londra karışık
Göstericiler, emniyet müdürünün de istifasını isteyen pankartlar taşıdı ve sloganlar attı. Basra’daki olayın İngiltere’deki yankıları da sürüyor. İngiliz askerlerinin Irak’taki varlığı, son olaylar çerçevesinde İngiltere’de daha yoğun tartışılmaya başladı. The Guardian gazetesi, komuta kademesinin hükümetin askerin geri çekilmesini geciktirme yolundaki kararına tepkili olduğunu yazdı. Plana göre askerin bir bölümünün gelecek ay geri çekilmesi gerekiyordu.
habervakti.com
Ermeni Meselesi Abdulhamidhanin hatiratindan
Eylül 23, 2005
——————————
Ermeni Meselesi
12.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
Dün yazdığım satırları bugün bir daha okudum. Gladis-ton’un «Kızıl Sultan»! tarih sahnesinden çekileli sekiz yıl on bir ay oldu. Acaba Ermeni vatandaşlarım hallerinden daha memnun ve geleceklerinden daha güvenli midirler?..
Fitneyi Bastırmak îçin Elimden geleni yaptım.»
Çok geçmeden buna Fransızlar ve İngilizler de katıldılar. Osmanlı ülkesinden koparılacak yeni parçada, onlar da söz sahibi olmak istiyorlardı, ilk Ermeni komitesinin Türkiye’de değil de Pariste kurulmuş olması, her şeyi ortaya koyar. Fitnenin başı dışarda idi.
Ben, fitneyi bastırmak, bu iyi Osmanlıları, yanlış yollara sapmaktan kurtarmak için elimden geleni yaptım. Bir yandan kendilerine şefkatle muamele ettim, bir yandan Katolik ve Ortodoks Ermeniler arasındaki anlaşmazlığı kullanarak, uzun müddet, bir fikir etrafında toplanmalarını engelledim.
Fransızlar, Katolikleri himaye ediyorlar, Ruslar, Ortodokslara arka çıkıyorlardı. Ben, bazen birini, bazen ötekini tutarak, ama her ikisinin de Osmanlı Reayası olduğunu hatırdan çıkarmayarak, tahrikleri önlemeğe çalıştım. Önce birbirlerini kırdılar, sonra dönüp Müslüman ahaliye saldırdılar.
Bu oyunu, ben de dünya da biliyordu. Çünkü Bulgaristan’da denenmiş ve sonunda Bulgaristan’a muhtariyet adı altında bağımsızlık kazandırmıştı. Onun için zabıta kuvvetleri ile, Ermeni - Müslüman çatışmasını önlemeğe çalışıyordum. Ermenilerin muradı, Müslümanları kışkırtmak, üstlerine saldırtmak, sonra da dünyayı ayağa kaldırtmaktı. Bundan sonra Avrupa devletleri işe karışacaklar, bu iki unsurun bir arada yaşayamayacaklarını ileri sürerek muhtariyet isteyeceklerdi.
Papazlar, Öğretmenler, Ajanlarla sürdürülen bu tahrikler, önceleri pek itibar görmedi. Birçok Osmanlı Ermeni, bu kışkırtmaları hoş karşılamadı. Bunun üzerine kurulan çeteler, önce bu namuslu Ermeni vatandaşlarımı yola (!) getirmek için bunları kesip öldürmeğe başladılar. Bu namuslu Ermeniler, bir taraftan hükümetten, bir taraftan çetelerden çekmiyorlardı. Sonra, sonra bunlar da çeteleri desteklemeye, beslemeye, saklamaya başladılar.
Türk Kılığına Girmiş Ermeni Eşkıyaları
Birinci safhası böyle biten oyunun ikinci safhasına geçildi. Türk kılığına giren Ermeniler, kendilerine yardım etmek istemeyen kendi vatandaşlarını öldürüp sonra da «Görmüyor musunuz, sizi Türkler kesiyor, siz hâlâ bizimle birlik olmuyorsunuz» demeğe başladılar. Bir yandan da Türk köylerine giriyorlar ve Müslüman halkı türlü işkencelerle öldürüyorlardı. Bunların içinde, vücudu bıçakla yarılıp içine barut doldurulduktan sonra tutuşturulanlar da vardı!
Bu Ermeni tahrikçileri özellikle Sason bölgesinde tahriklerini sürdürüyorlardı. Bu Ermeni - Müslüman kavgasını sona erdirmek için, müşir Zeki Paşa emrindeki orduyu, bu sahaya sevk ettim ve ayaklanmayı bastırdım. Büyük devletler elçileri, birbirleri peşinden Saraya koştular; zavallı Ermenilerin kılıçtan geçirildiğini ve bunun zulüm olduğunu söylüyorlardı. Hele İngiltere elçisi, hemen bir tahkikat heyetinin kurulmasını istiyor ve buna öncülük etmek için de bir İngiliz Askerî Ataşesinin hemen olay yerine gönderileceğini söylüyordu. Bütün elçilere ve bu arada daha sert bir dille İngiliz Elçisine, bunun bir asayiş meselesi olduğunu, Ordunun buralardaki eşkiyaları temizlediğini söyledim ve ilâve ettim : «Ataşe göndermenize müsade edemem. Çünkü bu günlerde buralarda bir İngiliz Ataşesinin görünmesi, yatışmış toplumları yeniden birbirine düşürebilir.»
Elçi yanımdan hayret içinde ayrıldı. Çünkü ben o günlerde İngiltere’nin uzak doğuda Ruslarla başlarının iyice derde girmiş olduğunu biliyordum. Hem Rusya, hem İngiltere, hem de Almanya’dan çekinen Fransa ciddî bir müdahalede bulunamazdı. Nitekim bulunmadı da.. Fakat bunu izleyen yıllar İngiltere Ermeni meselesini ayakta tutmak için, elinden geleni yaptı. Çünkü bu suretle Mısır’da giriştiği işleri örtmüş oluyor, dünyanın dikkatini Türkiye üzerinde uyanık olarak tutuyordu.
Türk Kılığına Girmiş Ermeni Eşkıyaları
Birinci safhası böyle biten oyunun ikinci safhasına geçildi. Türk kılığına giren Ermeniler, kendilerine yardım etmek istemeyen kendi vatandaşlarını öldürüp sonra da «Görmüyor musunuz, sizi Türkler kesiyor, siz hâlâ bizimle birlik olmuyorsunuz» demeğe başladılar. Bir yandan da Türk köylerine giriyorlar ve Müslüman halkı türlü işkencelerle öldürüyorlardı. Bunların içinde, vücudu bıçakla yarılıp içine barut doldurulduktan sonra tutuşturulanlar da vardı!
Bu Ermeni tahrikçileri özellikle Sason bölgesinde tahriklerini sürdürüyorlardı. Bu Ermeni - Müslüman kavgasını sona erdirmek için, müşir Zeki Paşa emrindeki orduyu, bu sahaya sevk ettim ve ayaklanmayı bastırdım. Büyük devletler elcileri, birbirleri peşinden Saraya koştular; zavallı Ermenilerin kılıçtan geçirildiğini ve bunun zulüm olduğunu söylüyorlardı. Hele İngiltere elçisi, hemen bir tahkikat heyetinin kurulmasını istiyor ve buna öncülük etmek için de bir İngiliz Askerî Ataşesinin hemen olay yerine gönderileceğini söylüyordu. Bütün elçilere ve bu arada daha sert bir dille İngiliz Elçisine, bunun bir asayiş meselesi olduğunu, Ordunun buralardaki eşkiyaları temizlediğini söyledim ve ilâve ettim : «Ataşe göndermenize müsade edemem. Çünkü bu günlerde buralarda bir İngiliz Ataşesinin görünmesi, yatışmış toplumları yeniden birbirine düşürebilir.»
Elçi yanımdan hayret içinde ayrıldı. Çünkü ben o günlerde İngiltere’nin uzak doğuda Ruslarla başlarının iyice derde girmiş olduğunu biliyordum. Hem Rusya, hem İngiltere, hem de Almanya’dan çekinen Fransa ciddî bir müdahalede bulunamazdı. Nitekim bulunmadı da.. Fakat bunu izleyen yıllar İngiltere Ermeni meselesini ayakta tutmak için, elinden geleni yaptı. Çünkü bu suretle Mısır’da giriştiği işleri örtmüş oluyor, dünyanın dikkatini Türkiye üzerinde uyanık olarak tutuyordu.
Kerkük, Telafer ve diğerleri /İbrahim Tenekeci
Eylül 23, 2005
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Bu yazıyı yazmaktaki amacım, Türk-Kürt ayrımı yapmak değil, Amerika’nın oyunlarını deşifre etmeye çalışmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika’dan, Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK ile mücadele etmesini beklerken; onlar, Türkmenlerle uğraşmayı tercih ediyorlar.
ABD’li yetkililer, bizimkilere, “Önce direnişçileri halledelim, sonra PKK konusunda gerekeni yaparız” demişler.
Şimdi, “gerekeni yapmak” sözünün ne anlama geldiğine bir bakalım.
Irak’ın işgal edilmesinden sonra, Kerkük’te, türlü oyunlar ve baskılarla, Türkmenlerin lehine olan nüfus yapısı değiştirildi. Şimdi de, bir başka Türkmen şehri olan Telafer’de katliam sahneleri yaşanıyor ve Türkmenler şehri terk ediyor.
Kerkük ve Telafer şunun için önemli: Irak, Suriye ve Türkiye’yi iyi gösteren haritalara dikkatlice baktığımızda, Kerkük ve Telafer’in bir ‘tampon bölge’ oluşturduğunu göreceğiz. Evet, Kerkük ve Telafer şehri; Irak, Suriye ve Türkiye’de yaşayan Kürt nüfus arasında bir ‘engel’ gibi durmaktadır. Buradaki Türkmenleri başka yerlere yönlendirdiğiniz vakit, nüfus ve nüfuz alanı olarak; bu üç ülkede yaşayan Kürtlerin, harita üzerinde birleştiğini görmemiz mümkün.
Amerika’nın Suriye’ye yönelik tehditlerini ve Türkiye’ye yönelik projelerini de dikkate alırsanız; işin rengi bir anda değişiyor. Tabii İran’ı ve İran’daki Kürtleri de unutmamalıyız.
Amerika’nın, Irak’taki direnişi kırdıktan sonra PKK konusunda gerekeni yapacağını belirtmesi, bence, Kürdistan’ın kurulmasından başka bir ‘anlam’ taşımıyor.
Şurası bir gerçek ki, AKP iktidarının bu niyeti görmeye ne gücü, ne de yeteneği var.
*
Bir de şu soruyu sormak gerekiyor: Amerikalıların, gerçekten ama gerçekten, bölgeye barış ve demokrasi getirmek gibi bir gayeleri var mı?
İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nda Musul, Bağdat ve Basra eyaletlerini işgal etmeye başlayınca, buralarda tutunmanın zorluğunu anlayıp Sünniler ile Şiilerin arasına nifak sokmaya karar verirler. Böylece, bu iki unsur birbiri ile uğraşırken; onlar, işgallerini sağlamlaştırırlar. Bu planın yazışmaları, Türkiye’nin Parçalanması ve İngiliz Gizli Belgeleri kitabında vardır.
Bugün, İngilizlerin yerini, İngiliz-Siyonist medeniyetinin ürünü olan Amerika aldı. Fakat, 1915’lerdeki taktikte bir değişiklik olmadı. Bugün Şiilerin gittiği cami bombalanıyor, yarın Sünni bir din adamı suikaste kurban gidiyor, ertesi gün tekrar Şiilere yönelik bir saldırı oluyor. Zavallı Müslümanlar da bu oyuna kanıp gereken direnişi göstermek yerine, birbirlerine dikkat kesilmek zorunda kalıyorlar.
Bütün bu cinayetler, saldırılar, bombalamalar devam ederken; Amerika da işgalini sağlama almaya çalışıyor.
İşte bu oyunu deşifre edip bozacak tek şey, bölgedeki ülkelerin / Müslümanların birlik olup ortak hareket etmesidir.
İlginç ve acı olanı ise, dindarların oyuyla iktidara gelen partinin, böyle bir birlikteliği ‘çağ dışı’ olarak nitelendirmesidir. Hem de, İslam’ın kalbi sayılan topraklarda, bütün Müslümanların gözü önünde…
İcraatın içinden
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, şehrin ana caddelerine dev afişler asıp vatandaşlara bazı mesajlar vermeye çalışıyor. Mesela, berrak bir gözyüzü fotoğrafının eşliğinde, yoldan gelip geçenlere şu soruyu yöneltiyor: “Dikkat ettiniz mi, gökyüzü hiç bu kadar temiz olmamıştı.”
Doğru; özellikle fabrikaların şehir dışına taşınması ve doğal gaz kullanımının artmasından dolayı, gökyüzü, eskiye nazaran daha berrak, temiz, duru vs. Fakat bunda, son belediye başkanının ne gibi katkısı var?
Bir diğer afişte de, “Dikkat ettiniz mi, İstanbul hiç bu kadar yeşil olmamıştı” deniliyor. Bu cümlenin hemen yanında, ağaçları gösteren bir fotoğraf var.
Bu işlerden az çok anlayan biri, fotoğraftaki ağaçların 15 - 20 yıllık olduğunu anlamakta zorlanmıyor. Yani, geçmiş dönemlerde dikilen fidanları, kendileri dikmiş gibi vatandaşa takdim ediyorlar.
Dikkat ederseniz, AKP iktidarının ve belediyelerin tek marifeti bu: Geçmiş dönemlerde yapılan iyi işleri sahiplenmek; buna karşılık, hatalarını önceki iktidarlara yüklemek…
Bakalım, başka neleri sahiplenecekler?
Telafer
Eylül 23, 2005
Hakan Albayrakin yazisi
Telafer’de teröristler var.
- Direnişçi mi, terörist mi?
- Aynı şey.
- Değil.
- Biz öyle görüyoruz.
- Ee?
- Teröristleri etkisiz hale getirmemiz lazım.
- Ee?
- Bunun için Telafer’i bombalıyoruz. Taş üstünde taş bırakmıyoruz.
- Ve herkesi öldürüyorsunuz.
- Evet.
- Terörist dediğiniz insanlarla sıradan insanları ayırmadan.
- Nasıl ayırabiliriz ki? Tankın, topun ağzına mermiyi sürüyoruz, uçaklardan ve helikopterlerden roketi fırlatıyoruz, ölen ölüyor, kalan kalıyor.
- Kimyasal silahları unutmayalım.
- Evet. Onları da kullanıyoruz ve onlar da teröristlerle diğer insanları ayıramıyor.
- Peki bu yaptığınız doğru mu?
- Gerekli.
- Ama, masum olduğunu sizin de kabul ettiğiniz insanlar ölüyor.
- Ne yapabiliriz ki? Teröristleri imha etmek için başka çaremiz yok.
- Nasıl yok? Hani uydularınız aracılığıyla herkesi izleyebiliyordunuz, sineklerin kalp atışlarını bile duyabiliyordunuz; terörist dediğiniz adamların yerlerini tespit edemediniz mi?
- Ettik.
- E, gidip tutuklasaydınız.
- Çatışma çıkardı, adamlarımız ölürdü.
- Ee?
- Yakın teması göze alamadık.
- Sizin birkaç askeriniz ölmesin diye yüzlerce, binlerce Telafer’linin ölmesini göze aldınız ama.
- Biraz öyle oldu.
- Bu ahlâki midir?
- Gereklidir.
- Irak halkını özgürlüğe kavuşturacağız demiştiniz; demek onları öldürerek Amerikan emperyalizminin hüküm sürdüğü bu vahşi dünyadan kurtarmayı kast ediyordunuz!
- Bak, Telafer ahalisi teröristlere yataklık etti ve bunun bedelini ödüyor. Tıpkı Felluce ahalisi gibi.
- Öyleyse Üsame bin Ladin’i anlayışla karşılıyorsunuz..
- Efendim? Ne münasebet!
- O da, İkiz Kuleler’e saldırıyla ilgili olarak, ‘masum siviller diye anılan Amerikalılar, İslâm dünyasına kan kusturan ABD hükümetini desteklemenin bedelini ödüyorlar’ gibi bir laf etmişti yanlış hatırlamıyorsam.
- Sen ne demek istiyorsun?
- Demek istiyorum ki…
- Bana bak! Ne demek istediğin hiç umurumda değil! Ben Amerika’yım, istediğimi yaparım, hiçbir prensibe uymak zorunda değilim, ama herkes benim vazettiğim prensiplere uymak zorunda. Çünkü ben herkesten güçlüyüm ve herkesi mahvedebilirim.
- Madem o kadar güçlüsün, Telafer’e giderken niye yanına Bedir Tugayları’nı ve Peşmergeler’i alıyorsun?
- Niye olacak? Geri zekalı Müslümanları fitne-fesada sürükleyip mezhep ve soy-sop savaşlarında telef etmek için!
- Konjonktür değiştiğinde Sünni milislere Şiileri de vurdurtursun, değil mi?
- Ne milisi? Koca Irak ordusuna vurdurttum ben Şiileri.
- A, evet, 1991’de. Önce umut verdin, “Arkanızdayım” dedin, ayaklandırdın, sonra da Irak ordusuna ezdirdin. Kürtlere de yaptın aynı şeyi.
- Yaptım. Gerekirse gene yaparım. Bugün birinizi yarın öbürünüzü tutarım, sizi mütemadiyen birbirinize kırdırırım. İyi uykular!
Telafer’deki vahşete tanık olan Kızılay ekibine konuşmak bile yasaklandı
Eylül 22, 2005
İşgalci ABD askerlerinin giriştiği katliam sebebiyle harabeye dönen Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, gözyaşları içinde Türkiye’ye döndü. Ekipte yer alan görevliler, “Biz yardım dağıtırken, yandaki çocukları yere yatırıp kafalarına çuval geçiriyor ve götürüyorlardı. Hepsi çok kötü durumda. Ağlamamak mümkün değil” şeklinde konuştu.
Yardımlar Telafer’e
Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali, Telafer’den dönen ekibi Gölbaşı ilçesinde karşıladı. Cenevre Anlaşması’na imza atan tüm uluslararası çevreleri, Telafer’deki insanlık ayıbını durdurmaya çağıran Küçükali, “Biz orada malzeme dağıtmayalım diye oyun oynandı. Bilinmeyen yerlerde yardım dağıtmamızı istediler” diye konuştu.
Konuşma yasağı
Telafer’de yaşananların görgü tanığı olan Kızılay Yardım Ekibi, yetkililerin ve ABD’nin uyarıları nedeniyle konuşmaktan çekiniyor. Telafer’deki ABD katliamının, pek çok savaş bölgesinde yaşanan insanlık dramına şahit olan Kızılay ekibini bile ağlatacak seviyede olduğu anlaşılıyor. Ekip görevlilerinden Hasan Çekiç, gözyaşlarının nedenini soranlara “Oradaki herkesin durumu,” diyerek dehşet ve vahşeti tek cümle ile anlatıyor.
Hasan Çekiç isimli Kızılay görevlisi Telafer’de yaşananları “Oradaki insanlar Türkiye’den başta siyasi olmak üzere her türlü desteği bekliyor” diyerek özetledi ve yaşananları sadece ağlayarak yorumlayabildi.
ALİ CURA - ANKARA
ABD’nin işgali altındaki Irak’ın Telafer kentinde Türkmenler’e yönelik katliamın boyutu bölgeye giden Kızılay ekibini bile ağlatacak düzeyde. Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, yetkililerin ve ABD’nin ambargosu nedeniyle şehirde neler olup bittiğini söyleyemiyor. Ancak Kızılay ekibindeki görevliler gördükleri ve yaşadıklarını sadece ağlayarak yorumlayabiliyor.
Kızılay ekibindeki görevliler ise daha fazla konuşmamalarının sebebini ABD’nin bölgeye yeniden yardım götürmesine engel olur endişesine bağlarken, kendilerine daha fazla konuşmamaları gerektiği yönünde talimat verildiği belirtiliyor.
İşgal altındaki Telafer’de yaşanan insanlık dramının mağdurlarına destek olmak amacıyla 6 tır yardım gönderen Kızılay’ın ekibi dün geri döndü. Ankara’nın Gölbaşı girişinde yapılan karşılama töreninde gelen ekibin konuşmaları Telafer’de çok büyük trajedi yaşandığını ortaya koydu. Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali yaptığı konuşmada Kızılay ekibinin başından geçen sıkıntıları aktarırken, şehirde yaşayan insanların durumu ile ilgili olarak sadece yardıma muhtaç olduklarına dair açıklamalarda bulundu. Küçükali, Telafer’de yaşanan durum ile ilgili olarak ekip arkadaşlarından bilgi alabileceklerini belirtti.
Ancak Kızılay ekibinin bu yönde büyük bir baskı altında olduğu anlaşıldı. Telafer ekibinin başı Metin Yaman, Kızılay ekibine şehir girişinde ABD güçlerince zaman zaman zorluk çıkarıldığını, haberleşme araçlarına da güvenlik nedeniyle el konulduğunu ama bu sorunun bir süre sonra aşıldığını aktardı. Oradaki insanların yardıma muhtaç olduğunu yineleyen Yaman, şehirdeki manzara ile ilgili bilgi vermekten kaçındı.
Dayanamadı ağladı
Bu arada bölgeden gelen Hasan Çekiç isimli Kızılay görevlisi kendini tutamadı ve ağlamaya başladı. Gördükleri ve hatırladıklarını ancak ağlayarak ifade edebilen Çekiç, daha fazla konuşmadı. Sorular üzerine yaptığı konuşmada, açlıkla birlikte bölgede her şeyin yaşandığını söyleyebilen Çekiç, “Oradaki insanlar Türkiye’den başta siyasi olmak üzere her türlü desteği bekliyorlar” dedi.
Edinilen bilgilere göre Kızılay ekibinin yardım götüren araçlarının şehir içerisine zaten sokulmadığı, şehir dışında oluşturulan çadır kentlerde bekletildiği öğrenildi. Bununla birlikte Kızılay’ın yardım çabasına karşılık ABD’nin gelen yardım araçlarına zorluk çıkarması, insani yardımlara bile tahammül edemediğini ortaya koydu.
Kızılay görevlilerine konuşmama talimatı
Ayrıca, Telafer’de yaşanan sıkıntıları aktarmamaları yönünde bir talimat verildiği de ortaya çıktı. Gerekçe olarak uluslararası bir yardım kuruluşu olan Kızılay’ın bu bölgede olanları dünyaya duyurduğu takdirde, bir daha bu bölgeye sokulmayacağı belirtildi. ABD’nin bu yöndeki baskısı sonucu Telafer’i tam bir kapalı kutuya dönüştürdüğü ifade ediliyor. Yardım ekiplerinin şehir içerisine sokulmaması ise, hâlâ şehir içerisinde katliamın sürdüğünü gösteriyor.
6 tır dolusu yardım Kızılay tarafından bölgeye sevkedildi ve başarıyla dağıtımı yapılıp dönüldü. Yaklaşık 15 bin kişinin bu yardımlardan faydalandığını belirten yetkililer, tekrar yardım götürmeye hazır olduklarını ve orada küçük çocukların perişan halde olduğunu aktardılar.
ABD’nin hedefi teröristler falan değil, düpedüz Türkmenlerdir.
Eylül 22, 2005
ABD’nin hedefi teröristler falan değil, düpedüz Türkmenlerdir. Sebep mi? Sünni Arap yanlısı Türkmenlerin oy kabiliyetini yok etmek. Türkiye işte bu cinayete omuz veriyor… Kendi canına kastediyor.
Amerika bu yılın ilk 7 ayında İskenderun Limanı’na 4 bin 46 araç ile 3 bin 400 ton patlayıcı indiriyor… Rakamlar İskenderun Deniz Ticaret Odası ve Liman İş Sendikası kaynaklı. Bir haftadır yalanlanmıyor. Türkiye, ABD’nin Irak işgaline açıkça omuz veriyor. Amerika, Irak’a taşıdığı silahları diğer bölgeler gibi elbet Telafer’de de kullanıyor… Direnişçileri öldürme bahanesiyle Türkmenler bu silahlarla vuruluyor… Bu arada Türkiye kendini de hedef haline getiriyor… İki yıl önce 2 sinagog, HSBC Bankası, İngiliz Konsolosluğu, Türkiye’nin Irak politikasına misilleme olarak vuruldu. Yüzden fazla yurttaşımız öldü. Şimdi yeniden kendimizi hedef yapacak destekler sağlıyoruz Amerikan işgaline… Karşılığında PKK kurşunuyla teşekkür ediliyor. ABD, Telafer’de terörist avlıyor bahanesiyle sivil halkı, yani Türkmenleri vuruyor. Kaza mı? Hayır… Kimi gazetecilere göre ABD’nin hedefi teröristler falan değil, düpedüz Türkmenlerdir. Sebep mi? Sünni Arap yanlısı Türkmenlerin oy kabiliyetini yok etmek, ekimdeki anayasa referandumunda Sünnilerin kimi bölgelerde çoğunluğu sağlamasını önlemek… Türkiye işte bu cinayete omuz veriyor… Kendi canına kastediyor.
21.9.2005 / MELİH AŞIK / MİLLİYET
Blair harakiri yaptı
Eylül 22, 2005
YUSUF İSLAM: “Londra’da 7 Temmuz’da düzenlenen bombalı saldırılar İngiltere’nin güttüğü dış siyasetten oldu”
Cardiff Üniversitesi’nde dün açılan “İngiltere İslam Araştırmaları Merkezi”nde konuşan Yusuf İslam, Tony Blair hükümetinin Irak politikasına üstü kapalı gönderme yaparak, “Tabii İngiliz dış siyaseti tek etmen değil. Ama Londra’nın bombalanmasını körükleyen ana kaynak oldu” dedi.
CARDİFF
İngiltere’nin dünya çapındaki besteci, piyanist, gitarist ve şarkıcısı Yusuf İslam, ”Londra’da (7 Temmuz’da metro ve iki katlı belediye otobüsüne) düzenlenen bombalı saldırılar, İngiltere’nin güttüğü dış siyasetten oldu” dedi.
Cardiff Üniversitesi’nde dün açılan ”İngiltere İslam Araştırmaları Merkezi”nde konuşan eski müzik yıldızı ve eski şöhret adı Cat Stevens olan Yusuf İslam, Tony Blair hükümetinin Irak politikasına üstü kapalı gönderme yaparak, ”Tabii İngiliz dış siyaseti tek etmen değil. Ama Londra’nın bombalanmasını körükleyen ana kaynak oldu” dedi.
Yusuf İslam, İslamiyet’le 1977′de ağabeyinin getirdiği Kur’an sayesinde tanıştı ve bütünüyle kendini saf Müslümanlığa verdi.
Cardiff Üniversitesi’ndeki açılışta İslam’ın ailede ve okulda çocuğa İslamiyet’in gerçek özünün öğretilmesi gerektiğini belirten Yusuf İslam, aksi halde çocuğun dışarıda yanlış dalgaların tesiri altında kalabileceğini belirtti. İngiltere’nin başkenti Londra’da Müslüman ilkokulu işleten Yusuf İslam, ”İngiltere Müslümanları, yaşadıkları toplumla daha iyi bütünleşmeli” dedi.
Annesi İsveçli ve babası Kıbrıslı Rum olan Yusuf İslam, 21 Temmuz 1948 doğumlu ve ilk adı Yunanca Stefan
Dimitri Yorgo.
Yusuf İslam, müzikte en büyük eserlerini 1972-1974 arası, ”Tea for the Tillerman”, ”Teaser and the Firecat”, ”Catch Bull At Four” ve ”Buddha and the Chocolate Box” olarak dört albümle verdi.
Dokuz yıl önce Bosna-Hersek’e gidişinde çok sesli müziğe yeniden döneceğini açıklayan Yusuf İslam, geçen yıl Eylül’de Londra-Washington uçak seferinde ”11 Eylül terör korkusu yüzünden” uçaktan indirilmesi hakkında ABD hükümetinin hala kendisine resmi açıklama yapmadığını bildirdi.
Yusuf İslam, geçen yıl Kasım ayında SSCB’nin son Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından Roma’da ”Barış Adamı Ödülü”nü almış, ”hayır işlerine katkısı, inançlarına sebatla bağlı her zorluğu yenmeye azimli kişiliği için” ödüle layık görüldüğü açıklanmıştı.
İslam, Türkiye’ye Nisan 1986′da ilk gelişinde Ankara’da da bulunmuştu
Bizi sevmiyorlar!
Eylül 22, 2005
Yani hemşerim, Kıbrıs’ı da ‘versen’, güneydoğuyu da ‘versen’, on yıl da beklesen, gene de elini kolunu sallaya sallaya Avrupa’ya gidip orada iş arayamayacaksın! Bunları bil de, öyle bekle.
Alman seçimlerinde Türk dostlarıyla Türk düşmanları yenişemediler ya, bizde bir sevinç bir sevinç… Bu durumda 3 Ekim’de müzakerelerin başlamasına kesin gözüyle bakılıyor, pürüz kalmamış! Lise düzeyinde bir anket yapın, Amerika Birleşik Devletleri’ni Avrupa Birliği üyesi sanan pırıl pırıl gençlerimiz size 3 Ekim’i Türkiye’nin AB’ye giriş tarihi olarak da vereceklerdir! Çünkü ‘ben sayısalcıyım Halit Abi’…
Böyle ahmakça beklentiler yaratılıyor bu ülkede… 3 Ekim’de yalnızca görüşmeler başlayacak ve en azından 2015 yılına kadar sürecek, belki daha da fazla. Bu görüşmelerde biz onlara birşeyler ‘empoze’ edecek değiliz, onlar bizi denetleyecekler. Ortada müzakere falan değil, yalnızca tek taraflı kontrol var ve bu bize kelimelerle oynanarak yutturuluyor.
Kıbrıs ve güneydoğu sorunları çözülsün, ortaya başka pürüzler çıkacaktır, çıkarılacaktır. Çünkü Avrupa, ‘tarihi düşmanını’ içinde istemiyor, bu bir, ‘milyonlarca eğitimsiz ve gustosuz Müslüman köylüyü’ şehirlerinde hiç istemiyor, bu iki. Kalkındırmak için milyarlarca Avro vermek zorunda kalacağı geri kalmış bir ülkeyi hiç istemiyor, bu da üç.
Ortada Türk dostları ve Türk düşmanları yok, ‘Türkiye’yi aldık alıyoruz diye oyalayabildiğimiz kadar oyalayalım’ diyenlerle ‘dürüst olalım ve almayacağımızı şimdiden açık açık söyleyelim’ diyenler var. Fakat iki taraf da bunu açık açık söyleyemiyor. İşin daha da korkunç yanı, biz de ‘Türk emeğinin Avrupa’da serbest dolaşım hakkından peşin peşin vazgeçtiğimizi’ açık seçik kabul ettik fakat bu da sizden gizleniyor…
21.9.2005 / ENGİN ARDIÇ / AKŞAM
Blair’e “çekil” baskısı
Eylül 22, 2005
İngiliz basınının haber ve yorum köşelerinde, daha ziyade “Irak’tan ayrılma vakti artık geldi mi?” sorusu yöneltildi.
LONDRA
İngiltere basınında dünkü manşetlerde en çok Irak sorunu ele alındı. Arap kıyafeti giyen 2 İngiliz casusunun Irak polisine ateş açmaları üzerine gözaltına alınması ve sonrasında İngiliz işgal güçlerinin terör eylemleri ele alındı
Yaşanan bu olaylar, Basra’da konuşlanan İngiliz güçleri ile Iraklı Şiiler arasında gerginliği aniden tırmandırıverdi. İngiliz basınının haber ve yorum köşelerinde kaleme sarılanlar daha ziyade “Irak’tan ayrılma vakti artık geldi mi?” sorusunu yöneltti.
Times gazetesinin dış haberler editörünün ifadesiyle, “Basra’da yaşananlar hafife alınamaz.” Yazıda Başbakan Tony Blair’a yöneltilen soru ise: “Ne zaman?”
Times’ın satırlarına göre, “İngiliz askerlerinin kazasız belasız Irak’tan geri çekme hayalleri, gerçeklere tosladı.” Gazete “İngiliz askerlerin hala Güney Irak’ta bulunma nedenlerinden birinin Irak polisini ve güvenlik birimlerini eğitmek olduğu söylenmiyor muydu? Eğer eğittiğiniz polis sizin askerlerinizi tutuklar, geri vermeyi reddeder ve siz de karakol duvarlarını yıkmak zorunda kalırsanız, hangi nedenle orada bulunduğunuzu yeniden düşünmeniz gerekir” ifadesini kullandı.
“İngilter’nin çıkış yolu var mı?”
Independent gazetesi, askerlerin geri çekilişi için bir tarih belirlenmesini isteyenlerin Başbakan Blair’ın üzerinde baskıyı artırdığını yazdı. Independent dün sabah ön sayfasında, “Bu keşmekeşten bir çıkış yolu var mı?” sorusuyla Irak konusuna yaklaşımını bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.
“İngiltere’nin kendi kendini bir kördüğümün içine soktuğu” yorumunu yapan gazete, “Askerler derhal geri çekilsin diye panik içinde bağırıp çağıracak bir durum yok. Ama ‘Bu iş nasıl bitecek’ diye şimdiden sorup düşünmenin vakti çoktan geldi” ifadesine yer verdi.
Independent’a göre Amerika da, İngiltere de kendilerinin oluşturdukları bir ikilemin içine düştü.
İngiliz askerlerin ayrılışının yöre halkını memnun edeceğini ve direniş içinse mükemmel bir propaganda malzemesi olacağını yazan Independent, “Ama şimdi ayrılırsak yeni oluşan Irak hükümeti ve ordusunu militanlara karşı savunmasız bırakmış oluruz” yorumunda bulundu.
“Irak’ı Iraklılara bırakın”
Fakat Guardian gazetesinin yorum köşesindeki bir yazıda, “neden olmasın” sorusu yöneltiliyor. Amerika’nın, Vietnam’ı ve Lübnan’ı kendi kaderine terk edip gittiğini ve her iki ülkenin de ayakta kalmasını bildiğini kaydeden Guardian yazarı, “İngilizler de kolonilerini bir gün geldi terk etti. Kimilerinde, örneğin Kıbrıs’ta, bölünmeler yaşandı, kan aktı. Fakat İngiltere haklı olarak, ‘bu onların bileceği iş’ dedi” değerlendirmesini yaptı. Guardian Irak için de aynı şeyin geçerli olduğunu belirterek, “Irak’ı da Iraklılara bırakıp gidelim, çünkü her şeyi elimize yüzümüze yeterince bulaştırdık” diye yazdı.
Basra halkı ayakta
BASRA
Aralarında üniformalı Irak polislerinin de bulunduğu Iraklılar, dün Basra’da düzenledikleri protesto gösterisinde şehirdeki İngiliz askeri varlığına karşı çıkarak İngiliz ordusunun terör eylemini kınadı.
Protesto eylemi sırasında çevrede hiçbir İngiliz askerinin bulunmaması dikkat çekti.
Basra polis merkezinin önünde toplanan göstericiler İngiliz ordusu tarafından estirilen terör eylemi sonucu serbest bıraktırılan 2 İngiliz casusunun adaletle yüzleşmek üzere Irak’a teslim edilmesi yönünde pankartlar taşıdı.
Pankartlarda “İngiliz askerlerinin yasadışı eylemlerini kınıyoruz”, “İşgalcilere hayır” gibi sloganlara yer verildi.
İngiliz ajanı olmakla suçladıkları vilayet polis müdürünün istifasını da talep eden protestocular, “İngilizler bize egemenlik sözü vermişti. İngilizler bir polis merkezini yıkarken nerede bu egemenlik?” dedi.
Pazartesi günü İngiliz askerleri, polislere ateş açtıkları için Irak polisi tarafından tutuklanan Sünni görüntüsü vererek Arap giysileri içerisinde Şiilere ateş açan 2 İngiliz casusunu geri almak için bir hapsihaneyi basmıştı. Ancak baskınlar sırasında hapishane ve tutuklu İngilizlerin bulunduğu ev tahrip edilmişti.
Muslime werden förmlich dazu gezwungen, sich gegen Terrorvorwürfe zu wehren
Eylül 18, 2005
„Unter dem Vorwand des Terrorismus gläubige Menschen zu beschuldigen, ist eine Haltung, die man so nicht akzeptieren kann“ erklärte Lisa Paus, Mitglied des Berliner Abgeordnetenhauses, (Bündnis 90/Die Grünen)
Anlässlich der Bundestagswahl am Sonntag, gab Lisa Paus, Sprecherin für Wissenschafts-, Wirtschafts- und Europapolitik, eine Erklärung zu den aktuellen wichtigen Themen ab. Die Grünen seien seit Jahren dazu gezwungen worden, sich gegen Terrorvorwürfe zu wehren, nun werde auf Muslime derselbe Druck ausgeübt. Paus kandidiert im Wahlkreis Spandau-Charlottenburg/Nord, in dem eine große Anzahl türkischer Bewohner lebt. Sie findet es falsch, aufgrund des globalen Terrorismus alle Muslime unter Generalverdacht zu stellen. „Meine Partei musste ähnliches durchstehen“, so Paus.
„Unter dem Vorwand des Terrorismus gläubige Menschen zu beschuldigen, ist eine Haltung, die man so nicht akzeptieren kann. Religion ist etwas, was man nicht aus der Gesellschaft ausschließen kann. Es ist ein großer Fehler, Religion und politischen Fundamentalismus in einen Topf zu schmeißen“, erklärte die europapolitische Sprecherin.
Weiterhin sagte sie, dass es ein Recht des Menschen sei, seine Religion auszuleben. Jede Auffassung, die von Gewalt entfernt sei und den Frieden nicht bedrohe, leiste einen Beitrag zur Solidarität in der Gesellschaft. Dialogsforen mit politischen Parteien und zivilen Organisationen würden bei der Lösung des Terror- und Gewaltproblems mitwirken.
Paus stellte klar, dass die Grünen den EU-Beitritt der Türkei unterstützen und dass die Türken in dieser Sache ihre Hoffnungen nicht aufgeben sollen.
„Obwohl Deutschland seit 40 Jahren ein Migrationsland ist, wird diese Tatsache immer noch abgestritten. Die Migranten spielten bei der Aufwärtsentwicklung Deutschlands eine große Rolle. Bevor Fachkräfte aus dem Ausland kommen, sollte sich ein Land darüber im Klaren sein, ein Migrationsland zu sein. Migration ist in der heutigen globalisierten Welt nicht nur in der EU ein Faktum“, sagte Paus.
Als wissenschafts- und hochschulpolitische Sprecherin nahm sie auch Bezug zum Thema Bildung. Hinsichtlich des Aufenthaltsstatus der Studierenden aus dem Ausland seien durch das neue Zuwanderungsgesetz, positive Entwicklungen zu beobachten, erklärte Paus. „Studierende aus dem Ausland brauchen sich im Falle eines verlängerten Studiums keine Sorgen um ihren Aufenthaltserlaubnis zu machen. Sie können sogar nach ihrem Abschluss, ein weiteres Jahr bleiben und bei Erwerb einer Arbeitsstelle einen Niederlassungserlaubnis erhalten.(sa)
Islamrat: Muslime sind keine „Hilfspolizisten“
Eylül 18, 2005
Muslime in Deutschland wehren sich gegen Vorwürfe, Verdächtige nicht zu melden
Der Vorsitzende des Islamrats in Deutschland, Ali Kizilkaya, wehrte sich heftig gegen die Vorwürfe von Bayerns Innenminister Günther Beckstein (CSU), Muslime würden keine verdächtigen Extremisten melden.
Günther Beckstein hatte zuvor gesagt, dass es schätzungsweise 5000 potenzielle Selbstmordattentäter in Deutschland gebe und kritisiert, dass die Zusammenarbeit mit den Muslimen nicht funktioniere, weil sie keine Verdächtigen meldeten.
„Muslime sind keine Hilfspolizisten“, sagte Kizilkaya und kritisierte, dass Muslime nicht als Bürger, sondern als Teil der Sicherheitsbehörden wahrgenommen werden. Das sei eine Beleidigung der friedliebenden Muslime. Außerdem würden solche Forderungen Angst und Vorurteile schüren und seien integrationshemmend und ausgrenzend, betonte Kizilkaya.
Zudem beklagte Kizilkaya, dass ihn bisher keiner angesprochen habe. Bayerns Innenminister Günther Beckstein und Bundesinnenminister Otto Schily (SPD) hätten sich bisher nur über die Medien geäußert, was sie von Muslimen erwarteten, so der Islamratsvorsitzende.
Kizilkaya forderte sowohl in Wahlzeiten, als auch darüber hinaus einen vernünftigen Umgang miteinander und warnte, dass durch hysterische Maßnahmenkataloge viel kaputtgemacht werde. (hv)
Muslime vereinbaren einheitliche Landesstrukturen
Eylül 18, 2005
Islamrat für die Bundesrepublik Deutschland: „Hiermit wird eine wichtige Voraussetzung für die Gründung einer einheitlichen Vertretung der Muslime auf Bundesebene geschaffen“
Letzten Samstag haben sich die Vertreter nahezu aller muslimischen Verbände in Hannover auf einheitliche Satzungsstrukturen für die gemeinsamen Landesverbände geeinigt. Die Landesverbände sollen jetzt diese neuen Strukturen in ihren Gremien umsetzen.
Außerdem soll in den Bundesländern, in denen es noch keine Zusammenschlüsse gibt, durch die im Februar eingesetzte Steuerungsgruppe demnächst entsprechende Initiativen für den Aufbau einer föderalen Vertretung vorgeschlagen werden.
Der Islamrat für die Bundesrepublik Deutschland erklärte, dass hiermit eine wichtige Voraussetzung für die Gründung einer einheitlichen Vertretung der Muslime auf Bundesebene geschaffen worden sei.
Die nächsten Schritte sollen auf einer weiteren Tagung im November dieses Jahres beschlossen werden, hieß es. (hv)
Kritik an Unionsvorschlag, Eingebürgerten bei Terrorverdacht den deutschen Pass wegzunehmen
Eylül 18, 2005
Islamratsvorsitzender: „Deutsche ausländischer Abstammung sind nicht Eingebürgerte auf Bewährung“
Die Vorschläge von Baden-Württembergs Innenminister Heribert Rech, Eingebürgerten bei Terrorverdacht den deutschen Pass wegzunehmen, wurde sowohl von Politikern, als auch von Polizeigewerkschaften und dem Islamrat kritisiert. Ausländerbeauftragte der Bundesregierung, Marie-Luise Beck, wies die Vorschläge als verfassungswidrig zurück.
Der Vorsitzende des Islamrates, Ali Kizilkaya, sagte: „Es darf keine Zwei-Klassen-Staatsbürgerschaft geben.“ Die Forderungen von Rech seien mit dem Grundgesetz nicht vereinbar, warnte Kizilkaya und sagte, dass Deutsche ausländischer Abstammung „nicht Eingebürgerte auf Bewährung“ seien.
Terror müsse bekämpft werden und Straffällige müssten mit voller Härte des Gesetzes bestraft werden, forderte Kizilkaya, sagte aber zugleich, dass dabei nicht mit zweierlei Maßstäben gemessen werden dürfe.
Vielmehr müsse man die Integration Nichtdeutscher in die Gesellschaft verbessern, forderte der Islamratsvorsitzende.
Eine gute Integrationspolitik würde vieles einfacher machen, sagte er. (hv)
ABD Katrina kasırgasının şokunu yaşıyor
Eylül 11, 2005
Geçen yıl eylül ayında İvan kasırgası Küba’yı vurduğunda bir buçuk milyon insan tahliye edildi, 20 bin ev boşaltıldı. Bir kişi bile ölmedi. Günlerce beklenen Katrina kasırgası New Orleans çevresini vurduğunda ABD Başkanı George Bush golf oynuyordu ve tam üç gün sonra televizyona çıkıp açıklama yapabildi. “Dünyanın en güçlü ülkesi” günler sonra bile bölgeye yiyecek ve içecek gönderemedi. Büyüklük kibriyle trajedinin boyutlarını gizledi, bölgeden yükselen çığlıkları dünya Washington’daki Beyaz Amerikalılar’dan daha erken duydu. İnsanların açlıktan yağmaya giriştiği, cesetleri bile yemeye başladığı, günlerce suda sürüklenen cesetlerin toplanamadığı bir ülke düşünün. Yüz binlerce kişinin öldüğü Ruanda soykırımında binlerce ceset nehirlerde yüzüyordu. Ne farkı var?
Dünyaya “adalet” dağıtan, işgal ve katliamlarını “sonsuz özgürlük” koyan, demokrasi ve özgürlük sloganlarıyla Afganistan’da binlerce kişiyi toplu mezarlara gömen, Irak’ta kadın/çocuk demeden öldürdükleri insanları sayma gereği bile duymayan, gizli esir kamplarında işkence ve tecavüzü devlet politikası olarak uygulayabilen, devlet terörünü en aşağılık biçimde kullanan Amerika, bırakın dünyayı, kendi insanlarını bile kurtaramadı. George Bush, Fidel Castro kadar bile olamadı. Castro, ilk gün televizyondaydı ve tahliye operasyonunu bizzat yönetiyordu.
Bunun güçle, büyüklükle, zenginlikle ilgisi yok. Bunun insana bakışla, değerle, erdemle ilgisi var. 11 Eylül saldırılarında kendi hatalarının bedelini dünyaya ödeten, Anglo-Sakson ırkçılar, New Orleans’ta yüzen cesetleri toplayamadılar ama dün Telafer’de geleneksel katliamlarına devam ettiler. Dünya New Orleans’taki trajedi için acı duyarken onlar günlerdir Telafer’e bomba yağdırıyor! Financial Times, “Tecavüz”lerden söz ederken, bir polis, “Bize, cesetleri toplamamız yolunda bir emir verilmedi. Yüzüyorlarsa, aşağı itilmeleri söylendi. Zaten onları koyacak bir yer de yok” diyor.
Kunduz-Mezar-ı Şerif hattında binlerce esiri kurşuna dizip, asitle yakıp, kemiklerini kırıp, boğup toplu mezara gömen zihniyetle, kendi insanlarının cesetlerini toplama gereği bile duymayan zihniyet aynı. Vahşet kültürünü sadece dünya genelinde değil, kendi ülkelerinde de gösteriyorlar. Ardından da yüz milyonlarca dolarlık imaj operasyonları yapıyorlar. Ne de olsa Amerikan film endüstrisi ve dünya basını buna gönüllü.
Daha ilk günden, felaketin boyutlarının korkunç olacağı belliydi. Ama Beyaz Saray’daki neocon elit, bunu görmezden geldi. ABD İç Güvenlik Bakanı, dün bölge sakinlerini “tüyler ürpertici sahnelere hazır olmaları” konusunda uyardı. Köpeklere yem olan cesetlerin görüntüleri bugün dünyaya yansıdı. Felaket, tahmin edilenden çok daha vahim. Sonuçları beklenenden çok daha ağır olacak. Amerikan toplumunda 11 Eylül’den daha derin izler bırakacak.
11 Eylül’le halkın dikkatini dışarıya yönlendiren, halkı dünyayı kurtaran kahramanlara inandıran Bush yönetiminin, dikkatlerin yeniden içerideki sorunlara yönelmesine karşı yapacağı fazla bir şeyi yok. Daha şimdiden Kasırga ile Irak işgali arasında bağlantılar kuruldu. Kimi bunun Tanrı’nın gazabı olduğunu söylerken kimi ekonomik ve güvenlikle ilgili kaynakların Irak’a yönlendirilmesi yüzünden bilançonun bu kadar ağır olduğunu söylüyor. Şimdiden “İmparatorluk enkazı”ndan, “kaybeden ülke”den söz edilmeye başlandı. Amerikan halkı bundan sonra zor sorular soracak.
Zararın ne kadar olacağı kestirilemiyor. Tahminler 100 milyar dolar civarına çıktı. Petrol ve gaz ihtiyacının yüzde 25′i New Orleans’taki liman ve rafinerilerden geliyordu. Şimdi bu kapı kapandı. İnsani trajedinin dışında ABD ekonomisi çok ağır zarar görecek. Irak petrollerini yağmalayan ABD, kendi ülkesinin petrol girişini kaybetti. Irak’ta Bağdat havaalanına giden yolu bile kontrol edemeyen bir süper güç bu! Immanuel Wallerstein, beyaz şahinlerin ve askeri çevrelerin, ABD’nin eski gücüne kavuşturulması için Irak’a savaş açtıklarını söylüyor. Yani, çöküşü gizlemek için. Ama çok daha kötüsü oldu. ABD hem Irak’ta kaybediyor hem de kendi içinde.
Bütün dünyada, özellikle bizim coğrafyamızda etnik ve mezhep farklılıklarını tahrik edip çatışmaya dönüştüren, toplumları birbirine bağlayan bütün değerleri aşındıran politikaları uygulayan ABD, kendi içinde siyahlara ve Hispaniklere yönelik ayırımcı, dışlayıcı tutumunu, adaletsizliği, fakirliği gizlemeyi artık başaramıyor. Kendi utancını görmeyenler, dünyanın her köşesinde kusurlar arıyor ve bu kusurları bütün çirkinlikleriyle istismar ediyor. Türkiye’ye bakın; Diyarbakır’dan Trabzon’a, Sakarya’dan Seferihisar’a ve Bozöyük’e kadar kendini gösteren çözülme stratejisinin arkasındaki Amerika değil mi? Dünyaya yaydığı bütün kötülükleri kendi içinde yaşayan Amerika değil mi? Siz hangi rüyadan söz ediyorsunuz? Nasıl bir gelecekten, dünya düzeninden söz ediyorsunuz? Müslüman dünyayı hizaya sokmaya çalışan, yeni din inşa etmeye bile yeltenen, bu coğrafyanın bütün değerlerini aşağılayan ülke bu mu?
Kendi ülkenize dönün. Hem dünyayı rahat bırakın hem de köpeklerin insafına bıraktığınız cesetleri, insan onuruna yakışır biçimde toprağa verin! Önce o utanç verici manzaralardan kurtulun ondan sonra dünyaya adalet, düzen getirmeye teşebbüs edin.
İnsan ırkını tehdit eden felaketlerle mücadeleyi önceleyin. Okyanuslar’ın öfkesini durdurmayı… Hint Okyanus’u Güney Asya’yı vurdu, yüz binlerce can aldı. Atlas Okyanusu New Orleans’ı vurdu, onbinlerce can aldı. Büyük Okyanus’un öfkesi ne zaman gelecek ve nereyi vuracak? Allah korusun!
Kaynak: İbrahim Karagül / Yeni Şafak Gazetesi
