Mangelnde Deutschkenntnisse bei Migranten
Temmuz 30, 2005
Der erste Migrantenbericht für Köln-Mühlheim zeigt deutliche Verschlechterungen der Deutschkenntnisse von jungen Müttern und Kindern
Im Auftrag der Bezirksvertretung Köln-Mülheim hat der Interkulturelle Dienst einen Bericht über die soziale und berufliche Integration der Migranten in Köln-Mühlheim verfasst. Der Bericht umfasst unter anderem Daten und Fakten und zeigt eine Verschlechterung der Deutschkenntnisse bei Kindern und Müttern auf.
Die Leiterin des Interkulturellen Dienstes, Ite Richter, machte vor allem die Gesetzgeber für eine solche Verschlechterung verantwortlich. Das neue Zuwanderungsgesetz sei einfach zu bürokratisch und erfordere eine umständliche und langwierige Prozedur. Viele Ausländer würden die komplizierten Bescheide nicht verstehen und somit nicht an den Deutschkursen teilnehmen. Dadurch hätten die freien Träger ihre Deutschkurse eingestellt, erklärte Richter und sagte: „Wir erreichen diese Menschen nicht mehr. Das ist eine Katastrophe.“
Im Kölner Bezirk Mühlheim, in der der Ausländeranteil mit 18,4 Prozent über dem städtischen Gesamtdurchschnitt liegt, besuchen doppelt so viele Migrantenkinder eine Schule für Lernbehinderte wie deutsche Schüler. (hv)
Türkische Zuwanderer zunehmend religiös
Temmuz 30, 2005
Immer mehr türkische Zuwanderer in Nordrhein-Westfalen betrachten sich als religiös
Eine Befragung des Essener Zentrums für Türkeistudien (ZfT) hat ergeben, dass immer mehr türkische Zuwanderer in Deutschland sich als religiös einstufen. Aus den Ergebnissen der Studie geht hervor, dass 72 Prozent der in Nordrhein-Westfalen lebenden Türken sich als sehr oder eher religiös ansehen. Während 22 Prozent der Befragten sich als sehr religiös ausgaben, fühlen sich 24 Prozent als eher nicht religiös und nur vier Prozent als gar nicht religiös. Im Vergleich zu den Vorjahren ist somit der Anteil an religiösen türkischen Zuwanderern in Nordrhein-Westfalen um 15 Prozent gestiegen. Im Jahre 2000 hatten sich nur 57 Prozent der Befragten als religiös angegeben. Der ZfT-Direktor, Faruk Sen, sagte, dass möglicherweise die öffentlichen Auseinandersetzungen um den Islam dazu beigetragen hätten, dass immer mehr Muslime in Deutschland sich in ihrem Glauben befestigten. Außerdem sagte Sen: „Sobald Deutschland als neue Heimat anerkannt wird und an Rückkehr nicht mehr gedacht wird, kommt der religiös-kulturellen Identität eine immer wichtigere Funktion zu.“ Zudem forderte der ZfT-Direktor eine bessere Verständigung mit den Muslimen und den islamischen Organisationen, um somit den Dialog mit dem Islam aufrecht zu erhalten. (hv)
Asker ve din
Temmuz 30, 2005
Cumhurbaşkanı ve yüksek rütbeli askerler çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarda, aynı kitaptan okumuş ve ezberlemişçesine “aklın ve bilimin ışığında yürümekten”, “dogmalardan uzak kalmaktan” söz ediyorlar. August Comte da “insanlığın içinden gelip geçmekte olduğu üç dönem, üç halden” bahsediyor: Mitoloji çağı, din çağı ve bilim çağı. Yani insanlar artık mitlere ve dinlere değil, bilime yönelecek, aklı ve bilimi rehber edinecekler. Bu filozofun felsefesine “pozitivizm” deniyor ve yalnızca bir düşünce, tartışmaya açık bir tanım ve tespit olmasına rağmen birçok kişi onu “dine karşı bir ideoloji, adeta bir beşeri din” yerine koyuyorlar. Halbuki felsefe tarihine baktığımızda pozitivizmin tarih olduğunu, gerek akıl ve gerekse bilimin -özellikle de insan bilimlerinin- güvenilirliği konusunda çok önemli ve sarsıcı tenkitlerin yapıldığını, modernizmin “vahiy kaynağı” olan aklın saltanatının iyice sarsıldığını, bilimin de yalnızca kendi alanı içinde mütevazı bir konuma yerleştiğini görüyoruz. Bütün dünyada insanların önemli bir kısmı yeniden bir “dine dönüş” yaşıyorlar. Aklın ve bilimin (söylenmese de aynı zamanda beşeri duygu, güdü ve ihtirasların) rehberliğinde ilerleyen ve hak din ile sağlıklı ilişki kuramayan insanlık “bilimin rehberliği çağı”nda iki cihan savaşı yaşadı, iki şehrin ahalisi toptan atom bombası ile imha edildi, globalleşen dünyada bu imkanı kendi (ulus, şirket, gurup…) menfaati için kullanmak isteyenler dünyayı bir anarşi ve terör tufanına hazır hale getirdiler. Önemli mevkilerden seslenen şahıslar halkımızı “bilime ve akla” çağırıp “dogmalardan uzak durun” derken dini ve onun rehberliğini nereye koyuyorlar. Dogma kelimesi inancı ve nassı da kaplıyor; dinler ise inançsız ve nassız (kutsal metinsiz) olmaz; asker sivil halkımız “neden uzak duracaklar”, dinden mi? Akıl ve ilim kendi alanlarında zaten rehberdir ve din de onların kendi alanlarındaki rehberliğine karşı çıkmaz, ama hangi akıl, hangi bilim insanlara din konusunda rehberlik edecek? Allah’ı, vahyi, ibadeti, haramı ve helali, ahireti, insanlığın nereden geldiği ve nereye gitmekte olduğunu insanlara “matematik, fizik, kimya, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, jeoloji, astronomi… mi öğretecek, bu konularda sağlıklı ve maksadı hasıl edecek bilgi bu bilimlerde var mıdır? Bizim dinimiz aklı ve bilimi reddetmiyor, aksine teşvik ediyor; ama her biri kendi yetki alanında kalmak şartıyla. İslam’ın rehberliği bu millete hangi zararları verdi de üstü kapalı da olsa bu rehberliğe karşı çıkılıyor ve uzak durulması isteniyor! Eğer maksat din değilse, dinin sağlam nasları değilse, “dogma”dan, “akla ve bilime aykırı bile olsa tartışmasız kabul edilen inanç” kastediliyorsa bunun açık olarak ifade edilmesi ve kafalarda karışıklık, gönüllerde daralma yaratılmaması daha uygun olmaz mı? Askerlerimiz ölüme giderken “Allah Allah” derler, meşru ve kutsal vazifelerini yaparken hayatlarını kaybederlerse “şehit” olurlar. Hem Allah, hem de şehadet, aklın ve bilimin değil, dinin ortaya koyduğu, açıkladığı kavramlardır, varlıklardır; şu halde askerimizin de -yerinde ve alanında- rehberi Allah’tır, şehadettir; yani dindir ve din “asla uzak durulması gereken bir dogma” değildir.
Hayreddin Karaman/Yeni Şafak/29/07/2005
Batı’nın Haçlı Savaşı sürüyor
Temmuz 30, 2005
Hitler öncesinin uygulamaları ne yazık ki devam etmektedir. Batı savaş hukukunu hala kendi içinde uygulamakta, Batı dışında Haçlı Seferleri uygulamaları devam etmektedir. Batının çifte standarta dayanan ahlak dışı uygulamaları ile doğrudan muhatap olan toplumlardan birisi de Türk toplumudur.
Hitler ve onun SS kıtaları Batı tarihi için bir yüz karasıdır. Yaptıklarından dolayı mı? Hayır bu yaptıklarını Batılı insanlara yaptıkları için. Çünkü, Hitler’in uygulamaları üç aşağı-beş yukarı bütün Batı uygarlığının son dört yüz yılda dünyanın her tarafından gerçekleştirdiği katliamlardan çok farklı değildir. İngilizlerin bütün bir Çin milletini uyutarak yok etmeyi hedefleyen ‘Afyon Savaşları’ uygulaması ile aslında Hitler’in Yahudileri yok ettiği gaz odaları arasında ahlaki olarak büyük bir fark yoktur. Ancak Hitler sadece beyaz insanının sarı, kara, kızıl diğer insan ırklarına olan üstünlüğüne inanmakla kalmamış, beyazlar arasında da Cermenlerin en üstün olduğunu ileri sürerek, Batılı Hıristiyan insanın uygulamalarını Avrupa kıtasına da taşımıştır. Hitler sonrasında Batı’nın ahlaki ölçütleri tekrar yazılmamıştır. Hitler öncesinin uygulamaları ne yazık ki devam etmektedir. Batı savaş hukukunu hala kendi içinde uygulamakta, Batı dışında Haçlı Seferleri uygulamaları devam etmektedir.Batının çifte standarta dayanan ahlak dışı uygulamaları ile doğrudan muhatap olan toplumlardan birisi de Türk toplumudur. Üstelik görünürde Batı dünyası ile yoğun bir ittifak geliştirmiş Japonya dışında tek Avrasya toplumu olmasına rağmen Türkiye’ye Batı tarafından diğer doğu toplumlarına ‘reklam’ yapmak kabilinden en ufak bir ayrıcalık yapılmamaktadır. Genellikle demokratikleşme görüntüsü arkasına sığınan Batı taciz ve saldırılarının, arkasındaki 1071 sonrasındaki Batı-Türkiye ilişkilerinin arka planı ve Batı ırkçılığı anlaşılmadan doğru konumlandırlması mümkün değildir. Almanya’da su yüzüne çıkan ve önce Almanya’da yaşayan Türklerin Almanlar kadar akıllı olmadığını söyleyen ırkçı söylem Berlin’de bir üniversite rektörü tarafından dile getirilmişti. Sonra bir başka Alman akademisyen Türkiye’deki Türklerin zeka ortalamasının da Almanlardan düşük olduğunu söyledi. Almanya’da felsefe, siyaset bilimi ve iktisad tahsili yapıp, felsefe fakültesinde Alman öğrencilere Kant ve ünlü eseri Pratik Aklın Eleştirisi hakkında ek ders veren bir Türk olarak Hitler’in Alman toplumunu değil, Alman toplumunun Hitler’i ürettiğini bilirim.Beraber siyaset bilimi dersi aldığımız bir Alman yüzbaşı bana ciddi ciddi ‘Auschwitz’ diye bir toplama kampının olmadığını, kampın savaştan sonra Amerikalılar tarafından inşa edildiğini söylemişti. Aynı yüzbaşı, Yahudilerin ve siyahların ne kadar aşağılık olduklarını ifade ettikten sonra, benim ‘hoşuma’ gideceğini düşünerek, ‘Bir Yahudi veya zenci kadın ile birlikte olmam söz konusu değil ama bir Türk kadın ile birlikte olabilirim’ demişti. Bu küstahlık onun ırkçı kafası için bir lütuftu. Almanya 2. Dünya Savaşı’nı kazansa idi bütün Türkiye patates tarlası yapılacak, Türklerin ilkokul üstü tahsil yapması yasaklanacak, Türk seçkinleri yok edilecekti. Peki Almanya Birinci Dünya Savaşı’nı kazansaydı müttefiki olan Türkiye de kazanmış mı sayılacaktı? Hayır, yine Türkiye Almanya tarafından işgal edilecekti. Bunu savaşın sonuna doğru anlayan Enver Paşa, Almanya’dan gelen silahları cepheye sevk etmeyerek cephaneliklere gizletmiştir. Almanların savaşı kazanması durumunda onlara karşı kullanmak için. Özetle Hitler’in cesedi Berlin’de sığınağının kapısında yakıldı ama ruhu Alman bürokrasisinin koridorlarında dolaşmaya devam ediyor. İsviçre Büyükelçisi’nin, Türk Dışişleri Bakanı’nın Doğu Perinçek’in sorgulanması ve Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr. Halaçoğlu ile ilgili tepkisine verdiği cevap ‘olayları dramatize ediyorsunuz’ şeklinde olmuş. Batı’nın ahlaki ölçülerini çok açık bir şekilde ortaya koyan bir cevap bu cevap ile Alman rektörün ırkçı akıl ölçülerinin aynı yaklaşımın ürünü olduğu görülmektedir. Batı Dünyası çekinmediğine saygı duymuyor.
Ümit Özdağ/Akşam/29/07/2005
Basayev: Sömürgecilerle savaşıyoruz
Temmuz 30, 2005
Kendisinin ve mücahidlerin kabul edilebilir metodlar kullandığını, çocuk öldürmediğini söyleyen Basayev:
Sömürgecilerle savaşıyoruz
Terör veya başka birşeyle değil, sömürgecilikle savaştıklarını söyleyen Çeçen lider, “Tamam. Ben bir teröristim. Peki onlara ne demeli? Eğer onlar anayasal düzenin koruyucularıysa, teröristlerle mücadele ediyorlarsa, tükürürüm tüm anlaşmaların ve iyi kelimelerin üzerine. Terörist olan Ruslar. Biz bağımsızlık savaşı veriyoruz” dedi.
DIŞ HABERLER SERVİSİ
Çeçen komutan Şamil Basayev, kendisinin ve mücahidlerin çocuk öldürmediğini söyledi. Beslan eyleminin, binlerce Çeçen çocuğunun, kadınının ve yaşlılarının ölümünü engellemek amacıyla düzenlendiğini belirten Basayev, terör veya başka birşeyle değil, sömürgecilikle savaştıklarını kaydetti.
Kuzey Osetya’daki Beslan kentinde 3 Eylül 2004’te, 186’sı çocuk 330 kişinin ölümüyle sonuçlanan rehin alma eyleminin sorumluluğunu Moskova yönetiminin iddialarının aksine reddeden Basayev, geçerli ve kabul edilebilir metodlar kullandığını, kendisinin veya mücahidlerinin çocuk öldürmediğini belirtti.
ABC televizyonunun “Nightline” adlı programında bir Rus gazeticinin sorularını yanıtlayan Basayev, Beslan benzeri saldırıların tekrarlanma olasılığının bulunup bulunmadığı konusunda, “Tabii ki olabilir. Çeçen soykırımı devam ettiği sürece herşey olabilir” dedi.
Çeçen lider, “Tamam. Ben bir teröristim. Peki onlara ne demeli? Eğer onlar anayasal düzenin koruyucularıysa, teröristlerle mücadele ediyorlarsa, tükürürüm tüm anlaşmaların ve iyi kelimelerin üzerine. Terörist olan Ruslar. veriyoruz” dedi.
Kulayev: Çocukları Rus askerleri öldürdü
Hatırlanacağı üzre, Beslan kentindeki kanlı rehin alma eyleminin tek yaşayan sanığı Nurpaşi Kulayev’in mahkemesinde tanıklık yapan Zita Sidakova isimli bir kadın, “gerillaların, askerlerin ateş açmaması için çocukları pencere pervazlarına koyduklarını, ancak dışardan gelen ateşin kesilmediğini, sokaktan açılan ateş sonucu iki çocuğun yere düştüğünü gördüğünü” anlatmıştı.
“Sonra çocuğunu arayan bir kadını pencereye koydular, bizimkiler onu da öldürdüler” diyen tanık, “Okulda hayatını kaybeden çocukların bizimkiler tarafından öldürüldüğünü söyleyebilirim” diye konuşmuştu.
Beslan Komisyonu: Soruşturmada deliller gizlendi
Bilindiği gibi Beslan faciasını araştıran komisyonun başkanı Stanislav Kesayev, okul baskını ile ilgili yürütülen soruşturmada, okula ateşli silahlarla ateş edildiğini gösteren delillerin yok edildiğini söylemişti.
Stanislav Kesayev, açıklamasında, komisyonun, okula yanıcı silahlarla ateş açıldığını gösteren başka ipuçları da bulduğunu söyledi. Kesayev’e göre, büyük bir ihtimalle, rehinelerin bulunduğu spor salonunda meydana gelen yangına ve bu yangın sırasında çatının çökmesine, bu silahlar neden oldu. Rehinelerin çoğunun, spor salonunun çatısının çökmesi sonucu öldüğü biliniyor. Kesayev, gazetecilere, kendisinin de tankların okula ateş açtığını gördüğünü anlatmıştı.
ABD’li vekilden “Gerekirse Kâbe’yi vururuz” tehdidi
Temmuz 19, 2005
Haçlı kafası, Amerikan Kongresi’ne de sıçradı. Dün ortaya çıkan densiz bir vekil “Gerekirse Kâbe’yi bombalarız” diye tehditler savurdu. ABD’nin Colorado eyaletinden Cumhuriyetçi milletvekili Tom Tancredo, ”Kökten dinci teröristlerin, ülkeye nükleer silahlarla saldırması durumunda, ABD’nin, misilleme olarak İslam’ın kutsal yerlerini hedef alabileceğini” söyledi. AP ajansına göre, milletvekili Tancredo, Florida’da yayın yapan bir radyoda cuma günü katıldığı programda sunucunun, ”Teröristlerin bazı ABD kentlerini nükleer silahlarla vurması durumunda ülkenin nasıl yanıt vermesi gerektiği” yönündeki sorusu üzerine şunları söyledi: ”Böyle bir durumdan bahsederseniz, bu ABD’de olursa, biz bunun radikallerin, Müslüman kökten dincilerin işi olduğuna karar verirsek onların kutsal yerlerine misillemede bulunabilirsiniz.”
VEKİLİN VARSAYIMI
Milletvekili Tancredo, ”Mekke’yi bombalamaktan mı bahsediyorsunuz” sorusuna, ”Evet” yanıtını verdi. Tancredo daha sonra, sadece bazı düşünceler ortaya attığını vurguladı ve ”en büyük tehdidin, en büyük yanıtla karşılık bulması gerektiği” ifadesini kullandı. Tancredo’nun programdaki konuşmasının ardından sözcüsü Will Adams, önceki gün yaptığı açıklamada, milletvekilinin, İslâm dininin kutsal yerlerinin tehdit edilmesini desteklemediğini, ancak 11 Eylül 2001′deki saldırılardan daha ölümcül bir saldırı varsayımı üzerine konuştuğunu söyledi.
MÜSLÜMANLAR TEPKİLİ
Sözcü de ”üniforması, devleti olmayan, herkes gibi görünen ve sadece saldırıdan önce ortaya çıkan, dünyadaki her şeyi kurban etmeye hazır bir düşmanları olduğunu” ifade ederek, ”Onları öldürücü dürtülerinden caydıracak baskı noktası ne?” diye konuştu. Öte yandan, Colorado Müslüman Konseyi koordinatörü Afgan asıllı Muhammed Nurzai, Tancredo’nun ifadelerinin ”köktenci ve akıl almaz” olduğunu belirterek, Tancredo’nun pozisyonundaki kişilerin kutsal dini yerler ve metinlerle ilgili ifadelerine dikkat etmesi gerektiğini vurguladı.
Kaynak: Dünden Bugüne Tercüman, 19.07.2004
İslam’a ve Müslümanlara hakaret etme ve küçük düşürme siyaseti de Haçlı Seferi’dir
Temmuz 19, 2005
ABD’nin Haçlı Seferi, askeri yöntemle sınırlı değil
En çok rahatsız edici olan şey, küstah, kibirli ve ırkçı kurumların, ABD’nin Müslüman topraklarını işgal edişini haklı çıkarmaya yönelik yaygınlaşan tavrıdır. ‘Beyaz adamın sıkıntısı’, Doğu’daki ‘öteki’liği ve onulmaz eksiklikleri büyütmek ve Batı’nın ilerlemesini sağlamaktır.
Emre Miyasoğlu - osemiyasoglu@mynet.com
Afganistan ve Irak’taki savaşların tarzını düşündüğümüzde, sürekli tekrarlanan yanlış istihbaratlar, sayısız insan hakları ihlali ve işkencelerin bulunduğunu görüyoruz. Buna karşılık sorumlulara karşı çok önemsiz göstermelik soruşturma davaları… Hiçbir kıdemli ABD yetkilisi şu ana kadar, Irak savaşının başlamasına yol açan sahtekarlıktan sorumlu olduğu konusunda suçlanmış değil! Bu, şunu gösteriyor ki, ABD dünyanın kovboyluğuna soyunduğundan beri, uluslararası hiçbir kanunu tanımaksızın kendi kafasına göre bir hukuk belirliyor, ceza kesiyor ve böyle devam edeceği de kesin.
ABD, sürekli olarak Müslümanları aşağılayarak, İslam’ın temeli olan Kur’an-ı Kerim’e hakaret ederek, terörizme karşı savaştıkları palavrasını Müslüman ülkelere bile inandırabiliyorlar ki, bu da, İslam’a karşı bir Haçlı Seferi’dir.
ABD, 11 Eylül olayları ile birlikte, Müslümanlara karşı beslediği kini dışarıya vurma bahanesi elde etmiş oldu. Küçük düşürme ve hakaret etme siyaseti benimseyen işgalci zihniyet, Irak’ta ve Afganistan’da Kur’an’a bile hakaret etmeye kadar vardırdı işi.
İslamonline.net haber sitesinde Kerim M. Kamil’in imzasıyla yer alan haber yorumda, ABD’nin tüm iletişim kanallarıyla nasıl bir siyaset benimsediğine dikkat çekiliyor ve Batı’daki İslam karşıtı ifadelerin, düşmanca tavırların ne ceza, ne de bir kınama gördüğünü, aksine düşünce özgürlüğü olarak prim tanındığını belirtiliyor.
Kerim M. Kamil’in, Müslüman ülkeleri bile terörizmle savaştıklarına inandıran sahtekar Bush yönetiminin İslam’a bakış açısını yansıtan yazısından önemli noktalar:
“Yirmi yıl önce Uluslararası Af Örgütü, Saddam Hüseyin’in insan haklarını çiğnemesini eleştiriyordu. O zamanlar Donald Rumsfeld, Saddam’ı görüşmeye davet ediyordu. 2003 yılında, Rumsfeld, Irak’taki işlenen suçlara bizi inandırmıştı. Ama şimdi ABD’yi eleştiriyoruz. Onlara olan güvenimizi kaybettik.” (William Schulz,
ABD Uluslararası Af Örgütü)
Kur’an’a saygısızlık kasti yapıldıGuantanamo Körfezi’ndeki esir kampında, ABD askerleri tarafından Kur’an-ı Kerim’e saygısızlık yapıldığının ortaya çıkması dünya kamuoyunda, Moritanya’dan Endonezya’ya kadar Müslümanlardan büyük tepki gördü. Binlerce insan İslam’ın kutsal kitabına yapılan saygısızlığı kınamak için sokaklara dökülmüş, güvenlik güçlerinin engellemelerine rağmen ABD karşıtı gösteriler düzenlemiş, Amerikan bayraklarını yakmış, Bush’a tepki göstermişlerdi. Ellerinde Kur’an’lar sokaklara dökülen insanlar ABD yönetiminden, sorumluların cezalandırılmasını ve Müslümanlardan özür dilemesini istemişlerdi. Ama hiç de şaşılmayacağını gibi Beyaz Saray, Bush yönetiminin bu olaylardan sorumlu tutulamayacağını belirtmiş ve sadece birkaç kişinin hatasının medya tarafından büyütüldüğü şeklinde yüzsüzce bir açıklama yapmıştı.
Ünlü Newsweek dergisinin, Guantanamo üssünde sorgucuların Kur’an-ı Kerim yapraklarını tuvalete atarak esirlerin konuşmasını sağlamaya çalıştıklarını haber yapmış ve daha sonra bu haberlerin doğru olmadığını iddia etmişti. Fakat buna rağmen Pentogan, 3 Haziran’da askeri personelin Kur’an’a saygısız davranışlarda bulunduğunu gösteren 13 olayın gerçekleştiğini ve olayın faillerinin onunun gardiyan, üçünün de sorgulama memuru olduğu iddialarını doğrulamıştı.
Sayısız eski Guantanamo esiri de Kur’an’a saygısızlık ve hakaret yapıldığı iddialarını doğrulamışlardı. Aryat Vahitov isimli eski bir tutuklu, Haziran 2004’te Rusya televizyonuna yaptığı açıklamada; “Amerikalılar önümüze geçip ellerindeki Kur’an’ı paramparça edip tuvalete attılar” demişti. Abdullah Tabarak ise Aralık 2004’te bir Fas gazetesine, Amerikalıların Kur’an’ı ayaklarının altında çiğnediklerini ve çöp kutularına attıklarını söylemişti. En büyük insan hakları savunucusu olarak gösterilen ABD’deki Uluslararası Af Örgütü’nün bu olaylara karşı en sert tepkisi, Guantanamo esir kampındaki eylemlerin Sovyet döneminde binlerce siyasi tutuklunun açlık, soğuk ve fiziksel işkenceden öldürülmesi olaylarına benzetmesi oldu.
Batı’nın bağnazlığı
Batı dünyası, İslam dininin sadece özel, bireysel bir konu olmadığını, daha çok global Müslüman topluluğunu, yani ümmeti kapsadığını anlamakta başarısız. İslam inancı insanoğluna barışı ve sonsuz bir mutluluğu vaat etmektedir ve Kur’an da bunun kanıtıdır. Bu nedenle, Ebu Garib’de ya da Guantanamo’da Kur’an’a yapılan saygısızlık, başka işkence ve kötülüklerden çok daha önemli ve düşünülmesi gereken bir sorundur. Son zamanlarda tüm dünya Müslümanlarına yapılan manevi ve psikolojik işkenceler, tutuklu bulunan kısıtlı sayıda Müslümanlara yapılan fiziksel ve psikolojik işkenceler kadar utanç verici ve trajik bir şeydir. Öte yandan, peş peşe gelen küçük düşürücü hakaretler ve saygısızlık, birkaç ‘çürük elma’nın sorumlu olduğu sıra dışı olaylar olarak görülmemelidir. Bütün bu yaşanan gelişmeler, ABD’nin üst kademelerinde karar yetkisi olan şahısların, askeri yetkililerin ve ABD’de etkili siyasetçilerle güçlü bağları olan yazar ve entelektüel kesimin İslam karşıtı söylemlerinin doğal sonucudur.
2001 ve 2002 yıllarında, Hıristiyan-Siyonist çevrelerince desteklenen önde gelen evanjelistler planlanmış bir şekilde İslam’a ve Hz. Muhammed’e (S.A.V.) hakaret etmeye başladılar ve bunun karşılığında da hiçbir ceza görmediler. Franklin Graham, Jerry Falwell ve Pat Robertson, İslam dininin ‘kötü, zorba olduğunu ve ilahi olmadığını’ iddia ederek, İslam Peygamberi’ne ‘terörist’ ve ‘sübyancı’ şeklinde son derece rezil hakaretlerde bulunmuşlardı. 2002 Kasım’ında, zamanın ABD başsavcısı John Ashcroft, benzer bir bağnazlık örneği göstererek; “İslam dini, Tanrı’nın sizden, kendisi için oğlunuzu kurban etmenizi isteyen bir dindir. Hıristiyanlık ise, Tanrı’nın kendi oğlunu sizin uğrunuza ölmesi için gönderdiğini söyleyen bir dindir” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Ekim 2003’te ise, istihbarat servisi müsteşar vekili William G. Boykin, Hıristiyanların Tanrı’sının gerçek, İslam’ın Tanrı’sının ise put olduğunu söylemesine rağmen görevinden alıkonulmamıştı. Bu sırada da, ABD, Müslüman hükümetlere, medreseleri, dini okulları, Yahudi ve Hıristiyan karşıtı öğretilerin benimsendiğini iddia ederek kapatılması yönünde baskı yapıyordu. Rumsfeld ise, Boykin’in bu akıl almaz açıklamasını, ifade özgürlüğüne bağlayarak savunuyordu.
Daha da rahatsız edici olan şey ise, küstah, kibirli ve ırkçı kurumların, ABD’nin Müslüman topraklarını işgal edişini haklı çıkarmaya yönelik yaygınlaşan tavrıdır. ‘Beyaz adamın sıkıntısı’, Doğu’daki ‘öteki’liği ve onulmaz eksiklikleri büyütmek ve Batı’nın ilerlemesini sağlamaktır.
Afganistan ve Irak’taki savaşların tarzını düşündüğümüzde, sürekli tekrarlanan yanlış istihbaratlar, sayısız insan hakları ihlali ve işkencelerin bulunduğunu görüyoruz. Buna karşılık sorumlulara karşı çok önemsiz göstermelik soruşturma davaları… Hiçbir kıdemli ABD yetkilisi şu ana kadar, Irak savaşının başlamasına yol açan sahtekarlıktan sorumlu olduğu konusunda suçlanmış değil! Bu, şunu gösteriyor ki, ABD dünyanın kovboyluğuna soyunduğundan beri, uluslararası hiçbir kanunu tanımaksızın kendi kafasına göre bir hukuk belirliyor, ceza kesiyor ve böyle devam edeceği de kesin.
ABD, sürekli olarak Müslümanları aşağılayarak, İslam’ın temeli olan Kur’an-ı Kerim’e hakaret ederek, terörizme karşı savaştıkları palavrasını Müslüman ülkelere bile inandırabiliyorlar ki, bu da, İslam’a karşı bir Haçlı Seferi’dir.
Osmanlı’nın mirası sahipsiz
Temmuz 19, 2005
Kendi kaderlerine bırakılmış, bakımsızlık ve ilgisizlikten yıkılıp yok olmaya yüz tutmuş tarihi eserlerimiz bize ne anlatıyor? Her gün bir kiliseyi onarma kararı alanlar, Mimar Sinan’a ait eserlerin yok oluşunu görmüyor mu? Mehmet Akif, kızarmaz bir yüz ve yaşarmaz gözlerden bahsederken kimi kastediyordu?
RESUL SERDAR ATAŞ / İSTANBUL
Sömürgeciler, sömürmeye karar verdikleri coğrafyada yaşayan halkların öncelikle tarihi kültürel damarlarını keserek, bu halkların geçmişleriyle olan bağlarını yok eder ve böylece oluşmuş olan boşluğu kendi kültürleriyle doldurarak o halkları benliklerinden koparırlar. Benliklerinden koparılmış bu halklar yönetilmeye ve güdülmeye hazır hale gelirler.
Tarihi-kültürel taşınımların en önemli iki boyutundan biri halkların var oluş süreçleri boyunca ortaya koymuş oldukları ilmi, irfani bilgi ve hikmet geleneği; diğeri ise daha somut olan mimari eserlerdir. Bu ikisi yok edilmedikçe halkların geçmişleriyle olan bağlarının koparılıp kendilerine yabancılaştırılması ve ruhlarının sömürülmeye hazır hale gelmesi mümkün değildir.
Bu gerçeğin farkında olan batılılar, Birinci Dünya Savaşı sırasında belki milyonlarca ciltlik Osmanlı kütüphanelerinin içini boşlatarak bütün bu bilgi geleneğini kendi ülkelerine götürmüş, bu eserleri çalmışlardı. Aynı zamanda çalıp taşıyabildikleri mimari eserleri de gene aynı ivedilikle kendi ülkelerine taşımışlardı. Böylece Anadolu’dan çekildiklerinde, arkalarından ruhu sömürgeleştirilmiş, tarihiyle, kültürüyle ve öz benliğiyle bağları koparılmış bir millet bırakmayı umuyorlardı.
Batılı sömürgeciler yerlerine yerli yönetimler bıraktılar
Kısmen başarılı oldukları doğrudur. Fakat Osmanlı o kadar zengin bir kültürel miras bırakmıştı ki bu zenginliğin öyle birkaç yılda yok edilmesi pek mümkün değildi. Bu gerçekten hareketle, batılı sömürgeciler bu topraklardan çekildiklerinde kendi misyonlarını devam ettirecek yerli yönetimler bıraktılar ve o yerli yönetimler sayesinde bu günde hala hem maddi hem de kültürel sömürülerine devam etmektedirler.
Maddi sömürünün nasıl yapıldığı aşağı yukarı hepimizce malum. Fakat kültürel sömürünün niteliği ve boyutları hakkında açık bilgilere sahip olmak oldukça güç ve bir o kadar da karışık. Kültürel sömürünün niteliği hakkında bize ipucu veren en belirgin ve somut veri, sömürülen ülkelerde tarihi eserlere verilen önem, onların onarımı ve geleceğe taşınmaları için verilen uğraşla orantılıdır. Eğer bir ülkede yöneticiler, yerel yönetimler ve halk tarihi eserlerin bakımı konusunda umursamaz bir tavra girmiş, kendi eserlerine karşı ilgisizleşmiş ve o tarihi eserleri kendi kaderlerine bırakmışlarsa, sömürge ruhunu kanıksamış ve sömürüye hazır hale gelmişler demektir.
Bu eserler övünç kaynağımız
Ülkemizde durum maalesef budur. Şöyle bir düşünelim. Her gün yanından geçtiğimiz kendi kaderlerine terkedilmiş, harap ve dökük onlarca çeşme, cami, tekke, medrese, han, hamam, kervansaray ve köprü bu durumu belgelemekte değil mi? Üstelik bu eserlerden çoğu övünç kaynağımız, ruhsal heyecanımız ve zenginliğimizi müşahhas eserler olarak ortaya koymuş olan Mimar Sinan’a ait. Yani Koca Sinan’a! Alın teri, göz nuruyla ortaya konmuş bu eserlerin bugünkü içler acısı durumu ve kendi kaderlerine bırakılmışlığı, bunları gören hangi vatan evladının, hangi yüreğini ve ruhunu satmamış Anadolu insanının uykusunu kaçırmaz ve içlerine bir sancı düşürmez? Bu ülkede, siyasi yöneticiler, mahalli ve mülki amirler, kayıp medeniyetlerin olmayan eserlerini ortaya çıkarmak, müntesibi olmayan kilise ve benzeri eserleri onarmakla meşgulken, bize ait olan bu eserlerin harabeye dönmüş olması niçin onların hiç ilgisini çekmiyor? Sanata, tarihe ve kültüre sahip çıkmak için güya seferberlik başlatanlar acaba Mimar Sinan’ın ya da Osmanlının diğer büyük mimarlarının ortaya koydukları eserleri tarihi-kültürel bir miras saymıyorlar mı? Onların tarihi mirastan anladıkları şey yoksa sadece kiliseler ve Romalılardan kalmış eserler mi? Bu nasıl sanat ve kültür koruyuculuğudur? Bu nasıl bir çifte standarttır? Kendi öz değerlerini bir tarafa itmiş, bunun yerine sadece kiliseleri ve Romalıların eserlerini onarmaya yönelmiş bu anlayış nasıl bir anlayıştır? Bu ülkede insanlar ruhlarını ve yüreklerini satıp sömürge ahlakına bu kadar battılar mı? Bütün bu sorulara en güzel cevabı gördüğünüz resimler veriyor!
İmamlara yasak, papazlara serbest
Temmuz 19, 2005
Bugünlerde Yunanistan’dan pek çok turist günübirlik turlar ile ülkemize geliyor.
Bu “turistik” ziyaretler esnasında ilginç olaylar birbirini izliyor. Bu ziyaretlerde Yunan din adamları, dini kıyafetleri içinde geliyor ve özgür bir şekilde dolaşıyorlar.
Söz konusu bu durum anayasanın 2. Maddesinde belirtilmiş olan ‘laik devlet’ tanımına ve kılık kıyafet yasasına aykırı olarak nitelendiriliyor. Bugün bu yasalar sebebiyle ülkemizdeki Müslüman din adamaları, cenaze törenleri hariç, ibadethaneler dışında dini kıyafetleriyle dolaşamazken, bu duruma göz yumulması büyük tepkilere yol açıyor. Vatandaşlar, Müslüman din adamlarına uygulanan yasakların Hıristiyan din adamlarına uygulanmamasını çifte standart olarak tanımlıyorlar.
Ayvalık’ta oturan Mustafa Urlu adlı vatandaş, bu çerçevede hazırladığı dilekçeleri başta Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere devletin bazı organlarına iletti. Urlu, “Maalesef geçtiğimiz yıldan beri devam eden bu duruma hiçbir yetkili işlem yapmadı. Bu ülkede bulunan herkes bu ülkenin kurallarına uymak zorundadır. Bırakınız bu basit papazları Fener Rum Patriği Bartholomeos bile maruzatını bildirebileceği yegâne devlet kurumu Fatih kaymakamlığı olmasına rağmen sakalını ve cüppesini kucaklayıp, protokol kurallarını hiçe sayarak devlet erkânının makamına girebilmektedir.”dedi.
Urlu, “Beklentim milletin menfaatine çalışmak için kurulmuş devlet kurumlarının yine milletin menfaatine en uygun kararı almasıdır. Bu yalnız Ayvalık’ın değil, tüm ülkenin davasıdır. Sizlerden ricam bu konuda duyarlı olmanız ve bu davanın takipçisi olmanızdır.” diye konuştu.
Karadeniz’de de cirit atıyorlar
Öte yandan, Yeniçağ Gazetesi’nde yer alan bir haberde ise papazların Karadeniz’de cirit attığı kaydedildi. Haberde, “Türkiye’nin AB’ye taviz üzerine taviz vermesiyle birlikte özellikle Yunanlı papazlar, hemen her gün bir Karadeniz ilinde boy gösteriyor. Giresun’da, Trabzon’da, Rize’de sanki her gün papaz defilesi yapılıyor! Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin, Pazar ayinlerine katılan bazı kişilere maddi destek sağladığı ve her ay 100 dolar verdiği halk arasında konuşuluyor. Bir kaynak, “Sadece Trabzon’da 2000′e yakın kişi Hıristiyan oldu” diyor. İnanç turizmi, bölgede, “Vatikan kaynaklı, dinler arası diyalog badanalı, yeni bir Sevr tezgâhı” olarak görülüyor. Yunanistan, bölgede bir Hıristiyan azınlık çekirdeği oluşturmaya ve Avrupa’nın müdahalesini talep etmeye çalışıyor. Rum papazlar özellikle kırsal kesimlerde gezinerek, Rum kökenli Türk vatandaşlarını araştırdıklarını söylüyor.” denildi.
ABD’nin terör oyunu
Temmuz 19, 2005
Dünya hakimiyeti için ülkeleri kan gölüne çevirmekten çekinmeyen ABD, masum insanların kanını akıtan terör olaylarının arkasından da çirkin yüzünü göstererek elini güçlendirmeye çalışıyor.
Projenin parçaları
Son terör saldırılarının üzerindeki sır perdesi, bütün gayretlere rağmen aralanamıyor. Yapılan açıklamalar, olayları izah etmekte yetersiz kalıyor, yorumları ise; olup bitenlerin bir “projenin” parçaları olduğu üzerinde birleşiyor. PKK saldırılarını ve ABD’nin açıklamalarını değerlendiren Prof. Dr. Mahir Kaynak, “PKK’yı Kuzey Irak’a hapsetme ve paralı asker olarak kullanma hesabı yapıyor” dedi.
Çatışmayı isteyen kim?
PKK’nın epeydir Türkiye’de bir çatışmaya girmediğini belirten Kaynak, “Bir güç, duran çatışmaları yeniden başlatmak istiyor. Son zamanlarda İran PKK’ya yönelik operasyonlar başlattı. Daha önce de Suriye ile çatıştılar. Üstelik başından beri Barzani-Talabani ikilisi ile de uzlaşmaz durumdalar. PKK, bu kadar hasım bana az gelir, bir de Türkiye ile çatışayım mı dedi?” şeklinde konuştu.
SADETTİN İNAN / ANKARA
Terör uzmanı eski MİT’ci Prof. Dr. Mahir Kaynak, özellikle güvenlik güçlerine yönelik olarak son günlerde tırmanan terör olaylarının arkasında siyasi bir proje bulunduğunu söyledi. PKK ile Türkiye arasında duran çatışmayı yeniden başlatmak isteyen bir güç bulunduğunu dile getiren Kaynak, bu projeye göre Türkiye’nin kışkırtılarak teröristlerin Kuzey Irak’ta Barzani’nin kontrolünün altına girmesinin amaçlandığına vurgu yaptı. PKK’lı teröristlerin İngiltere tarafından milis hareketi olarak değerlendirilmesinin anlamlı bulduğunu ifade eden Kaynak, ABD’nin Irak’ta tek dayanağının Kürtler olduğunu ve bunları güçlendirmek istediğine dikkat çekerek “Uygulanan proje ile Kuzey Irak’a sığınacak teröristlerin orda paralı asker olarak kullanılması amaçlanıyor” dedi.
Konuyla ilgili olarak gazetemize çarpıcı değerlendirmelerde bulunan terör uzmanı Kaynak, son günlerde artan terör saldırılarının siyasi olarak tahlil edilmesi gerektiğini söyledi. PKK’nın uzunca bir süredir Türkiye’de bir çatışmaya girmediğini ancak son aylarda bu çatışmanın arttığına vurgu yapan Kaynak, bu çatışmanın PKK tarafından başlatılmadığını iddia etti. “Bir güç Türkiye ile PKK arasında duran çatışmayı yeniden başlatmak istiyor” diyen Kaynak, şunları kaydetti: “Son zamanlarda İran PKK’ya yönelik operasyonlara başlattı. Daha öncede Suriye ile çatıştılar. Üstelik Barzani ve Talabani ikilisi ile de başından beri uzlaşmaz durumdalar. ABD onları terörist ilan etti. Bu durumda PKK bu kadar hasım bana az gelir bir de Türkiye ile çatışayım mı dedi. Ancak akılsızlarsa bunu yapabilirler. Bu da olmayacağına göre, o zaman bir güç Türkiye ile PKK arasında duran çatışmayı yeniden başlatmak istiyor”
ABD’li bir yetkilinin ‘PKK’ya karşılık kendi sınırlarınız içinde insan hakları ihlalleri olmadan operasyon yapabilirsiniz’ şeklindeki açıklamasının iyi değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Kaynak, “Bu açıklamayı şu şekilde okuyabiliriz, ‘Siz topraklarınızdaki PKK’ya yönelik mücadele edin onlar sonuç olarak Kuzey Irak’a sığınırlar. Türk ordusunun karşısında direnemezler. Ama onu imha etmeniz için Kuzey Irak’a gelmeniz mümkün değil. Bunlar sonuç olarak Barzani’nin kontrolü altına girerler. Çaresizler çünkü her tarafları sarılı. Bu faydalı olabilir bizim için diye düşünüyor olabilirler. Onları Kuzey Irak’ta paralı asker olarak kullanabiliriz’ Bence amaç budur” dedi.
Son zamanlarda terörün bir özelliğinin de doğrudan doğruya güvenlik güçlerine yönelik yapıldığını dile getiren Kaynak, “Yani yola bir mayın döşeyip çekip gitmiyorlar. Çünkü orada bekliyorlar askeri araç geçerken patlatıyorlar. Bir yol kestiklerinde içinden sadece askeri seçip alıyorlar” diye konuştu. İngiltere’nin bu teröristleri milis hareki olarak tanımlamasının da bu çerçevede anlamlı bulduğunu söyleyen Kaynak, “Bu teröristlerin milis olarak tanımlanmasını istiyorlar. Bunun bilinçli bir operasyon olduğunu düşünüyorum” dedi.
FDP warnt vor Generalverdacht gegenüber Muslimen
Temmuz 18, 2005
FDP warnt nach den Äußerungen des bayerischen Innenministers vor einem „Generalverdacht“ gegen die in Deutschland lebenden Muslime
In einer Pressemitteilung bewertete die Sprecherin der FDP für Bürgerrechte und Menschenrechte, Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, die Vorschläge des bayerischen Innenministers, Moscheen stärker durch den Verfassungsschutz beobachten zu lassen, als hysterisch: „Die innenpolitische Debatte zu den Auswirkungen des Terroranschlags in London ist fast hysterisch, da hat der deutsche Islamrat recht. Anders kann man den Vorschlag des bayerischen Innenministers, verschärft Moscheen zu überwachen, nicht deuten. Islam hat nichts mit Islamismus zu tun. Die in Deutschland lebenden Muslime dürfen nicht unter Generalverdacht gestellt werden.“
Der Vorsitzende des Islamrats, Ali Kizilkaya, hatte davor gewarnt, alle Muslime in Deutschland unter Generalverdacht zu stellen. Solange Muslime in dieser Gesellschaft nur als Sicherheitsrisiko angesehen werden, könne der Integrationsprozess nicht voranschreiten. Integration heiße im übrigen „nicht nur in einer Gesellschaft anzukommen, sondern auch von der Gesellschaft angenommen zu werden“, so Kizilkaya.
Kizilkaya erklärte, dass der Islamrat die Anschläge eindeutig und unmissverständlich verurteilt hat. (ba)
Anadolu’nun Müslümanlardan geri alınması
Temmuz 17, 2005
Hakan Albayrak/Kimse “Biz Türk’üz, Türk’ten Hıristiyan olmaz. Endişeye mahal yok” demesin. Bilhassa 28 Şubat darbesinden sonra İslami havanın hızla dağılması ve Taliban diktatörlüğü ile 11 Eylül’deki malum saldırılar İslam’a mal edilerek Müslümanların aşağılık kompleksine sevk edilmesi, bu toprakları misyonerlik faaliyetleri için son derecede verimli hale getirdi. İslam davetçilerinin ağzını bağlayıp misyoner kılıklı fitne ehline “Buyur, anlat” diyen, yani taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakan devlet, 11 Eylül’ün iyice güçlendirdiği “hoşgörüsüz İslam” imajını tepe tepe kullanarak “İsa Mesih’in şefkatli kollarına” çağıran düzenbaz emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyor.
Hz. İsa’ya dil uzatmaktan Allah’a sığınırız. Biz o’nu Allah’ın resullerinden biri olarak tanır ve baş tacı ederiz. Tarihimiz boyunca Ehl-i Kitap’a da saygılı olmuşuzdur. Misyonerlere olan tepkimiz Hıristiyan düşmanlığı olarak görülmemeli. Tekrar ediyorum: Misyonerliği Hıristiyanlığa davet kisvesi altında emperyalizme yeni mevziler kazandırma gayreti olarak görüyoruz. Kore’de, Nijerya’da, Arnavutluk’ta veya Türkiye’de misyonerler eliyle Protestan olmak, emperyalist Batı’nın gizli ve açık işgal ordularına asker yazılmaktır.
Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe, Afrika’nın kolonileştirilmesi ve Afrikalıların köleleştirilmesinde kilisenin büyük bir rol oynadığını söylüyor. Gerçekten de Batılılar soykırım üstüne soykırım yaparak Afrikalıların topraklarını gasp ederken ve milyonlarca Afrikalıyı zincire vurup Amerika’da köle olarak satarken kilise fetvalarına dayanıyor, tıpkı Haçlı Seferleri’nde olduğu gibi “Tanrının isteği budur” diyorlardı. Onlara göre “zenciler”, Hz. Nuh’un oğlu Ham’dan ilahi gazabı miras aldıkları için her türlü kötü muameleye müstahaktılar. Fakat Afrika’nın kolonileştirilmesinde kiliselerin rolü bundan ibaret değildi. Misyonerlik faaliyetleri sonucu Hıristiyanlığı kabul eden Afrikalılar Batılılara büyük bir hayranlıkla bağlanıyor, onlara gönüllü olarak kölelik ediyor ve onların bayrakları altında diğer Afrikalılara eziyet etmekten haz duyuyorlardı. Neden mi? Çünkü beyaz efendilerini Tanrı’nın akrabaları sanıyorlardı. Afrika Birliği’nin fikir babası olan Edward Wilmot Blyden, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından bildiriyor: ‘Önceleri Afrika’nın kurtuluşunu Hıristiyan misyonerliğinde görüyordum. Fakat zamanla anladım ki, misyonerler Afrikalıları aşağılık kompleksine sevk ediyorlar. Beraberlerinde getirdikleri resimlerde Rab (İsa Mesih) beyaz tenli bir adam olarak tasvir ediliyor…”
Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan Amerikalıların “Tanrı Beyazdır” diye bir sloganı var. İşte misyonerlerin ağına düşen Afrikalılar da Tanrı’nın beyaz olduğuna inandılar ve dolayısıyla Tanrı’nın tercih ettiği ten rengini (yüzbin kere haşa) kendi ten renklerinden üstün kabul ederek beyazlara kulluk etmeye başladılar…
1960’lı yıllarda Nijerya’da bir Ahmedo Billo rüzgarı esmişti. Ülkenin kuzeyi ondan sorulurdu. Müslüman, Hıristiyan veya Animist, bütün Nijeryalıları eşit vatandaşlar olarak gören ve bunda samimi olduğunu icraatlarıyla ortaya koyan bu kıymetli devlet adamı, emperyalist fitnenin birbirine düşürmeye çalıştığı Nijeryalıların birliğini ve ülkenin tam manasıyla bağımsızlığını savunuyor ve bunun doğal bir sonucu olarak ABD, İngiltere ve İsrail hükümetlerine ‘sevimsiz’ mesajlar gönderiyordu. Vatanperverlikte fazla ileri gittiği için askeri bir darbeyle devrilip katledildi. Taraftarları da katliamdan geçirildi. Katliamdan kurtulanlar ise zindanlara tıkılıp en ağır işkencelerden geçirildi. Bu korkunç cinayet ve işkenceleri emperyalist hükümetler adına yürüten “isyancı askerler”, misyonerlik faaliyetlerinin o dönemde en yoğun olarak yürütüldüğü bölgeden gelen İybolardı. Daha doğrusu İybo kabilesinin taze Hıristiyanları!
Misyonerlerin mevzi kazandığı bütün ülkelerde fitne başını alıp gitmiş, insanlar birbirini boğazlamıştır. Halbuki, misyonerler tarafından nefret vazetmekle suçlanan İslam davetçileri gittikleri her yere esenlik götürdüler ve götürüyorlar. 1994 yılında Ruanda’da Hutuların soykırımından kurtulmak ümidiyle Katolik kiliselere sığınan Tutsiler, Hutu rejimini destekleyen Vatikan’ın emriyle Hutulara teslim edilip ölüme gönderildiler. Hutu ve Tutsi kabilelerine mensup Müslümanların barış içinde birlikte yaşadıkları kasabalara sığınan Tutsiler (ve Tutsilerden kaçıp gelen Hutular) ise kurtuldular…
Uzun lafın kısası: Misyonerlik emperyalizme, sömürüye, katliama hizmet ediyor. Dolayısıyla misyonerlik bir insanlık suçudur. Türkiye’nin her yerinde mantar gibi biten apartman kiliseleri “Anadolu’nun Müslümanlardan geri alınması” hedefine kilitlenmiştir ve Papa Urbanus’un 1095’te bu maksatla startını verdiği Haçlı Seferleri’ni kutsayan “Protestan fundamentalsitler”in rahle-i tedrisatından geçen Türklerin yukarıda sözünü ettiğim o Arnavut çocuk gibi “şeytanın ordusu”na savaş açacağı kesindir. Bu kiliselere insan hakları, ifade hürriyeti, din özgürlüğü, demokrasi vs namına tahammül etmemiz gerektiğini söyleyenler ya cahildir, ya aptaldır, ya da haindir. Bu kiliseleri behemehal kapatmak lazım. “Halkı kin ve düşmanlığa sevk ediyorlar” deyip kilidi vurmalı ve misyonerleri yaka paça sınır dışı etmeli. Avrupa Birliği mi kızar? E, onlar da “nefret vazediliyor” diye camileri kapatmaya başlamadılar mı? Kur’an’dan “sakıncalı” ayetler okudukları gerekçesiyle imamları sınır dışı etmiyorlar mı? “Sizin yaptığınızdan farklı bir şey yapmıyoruz” dersiniz, olur biter.
Büyük Bir Anormallik
Temmuz 17, 2005
Mehmet Şevket Eygi
Şu Türkiye’de kaç ateist vardır acaba. Bin kişide biri böyle olsa, yekûn olarak 72 bin ateist eder. Geri kalanı Sünnî Müslüman olsun, Alevî Müslüman olsun, Hıristiyan veya Yahudi olsun hepsi Allah’a inanır. Peki hal böyle iken, bu ülkenin en birinci kuvveti olan medyada ateistlerin çoğunlukta olması normal midir, anormal mi?
Halkın binde 999’u Allah’a, bir dine inanıyor, lâkin birinci gücü kontrol edenler inanmıyorlar. Böyle bir ülkede sosyal barış, millî uzlaşma, huzur olur mu?
Olmaz! Çünkü ortada çok anormal bir durum vardır.
Ülkenin çok önemli siyasî ve bürokratik kuruluşlarından biri olan Dışişleri Bakanlığı’nı ele alalım.Bu ülkede ne kadar Pembe var? Bilemediniz bir iki milyon. Genel nüfus içinde nisbetleri yüzde bir civarındadır. Gelgelelim, Dışişleri Bakanlığı’nın yüksek makamlarını onlar işgal ediyor. Bu da anormal değil midir?
Birtakım temel kuruluşlarda, önemli köşebaşlarında böyle garip anormallikler müşahede edilmektedir.
Türkiye’de bu yüzden bitmez tükenmez, müzmin bir çekişme ve kavga vardır. Millet Mersin’e gitmek istiyor, “Birileri” tersine gitmek istiyor…
Bu memlekette ne kadar Yahudi var? Resmî rakam 25 bindir ama gerçekte sayıları daha azdır. Biz yine 25 bin diyelim. Genel nüfusa nisbetle üç binde bir. Peki Türkiye’nin büyük finansını, büyük ticaretini ithalat ihracatını, para işlerini kimler idare ediyor? Onlar… Bu tablo da büyük bir anormalliği sergilemektedir.
Üniversitelerde de buna benzer bir durum görülüyor.
Bir referandum yapsanız, millete sorsanız bugünkü pürüzlü, krizli meseleler çok kolay halledilir. Lâkin birtakım egemen azınlıklar diretip duruyorlar.
Okullarda, barolarda, üniversitelerde başörtüsü meselesi halkoyuna sunulsa ne netice çıkar? Halkın büyük, ezici çoğunluğu “Bırakın herkes istediği kıyafetle okusun, mesleğini icra etsin…”demez mi?
Medenî ve demokratik dünyaya bakınız. Onların hepsinde, Müslüman kızlar başları örtülü oldukları halde yüksek tahsil yapabiliyor. Sadece üniversitelerde değil, ilkokuldan liseye kadar bütün okullarda da (Nâdir istisnalar dışında) başörtüsü serbesttir. Bizde ise okullarda, üniversitelerde şiddetle yasaktır.
Bizde Müslüman bir avukat hanım, başörtülü olarak mesleğini icra edemez.
İş o raddelere vardırıldı ki, çocuğunun diploma töreninde bulunmak üzere Balıkesir’den Erzurum’a gelen zavallı bir anne, başıörtülü olduğu için tören salonuna sokulmadı. Bu kadar insafsızlık olur mu?
Türkiye’de başları örtülü olduğu için okuyamayan birkaç yüz kızımız Avusturya’ya gittiler, orada okuyorlar. Avusturya teokratik bir devlet değil, demokratik bir rejimle idare ediliyor. Orada Müslümanların tesettürüne, başörtüsüne karışılmıyor.
Birtakım Pembeler, ateistler Fransa’da başörtüsü yasaklandı diye bir sürü şamata yaptılar, yaygara koparttılar. Halbuki oradaki bütün üniversitelerde, yüksek okullarda, Katolik liselerinde, özel okullarda başörtüsü serbesttir. Yasak sadece resmî liselerdedir. Bunlar ne yalancı adamlar…
Bizde din ile siyasî sistem arasında hep kavga var. Bütün medenî, ileri, demokratik ülkelerde din ile devlet barışıktır, uzlaşma içindedir. Doğru olan da bu değil midir? Din evrensel bir değerdir. Devletin onunla barışık olması gerekmez mi?Gelgelelim, bizdeki anormaller böyle bir şey istemiyorlar.
Peşin peşin konuşanlar da var. “Başörtüsü konusunda referandum yapılsa, halk serbest bırakılsın dese, Meclis kanun çıkartsa, yine geçerli olmaz…” diyorlar. Allah Allah… Bütün medenî dünyada serbest… Bizim halkımız da serbest olmasını istiyor…Lâkin birtakım egemen azınlıklar izin vermiyor. Peki tutarlı gerekçeleri var mıdır? Yoktur yoktur yoktur…
Peki ülkemizdeki bu anormallikler nasıl giderilecektir?
Bu konudaki görüşlerimi, çare ve çözümlerimi, tekliflerimi maddeler halinde arz ediyorum:
Birinci madde: Büyük medyadaki anormallikler mutlaka giderilmelidir. Ezici çoğunluğu teşkil eden Müslümanlar ülkenin en büyük, en tesirli, en tirajlı, en güvenilir günlük gazetesine, yine en büyük ve tesirli haftalık dergisine, bunlara paralel olarak en güçlü televizyon kanalına sahip olmalıdır. Dikkat buyurunuz: Gazete hem yüksek tirajlı olacak, hem de çok tesirli ve güvenilir olacak. Meselâ günde bir milyon satacak, büyük ağırlığı ve etkisi olacak. Dergi haftada en az 250 bin satmalı ve ses getirmelidir. Televizyon kanalı da ülkenin birinci kanalı olmalıdır. Müslümanlar böyle bir medyaya sahip olmazlarsa bugün olduğu gibi nal toplamaktan kurtulamazlar. Medyada birinci ve en güçlü sen değilsen, seçimlerde yüzde doksan oy alsan bile gerçek iktidar olamazsın. Böyle bir medyaya sahip olmak için dünyanın en büyük üniversitelerinde tahsil görmüş, beş altı yabancı dil bilen; kültür, aksiyon, estetik, şahsiyet bakımından karşıtlarından çok üstün elemanlar yetiştirilmesi gerekir. Bu devirde Müslüman gazetesi çıkartmak yanlıştır. Türkiye’nin bütünü için gazete, dergi çıkartacaksın ve birinci sen olacaksın. Biz ise, Müslüman gazetesi, dergisi çıkartmaktan geçtim; cemaat, hizip, fırka, tarikat yayın organı çıkartıyoruz.
İkinci madde: Müslümanlar en zeki, en karakterli, en ahlâklı ve faziletli, en istidatlı, en kabiliyetli, en cevherli çocuklarını edebiyat, lisan, eğitim, güzel sanatlar, mimarlık, iletişim, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal kültür branşlarında yetiştirmelidir. Türkiye üniversiteleri bugünkü durumlarıyla bu sahalarda yeterli eleman yetiştiremez. Böyle çocuklarımızı Avrupa, Amerika, Japonya üniversitelerinde, sıkı bir denetim altında okutmalıyız. Gerekirse bir tek süper eleman için milyonlarca dolar harcamalıyız. Bu para birtakım din baronlarında mevcuttur. Kendilerine yatırım yapılan gençlerin en ufak bir ihmallerine, en ufak bir sapmalarına bile hoşgörü göstermemeliyiz. Böyle hizmetlerde ufak bir ihmal büyük bir ihanet sayılır.
Üçüncü madde: Müslümanların bu hallere düşmelerinin büyük ve ana sebeplerinden biri de yakın tarihimizdeki korkunç din sömürüsü, mukaddesat bezirgânlığıdır. Müslümanlar bu din sömürüsünü önlemedikleri müddetçe zilletten, esaretten, rezaletten, hakaretten, ezilmekten, sürünmekten kurtulamayacaklardır. Yakın tarihimizde islâmî hizmetler ve faaliyetler için yüz milyarlarca dolar toplandı ve harcandı. Bu muazzam rakamın kaçta kaçı gerektiği şekilde ve hasbeten lillah harcanmıştır?
Dördüncü madde: Plansız, programsız, stratejisiz, hesapsız kitapsız ne hizmet olur, ne de ciddî bir faaliyet. Müslümanların, birkaç ehliyetli uzman bularak kendilerine Ümmet çapında bir plan ve program yaptırmaları, bir strateji hazırlamaları gerekmektedir. Derme çatma reçetelerle, ucuz kurtuluş reçeteleriyle bu kadar olur.
Beşinci madde: İslâm dininde Ümmet işlerinin istişare (danışma) ile görülmesi farzdır. Kimlerle istişare edilecek? Ehil, mu’temen, güvenilir, ihtisas, görüş, ufuk sahibi kimselerle.
Altıncı madde: Müslümanların içine ajanlar, casuslar, provokatörler, manipülatörler sokulmuştur. Müslümanlar “Böl, parçala ve hükm et” kuralı gereğince bin parçaya, hizbe, cemaate ayrılmıştır. Mutlaka Ümmet birliği sağlanmalıdır. Ümmet birliğinin olmadığı yerde çeşitliliklerin kıymeti olmaz. Önce birlik olacak, sonra müsbet çeşitliliğe ruhsat verilebilir.
Yedinci madde: Son yirmi yıl içinde Avrupa’daki Türkiyelilerden toplanan paralarla çok hizmetler, çok faaliyetler yapılabilirdi. Hattâ bu paraların bir kısmı ile yerli-millî otomobil fabrikaları, uçak fabrikası bile kurulabilirdi. Ne oldu bu paralar? Lütfen beni fazla konuşturmayın…
Sekizinci madde: Memleket yanıyor, memleket batıyor, memleket sessizce işgal ediliyor. Büyük ve korkunç bir yangın var. Sosyal ve kültürel yapımız zelzelelerle çatırdıyor. Bizi biz yapan, bizi ayakta tutan temel değerlerimiz yıkılıyor. Rahşan Ecevit’in bile “Din elden gidiyor!” diye haykırdığı bir devirde yaşıyoruz. Ve böyle genel ve korkunç bir yangın içinde birtakım rezil, sefil, alçak, münafık, hain herifler şahsî menfaat, rant, ikbal, prestij, nefsanî ihtiraslar peşinde koşuyor. Nemrud ve Firavun gibi lüks ve ihtişam içinde yaşıyor. Şeytandan aldıkları “Bozuk düzenlerde bozuk işler yapılır” fetvası ile haram yiyorlar, saçı bitmedik yetimlerin haklarını gasb ediyorlar. Müslümanlar bu haşaratı destekledikleri, onların yalan ve dolanlarına kandıkları müddetçe kurtulamayacaklardır. Kurtulmak bir yana daha beter olacaklardır.
“Müslümana her şeyin en iyisi layıktır” diyen herifler ve karılar niçin hizmetin, faaliyetin, en iyisini yapmıyorlar?
Yazara yorum gönder
Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, “ABD’nin PKK’ya verdiği desteği gözardı etmemek lazı
Temmuz 16, 2005
Son günlerde terör olaylarında meydana gelen artışlar dikkat çekerken Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, “ABD’nin PKK’ya verdiği desteği gözardı etmemek lazım” dedi. Doğu illerinde köylerden şehir merkezlerine doğru bir göç yaşanmaya başladı. Son olarak Tunceli-Pülümür yolunu kesen terörisler 40 aracı soydu ve 1 askeri kaçırdı. Bir yıl içerisinde şehit düşen asker ve sivillerin sayısı 114’ü aşarken, iki ay içerisinde 20 asker şehid edildi.
Türkiye’deki terörü görmüyorlarTürkiye’de yaşanan terörün görmezden gelinmesini “Türkiye’yi güçsüzleştirmek ve karıştırmak” amacı ile açıklayan Dr. Şenol Kantarcı, “11 Eylül’den sonra PKK konusunda önemli adımlar atılabilirdi. Hep ‘ABD, PKK’ya nasıl bakıyor? Yaptırımlarda bulunacak mı?” diye bakıldı” şeklinde konuştu. Kantarcı, Türkiye’nin Doğusunun karıştırılmak istendiğine ve bunun da BOP’un bir parçası olduğuna dikkat çekti.
İSLAM ARSLAN
Türkiye’nin başı terörden kurtulmuyor. Doğu illerinde artış gösteren terör olaylarıyla birlikte Erzincan ve Doğu illerinde köylerden şehir merkezlerine doğru bir göç yaşanmaya başladı. Bölücü örgüte mensup teröristlerin Tunceli-Pülümür karayolunu keserek 40 aracı soyması ve 1 askerimizi kaçırması sonrası gözler yeniden artan terör olaylarına çevrildi. Güvenlik güçlerimiz teröristlerin yakalanması için operasyonlarını sürdürürken özellikle 2005 yılı başından itibaren 60 dolayında şehit verdiğimiz belirtiliyor. Resmi rakamların aşırı tepkiden dolayı azaltıldığı ifade edilirken terörün her geçen gün şehir merkezlerine kaymasından endişe ediliyor.
Son iki ayda terör 20 şehit veren Türkiye, şehitlerine ağıtlar yakarken şehirlere uzanan eli kanlı teröristler için İstanbul Emniyet Müdürlüğü metro ve tramvay istasyonlarında önlemler alıyor. Öte yandan emniyetin canlı bomba şüphesini de göz ardı etmediği bu çalışmalar sürerken şüpheli şahıslar gözaltına alınıyor.
Türkiye, 1980 – 1990 arasında terörün her gün can aldığı günlere dönüşü anımsatan olaylar sürerken Londra’da patlayan bombalar konusunda ayağa kalkan dünya kamuoyu Türkiye’yi görmezden gelmeye devam ediyor.
Bölücü terör örgütünün, tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkesi geçen yılın Haziran ayında sona erdirmesiyle birlikte artan terör olaylarında şehit düşen asker ve sivillerin sayısı ise 114′ü buldu. Son iki ayda ise teröre 20 şehit verdik.
Diğer taraftan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde terörün artış göstermesi, bölgeye yatırım yapmaya hazırlanan işadamlarını da endişelendirdi. GÜNGİAD Başkanı Abdulkadir Akboz, “Bölgeye yatırım yapmayı planlayan işadamları geri adım atabilir. Bunun önüne geçmeliyiz” dedi.
“ABD’nin PKK’ya desteğini unutmayın”
Son günlerde yaşanan terör olaylarını değerlendiren Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) Genel Başkanı Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi ise, “ABD’nin PKK’ya verdiği desteği göz ardı etmemek gerekiyor” dedi.
Irak’ın ABD tarafından işgalinden sonra PKK’nın Kuzey Irak’a yerleştiğini belirten Tanrıverdi, terör örgütünün üsleri ABD kontrolünde olduğu için Türkiye’deki teröründe ABD kontrolünde gerçekleştiğini kaydetti.
Ülkemizdeki terörü batının desteklediğini, dünyadaki gerçek uluslararası terörü aslında kendilerinin desteklediğini belirten Tanrıverdi, “Gerçek tehdidin, münferit diyeceğim ben bunlara, münferit tahrip, sabotaj gibi olayları yapanlar değil de bunun arkasındaki esas etkili güce yönelmek ve tehdidi o olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum” şeklinde konuştu. Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, artan terör olaylarının asıl amacının da Türkiye’yi Irak’ta aktif olarak kullanmak olduğunu belirtti.
Dr. Şenol Kantarcı: İngiltere harakiri yaptı
Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Şenol Kantarcı, Londra’daki saldırılarda kuşku dolu noktalar olduğunu belirtti. “Yüzlerce güvenlik kamerasının atlatılarak o kadar bomba konulmasının imkânı yok” diyen Kantarcı ayrıca İngilizlerin dünyaya çok temiz görüntüler verdiklerini ve olay yerlerinin görüntülerine kimsenin ulaşmaması için çaba sarf edildiğini anımsattı. Kantarcı, Türkiye’de yaşanan terörün görmezden gelinmesini ise “Gayeleri ne pahasına olursa olsun Türkiye’yi güçsüzleştirmek ve karıştırmaktır.” şeklinde konuştu.
Türkiye’nin, 11 Eylül sonrası terörle mücadele etme konusunda çok önemli bir fırsat yakaladığını belirten Kantarcı, bunu kullanamadığımızı kaydetti. Londra’da yaşanan terör olaylarının muhtemel Suriye Operasyonu öncesi İngiltere’nin kendisine harakiri yapması olduğunu kaydetti. Kantarcı muhtemel operasyonun ancak Şubat sonrası olabileceğini de belirtti.
PKK’nın üzerine gidilmeli
Dr. Şenol Kantarcı, sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye, 11 Eylül’de bir fırsat yakalamıştı. Türkiye bunu değerlendirmedi. Türkiye PKK terörü konusunda büyük boyutlu adım atabilirdi. Batı’ya bunu çok iyi anlatabilirdi. Ama yapmadı. Madrid saldırılarından sonra da Türkiye o atması gereken adımı atmadı. Hep ‘ABD, PKK’ya nasıl bakıyor. PKK’ya yönelik yaptırımlarda bulunacak mı?” şeklinde görüşler ifade edildi. Şu anda bu saldırı da Türkiye için bir fırsattır. Bu terörist eylem Avrupa’da yankılanıyor. Bunu fırsat bilerek Batı ne derse desin PKK üzerine yüksek ölçekte gidilmelidir.
Londra’daki saldırılarda çok steril görüntüler verildiğini belirten Kantarcı, “Türkiye terörist faaliyetler için ideal bir ülke. Türkiye’de yapılan saldırlar en kanlı şekilde sunuluyor. Teröristlerin reklâmı yapılıyor.” dedi.
Kantarcı, “Türkiye’nin Doğu’su karıştırılmak isteniyor. BOP’un bir parçası bu. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının devreye girmesi, bölgedeki misyoner faaliyetler, Kürtçülük faaliyetleri ile Güney Doğu’yu karıştırmak.” dedikten sonra AB uyum yasalarıyla kültürel platforma taşındığını daha sonra siyasi boyut denendiğini ve başarılı olamayınca tekrar teröre yönelindiğini belirtti. Kantarcı, son zamanlardaki çabaları ise “Batı, Türkiye’yi karıştırmak istiyor. ” dedi.
Bosna’da Yunanlılar da katliam yapmış
Temmuz 16, 2005
To Vima gazetesi Srebrenitsa katliamına Yunan vatandaşlarının da katıldığını yazdı
Srebrenitsa katliamının 10’uncu yılında Atina karıştı. Yunan To Vima gazetesi katliama Yunan vatandaşlarının da katıldığını yazdı ve katılanların fotoğrafını yayımladı. Savcılık iddia ile ilgili soruşturma başlattı. Soruşturma konusu fotoğrafta, savaş sırasında Bosnalı Sırpların lideri olan Radovan karaciç ve gönüllü olarak onunla birlikte savaştıkları söylenen Yunanlar görülüyor. 10 yıldır savaş suçlusu olarak aranan Karaciç’in fotoğraftaki Yunan vatandaşlarına üstün başarılarından dolayı sırpların beyaz kartal madalyasını taktığı yazıyor.
Yunanistan yakın müttefikti
Dahası 1995 Temmuzunda 8 bin Müslüman Boşnak’ın öldürüldüğü Srebrenitsa katliamında da birlikte hareket etmişler. Yunanistan Miloşeviç rejiminin en yakın müttefiklerindendi. İki Ortodoks başkent Atina ve Belgrad hattında ilişkiler çok sıcaktı. To Vima’da yazılanlara göre Sırp Ortodoks kardeşlere yardım amacını güden ‘Yunan Gönüllü Muhafızlar Birliği’ üyesi yaklaşık 100 Yunan vatandaşı Sırp ordusu saflarında savaştı. Yunan makamları da buna müsamaha gösterdi. Hatta o dönemde hemen Srebrenitsa katliamının ardından bölgede Yunan bayrağı çekildiği bile konşuldu ama kimse konunun üzerine gitmedi. Konu, geçtiğimiz günlerde Yunan muhalefetinin konuyla ilgili meclise soru önergesi vermesi ile gündeme geldi. Soru önergesini Yunanistan Adalet Bakanı yanıtladı ve katliama Yunan vatandaşlarının katılmış olabileceğini ancak bunların kesinlikle Yunan ordusuna mensup olmadıklarını söyledi.
‘Özür dilensin’ talebi
Üniversite öğretim üyesi, gazeteci, siyasetçi toplam 163 Yunan aydın da ortak bir bildiriye imza atarak, Yunanistan’ın Srebrenitsa’da katledilen 8 bin kişinin ailesinden resmen özür dilemesini ve Yunanlı gönüllülerin işledikleri suçlar için adalete hesap vermelerini talep etti. Atina Savcılığı tüm bu iddialarla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturmnın nasıl sonuçlanacağı özellikle Yunan muhlefetinin yakın takibinde.
Savaşın en karanlık sayfası
Srebrenitsa katliamı, toplam 200 bin kişinin hayatına mal olan 1992-95 arasındaki Bosna savaşının en karanlık sayfalarından biriydi. 11 temmuz 1995’te Sırp kuvvetleri, Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilen kente girerek erkekleri öldürmüştü. Bosna’da 1992-95 yılları arasında yaşanan savaşta öldürülenlere ait, onlarca toplu mezar bulunmuş, mezarların katliamları gizlemek üzere başka yerlere taşındığı ortaya çıkmıştı. (CNN Türk)
PKK’yı kim azdırıyor?
Temmuz 16, 2005
PKK’dan hâlâ ‘ terör örgütü’ diye söz edemeyen bu barış çağrısı, dünyanın en aşağılık savaş çağrısından daha etkin ve daha kahpece bir şiddet teşvikçiliğidir. Onun içindir ki asıl azmettirici irade PKK’nın içinde ve tepesinde değil, gerisindeki ‘ yüklenici gizli servis’lerde olabilir PKK terörünün yeniden tırmanışıyla ilgili henüz tatminkar bir kanaate ulaşamadığım için beklentilere şimdiye kadar imzamı bağlayıcı bir karşılık veremedim. Mesele, eylemleri gerçekte hangi iradenin hortlattığıdır? Şimdiki azmettirici kim? İşler PKK’nın kendi beyin kadrosunun lanetlik fikirleriyle hiyerarşik bir disiplin içinde mi yürüyor? Yoksa taşeron kullanan ‘yüklenici gizli servis’lerden biri yeni bir taktik ihale mi açmış bulunuyor? Tabii ihtimaller bunlardan ibaret değil. En gerideki azmettirici iradeye dair bin ayrı ve makul adres gösterilebilir… Şimdi kendi kendimize soracağımız soru şudur: - Türkiye, batının vahşi beyazları gibi terörü kendi dışındaki toplumların canını yakacak silah olarak kullanmalı mıydı? ‘ Uygar dünya yapıyor, biz niye yapmayalım’ mı demeliydi? Sahi, dünyanın yukarı ucundaki -çok sosyal demokrat- İsveç’in gizli servisi bile Türkiye’deki teröre destek verirken biz de başkasının canını yaksa mıydık? Bu hesaplaşma lafta bitmez. Kimin şiddete ne kadar yakın veya uzak olduğu tamamen vicdanlara düğümlü bir konudur. Bazı küresel şeytani odakların gerçekleştirmeye çalıştığı ‘ gen kodlarıyla hedef belirleyip sadece belli etnik kökenden olanları imha eden bomba’ bile bu kadar vahşi ve kahpe bir silah sayılmaz. Terörü tasarla ve uygulat; sonra da mağdurunu bizzat fail ilan et! Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye kökenli milletvekillerince yapılan çağrıyı da bu gerçeklerin ışığında okuyorum. - İki taraf da çatışmayı durdurmalı, barışçı çözüm aramalı. PKK’dan hala ‘ terör örgütü’ diye söz edemeyen bu barış çağrısı, dünyanın en aşağılık savaş çağrısından daha etkin ve daha kahpece bir şiddet teşvikçiliğidir. Onun içindir ki asıl azmettirici irade PKK’nın içinde ve tepesinde değil, gerisindeki ‘ yüklenici gizli servis’lerde olabilir 15.7.2005 / ÖMER LÜTFİ METE / SABAH
İktidar YÖK mü YOK mu
Temmuz 16, 2005
Türkiye, YÖK oligarşisinin “Yaz tatili tezgahı” olarak yorumlanan ve İHL’lerle meslek liselerinin adeta imhasına yol açan son kararının şokunu yaşıyor. YÖK, kendi alanlarına girişteki katsayılarını bile düşürdüğü meslek liselerinin ipini tamamen çekerken, AKP iktidarı, “YÖK korkusundan” dut yemiş bülbül gibi…
YÖK’ün savaş ilanı
YÖK’ün meslek liseleri ile İmam-Hatip Lisesi öğrencilerinin üniversitede okumalarını engelleyen son kararına her kesimden büyük tepkiler geldi. Eğitim Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, “YÖK siyasallaşmış, ideolojik bakışını öğrencilerin geleceği pahasına yansıtmaya başlamıştır. Burada, bir meydan okuma ve savaş ilanı var” dedi. Gündoğdu, “Söz bitmiştir. Artık gerekeni yapacağız demenin bir anlamı yoktur ” şeklinde konuştu.
Hükümet, kendini kurtarmaya çalışmasın
TİYEMDER Genel Başkanı Selahattin Yazıcı, son kararın; “İmam-Hatipler kendi alanlarında, ilâhiyatlarda okusun” görüşünün tamamen bir aldatmacadan ibaret olduğunu bir kez daha ortaya çıkardığını söyledi. Yazıcı, “YÖK, millî, manevî ve dinî değerlere topyekûn savaş açarak ayakta durmaya çalışıyor. Söyleyeceğimiz tek şey, hükümet bütün suçu YÖK’e atarak kendini kurtarmaktan vazgeçsin” diye konuştu.
Sindirme operasyonu
Meslek liselerine yönelik ciddi bir tecrid politikası uyguladığını belirten Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan, YÖK’ün aldığı kararın meslek liselerini tanımama ve sindirme operasyonu olduğunu söyledi. Özcan, “Bir tarafta adaletsizlikten dem vuran YÖK, öte tarafta adalet nefesi kesilen AKP hükümeti bulunuyor. Bu danışıklı dövüş sahnesinde yer almayan aktörler, maalesef üzerlerinde oyun oynanan ülkemizin geleceği gençlerimizdir” diyerek meslek liselerinin gözden çıkarıldığını kaydetti.
Çözüm yetkisi hükümette
Öğretmenler Vakfı Genel Başkanı İsmail Hakkı Akkiraz ise, YÖK’ün her zaman olduğu gibi yine anti-demokratik uygulamalara imza attığını ve bunda da kimseyi yanıltmadığını söyledi. Kararların tepeden bakmacı bir anlayışla alındığını kaydeden Akkiraz, hükümetin tavrını eleştirerek, “Anayasa’ya göre bu sorunu çözme yetkisi hükümette ve TBMM’dedir. Uzlaşma adına milleti üzmekten vazgeçsinler, bu milletin taleplerini bir an önce yerine getirsinler” dedi.
“YÖK kamburu”
Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu, Avrupa’nın hiç bir ülkesinde YÖK gibi bir kurum olmadığını ve Türkiye’nin sırtından YÖK kamburunun atılması gerektiğini söyledi. Aksu, hükümete çağrıda bulunarak, “Toplumda gerilim oluşturmaya çalıştığı açıkça belli olan, halkın seçimine, demokrasiye saygısı bulunmayan YÖK’ü buzdolabına değil, tarihin çöplüğüne koyun, millet de sizi alkışlasın” şeklinde konuştu.
EBUBEKİR GÜLÜM / ANKARA Katsayı konusunda olumlu adım atması beklenen YÖK, meslek liseleri ile İHL’lerin son hayat damarı anlamına gelen orta öğretim başarı puanı katsayısını da 0,24’den 0,08’e indirmesi bütün Türkiye’yi şoka soktu. Herkesin tatilde olduğu bir dönemde sessiz sedasız böyle bir karar alan YÖK’e Türkiye genelinde büyük tepki meydana gelirken, veliler, öğrenciler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarının birleştiği nokta şu: “YÖK, gençlerin geleceği üzerinden meydan okuyor. Hükümet, artık söz söylemesin müdahale etsin.”
İşte YÖK’ün kararına karşı tepkiler:
Eğitim-Bir-Sen: YÖK’ün savaş ilanı
Memursen’e bağlı Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, “Bu konu eğitim öğretim konusu olmaktan çıkmıştır. YÖK, siyasallaşmıştır. İdeolojik bakışını öğrencilerin geleceği üzerinden hükümete yansıtmaktadır. Konu eğitimde fırsat eşitliği olmaktan da çıkmıştır” dedi. Öğretmen lisesini bitiren öğrencilerin eğitim fakültelerine girişte orta öğretim başarı puanın 0,24 ile çarpılarak girerken YÖK’ün aldığı yeni kararla bunun önüne geçildiğini belirten Gündoğdu, “ Bu niçin yapılıyor? İmam Hatip lisesi öğrencisinin Din Kültürü öğretmeni , Ticaret Lisesi öğrencilerinin muhasebe bilgisayarlığı öğretmenliği, endüstri meslek lisesi öğrencisinin kendi alanına girmesini de engellemek için yapılıyor. Burada YÖK’ün öğrencilerin geleceği üzerinden bir meydan okuması ve savaş ilanı var” diye konuştu.
Sayın bakan söz bitti yapın artık
Hükümete “Bunu çocuklarımız için çözün” demenin bir anlamı olmadığına işaret eden Gündoğdu, “YÖK, haddi aşmıştır. Bu konu eğitim öğretim konusu olmaktan çıkmıştır. Bu karar, YÖK’ün yetki alanındaki faaliyet olmaktan çıkmıştır. YÖK’ün bu keyfiliği, Türkiye’nin gelişmişliğini engellemek için belki de bir yerden aldığı emirle çocuklar üzerinden kavgaya dönüştürme gayretidir” dedi. 1999 yılına kadar öğrencilerin önünde katsayı engeli bulunmadığına dikkat çeken Gündoğdu, 1999 yılında çocukların hayat damarlarının yüzde 90’ının tıkandığını hatırlattı. “ Bir tek işleyen damar vardı. Bugün YÖK’ten iyileştirme beklenirken, kalan bir damarı da kurutarak niyetini ortaya koymuştur” diyen Gündoğdu, YÖK’ün muhalefet yapmayan muhalefetin yerine kendisine koyarak bir meydana okuma girişiminde bulunduğunu söyledi. Hükümete ve Bakan Çelik’e mesaj gönderen Ahmet Gündoğdu, “ Söz bitmiştir . Artık gerekeni, yapacağız demenin bir anlamı kalmamıştır. Gerekeni yapma zamanı gelmiştir. Sayın Bakan müdahale edilmelidir demesin, müdahale etsin” diye seslendi.
TİYEMDER: YÖK’ün tavrı belli de ya hükümet?
TİYEMDER Genel Başkanı Selahattin Yazıcı, YÖK’ün ideolojik tavrına sertleşerek ve inatlaşarak devam ettiğini söyleyerek, ‘İmam Hatipler kendi alanlarında, ilahiyatlarda okusun’ görüşünün tamamen bir aldatmacadan ibaret olduğunun bir kez daha ortaya çıktığını söyledi. Yazıcı, çünkü İlahiyat yüksekokullarının kapatıldığını ve 500-600 kişiyi alabilecek bir İlahiyat fakültesine ise 30-40 öğrenci kontenjanı verildiğini hatırlatarak, “YÖK’ün adını değiştirmek lazım. Yüksek Öğretimi Engelleme Kurumu diye koymak lazım” dedi. Hükümetin ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu konuda üzerine düşeni yapmadığına dikkat çeken Yazıcı, “MEB, diğer meslek liselerini de dikkate alarak müfredatı benzer okulların son sınıflarının ikinci sömestrlerine kadar, geçişleri bir kere rahatlatması lazım. Meslek lisesinin bitiren bir öğrencinin diğer okulların sözel ve sayısal bölümlerinin fark derslerini vererek ikinci diplomayı almalarının önünü açması lazım. Geriye dönük bu haklar vardı. Yakın zamanda ortadan kaldırıldı” diye konuştu.
Çelik’in Demirel taktiği
Bakan Çelik ve etrafındaki kadronun bu konuda Demirel taktiği uyguladığını söyleyen Yazıcı, “Bu çocuklar, birinci planda MEB’in kendi kulvarında yapması gerekenleri yapmamasından dolayı uğradığı bir haksızlıkla karşı karşıyadır. YÖK’ün tavrını biliyoruz. Milli, manevi ve dini değerlere topyekun savaş açarak ayakta durmaya çalışıyor. Söyleyeceğimiz tek şey, hükümet kendi üzerine düşeni yapsın. Hükümet bütün suçu YÖK’e atarak kendini kurtarmaktan vazgeçsin” diye konuştu. Bakan Çelik’in “Buna mutlaka müdahale edeceğiz. Bu böyle gitmez” şeklindeki açıklamalarını inandırıcı bulmayan Yazıcı, “ Bunlar geleceğe dönük açıklamalar. Buna erteleme, öteleme taktiği diyoruz. Yapacağız, edeceğiz demekle olmuyor. 3 senedir ne yaptınız? YÖK’ü suçlamaktan vazgeçin, yapın bakalım. Ne yapıp yapmayacağınızı bir görelim” diye konuştu. Yazıcı, YÖK ile İmam Hatiple ilgili değişikliklerin ayrı ayrı yapılması gerektiğini söyledi.
Türk Eğitim-Sen: Sindirme operasyonu
Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan, bugün meslek liselerine yönelik ciddi bir tecrit politikası uygulandığını belirterek, YÖK’ün aldığı kararın meslek liselerini tanımama ve sindirme operasyonu olduğunu söyledi. Mesleki eğitimi pasifize eden, kendi içine hapseden gerici politikayı kabul etmediklerini söyleyen Özcan, “Bir tarafta adaletsizlikten dem vuran YÖK, öte tarafta adalet neferi kesilen AKP hükümeti bulunuyor. Bu danışıklı dövüş sahnesinde yer almayan aktörler maalesef ülkemizin geleceği gençlerimizdir. Bugün gözden çıkartılan meslek liseleridir. Pekala yarın ne olacak? Bunun hesabı nasıl verilecektir?” diye konuştu.
Akkiraz: Yetki hükümette
Öğretmenler Vakfı Genel Başkanı İsmail Hakkı Akkiraz ise, YÖK’ün her zaman olduğu gibi antidemokratik uygulamalara imza attığını ve bunda da kimseyi yanıltmadığını söyleyerek, “Tepeden bakmacı bir anlayışla bu kararları alıyor. Bu gidişin durdurulması lazım. Yani kurumsal olarak YÖK’ün millete karşı kini yok. Ama YÖK’ü idare edenler millete tepeden bakıyor, ideolojik davranıyor” dedi. Hükümetin tavrını da eleştiren İsmail Hakkı Akkiraz, “Anayasa’ya göre bu sorunu çözme yetkisi hükümette ve TBMM’dedir. Hükümet ve TBMM, uzlaşma adına bu milleti üzmekten vazgeçsin. Bu milletin taleplerini bir an önce yerine getirsin” diye konuştu.
Tarihin çöplüğüne koyunYÖK’ün son aldığı kararla meslek liselerinin önünü tamamen kapayarak, kendi alanlarındaki fakültelere girmelerini de engellemesine sert tepki gösteren Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu, YÖK’ün aldığı kararlar ve uzlaşmaz tutumuyla toplumda gerilim oluşturmaya çalıştığını belirtti. Son olaylarla birlikte kurumsal meşruiyetini tamamen kaybeden YÖK’ün, kaldırılması gerektiğini kaydeden Aksu, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde YÖK gibi bir kurum olmadığını ve Türkiye’nin sırtından YÖK kamburunun atılması gerektiğini ifade etti. 2547 sayılı yasanın değiştirilmesi için hükümete çağrıda bulunan Aksu, “YÖK’ü buzdolabına değil, tarihin çöplüğüne koyun. Millette sizi alkışlasın” dedi. YÖK’ün meslek liselilerin kendi alanlarıyla ilgili fakültelere girişte 0.24 olan katsayılarının 0.08’e düşürmesine sert tepki gösteren Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu, yaptığı yazılı açıklamada, YÖK’ün meslek liselerine olan bitmeyen önyargı ve kininin toplumda gerilim oluşturduğunu söyledi. Son bir aydır YÖK tarafından meslek liseleriyle ilgili el altından gizlice yapılan değişikliklerle, toplumda gerilim oluşturulmaya çalışıldığını belirten Aksu, “kendi alanları dışında bir bölüme girmesi zaten imkansız olan meslek liselerine getirilen bu uygulamayla, yüz binlerce gencin geleceği karartılıyor. Umutları söndürülüyor. Toplumda bu şekilde bir huzursuzluk ortamı oluşturarak, gerilim yaratmaya kimsenin hakkı yoktur” şeklinde konuştu. Son olaylarla birlikte YÖK’ün adaletsiz uygulamalarının artık had safhaya geldiğini ifade eden Aksu, hükümete seslenerek, “yüz binlerce gencin geleceğiyle oynayarak, ülkeyi huzursuz eden bir kurumun eğitimin başında olması kabul edilemez. Toplumda gerilim oluşturmaya çalıştığı açıkça belli olan, halkın seçimine, demokrasiye saygısı bulunmayan YÖK’ü buzdolabına değil, tarihin çöplüğüne koyun. Millette sizi alkışlasın” dedi.
YÖK; laikliğe aykırı, ideolojik davranıyor
YÖK’ün uygulamalarından herkesin şikâyetçi olduğunun altını çizen Aksu, YÖK’ün, eğitim ve öğretimde fırsat eşitliğini hiçe sayarak, hukuku dahi çiğnemeyi göze almasının demokrasi ile yönetilen bir ülkede mümkün olamayacağını vurguladı. Türkiye gerçeklerinden habersiz ve halkın beklentilerinden uzak bir tavır sergileyen YÖK’ün uzlaşmaz tutumunun ve halkla, halkın tercihleriyle inatlaşmasının kabul edilemez olduğu dile getiren Aksu, “YÖK, okullar arasında inanç ve düşünce ayrımı yaparak laikliğe aykırı ideolojik bir tavır sergilemektedir ve Marksist bir seviyeden bakmaktadır. YÖK bu tavrıyla bilimsel ve demokratik bir kurum olma vasfını kaybetmiştir” değerlendirmesinde bulundu. Aksu sözlerine şöyle devam etti: “YÖK meselelere, ideolojik ve at gözlüğüyle bakmaktadır. YÖK’ün bu önyargılı ve peşin hükümlü tavırlarından sonra YÖK’te karar vericiler bilim adamlığına yakışmamaktadır. Bilim adamı olmaktan ziyade konjenktürel bir anlayışın sadece direktiflerini alan temsilcileri gibi davranmaktadır.”
Lütfetmiş
Temmuz 16, 2005
ABD’li bir yetkili, bakın ne demiş:
- Türkiye’nin sınırları içinde PKK’ya karşı operasyon düzenlemeye hakkı var. Beyefendi lütfetmiş! Hatırlatmak lazım. Türkiye sınırları belli ve egemen bir ülke. Kendi toprakları içinde kanunlar çerçevesinde dilediği tasarrufu yapar. Terörle dilediği gibi mücadele eder. Bunu, O’nun da bilmesi lazım. Bildiğine göre… Herhalde şunu söylemek istiyor:
- Türkiye kendi sınırları içinde PKK’ya karşı operasyon düzenleyebilir. Ama, bizim kontrolümüzdeki Irak topraklarına asla giremez. Söylediklerinin tercümesi net:
-Biz sizi bataklığa sokmayız. Bu bataklık bize ait. İstediğimiz gibi terörist besleriz. Siz, sivrisinekleri tek tek vurabilirsiniz. Zaten biz de uzun süredir bunu söylüyoruz. ABD, aslında oynadığı oyunun kurallarını açıklıyor. “PKK benim kontrolümde” diyor. Irak’ta PKK ile ilgili tasarrufu ancak kendisinin yapabileceği mesajını veriyor. Yaptığı tasarruf da ortada: Irak’ı işgal ettiği günden beri Türkiye’yi oyalıyor.
15.7.2005 / EMİN PAZARCI / D.B. TERCÜMAN
Das Vertrauen der Gesellschaft setzt das Vertrauen der Gemeinschaft voraus
Temmuz 16, 2005
„Sie(die Muslime) müssen diesen Verbrechern laut ins Gesicht schreien: Der Islam will es nicht… Gott will es nicht!“, schreibt Nadeem Elyas in einem Gastbeitrag in der Frankfurter Rundschau. Der Zentralratsvorsitzende scheint jedoch zu vergessen, dass Muslime diese Verbrecher vor ihren Taten genauso wenig als Attentäter zu Gesicht bekommen wie Nicht-Muslime. Den Muslimen in den Moscheen fehlt ein Gesicht, in das sie diese Aufforderung schreien können, gerade weil diese Gesichter nicht in den Moscheen anzutreffen sind. Wieso stellt er dennoch solch eine Forderung?
Der Vorsitzende des Zentralrats der Muslime gehört gerade zu denen, die Wissen müssten, dass diese Anschuldigung und Vorverurteilungen gegenüber muslimischen Gemeinden nicht zutreffen. Um Cem Özdemirs Forderung aufzugreifen, die Moscheen sind schon längst für Radikale verriegelt. Wundert es denn nicht, dass jene Mörder gerade NICHT in Moscheegemeinden verwurzelt sind? Wieviel wussten denn die Muslime in Groß-Britannien von den Anschlagsplänen dieser Mörder? Gar nichts. Hätten sie davon wissen können? Sicherlich nicht mehr als die Sicherheitskräfte vorher auch wussten.
Unverständlich ist es, wenn Herr Elyas in die gleiche Kerbe wie der bayerische Innenminister Beckstein schlägt und dem bestehenden und nach jedem Anschlag stärker werdenden Generalverdacht gegenüber Moscheegemeinden Wasser in die Mühlen gießt. Mag sein, dass Herr Elyas persönlich mit einer verstärkten Überwachung der Moscheen kein Problem hat. Was ist aber mit den Muslimen in den Gemeinden, die dann in polizeilichen und nachrichtendienstlichen Ermittlungsakten auftauchen, nur weil sie eine Moschee besucht, ihr Kind dort vorbeigebracht, am Freitagsgebet teilgenommen haben. Was ist mit den Menschen, denen der Entzug der Staatsbürgerschaft, gar die Ausweisung droht, nur weil sie beim Verlassen einer Moschee gefilmt wurden. Wie soll denn solch eine rücksichtsvolle und das Gemeindeleben nicht störende „verschärfte Überwachung“ erfolgen, gerade im Hinblick auf die bisherige katastrophale Praxis, die es auch ohne „verschärfte Überwachung“ geschafft hat, den Muslimen ihr religiöses Leben schwer zu machen. Wie müssten solche Maßnahmen denn aussehen. Hat denn der Zentralratsvorsitzende nicht selbst in einem anderen Interview zu Recht auf hunderte ergebnisloser Kontrollen vor muslimischen Gebetshäusern hingewiesen?
Den Politikern nach dem Mund zu reden, wird sicherlich nicht für das nötige Vertrauen in der Bevölkerung sorgen. Vertrauen schafft man nur mit einem offenen und ehrlichen Umgang. Dazu gehört auch gegebenenfalls zu widersprechen, wenn von politischer Seite Gefahren und Szenarien heraufbeschworen werden, die es so nicht gibt. Ohne sich des Vertrauens der eigenen Gemeinschaft sicher zu sein, kann sicherlich nicht das Vertrauen der Mehrheitsgesellschaft gefordert werden. So, wird nur der Vorwurf der Doppelzüngigkeit genährt, mehr nicht.
Abdulgani Engin Karahan
www.igmg.de
Angehörige der Opfer von Srebrenica verklagen den niederländischen Staat
Temmuz 16, 2005
Niederländische Blauhelme haben die Opfer von Srebrenica nicht ausreichend geschützt
Schon lange wurden die niederländischen Blauhelme dafür kritisiert, im Jahre 1995 die Muslime in dem von der UNO als Schutzzone erklärten Srebrenica nicht ausreichend vor der serbischen Armee beschützt zu haben. Jetzt, zehn Jahre nach dem Massaker, haben Angehörige der Opfer eine Klage gegen die Niederlande eingereicht. An Beweismaterial für ein fehlerhaftes Vorgehen der Politiker und des Militärs mangelt es nicht. Viele Berichte haben bereits gezeigt, dass die niederländischen Blauhelme durch ihr Fehlverhalten mitverantwortlich für den Tod von mehreren tausend muslimischen Flüchtlingen waren.
Auch die niederländische Anwältin Liesbeth Zegveld, die die Angehörigen der Opfer vertritt, ist der Meinung, dass die niederländischen Blauhelme nicht genug für die Rettung der muslimischen Flüchtlinge getan haben. Ganz im Gegenteil, sie hätten den Massenmord erst möglich gemacht, weil die muslimischen Flüchtlinge ihnen vertraut und somit keinen Widerstand geleistet hätten, so Zegweld. Zudem sagte die Anwältin, dass die niederländischen Blauhelme bereits darüber informiert waren, dass die Serben die muslimischen Männer von ihren Frauen trennten und den Männern die Ermordung drohte.
Im Frühjahr 2002 erschien ein Bericht des Amsterdamer Instituts für Kriegs-Dokumentation (NIOD), der ebenfalls das niederländische Militär für schuldig erklärte, weil sie die Haager Regierung ungenügend über den bevorstehenden Einmarsch der Serben informiert hätten. Während das Amsterdamer Institut auf politische Schuldzuweisungen verzichtete, gab der Interkonfessionelle Friedensrat einen Großteil der Schuld auch an die niederländische Regierung und an die Führung der Uno-Truppe. Hätten diese damals richtig gehandelt, so wäre der Genozid verhindert worden, so der Interkonfessionelle Friedensrat.
Auch zahlreiche andere Berichte haben bereits die Fehler der Politiker und des Militärs bestätigt. Trotzdem haben sich die Niederlande bis heute von den Opfern offiziell nicht entschuldigt. (hv)
