Evdeki huzur, mutluluk budur

Ağustos 22, 2005

İbrahim Tenekeci

Çevremdeki evliliklere ve anne-babaların çocuklarıyla olan ilişkilerine baktığımda, bazı sıkıntılar ve yanlış uygulamalar görmekte zorlanmıyorum.

Birincisi, çocuk yapmaktan çekiniyorlar. Gerekçeleri de hazır: “Çok masraflı oluyor… Biraz gençliğimizi yaşayalım… Karı-koca çalışıyoruz, çocuğa kim bakacak?” vs.

Hiç unutmuyorum: Bir “islamcı” arkadaşın evine konuk olmuştum. Yenge hanım, kaç çocuğum olduğunu sormuştu. O zamanlar dört taneydi. “Dört çocuğum var” deyince, “ayyy inanmıyorum” diye öyle bir şaşırmıştı ki, neredeyse bayılacaktı.

Yedi sekiz yıllık evli olan bu çift, çocuk yapmaya henüz hazır değillermiş. Maalesef, geçtiğimiz aylarda ayrıldılar.

Oysa, çocuk ailenin çimentosudur. Karı koca arasında geçimsizlik olsa bile, çocukların hatırına bu sıkıntıya katlanılır. Bilinir ki, her sıkıntının sonu ferahlıktır.

İkincisi, kendileri ne olamamışlarsa, çocuklarınının onu olmasını istiyorlar. Yani, çocukları üzerinden, kendi heveslerini, hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Diyelim ki anne öğretmen olmak istemiş, ama olamamış. Çocuğunun öğretmen olmasını istiyor. Baba, doktor olmak istemiş, ama başka bir şey olmuş. Çocuğunun doktor olması için çabalıyor.

Böylece, ortaya, öğrencilere iyi davranmayan öğretmenler, hastalara insan muamelesi yapmayan ve mesleğini sevmeyen doktorlar çıkıyor. Oysa, doğrusu, çocuklarımızı, kendi yeteneği ve hayalleri ile başbaşa bırakmaktır. Onlara seçme hakkı tanımalıyız ki, ileride mutsuz insanlar olmasınlar. Çünkü, iş hayatındaki mutsuzluk, eve ve ilişkilere de yansımaktadır.

Üçüncüsü, çocuklarımıza vakit ayırmasını bilmiyoruz. Vakit ayırmak, sadece, akşamları ailece oturmak, televizyon seyredip çerez yemek, ya da bir arabaya doluşup pikniğe, hısım akraba ziyaretine gitmek değildir. Burada, söz konusu olan şey, çocukların değil, bizim önceliğimizdir. Ancak, önceliği çocuklara verir ve istediklerini yaparsak, onlara vakit ayırmış oluruz.

Yine, bazı anne babalar, çocuklarının karnesi başarılı olunca, iyi çocuk yetiştirdiklerini sanıyorlar. Karne, kafamızın ne kadar çalışıp çalışmadığını gösterir. Oysa, bize sadece kafası değil, kalbi çalışan insanlar da lazımdır. Nice akıllı insan vardır ki, zalimin, hayırsızın, kalpsizin tekidir.

Ve eşimizle olan ilişkiler. Erkeğin kadınla, kadının erkekle…

Evlilik, ikiye bölünmüş bir kağıt paranın birleştirilmesi gibi bir şeydir. Parçalar tek tek işe yaramazlar, geçmezler. İşe yaramaları için, bir araya gelmeleri gerekir. Kadın ve erkek de böyledir. Evlilik yoluyla bir araya gelirler ve işe yararlar.

Dolayısıyla, bir eşitlik sözkonusudur. İşte bu yüzden, “her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” sözünü, “her başarılı erkeğin yanında bir kadın vardır” şeklinde değiştirmiş bulunuyorum.

Erkek, akşam eve geldiğinde, “Zaten bütün gün canım çıkıyor”la başlayan cümleler kurmamalı; kadın da “Çocuklar beni canımdan bezdirdi” diye karşılık vermemelidir.

Buna benzer konuşmalar artmaya başlarsa, birbirinizin eşi değil, iş ortağı, hatta suç ortağı olursunuz. Ve bu, evliliğinizi çekilmez hale getirir.

Denir ki, “Kötü hava diye bir şey yoktur. Sadece, giyinmeyi bilmeyenler vardır.” Bunu aileye uyarlarsak, “Kötü aile diye bir şey yoktur. Sadece, mutlu ailenin kurallarını bilmeyenler vardır.”

Ve bu kurallar, 26 Ağustos Cuma günü Millî Gazete’nin okuyucularına hediye edeceği Mutlu Ailenin Anahtarı isimli kitapçıkta var. Hem de Peygamber Efendimizin anahtarı bu

Dünyayı fethetmemiz gerekiyor.

Ağustos 20, 2005

Hakan Albayrak

Dünyayı fethetmemiz gerekiyor. İşgalden bahsetmiyorum, açmaktan bahsediyorum. İslâm’a, İslâm medeniyetine açmalıyız dünyayı. Alimlerimiz, filozoflarımız, münevverlerimiz taarruza geçmeli. Dervişlerimiz taarruza geçmeli. Şairlerimiz, yazarlarımız taarruza geçmeli.

Müzisyenlerimiz, sinemacılarımız, televizyoncularımız taarruza geçmeli. Dünya halklarına medeniyet diye yutturulan Frenk barbarlığını, vahşi kapitalizmi ve emperyalizmi alt etmek, insanlıkla güneşin arasına çekilen perdeyi kaldırmak için seferber olmalıyız. Topyekün taarruz! Topyekün taarruz! Topyekün taarruz!

Kamusal gündemimizin birinci maddesi (ve ikinci maddesi ve üçüncü maddesi…) İslâm medeniyetini canlandırmak olmalı, Nizam-ı Alem olmalı. Sevr’e takılıp kalmak bize yakışmıyor. Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bölünmesi tehlikesini vurgulaya vurgulaya bölünme ihtimalini içselleştiriyoruz. Halbuki ruhlarımız, yüreklerimiz ve beyinlerimiz bu sınırlardan taşıp dünyanın öbür ucuna kadar akmalı. İçimizden bir grup, Kafkasya ve Orta Asya’yla entegrasyonun zeminini oluşturmalı. Bir grup, Balkan Müslümanlarıyla entegrasyonun… Bir grup, Ortadoğu’yla entegrasyonun… Sonra, Afrika’yla, Güney Amerika’yla sağlam bağlar kuran gruplarımız olmalı. Ama meselemiz sadece entegrasyon, yani cepheyi genişletmek, yani kendimizi sağlama almak değil. Meselemiz, dünyaya ışık saçmak.

“Bir Huntington, bir Fukuyama…” diye konuşarak, Batı’nın felsefi iflasından başka bir şey ifade etmeyen fikir müsveddesi karın ağrılarını göklere çıkarırken İslâm dünyasının geçmişteki ve günümüzdeki muazzam fikir birkimini aşağılamaya cüret eden bedbahtların veyahut bedhahtların propagandalarına aldanmayalım; kurtuluş formülü bizdedir ve başka da hiçkimsede değildir.

Bir kazayı sağ salim atlattığımız zaman ne deriz? “Verilmiş sadakamız varmış.” Yani biz, kendimizi ancak başkalarına yardım ederek koruyabileceğimize inanırız… Bir zulme şahit olduğumuz zaman ne deriz? “Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.” Yani biz inanırız ki, zalim ne kadar güçlü olursa olsun ve mazlum ne kadar güçsüz olursa olsun, hiçbir zulüm zalimin yanına kâr kalmaz… İşte dünya görüşümüz! İşte dünyayı kurtaracak görüş! İşte vahşi kapitalizmin ve emperyalizmin sonunu müjdeleyen hayat felsefesi! İşte tünelin ucundaki ışık! Bu ışığı yaymalıyız. Ve bu ışığı yaymak için Batı’nın kültür emperyalizmine karşı her cephede savaşacak kadar donanımlı olmalıyız. Medeniyetimizi romanlarda, filmlerde, şarkılarda yeniden üretmeliyiz. “Tûti-i mu’cize gûyem, ne desem laf değil” asaletinden “Çeksene elini, kırcan mı belimi” rezaletine geçiş sürecini tersine çevirip, asaletimizi yeniden kuşanmalıyız. Her şey birbiriyle irtibatlı. Aşağılık bir müzik zevkiniz varsa medeniyetiniz olamaz!

Bizim ‘dökülme’ lüksümüz yok. Muhkem bir kale olmalıyız insanlık için. Duruşumuz hayranlık uyandırmalı. Kendi mahallemizden, yani Ortadoğu’dan ve Kafkasya’dan ve Orta Asya’dan ve Balkanlar’dan başlayarak bütün dünyada bir asalet rüzgarı estirmeliyiz. İliklerimize kadar idrak etmeliyiz bu sorumluluğu.

Şair Cevdet Karal anlattı: Bakü’lü gençler arasında Rusça konuşma hastalığı yayılıyormuş… Rusça konuşmak, Ruslar gibi davranmak, medeniyet alameti olarak görülüyormuş bazı çevrelerde; Türkçe (veya Azerice) konuşmak, yerliliği önemsemek ise bayağılık, liyakatsizlik, anakroniklik alameti olarak görülüyormuş… Niye? Çünkü Azeri televizyonlarına bakıyorsunuz, “Azerbaycan Respublikası Prezidenti İlham Aliyev”in günlük mesai haberleri ve üç-beş türküden başka yerli bir şey yok. Türkiye televizyonlarının ekseriyeti ise amiyane tabirle ‘karı oynatıyor’. Dünyaya çekidüzen vermek gibi bir gayesi olan kimselerin kurduğı televizyonlar da var, ama bunlar iç siyaset tartışmalarına öyle gömüldüler ki (ve bu tartışmaları öyle iç karartıcı, öyle ümit kırıcı, öyle yıldırıcı bir üslupla yürütüyorlar ki), Bakü’lü gençlerin yüreğinde ufacık bir kıvılcım bile çaktıramıyorlar. Almanya’ya bakın, Makedonya’ya bakın, Batı Trakya’ya bakın; Türkiye televizyonlarının Türkçe konuşan topluluklar üzerindeki en bariz ve en büyük etkisi, ahlâkı ve asaleti aşındırmak. Arap ve Fars komşularımız üzerinde de yozlaştırıcı bir etkileri var.

Sadece televizyonlarımız (en azından birkaç tanesi) İslâm medeniyetini ihya amacını gütseydi ve bu amaca matuf kaliteli, asaletli, cazibeli programlar (bilhassa filmler, filmler, filmler) yapsaydı, onca eksiğimize-gediğimize rağmen dünyanın altını üstüne getirebilirdik.

Koca insanlık, televizyon çocuğu olmadı mı? Çocuğun kurda kuşa yem olmasını istemiyorsak, üstad Sezai Karakoç’un yıllar önce kurduğu o muhteşem televizyon hayalini bir an evvel gerçekleştirelim: Türkçe’nin yanı sıra Arapça, Farsça, Urduca, İngilizce, Fransızca… yayın yapacak bir İslâm medeniyeti televizyonu!

El-Kaide diye bir örgüt yok. Bu bir gizli servis operasyonunun adıdır

Ağustos 17, 2005

El Kaide terörü ve tehlikesini yaşanan ülkeler, Türk emniyetinin vereceği bilgileri bekliyor. El Kaide’nin örgüt olmadığı bir servis operasyonunun parçası olduğu yönündeki iddialar bu yangının dumanları arasında belirdi. Türk İstihbarat uzmanları tek bir ağızdan, “El-Kaide diye bir örgüt yok. Bu bir gizli servis operasyonunun adıdır” analizini yapıyor. Tek kutuplu dünya düzeninde ‘düşük yoğunluklu savaş’ stratejisi ‘terörle mücadele’ konseptine oturtuluyor.

Bu gerilim stratejisinin öznesi de El Kaide olarak adlandırılıyor. Afganistan dağlarında tüm dünyaya başkaldıran Usame bin Ladin patentli El Kaide yapısının 5 numaralı adamı Sakra, Türk adaletinin elinde. Yangınla ortaya çıkan Sakra, 2000 yılından beri gizli servislerin peşinde olduğu bir isim. Sakra iki defa Amerikan Haberalma Teşkilat CIA tarafından sorgulandı. Sorgu sonrası CIA ajanlığı teklif edildi. CIA tarafından yüklü miktarda parayla ödüllendirildi. Ancak CIA, Sakra ile olan irtibatını kaybetti. Bu gelişme üzerine 2000 yılında CIA, Türkiye’ye çok gizli bir notla Sakra hakkında bilgiler geçerek MİT tarafından yakalanmasını istedi. MİT’te Sakra’yı Türkiye’de yakaladı. Sorguya aldı. Sakra’nın tutuklanmak için getirildiği Beşiktaş Adliyesi’nde basına bağırarak, ‘MİT karımı kaçırdı. 20 gün sorguladı’ sözleri iddiaları doğrular mahiyetteydi. ABD kadar Suriye gizli servisi de Sakra’nın peşindeydi. Sakra, dünyanın önde gelen servislerinden biri olan El Muhaberat’ın da ağına yakalandı. Suriye’den de teklif alan Sakra, üçlü ajan olarak gizli servislerin kuklası haline geldi. İşte bu müthiş iddialar Sakra’ın İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde 4 gün boyunca yapılan sorgusunda ortaya çıktı.

İlk defa bir El Kaide üst bölge sorumlusunu sorguya alan Türk güvenlik birimlerinin El Kaide hakkında kafaları oldukça karıştı. Sorguya katılan savcı da oldukça şaşkındı. 15 ve 20 Kasım saldırılarıyla ilgili halen süren dava dosyasının yeniden görülme ihtimali belirdi.

14.8.2005 / ERCAN GÜN / ZAMAN

Bu ne geveze el Kaideci!

Ağustos 17, 2005

Çok ilginç bir El Kaide mensubu. Soğukkanlı ve çok geveze. Bir şaklaban! Söylenmesi istenen her şeyi her fırsatta söylüyor. Medyaya konuşuyor, Savcılığa gelince de susma hakkını kullanıyor. Namaz kılmayı sevmiyor, şarap ve viski içmeyi seviyor. 11 Eylül’ü de biliyormuş. Irak’ta Türk şoförün kafası kesilirken oradaydı.

Günlerdir Türk basınında El Kaide kod adlı bir şov izliyoruz. MIT, CIA ve Mossad tarafından yapılan Suriyeli Lüvey Sakra ve Hamid Obysi’nin yakalanmasını içeren operasyon, 11 Eylül sonrasının en büyük gelişme olarak medyada “hak ettiği” yeri buldu…

Mersin-Alanya arasındaki bölgelerde İsraillilere saldırı olacağına ilişkin uyarılar, sürat motorları, villalar ve milyonlarca doların dışında operasyonla 11 Eylül’den bu yana çözülemeyen hemen her saldırı açıklığa kavuşturuldu! El Kaide ile ilgili bütün teoriler yerle bir edildi. Örgütün kimliğine ilişkin bugüne kadar ortaya atılan fikirlerin hiçbir anlamı olmadığı ortaya çıktı. El Kaide’nin İslam’la ilişkisi Lüvey Sakra ile ortadan kalktı. Tabi Üsame Bin Ladin’in ve Eymen ez Zevahiri’nin kimlikleri de…

El Kaide’nin üs düzey beş kişisinde biri yakalandı. Ondan daha iyi örgütle ilgili bilgi verecek kim olabilir ki? Afganistan işgali, Guantanamo’daki El Kaide mensupları, Diago Garcia’dan dünya genelindeki Amerikan üslerine kadar yayılan gizli merkezlerdeki El Kaide mensupları, Madrid ve Londra bombalamalarından sonraki soruşturmalar, ABD’nin dünyanın hemen bütün istihbarat örgütleriyle küresel düzeyde yürüttüğü operasyon ve soruşturmalar bile bu kadar verimli olmadı.

Sakraa 11 Eylül saldırılarının yapılacağını biliyordu hatta uyardı! Londra saldırılarını planladı! İstanbul saldırılarında belirleyiciydi! Saymaya gerek yok, El Kaide dosyası olarak görülen bütün saldırılarda bir şekilde rol oynadı.

Bu kadar önemli bilgilerin ele geçirildiği operasyon Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından neden “tamamen yanlış ve kasıtlı” olarak nitelendi acaba?

Operasyonla ilgili haberleri önce İsrail’den duyuyoruz. Çoğu zaman olduğu gibi. Zerkavi’nin Kuzey Irak’ta olduğu haberleri İsrail kokusu veriyor. Garip bir şekilde İsrail istihbarat çevreleri Usame Bin Ladin’in ve Eymen Zevahiri’nin Afganistan’dan Irak’a geçmeye hazırlandıkları haberlerini yayıyor. Onlara göre Ladin ve Zevahiri, muhtemelen Eylül ortalarına Pakistan ve İran Belucistanı üzerinden Irak’a geçecek.

Sakra bol para harcıyor. Mesela Amerikan kışlasına giden 25 milyon doları ele geçirdiklerini, 500 bin dolarını kendisinin aldığını vs. Sakın bu paralar, El Kaide’nin ya da Iraklı direnişçilerin değil de, Irak’ın kayıp milyarlarca dolarından olmasın! Bu parayı Irak ordusunun 40 milyar doları bulan varlığını satıp cebe indirenler vermiş olmasın! 285 milyon dolarlık tank yolsuzluğundan olmasın! 1 milyar dolarlık tartışılan yolsuzluktan olmasın! Sakın bu paralar Irak Mersin limanı arasındaki kirli ticaretten olmasın! Irak’ın füzelerini Kuzey Irak’a, İran’a, Türkiye’ye, Yeni Delhi’ye kadar ulaştıran şebekeden geliyor olmasın! Lübnan’da suikastlere kadar uzanan para trafiğinden olmasın! Irak ordusunun her şeyini satan Bush ailesine ve CIA’ya mensup “Amerikan Lawrence”ı lakaplı, öldürüldüğü söylenen ama hala cesedi bulunamayan Dale Stoffel’den, onunla iş yapanlardan, aralarında Türk vatandaşlarının da olduğu şirketlerden gelmesin!

Nasıl olsa Sarka operasyonu zamanla unutulacak. Adamın bir hiç olduğu ortaya çıkacak. Operasyonla dikkatlerimizden nelerin kaçırıldığını o zaman anlayacak mıyız? Mesela asıl güvenlik tehditlerinin Mersin’le Alanya arasında değil, Mersin’le Kuzey Irak arasında olduğunu ne zaman fark edeceğiz? Bölgedeki kirli ticareti, büyük para transferlerini, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e ilişkin bütün hesaplarını bozacak tehlikeli gelişmeleri farkedecek miyiz?

16.8.2005 / İBRAHİM KARAGÜL / YENİ ŞAFAK

Islamratsvorsitzender kritisiert Wahlkampfthema der Union

Ağustos 15, 2005

Der Vorsitzende des Islamrats, Ali Kizilkaya, warnte die Union davor, den EU-Beitritt der Türkei zum Wahlkampfthema zu machen

Der Islamrat für die Bundesrepublik Deutschland ist besorgt darüber, dass die Union den EU-Beitritt der Türkei zu Wahlkampfzwecken nutzt. Solch eine Wahlkampfpolitik sei integrationsfeindlich und könne zur Ausgrenzung der Muslime führen, so Kizilkaya.

Zudem warnte der Islamratsvorsitzende die Union vor dem Stimmenfang am rechten Rand und sagte, dass eine Ablehnung der Türkei wegen kultureller Unterschiede dem Ansehen Deutschlands schaden würde.

CSU-Generalsekretär Markus Söder hatte zuvor auf einer Pressekonferenz erklärt, dass die Bundestagswahl eine klare Richtungsentscheidung beim Thema Türkei sein werde. (hv)

Cem Özdemir : „Wir sollten auf gemeinsame Werte setzen“

Ağustos 15, 2005

Laut Cem Özdemir sind für den Kampf gegen den Terror verschärfte Überwachungsmaßnahmen alleine nicht ausreichend

Cem Özdemir, Abgeordneter der Grünen im Europaparlament, sagte in einem Interview mit der DW-World, dass es alleine nicht ausreiche, Überwachungsmaßnahmen zu verschärfen.

Özdemir erklärte auf die Frage, manche junge Muslime seien nach Untersuchungen durchaus empfänglich für extremistische Ideen , dass dieses vielschichtige Ursachen habe. Zum einen nannte er das Integrationsproblem. Die Jugendlichen in Großstädten würden enorme Probleme in Ausbildung und Schule vorweisen und sich vom gesellschaftlichen Leben in Deutschland ausgegrenzt fühlen, sagte Özdemir und fügte hinzu: „Es gibt Jugendliche, die sind in Deutschland geboren und aufgewachsen. Sie sollten eigentlich Teil unserer Gesellschaft sein. Aber sie empfinden sich nicht dieser Gesellschaft zugehörig.“

Der Europaabgeordnete der Grünen erklärte, dass die Vorschläge des Bundesinnenministers Schily, schärfere Überwachungsmaßnahmen einzusetzen, Moscheen genauer zu beobachten und die Abschiebung von Hasspredigern und Imamen zu erleichtern, keine langfristige Lösung sei. Er betonte: „Ich glaube nicht dass es uns weiterhilft, wenn wir Fronten aufbauen entlang der Religionen, d.h. Islam gegen Christentum. Unsere einzige Chance ist es, auf gemeinsame Werte zu setzen und mit moderaten Muslimen Seite an Seite gegen die Terrorbedrohung vorzugehen. Alle anderen Vorschläge werden kaum Erfolg haben können, denn sie stigmatisieren alle Muslime, so dass auch harmlose Mitmenschen auf einmal grundsätzlich verdächtigt werden.“

Die Muslime sollten allerdings die Bereitschaft für die Zusammenarbeit mit der Polizei und den Sicherheitsapparaten zeigen, um den Missbrauch ihrer Religion zu verhindern. „Ich begrüße die klare Ablehnung der Londoner Anschläge durch muslimische Vertreter. Aber sie müssen noch weiter gehen und ein Auge darauf haben, was in den Moscheen vor sich geht, darauf achten, was junge Muslime tun. Aber wichtig ist eben eine bessere Integration junger Muslime in Deutschland“, so der Grünen Politiker.

Als Antwort auf die Frage, wie er die Beziehungen zwischen Muslimen und Deutschen zurzeit beurteile und wie man sie verbessern könne, führte er an: „Zunächst gibt es den Gegensatz “Deutscher” und „Muslim“ nicht. Man kann durchaus Deutscher und Muslim zugleich sein. Da sollten wir nicht den Fundamentalisten in die Falle gehen und diese Konfrontation künstlich aufbauen. Zu sagen, alle Muslime sind Terroristen, ist absurd. Es ist ganz klar, dass die Strategie eine zweigleisige sein muss. Wir müssen schauen, dass wir unsere Sicherheitsorgane in die Lage versetzen, alles zu tun, um unsere Bevölkerung zu schützen. Und gleichzeitig müssen wir - da geht’s um langfristige und mittelfristige Dinge - dafür sorgen, dass das Zusammenleben besser wird, dass wir mit der Integration mehr Erfolg haben.“ Cem Özdemir forderte, das Thema Integration verstärkt zu behandeln und dafür zu sorgen, „dass es möglich wird, zu sagen: ich bin Deutscher Staatsbürger, aber muslimischen Glaubens. Wir müssen es schaffen, dass der Islam heimisch wird und Teil einer Palette von Religionen in unserem Land.“ (sa)

Muslime in England gegen Kategorisierung nach ethnischer Herkunft

Ağustos 15, 2005

Muslime in England sind gegen eine Umbenennung von ethnischen Minderheiten

Die Staatssekretärin im Innenministerium, Hazel Blears, sagte in einem Interview mit der „ Times”, dass Muslime und andere Minderheiten gefragt werden sollten, ob sie lieber mit Bezeichnungen wie „ Britische-Asiaten”, „ Indische-Briten” oder lieber nur mit „ Briten” oder „ Muslim” angesprochen werden wollen. Sie werde diese Idee diesen Sommer einigen Muslimvertretern bei Besprechungen vorlegen. Sie fände es „ ganz interessant”, dass es in den USA ähnliche Unterscheidungen gebe. Dies spiele für die eigene Identität eine große Rolle, so Blears.

Nachdem muslimische Vertreter öffentlich ihre Ablehnung deutlich machten, distanzierte sich die britische Regierung von den Äusserungen der Staatssekretärin. Eine Regierungssprecherin erklärte, dass London solche Vorschläge nicht verfolge.

Die Äusserungen Blears verärgerte viele Muslime in England. Der Sprecher des Muslimischen Rates von Großbritannien, Inayat Bunglawa, erklärte: „ Es macht keinen Sinn, britische Bürger auf diese Weise zu kategorisieren. Neben der Bezeichnung „Brite“ noch die ethnische Herkunft speziell hervorzuheben, ist äußerst falsch. Die ethnische Herkunft verliert mit der Zeit an Bedeutung. Meine Familie kam 1960 nach England. Ich selbst war nur ein Mal mit fünf Jahren in Indien. Meine Muttersprache beherrsche ich nicht all zu gut. Mein Sohn kann kein Wort davon sprechen.“

Der Sprecher betonte, er bevorzuge lieber eine auf den Glauben gegründete Bezeichnung, wie „britischer Muslim“. Viele der in England lebenden Muslime würden seine Ansicht teilen, so Bunglawala.

Der Vorsitzende der Vereinigung der muslimischen Organisationen in

Leicester, Manzoor Moghal, erklärte: „Diese Idee fördert nur die Trennung und stellt untere Schichten von Briten her. Dies würde der Integration erheblich schaden.“

Futuvvet-Der Muslim darf kein Egoist sein

Ağustos 15, 2005

Wir leben in einer Zeit, in der die Menschen mit ihrem Reichtum gemessen werden und die finanziellen Standards der Menschen an erster Stelle stehen. Dadurch gehen im Laufe der Zeit wichtige Werte verloren und die guten Verhaltensweisen geraten in Vergessenheit. Allah teala beschreibt diese Hochmütigkeit der Menschen im Koran folgendermaßen:

„ Oder haben sie (etwa) Anteil an der Herrschaft? Dann würden sie den Menschen nicht einmal so viel wie die Rille eines Dattelkerns abgeben.“ (4:53)

Einer der verloren gegangenen Werte ist „Futuvvet“. Das heißt, anderen Menschen zu helfen, ihnen entgegenzukommen sowie die Bedürfnisse anderer Menschen vor seine eigenen zu stellen. Menschen mit gutem Charakter weisen diese Eigenschaft auf. Die Absicht hinter allen Geboten und Verboten des Islams ist es, gute und gerechte Muslime zu erziehen. In der heutigen Gesellschaft sind wir auf solche Muslime mehr denn je angewiesen.

Futuvvet ist die Eigenschaft der Menschen, die alles riskieren würden, um anderen Menschen behilflich zu sein und ihre Probleme zu lösen. Damit erobern sie natürlich die Herzen dieser Menschen und tragen somit wichtige und vorbildliche Verhaltensweisen für die Gesellschaft.

Der Gesandte Allahs befahl uns sieben Verhaltensweisen:

Er befahl uns, den Kranken zu besuchen, mit einem Beerdigungszug zu gehen, dem Niesenden Barmherzigkeit zu wünschen, den Schwörenden nicht im Stich zu lassen, dem Unterdrückten zu helfen, den Einladungen Folge zu leisten und den Friedensgruß unter den Menschen zu verbreiten.

Die Gelehrten haben die Muslime, die den Weg der „Futuvvet“ eingeschlagen haben, folgende vier Eigenschaften zugesprochen:

1. Gnädig zu sein, trotz seiner Macht und Stärke.

2. In Zorn und Wut, barmherzig zu sein.

3. Sogar über seine Feinde positiv zu denken.

4. Die Bedürfnisse anderer vor seine eigenen zu stellen

Liebe Geschwister!

Die Menschen, die das Wohl Anderer vor ihr eigenes Wohl stellen, tragen dazu bei, dass die Gesellschaft sein Gleichgewicht bewahrt. Sie vermeiden Streitigkeiten und Chaos und sorgen für Ruhe und Frieden.

Ich beende die Hutba mit diesen Koranversen:

„Und nimmer ist das Gute und das Schlechte gleich. Wehre (das Schlechte) in bester Art ab, und siehe da, der, zwischen dem und dir Feindschaft herrschte, wird wie ein treuer Freund sein.“ (Fussilat 34)

„Und sie speisen die Armen- und mag sie ihnen auch noch so lieb sein-, der Waisen und den Gefangenen, (indem sie sagen) „ Wir speisen euch nur um Allahs willen. Wir begehren von euch weder Lohn noch Dank dafür.“ (Insan 7-8)

IGMG- Irschad Abteilung igmg.de

Türken haben niedrigen IQ-Wert“

Ağustos 15, 2005

Chef der Deutschen Zentralstelle für Genealogie macht Türken für die schlechten Ergebnisse der Pisa-Studie verantwortlich

Der Humangenetiker und Leiter der Deutschen Zentralstelle für Genealogie in Leipzig, Volkmar Weiss, hat kürzlich behauptet, dass türkische Migranten schuld an dem Verfall der nationalen Begabung seien. Der mittlere IQ-Wert der Zuwanderer aus der Türkei liege nur bei 85 und sei schuld für das schlechte Abschneiden Deutschlands bei Pisa.

„IQ-Werte und Pisa-Werte sind nicht nur Ergebnis von Mängeln und Erfolgen des Bildungssystems, sondern auch Ausdruck einer bestimmten genetischen Qualität der Bevölkerung“, schreibt der Genealoge in seinem Buch „Die IQ-Falle“.

Das Weiss’ Ansichten aus wissenschaftlicher Sicht sehr umstritten sind, scheint die NPD nicht zu interessieren. Er sitzt für die NPD in einer Enquetekommission des Sächsischen Landtags zur Demografischen Entwicklung. Sein Buch „Die IQ-Falle“ erschien im Grazer Leopold Stocker Verlag, wo auch Bücher wie „Adolf Hitler - Mein Jugendfreund“ sowie „Rudolf Hess: Ich bereue nichts“ erschienen sind.

Auf seiner privaten Homepage erklärt Weiss, dass seine größte Sorge die Bestandserhaltung der Deutschen sei und fordert daher eine gezielte Bevölkerungspolitik.

Denn eine sinnlose und unbegrenzte Vermehrung gebe es nur noch im Tierreich und bei der

Familie Osama Bin Ladens sowie jüdischen Fundamentalisten, so Weiss. (hv)

İsrail’in sınırları mı çiziliyor?

Ağustos 15, 2005

İsrail daimi sınırlarını tek taraflı olarak çiziyor ve Filistin’i duvarların arkasına hapsetmeyi planlıyor.

Bu olay, iki devletli bir anlaşmadaki nihai bir yol olarak son fırsat ya da İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un tek taraflı olarak İsrail’in sınırlarını çizme ve sorunu kendi inisiyatifine alma çabası olarak görülmeye devam ediyor… Geri çekilme ve tahliye sürecinin sonunda Ariel Şaron, Gazze’den çıkacak, bu adım Batı Şeria’yı Judea ve Samaria olarak gören, Tanrı tarafından İsrail’e hediye olarak verildiğine inandıkları bu topraklardan çekilmeyi zorunlu olarak görmüyor… Şaron, kuzeybatı Şeria’daki dört küçük yerleşim yerini tahliye ediyor; ancak Bush yönetiminin şimdilerde terk edilemez olarak gördüğü daha büyük mevcut yerleşim bölgelerini ise birleştirmiş olacak (Ariel, Maale, Adumim ve diğerleri). Aynı zamanda, bütün dünyanın Filistin toprağı olarak kabul ettiği alana tecavüz ederek bir duvar da inşa etmiş olacak ve bu duvar, fiilî yeni sınır olacak ya da en azından bir ayırma hattı denilebilir. Filistinliler tarafından başkent olarak kabul edilen Güney Kudüs de bu duvarın içine dahil edilecek. Yani, 1949 ve 1967 yılları arasındaki sınırlara işaret eden “yeşil hat”ın ötesindeki toprağın yüzde 10’u bırakılacak…

15.8.2005 / PAUL REYNOLDS / BBC / RADİKAL

Çin’de Kur’an okuyan öğretmen ve 37 öğrencisi tutuklandı

Ağustos 15, 2005

Çin’de Müslümanlara zulüm ediliyor

Uygur özerk bölgesinde Kur’an-ı Kerim okuyan 56 yaşındaki Uygur Türkü ile 37 öğrencisi tutuklandı.

PEKİN

Çin’in Uygur özerk bölgesinde Kur’an-ı Kerim okuyan bir Uygur Türkü ile 37 öğrenci tutuklandı.

Merkezi Almanya’da olan Dünya Uygur Kongresi tarafından yapılan açıklamada, 56 yaşındaki Aminan Momixi’nin, evinde yaşları 7 ila 20 arasında değişen öğrencilere Kur’an-ı Kerim okuttuğu sırada Çin polisinin içeri girerek, herkesi tutukladığını bildirdi.

Açıklamada, polisin çoğunluğu ilköğretim öğrencisi olan talebelere ait 23 Kur’an-ı Kerim, 56 cüz ve çok sayıda din kitabına el koyduğu belirtildi.

Momixi’nin, yasadışı olarak dini yayın bulundurmak ve yıkıcı bilgiler vermekle suçlandığı ifade edildi. Polis tutuklamaları doğrularken, Momixi’nin tutuklanma sebebine ilişkin sorulara, “Bu bizim iç meselemiz. Bu sebebi açıklayamayız” cevabını verdiği öğrenildi. Çin, devlet kontrolü dışındaki tüm dini faaliyetleri yasaklıyor.

Ülkenin kuzeybatısındaki Uygur Özerk Bölgesinde, Türkçe konuşan 8 milyon Uygur Türkü yaşıyor. Uygur Türkleri bölgeye 1955′te özerklik verilmesine rağmen Çin yönetiminin ağır baskısı altında bulunuyor. Uluslararası insan hakları grupları da, Çin’i, terörizmle mücadele adı altında Uygur Türkleri’ne dini baskı yapmakla suçlanıyor.

“Human Rights Watch” ve Çin’deki “Human Rights” örgütleri bu yıl hazırladıkları 114 sayfalık raporda, Çin yönetiminin, Uygur Türkleri’ne dinlerini yaşama, dernek kurma, biraraya gelme ve dinlerini ifade etme özgürlüğü tanımadığı belirtilmişti.

“Human Rights” Başkanı Şaron Hom konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Uygurlar Pekin tarafından, Çin devletine yönelik etnik-milliyetçi bir tehdit olarak görülüyor. İslam’ın Uygurlar’ın etnik kimliğinin temeli olarak algılanması, Çin’in Uygular’ın milliyetçi duygularını ortadan kaldırmak için İslam’ı baskı altına almak amacıyla çok sert tedbirler almaya itiyor” dedi.

Endonezya hükümeti ile Açe’deki isyancılar barış anlaşması imzaladı

Ağustos 15, 2005

Endonezya’da mutlu son

Endonezya’da hükümetle Açe bölgesindeki isyancı liderler arasında Finlandiya’nın Helsinki kentinde tarihi barış antlaşması imzalandı. Ordu birlikleri Açe’den çekilecek, isyancılar da silah bırakacak.

HELSİNKİ

Endonezya’da, Açe bölgesinde 12 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği yaklaşık 30 yıldır süren çatışmaları sona erdirmeyi hedefleyen ateşkes anlaşmasının, hükümet ile isyancılar tarafından Helsinki’de imzalandığı bildirildi.

Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de imzalanan anlaşmayla, Özgür Açe Hareketi (ÖAH) üyelerinin silahsızlandırılması, af ilan edilmesi ve Açe bölgesinde hükümetin askeri hareketlerinin sınırlanması öngörülüyor. Anlaşmanın, AB ve Asya’dan yetkililer ve askerler tarafından denetleneceği kaydedildi.

Endonezya’nın Sumatra adasındaki Açe bölgesinde barış anlaşmasına giden yol, 26 Aralık’ta 170 bin kişinin hayatına mal olan deprem ve tsunami felaketinden sonra ÖAH’nin bölgenin bağımsızlığı talebinden vazgeçmesi ve Cakarta’nın bu hareketin yerel seçimlere katılmasına izin vermesiyle açılmıştı.

Filistin direnişi işgal altındaki tüm topraklar kurtulana kadar sürecek

Ağustos 15, 2005

İntifada başardı

İşgal ettiği günden bu yana, Filistin halkını çoluk çocuk demeden katleden Siyonist İsrail yönetimi, şanlı Filistin direnişi karşısında bir kez daha geri adım atmak zorunda kaldı.

Radikaller isyanda!

İşgalci Yahudi yerleşimcilerin Gazze’den çekilmesiyle, Filistin Direnişi bir mevzi daha kazandı. İşgalci İsrail yerleşimcileri, Gazze Şeridi’ni yakın bir zamanda tamamen boşaltacak. Gazze Şeridi’ndeki 21 Yahudi yerleşkesinde yaşayan işgalciler, Salı gece yarısına kadar eşyalarını toplamak zorunda. İşgalciler, 48 saat sonunda gerekirse yaklaşık 40 bin asker tarafından zorla otobüslere doldurularak bölgeden uzaklaştırılacak.

Kudüs Başkent olana kadar!

Filistinlilerin meşru direnişine karşı sergilediği katliamlarla, dünya kamuoyunda oluşan ‘Terörist Devlet’ imajını silmek isteyen İsrail Başbakanı Ariel Şaron, bir mevzi daha kaybetmiş oldu. Filistinliler büyük bir başarı olarak nitelendirdikleri geri çekilmeyi kutladı. Yıllardır İşgalci İsrail’e karşı kanıyla, canıyla topyekûn direniş gösteren Filistin Halkı, Kudüs Başkent olana kadar ‘Mücadele’ sözü verdi.

HABER MERKEZİ

İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki işgaline son vererek çekilmesi Gazze’de kutlanmaya başladı. Yüzlerce İslami Cihad yanlısı, İsrail’in Gazze’den çekilmesini havaya ateş açarak ve tatlı dağıtarak kutlamaya başladı. Gazze kentinin merkezinde toplanan ve aralarında silahlı grubun da bulunduğu yaklaşık 1,500 İslami Cihad yanlısı dua etti.

Bir grup sözcüsü, “Bu, direnişimizin ve halkımızın fedakârlığının sonucu. Bu, halkımızın çektiği acının ve ıstırabın kazanımı. Halkımızın çektiği ıstırap boşuna değildi” diye konuştu.

Çekilme başladı

İsrail, Yahudilerin Gazze Şeridi’ni terk etmelerini isteyerek, bölgedeki 38 yıllık işgale son veriyor(!). İsrail Başbakanı Ariel Şaron tarafından 2003 yılının sonlarında ortaya atılınca hararetli tartışmalara yol açan çekilme planı, uygulanmaya başlandı. Gazze Şeridi’ndeki 21 Yahudi yerleşkesinde yaşayan işgalciler, Salı gece yarısına kadar eşyalarını toplamak zorunda. İşgalciler, 48 saat sonunda gerekirse yaklaşık 40 bin asker tarafından zorla otobüslere doldurularak bölgeden uzaklaştırılacak. İşgalci askeri yetkililerin tahminlerine göre, Gazze Şeridi’nde yaşayan 8 bin kişiden birkaç yüzü şimdiden İsrail’e döndü. Fakat başta Batı Şeria olmak üzere ülkenin değişik yerlerinden yaklaşık 5 bin radikal Yahudi, Gazze Şeridi’nde kalanlara destek vermeye gitti.

Gazze Şeridi’ndeki askeri altyapı tesisleri 6 hafta içinde sökülecek. Boşaltma işlemi ve işgalcilere ait evlerin yıkılmasından sonra, İsrail 45 kilometre uzunluğa, 6–10 kilometre genişliğe sahip Gazze Şeridi’ni, burada yaşayan 1,3 milyon yoksul Filistinliye devredecek. İşgalci İsrail askerinin çekilmesi sırasında ve sonrasında bölgede asayişi 7500 Filistinli güvenlik mensubu sağlayacak. Filistinli güçler, boşaltılacak yerleşkelerin civarlarına konuşlanmaya başladı. Mısır da, bölgeye hafta ortasında 750 silahlı muhafız konuşlandıracak. Çekilme işlemi, İsrail’e 1,8 milyar dolara mal olacak. Her göçmen ailesine, iki yıllık kira yardımları hariç, 200 bin ila 400 bin dolar tazminat ödenecek.

Hâlâ işgal altında yerler var

İsrail’in geri çekilmesi büyük sevinç meydana getirirken, gözlemciler Şaron’un yeni bir plan üzerinde olabileceğini belirtiyorlar. Yetkililer, Batı Şeria’daki dört yerleşkenin de boşaltılmasını içeren operasyonun 4 hafta içinde tamamlanacağını tahmin ediyor. Fakat ana yerleşim bloklarının yerli yerinde kalacağından bahsediliyor. Gazze’den çekilen İsrail, Batı Şeria’daki 6 Yahudi yerleşim yerini de elinde tutmayı planlıyor. Savunma Bakanı Şaul Mofaz, İsrail’in nihai barış anlaşmasıyla 6 yerleşim yerinin kontrolünü elinde tutmak niyetinde olduğunu söyledi. İsrail ordu radyosuna konuşan Mofaz, Batı Şeria ve Ürdün vadisindeki yerleşim bloklarının İsrail’in kontrolünde kalacağını ifade etti.

İsrail’in en fazla çekindiği yerdi

İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesinin bazı nedenleri bulunuyor. Her şeyden önce burası, İsrail’in güvenliği açısından en fazla çekindiği, ekonomik ve demografik bakımdan da soruna sebep oluyor. Gazze planının İsrail’e başka bir getirisi de, buradaki askerlerin çekilmesi ve Batı Şeria’dakilerin yeniden konuşlandırılmasıyla, İsrail ordusunun insan gücü ve paradan tasarruf edecek olması.

Yasadışı İşgalci Yahudi Yerleşim Birimi’nin tarihi serüveni

1967′den beri sürdürülen yasadışı işgalci Yahudi yerleşim birimi faaliyetlerinin tarihi seyri:

1967

“6 gün savaşları”nın ardından İsrail, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina yarımadası ve Golan tepelerini işgal etti. İşgallerin hemen ardından da ilk Yahudi işgalciler Kudüs’ün güneyindeki Guş Etzon’a çalışmalara başladı.

1976

İşgalciler ilk yerleşim birimini Gazze Şeridi’ndeki Netzer Nazani’de açtı.

1977

Mayıs ayında Menahem Begin liderliğindeki sağcı hükümet iktidara geldi. Menahem Begin, Yahudi yerleşim biriminin alanlarını Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı da kapsayacak şekilde genişletti.

1980

İsrail parlamentosu, 30 Haziran’da Kudüs’ü işgalci Yahudi devletinin birleşik ve ebedi başkenti olarak ilan etti.

1981

İsrail, 14 Aralık’ta Golan tepelerini ilhak ettiğini ilan etti.

1982

İsrail, Nisan ayında Mısır ile 1979′daki anlaşma uyarınca Sina yarımadasındaki Yahudi yerleşim birimlerini boşalttı.

1987

9 Aralık’ta İsrail işgaline karşı 6 yıl sürecek Filistin direnişi başladı.

1994

Aşırı radikal Yahudi yerleşimci Baruch Goldstein, Batı Şeria’daki Hebron’da bir camiyi basarak 29 Filistinliyi ibadet esnasında katletti. Baruch Goldstein bu katliamdan sonra linç edildi.

Oslo anlaşması uyarınca İsrail, Mayıs’ta Gazze Şeridi’nin büyük bir kısmından ve Batı Şeria’nın bir kentinden çekildi. Filistin yönetimi yeni bir otonomi bölgesi kurdu.

1995

28 Eylül’deki geçici anlaşmaya göre Filistin otonomi bölgesi Batı Şeria’yı da kapsayacak şekilde genişletildi.

Kasım ayında İsrail Başbakanı İzzak Rabin, aşırı radikal bir Yahudi’nin suikastına kurban gitti.

1996

Sağcı Başbakan Benyamin Netenyahu, eski Başbakan İzzak Rabin döneminde dondurulan Yahudi yerleşim birimi açma çalışmalarını Ağustos ayında yeniden başlatma kararı aldı. Benyamin Netenyahu’nun 3 yıllık iktidarı döneminde 34 yasadışı ileri karakol yapıldı.

1997

Birleşmiş Milletler (BM), 1967, 1979, 1980 ve 1981 yıllarındaki kararlara ilave olarak 10 Aralık’ta da İsrail’in Filistin’i işgalini kınayan bir kararı kabul etti.

1998

İsrail anlaşmalardan doğan yükümlülüğü gereğince Ekim’den itibaren 3 aşamada Batı Şeria’nın yüzce 13′ünden çekilecekti, ancak İsrail’in çekilmesi sadece 1. aşamayla sınırlı kaldı.

1999

Solcu Başbakan Ehud Barak Haziran’da iktidara geldi. Barak, ilk iş olarak yasadışı yeni Yahudi yerleşim birimleri açma kararı aldı. Bağımsız gözlemciler Barak döneminde 22 ileri karakolun inşaa edildiğini tesbit etti.

2000

Ariel Şaron’un El Aksa Camii avlusunda Müslümanların kutsal mekanını ziyaret etmesi ile tarihi 2. Filistin intifadası başladı. ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail’in Doğu Kudüs’ün ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim biriminin yüzde 80′nin ilhakı karşılığında Filistin Devletinin kurulmasını içeren barış planını sundu.

2001

Ariel Şaron Mart ayında iktidara geldi ve yasadışı yeni Yahudi yerleşim birimlerinin inşaasında patlama yaşandı.

2002

16 Haziran’da İsrail, Batı Şeria’yı ayırmak için duvar inşaatına başladı. İsrail’in bu hareketi uluslararası toplumda büyük tepki topladı. Söz konusu duvar Ortadoğu’nun utanç duvarı olarak adlandırıldı.

2003

İsrail, 2005′e kadar bağımsız bir Filistin Devletinin kurulmasını ve yasadışı yerleşim faaliyetlerini dondurmayı da içeren ‘Yol Haritası’nı 25 Mayıs’ta kabul etti.

2005

İsrail hükümeti, Gazze Şeridi’nden çekilme planını 20 Şubat’ta kabul etti.

Şaron kabinesi, 7 Ağustos’ta Gazze Şeridi’ndeki ilk 3 yerleşim birimini boşaltma kararını onayladı. Eski Başbakanlardan ve Şaron hükümetinde Maliye Bakanı olarak görev alan Benyamin Netenyahu bu kararı protesto için istifa etti.

Chavez’den ABD’ye tehdit

Ağustos 15, 2005

Venezüela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Amerikan saldırılarının sürmesi halinde ABD’ye petrol ihracatını durdurma tehdidinde bulundu.

CARACAS

Başkent Caracas’ta kurulan sembolik ”anti-emperyalist mahkemede” tanık olarak konuşan Chavez, ”Amerikan hükümetiyle ilişkileri bozmak istemeyiz ama saldırıları devam ederse, ikili ilişkiler bundan zarar görür” dedi.

Chavez, ”Washington’un tasallutu, daha da vahim sonuç doğurabilir: Her gün ABD’ye giden iki petrol tankerimiz başka yerlere gidebilir… Kuzey Amerika pazarı, bizim için elzem değil” diye konuştu. Venezüela, ABD’ye günde 1,5 milyon varil petrol sevk ediyor.

Streit um die Intelligenz von Kindern mit Migrationshintergrund

Ağustos 10, 2005

Lernpsychologin Elsbeth Stern: „Nicht die Herkunft, sondern das soziale Umfeld trägt zur Intelligenz bei.“

Der Präsident der Freien Universität Berlin, Dieter Lenzen hatte kürzlich behauptet, dass der Intelligenzquotient türkischer Migranten geringer sei, als der der deutschen Bevölkerung und berief sich hierbei auf eine Studie der Universität Hannover.

Doch nicht nur Lenzen, sondern auch der Intelligenzforscher und Leiter der Deutschen Zentralstelle für Genealogie in Leipzig, Volkmar Weiss, behauptete, dass der IQ von Zuwanderern aus der Türkei und der ehemaligen Sowjetunion zwischen zehn und 15 Prozent niedriger liege.

Die Bildungsforscherin am Max-Planck-Institut in Berlin, Elsbeth Stern, ist jedoch ganz anderer Meinung. In einem Interview sagte Stern, dass es keinerlei Belege dafür gebe, dass türkische Schüler weniger Intelligent seien als deutsche Schüler.

Die schlechteren Leistungen der türkischen Schüler hätten vielmehr damit zu tun, dass ihre Eltern aus bildungsfernen Schichten stammen.

Der Mangel an Leistungsfähigkeit türkischer Grundschüler in Hannover und in anderen Städten Deutschlands habe somit keine ethnischen, sondern soziale Ursachen. Daher ließen sich allgemein keine Rückschlüsse auf Türken ziehen, so Stern.

Weiterhin sagte die Lernpsychologin, dass Intelligenztests nicht universell einsetzbar seien. Erst wenn Intelligenztests dem sozialen und kulturellen Umfeld der Testperson entsprechen, könne von genaueren Ergebnissen die Rede sein.

Der Meinung der Forscher in Hannover, dass Einwandererkinder nicht nur sprachlich gefördert, sondern auch einer geistig anregenden Atmosphäre ausgesetzt werden müssten, stimmte sie jedoch zu. „In den ersten zehn Jahren kann das Kind seine Intelligenz sehr weit steigern. In dieser Zeit spielt vor allem die Schule eine entscheidende Rolle“, erklärte sie.

Ein weiterer Faktor sei auch die gesunde Ernährung. „ Kinder, die Muttermilch getrunken haben, sind geistig leistungsfähiger als solche, die es nicht getan haben“, sagte Stern. (hv)

www.igmg.de

Willkürliche Personenkontrollen vor Moscheen halten an

Ağustos 10, 2005

Auf der Suche nach „Erkenntnissen über Terroristen“ verdachtsunabhängige Kontrollen vor Moscheen durch hunderte Polizeibeamte

In einer länderübergreifenden Aktion hat die Polizei am Donnerstag in Bayern, Baden-Württemberg und Rheinland-Pfalz verdachtsunabhängige Kontrollen im unmittelbaren Umfeld von Moscheen durchgeführt. Ziel der Aktion sei es „weitere Erkenntnisse über islamistische Extremisten und Terroristen zu gewinnen, um frühzeitig auf die islamistische Bedrohung reagieren und terroristische Strukturen zerschlagen zu können“, so das Innenministerium Baden Württemberg. Betroffen von der Razzia im Umfeld von Moscheen waren die Stadt- und Landkreise von Aalen, Balingen, Biberach, Esslingen, Freiburg, Friedrichshafen, Heilbronn, Karlsruhe, Lörrach, Ludwigsburg, Mannheim, Pforzheim, Ravensburg, Reutlingen, Sigmaringen, Stuttgart, Tübingen, Ulm und Waiblingen.

An der Kontrollaktion waren insgesamt 320 Polizeibeamte beteiligt, die im Laufe des Tages rund 900 Personen kontrollierten und mehrere Fahrzeuge überprüften.

Baden-Württembergs Innenminister Heribert Rech sagte: „Den Extremisten muss deutlich gemacht werden, dass wir religiös motivierten Allmachtansprüchen, Intoleranz und Menschenrechtverachtung konsequent entgegen treten.“ Der Fahndungs- und Kontrolldruck soll auch in der nächsten Zeit fortgeführt werden, ganz egal ob konkrete Hinweise auf Anschläge vorlägen oder nicht, so Rech.

Deutschland sei eines der Ziele von Terroristen, sagte der Innenminister und erklärte, dass die Polizei umfassende Erkenntnisse über die „Islamisten“ erlangen müsse.

igmg.de