Türkiye tuzağa düşmemeli!
Mart 25, 2005
Ortadoğu-Güney Asya hattında işgallerle, Karadeniz-Kafkaslar-Orta Asya hattında ise “demokrasi devrimleri” söylemi adı altında uygulanan kontrol stratejileri, Türkiye’nin önünde nasıl bir gelecek haritası şekillendiğinin açık işaretlerini barındırıyor…
Sadece AB üyeliğine endekslenmek ise Türkiye’ye güvenli bir gelecek sağlamayacak. ABD’nin çevremizde işgaller hem de halk ayaklanmaları ile uyguladığı “kontrol stratejisi” Türkiye için en büyük tehdit, (hem iç hem de dış tehdit) haline geldi. İtiraf edilmese de bu bir gerçek. Tam üyelik hedefiyle yakınlaştığımız AB ise, Türkiye ile ilişkilerini, müstakbel ortağının iç bütünlüğünü sarsıcı müdahaleler üzerinden yürütüyor. Bu çerçevede Türkiye’nin etnik ve mezhebi/kültürel farklılığı üzerine yatırım yapıyor…
Birileri Türkiye’de ciddi anlamda toplumsal krize yatırım yapıyor. Etnik gerilim tırmandırılıyor. Milliyetçi öfke harekete geçirilmeye çalışılıyor. Ekonomik kaos senaryoları, Türkiye için kabus senaryoları yazılıyor. Eski alışkanlıklar gün yüzüne çıkarılmak isteniyor. Bir yandan yeniden ideolojik kamplaşma haritası çizilirken diğer yanda “terbiye edici” aktörler aranıyor. Türkiye bu tuzağa bir kez daha düşecek mi? Türkiye, yeniden kısır iç gerilimlere sürüklenip, enerjisini kendisine karşı vereceği savaşta tüketecek mi? Türkiye’nin, bu bölgesel kaos ortamında, Ortadoğu ve Orta Asya ülkeleri için direnç merkezi olmasının önünü kesmek için çalışıyorlar.
Bir zamanlar Türkiye’yi Müslüman ülkelere model gösterenler, bugünlerde söylemi değiştirdi. ABD Dışişleri Bakanı Condeleazza Rice, Pakistan ziyaretinde artık ABD için model Müslüman ülkenin Pakistan olduğunu açıkladı. Neden? Yazık olacak Pakistan’a!
Avrupa’ya, Ortadoğu’ya, Güney Asya’ya, Rusya’ya, Çin’e, Afrika’ya açılan Türkiye’nin bugünlerde çok güçlü bir inisiyatif alarak Kafkaslar ve Orta Asya’ya yönelik çıkış yapması gerekiyor. Kırgızistan’da yaşananlar, sadece Gürcistan örneği değil. Kırgızistan’ı, Tacikistan’ı, Özbekistan’ı içine alacak bir yangın çıkarılıyor. Etnik çatışmalar bütün Orta Asya’yı sarabilir.
24.3.2005 / İBRAHİM KARAGÜL / YENİ ŞAFAK
ABD savaştıracak asker bulamıyor
Mart 25, 2005
WASHINGTON
Irak savaşı yüzünden büyük tepki çeken ABD şimdi de asker krizi ile karşı karşıya. Amerikan Kara Kuvvetleri, asker bulmakta sıkıntı çekince yurtseverlik kampanyası başlattı. 5 yıldır ilk kez asker toplama hedeflerine ulaşamayan Amerikan Kara Kuvvetleri’nin yetkilileri, yakında Amerikan halkını çocuklarını askere göndermeye çağıran bir kampanya başlatacakları ve asker toplama girişimlerine hız vereceklerini açıkladılar.
Askeri yetkililer, hedefledikleri sayıda gönüllü asker bulamamaları nedeniyle endişe duyduklarını belirtirken, Irak savaşının uzamasından ötürü ölü ve yaralı sayısındaki artışla birlikte aileler de çocuklarının orduya yazılmalarına karşı çıkmayı sürdürüyorlar.
Askeri yetkililer, Irak savaşına karşın gençleri orduya çekebilmek için askerlere verilen primlere zam yaptılar ve ulusal muhafız gücüne asgari yazılma yaşını da 39′dan 34′e çektiler.
Vatanseverlik kampanyasında görev alacak Amerikan Kongresi üyeleri ve emekli subaylar da gençlere orduya yazılmaları çağrısı yapacak. Asker bulma sıkıntısına karşın Amerikan askeri makamları, bazı milletvekili ve senatörlerin dile getirdiği gibi zorunlu askerlik hizmetine karşı çıkıyorlar.
Amerikalı teröristler yine kadın ve çocukları vurdu
DIŞ HABERLER SERVİSİ
Sivillere saldırılarını rutin hale dönüştüren Amerikan askerleri Afganistan’da 7 sivili katletti. ABD askerleri ülkenin güneydoğusunda biri kadın ve ikisi çocuk toplam 7 kişiyi öldürdü. Amerikan ordusundan yapılan açıklamada, üst düzey bir Taliban lideri olduğu sanılan Raz Muhammed’in Afgan ve Amerikan birlikleriyle girdiği çatışmada öldürüldüğü şeklinde yalan ifade kullanıldı. Açıklamada kamuoyunu aldatmaya yönelik senaryoda şöyle denildi, “koalisyon birlikleri Raz Muhammed’i sorgulamak amacıyla yakalamak istediler ancak bu kişi ve beraberindekiler ( eşi ve çocukları) askerler ateş açtı, askerlerin karşılık vermesi üzerine de Raz Muhammed dışında bir kadınla 2 çocuk öldürüldü “kaydedildi.
ABD, Arap Birliği Zirvesi’nden rahatsız
WASHINGTON
ABD Dışişleri Bakanlığı, Ortadoğu’da demokratikleşme ve özgürlük yönündeki eğilimi desteklemediğini iddia ettiği Arap Birliği Zirvesi’ni eleştirdi. Zirveyi ‘’kaçırılmış bir fırsat’’ olarak nitelendiren Sözcüsü Adam Ereli, ‘’nihai bildiride, şu ya da bu yönde üzerinde yorum yapılacak dişe dokunur bir şey bulunmuyor’’ dedi.
Ereli, yaptığı basın toplantısında, Kırgızistan konusunda da, sanki hükümet şiddet kullanıyormuş gibi, hükümetin şiddetten vazgeçmesi ve muhalefetle diyaloğa girmesi gerektiğini belirtti. Zirvede, İsrail’e zeytin dalı uzatılmıştı. Ancak Siyonist yönetim her zamanki gibi yine barışa yanaşmamıştı.
ABD’de facia: 14 ölü, 100’den fazla yaralı
TEXAS
ABD’nin Texas eyaletinde, BP’ye ait bir petrokimya tesisinde meydana gelen patlamada ölü sayısı 14’e yükseldi. Yaralı sayısının ise 100’ün üzerinde olduğu bildirildi.
BP’ye ait tesisdeki patlamada, geniş bir çevreye küller ve yanmış metal parçaları dağıldı.
Ekipler, tesiste mahsur kalanları veya cesetleri arıyor.
Patlamanın nedeni henüz bilinmiyor. Tesislerdeki ofislerin bulunduğu bölümlerin yakınında meydana gelen patlama yerde derin bir çukur açtı. Görgü tanıkları patlamanın şiddetinden, 8 kilometre mesafedeki evlerin sarsıldığını belirttiler.
BP sözcüsü Annie Smith, terörizm ihtimaline şimdilik öncelik vermediklerini kaydetti.
Bağdat’ta bir ABD askeri öldürüldü
BAĞDAT
ABD ordusu, Bağdat’ın güneyinde 1 ABD askerinin öldürüldüğünü bildirdi.
ABD askeri sözcüsü, saldırıda 1 Amerikan askerinin öldüğünü söyledi. Ordu, olayla alakalı olarak daha fazla bilgi vermedi.
Irak Üçişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili de, dün Bağdat’ın güneyindeki Dura bölgesine yapılan havan topu saldırısında, polis karakolunun çatısındaki Amerikan askerinin ağır şekilde yaralandığını açıklamıştı.
PKK, 2005 yılını ‘terör yılı’ haline getirmeye hazırlanıyor
Mart 25, 2005
1 Mayıs’a dikkat!
HABER MERKEZİ
Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünü bahane ederek Şubat ayında “Öcalan’a özgürlük ve genel af istemiyle” kitlesel eylemler başlatan ve Nevruz kutlamaları ile buna ivme kazandıran terör örgütü PKK/Kongra-Gel’in Öcalan’ın doğum günü olarak kutlanan 4 Nisan’da ve 1 Mayıs işçi bayramında daha kapsamlı eylemlere hazırlandığı belirtiliyor.
PKK, yeniden toparlanma sürecine girdi
ASAM Terör Araştırmaları Masası Başkanı Dr. Veli Fatih Güven, örgüt açısından Mart ayının istismar edilen zaman dilimleri arasında ayrıcalıklı bir yer tuttuğunu belirterek, “Dönem itibarıyla hava koşullarının terörist hareketlenmenin başlangıcı için uygun fiziki ve psikolojik ortam oluşturması, ayrıca eylemlere dayanak olarak gösterilen birçok örgüt içi olayın ve tarihsel gelişmelerin bu ay içinde meydana gelmiş olması, Mart ayı ve sonrasında silahlı ve kitlesel nitelikli eylemlerin artacağını göstermektedir. Bununla birlikte önümüzdeki dönemde gerçekleştirilmesi planlanan eylemlerin asıl gerekçesi, Irak merkezli bölgesel gelişmeler olmuştur.” diye konuştu.
Son birkaç yıldır yaptığı birçok değişikliğe rağmen örgütsel yapılanma konusunda tam bir istikrar sağlayamayan terör örgütü, yeniden yapılanabilmek için bünyesinde oluşturduğu 12 kişilik “PKK’yı Yeniden İnşa Komitesi” vasıtasıyla yeni program ve tüzük taslağı hazırladı. Taslağa göre, Irak’ta 30 Ocak ayında yapılan seçimlerin ardından oluşan istikrarsız hava ileri sürülerek örgütün silahlı birimi yeniden PKK bünyesine dahil edildi. Örgüte yeni bir imaj verilmesinin istendiği bu taslakta; PKK’nın amacı, adı ve amblemi yeniden belirlendi. Örgütün yeni isimlerinden vazgeçilerek adı tekrar “PKK” olarak belirlenirken, özellikle örgütün bölgesel hedefine vurgu yapan amaç tanımlamaları yapıldı. Yeni tanımlanan amaçta; sözde Kürdistan üzerinde egemen devletlerin küçültülerek demokrasiye duyarlı hale getirilmesi, konfederatif esaslar üzerinde Kürtlerin birliğinin ve öz demokratik yönetiminin geliştirilmesi, Kürt sorununun çözüme kavuşturulması ve bölge halklarıyla “Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu” hedefi temelinde ilişki ve dayanışma içinde bulunulması öngörüldü. Örgütün yeni yapılanmasına ilişkin açıklamalar ise 21 Mart’taki Nevruz etkinliklerinde yapıldı.
Büyükşehirlerde eylemler düzenlencek
ASAM Terör Araştırmaları Masası Başkanı Dr. Veli Fatih Güven, PKK/Kongra-Gel’in son durumu ile ilgili bir rapor hazırladı. Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümü bahane edilerek, Şubat ayında başlatılan kitlesel eylemlerin, Nevruz kutlamaları ile daha kapsamlı bir şekilde sürdürüldüğüne dikkat çeken Güven, Öcalan’ın doğum günü olarak kutlanan 4 Nisan’da ve 1 Mayıs işçi bayramında tehdit edici boyutlara ulaşacağı uyarısında bulundu.
Güven, örgütün üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan’ın yaptığı şifreli telsiz konuşmalarında, Türkiye’de büyük şehirlerde askeri ve ekonomik hedeflere yönelik eylemler düzenlenmesini istediğini belirterek, “(Bahar Atılımı) adı altında başlatılması planlanan eylemler için Tunceli, Bingöl ve Diyarbakır bölgelerine C-4 patlayıcı maddesine sahip terörist gruplar aktarılmıştır, Ayrıca örgüt Karadeniz bölgesine sızma çalışmalarını sürdürmektedir” diye konuştu.
Kuzey Irak’tan yoğun bir giriş var
Güven, Karayılan’ın Tunceli bölgesinden Karadeniz ve Sivas kırsalına en az 40-50 kişilik silahlı bir grubun gönderilmesi talimatını verdiğini söyleyerek, “Örgütün bölgedeki hareketlenmesini yakından takip eden güvenlik birimleri de, PKK/Kongra-Gel’in, Tunceli bölgesinde ağır silahlar, TNT kalıpları ve 300 kilo civarında C-4 bulunan yaklaşık 230 teröristinin bulunduğunu belirtmektedir. Ayrıca Bingöl yöresinde 100 kilo C-4 taşıyan 140 örgüt mensubu ile Diyarbakır bölgesinde 230 kilo patlayıcı bulunduran 200 civarında teröristin barındırdığına dikkat çekmiştir. Örgütün Kuzey Irak’taki kamplarda terörist eylemler için eğittiği 700’ün üzerindeki örgüt mensubunu sınırlarımızdan geçirme girişimleri, olası tehdidin başka bir yönünü ortaya koymaktadır.” ifadesini kullandı.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Murat Mercan’dan ABD’ye açık çek
Mart 25, 2005
Ne istediniz de vermedik?
HABER MERKEZİ
AKP Milletvekili Murat Mercan, American Enterprise Institu’nun davetlisi olarak Washington’da Türk Amerikan İlişkilerinin Geleceği konulu bir panele katıldı. Mercan’ın, Panelde yaptığı konuşmada ABD’li yetkililerin Türkiye’yi Irak ABD’ye destek vermekte isteksizlikle suçlamanın haksız olduğunu söyleyen Mercan Amerikalılara seslenerek adeta, “Ne istediniz de yapmadık!” dedi.
Türk-Amerikan ilişkilerinin olumsuz olduğuna dair bir kanıt bulunmadığını söyleyen Mercan ilişkilerinin boyutunu tartışırken daha dikkatli olunması gerektiğini ve küçük meselelere takılmadan büyük resmi değerlendirmek gerektiğini söyledi. Medyada yazılanlara bakıp hareket edilmemesi gerektiğinin altını çizen Mercan, “Siz onun bunun söylediğine bakmayın. Gazetelerin yazdığı da önemli değil. Önemli olan hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamalar” diye konuşarak Türk halkının ABD’nin işgalci ve zalim tavırlarına tepki gösteren halkın düşüncelerinin büyütülmemesini istedi.
Halkı kandırmak kolay!
Eski Başkan Clinton’un Türkiye’deki deprem sonrası bölgeyi ziyaretinde küçük bir bebeği kucağına almasının Türkiye’de gönülleri fethettiğini ve bu hareketle Amerikan sevgisinin doruğa çıktığını öne süren AKP’li Mercan, Başkan Bush’un da aynı tür bir jestte bulunmasının büyük yarar getirebileceğini söyledi.
Cumhurbaşkanı yerine Edelman’ı tercih
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’ın görevinden ayrılacak olmasından büyük üzüntü duyduğunu da belirten Mercan, “Maalesef Türk medyası Edelman’ı istenmeyen adam olarak gösterdi” diye konuştu.
İncirlik kararı yakın
Mercan İncirlik Üssü’nün ABD kuvvetlerince kullanılması konusunda bir kararın da çok yakın zamanda hükümet tarafından alınacağını tahmin ettiğini belirtti. Türkiye’nin İran ve Suriye politikalarında ABD ile ayrı düştüğü görüşüne de katılmadığını söyleyen Mercan, “Yöntem ve yaklaşım farklı olabilir ama sonuçta amaç aynı” dedi.
Mercan, Cumhurbaşkanı Sezer’in Suriye gezisinin de, Suriye’ye destek anlamında kullanılmaması gerektiğini ifade ederek, “Basında onca yazı çıktıktan sonra, savaş için onay çıksaydı durum başka olurdu, ABD Türkiye askerlerini kabul etseydi, durum yine başka olurdu. Türkiye bu konuda suçlanmamalı” şeklinde konuştu.
ABD Yolcuları…
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın Mayıs ayında ABD’ye gelmelerinin planlandığını kaydeden Mercan, IMF ile hükümetin bir türlü imzalayamadığı “Stand By” anlaşması ile ilgili olarak ise, “Stand By” anlaşmasının önünde 4 unsur var. Teşvik yasasının Meclis’ten geçmesi, Gelir İdaresi yasasının Meclis’ten geçmesi, SSK ve Bankacılık yasalarının Meclis’e sunulması. Kısa süre içinde ilk iki yasa meclisten geçecek” dedi.
Pollock: Bize düşmanlık kabul edilemez
“Avrupa’nın hasta Adamı Türkiye” başlıklı yazısıyla Türkiye’de çokça eleştirilen, Wall Street Journal Gazetesi yazarı Robert Pollock idi.
Türkiye’de yürütülen politikalar karşısında hayal kırıklığı duyduğunu itiraf etmek istediğini söyleyen Pollock, “Teröre karşıtı savaşta katı politikalar uygularken, ABD’nin teröre karşı açtığı Irak savaşına katılmayı reddetti. Demokratik bir ülke olan Türkiye’nin verdiği kararı saygıyla karşılıyorum ancak bir liderlik imkanı da böylece es geçilmiş oldu” görüşünü savundu.
Tepki gören makalesini neden yazdığını da açıklayan Pollock, “Türkiye’de ABD aleyhine söylenen bazı sözler akla yatkın politikaların çok ötesine geçerek, Amerikan nefreti oluşmasına neden oldu. Bu kabul edilebilir bir şey değil” diye ifade etti. Pollock, Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının diğer ülkelerdeki ABD karşıtlığından çok farklı olduğunu belirtti.
Türk basınından da bizim sesimiz çıkmalı
Panelin katılımcılarından Ortadoğu uzmanı Michael Rubin ise, Amerikan karşıtı köşe yazarlarına dikkat çekti. Fikir ve düşünce özgürlüğünün tartışıldığı bir dönemde, “Türk ve Amerikan medyasını kaynağına çok dikkat etmeleri konusunda uyarmak istiyorum. Türk medyasıyla yaşanan bir sıkıntı var.” diyerek Türk basınına müdahale anlamına gelecek bir tavır ortaya koydu.
Perle: Türkiye cahillik etti!
Amerikan Savunma Bakanlığı eski danışmanlarından Richard Perle ise, ABD’nin Türkiye’nin Irak’a asker gönderme kararını kabul etmemesinin büyük hata olduğunu söyleyerek, “Türkiye asker teklif ettiğinde kabul etmemek büyük hata oldu, tam bir cahillik göstergesiydi” diye konuştu.
“Yok böyle bir şey” demişlerdi
Geçen Şubat ayında, bir milletvekilinin İncirlik’in ABD askerleri tarafından Irak’a yönelik saldırılarda kullanılıp kullanılmadığının sorulması üzerine; Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül “ABD, Irak’ta yürüttüğü harekat sürecinde Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD yönetimi arasında Genelkurmay Başkanlığı ilgi ve sorumluluk alanı itibarı ile İncirlik veya diğer tesis ve üslerin kullanımına ilişkin herhangi bir anlaşma imzalanmamıştır. İncirlik ABD uçaklarınca Irak’a askeri malzeme veya personel nakli amacı ile kullanılmamaktadır.” cevabını vermişti.
ABD ise, üssün operasyonel amaçlı kullanılması konusunda ısrarlı. Amerikan ordusuna ait internet sitesinde , İncirlik’in görevleri arasında saldırı amacı da sayılıyor. Bu talebini AKP hükümetine ileten ABD’nin orduya ait internet sitesi üssün önemi ve sahip olduğu yetenekleri gözler önüne seriliyor.
Milletvekili Murat Mercan’ın Washington’daki temaslarından çıkan sonuç, hükümetin ABD’ye Irak’a saldırı için tüm imkanların seferber edildiğini gösteriyor.
İncirlik’in iç haberleşme amaçlı sitesinde üssün ismi, (39’uncu hava üs grup komutanlığı) olarak yer alıyor. Sözkonusu komutanlık, ABD ve NATO için gerektiğinde hava üssünü güney bölgesinde operasyonlara ve acil müdahalelere hazırlayarak, hava kuvvetine entegre edilmiş projeleri hayata geçirmek için kullanılmaktadır, şeklinde ifade ediliyor.
BAŞÖRTÜYE ÖZGÜRLÜK
Mart 25, 2005
Yeni Asya gazetesi muhabirlerinden Naciye Kaynak’ın, başörtülü olduğu için Kadir Has Üniversitesi’ndeki toplantıya alınmadığı için bir protesto toplantısı düzenlendi.
Toplantıya, çeşitli sivil toplum örgütü başkanları destek verdi. Katılanlar, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç’i kınadılar ve iktidarın sorunu çözmesini istediler.
Naciye Kaynak: Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, üniversitelere nasıl girileceğini belirleyen kurallar olduğunu savunarak, “acaba arkadaşlar bunu zorlamak için mi girdiler” şeklinde imalı beyanlarda bulundu. Bu zamana kadar hiçbir habere provokatif amaçlarla gitmedim. Haber alma hakkım engellendi; en temel haklarım arasında tercih yapmak zorunda bırakıldım. Rektör yardımcısı Erol Üçdal ‘Ya başını aç, ya toplantıyı terk et” dedi.
Nazlı Ilıcak : Üniversitenin sahibi Kadir Has’a seslenmek istiyorum: “Siz üniversitenizin açılışına, Sayın Başbakanı ve eşini davet etseydiniz, eşini üniversitenin içine almayacak mıydınız? Onu dışarıya mı kovalayacaktınız?” Bir basın mensubu görevini ifa etmek için üniversiteye gidiyor; o üniversitenin rektör yardımcısı ona “ya başını aç veyahut dışarı çık” diye bir alternatif sunabiliyor. Kadir Has bundan utanç duymuyor mu ? Bu ayıbı yüreğimde hissediyorum. İktidarsan muktedir olacaksın. Ve bu yasağı kaldıracaksın. Orhan Erinç, bir basın mensubu olmasına rağmen, meslektaşlarının hakkını savunması gerekirken, yasaklardan yana tavır koyuyor. Bu olaydan sonra kaleme aldığım yazımda, Erinç’e, “Sen meslek kuruluşu temsilcisi misin, yoksa kışla bekçisi misin?’ diye sordum. Halâ cevap bekliyorum.
Eren Keskin (İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı): Türkiye’de, yasama, yürütme, yargı kurumları ve büyük medya bütünüyle militarizme bağımlıdır; militarizm kendi iktidarını sürdürebilmek için “farklı düşmanlara” ihtiyaç duyar; bu düşmanlardan birisi İslâmî görüş olabilir, diğeri solucular olabilir, Kürtler olabilir. Türkiye’de hiçbir hükümet, iktidar olamamıştır. Ben, Türkiye’de derin devlet falan olduğuna inanmıyorum. Derin devlet dediğimiz kavram çok yakınımızda, çok içimizde. Bayrak provokasyonunu yapan zihniyet, bu türbanı da yasaklayan zihniyettir.
Hülya Şekerci (Özgür-Der Başkanı): 28 Şubat sürecinin etkisinin en azından başörtüsünde sürdüğünü görüyoruz. Başörtüsü yasağı kalkmadan 28 Şubat sona erdi diyemeyiz. Oteller bile konunun başörtüsü olduğunu duyunca, salon kiralamak istemiyor.
Selâhattin Güven (Mazlum-Der İstanbul Şube Sekreteri): Bürokratik oligarşinin üzerine gitmezseniz iktidar olamazsınız. Size bu insanlar oy verdiyse, onların sesine kulak vereceksiniz. Bu aynı zamanda, temel bir insan hakkı olduğu için yasağı aşmak zorundasınız.
Yurdagül Uygun (Çağdaş Gazeteciler Derneği): Yasakların önüne geçmek için bütün arkadaşlarımızı emek ve demokrasi mücadelesine davet ediyoruz.
Sibel Eraslan (Avukat- Vakit Gazetesi Yazarı): Kadın gazeteciler, büyük bir ayrımcılıkla karşı karşıya. Öğrenciyken ayırımcılıkları yaşadım. O dönemlerde hastanelere alınmadığımız oldu, bindiğim otobüslerden indirildim, girdiğim lokantalardan çıkartıldım. Bugün bir çok gazete, başörtülüleri çalıştırılmak istemiyor. Acaba patronlar, editörler, yazı işleri müdürleri, genel yayın yönetmenleri, muhabirlerine kılık kıyafetleri ve düşünce özgürlüğü bakımından baskı uyguluyorlar mı? ‘Evet’ ülkemizde böyle bir baskı vardır.
Halil Doğan (Demokratik Hukukçular Derneği): Bu ayıptır, hukuk dışıdır, yüzde 99′u Müslüman olan bir ülkede ‘başörtüsü’ bayrak kadar önemlidir. Bunu 365 milletvekili olan bir iktidar çözmelidir.
Dr. Havva Kaplan (AK-DER Başkanı): Gazeteciler Cemiyeti Başkanı kıyafeti ne olursa olsun basın mensubunu savunmalıydı. Korkarız, basın kuruluşlarına yakında, başörtülü çalıştırmayın, onlara köşe yazdırmayın diye de baskı gelecektir.
Emine Toplayıcı (Demokrat Hanımlar Platformu): Bir yandan, ‘Haydi kızlar okula’ kampanyası başlatıyorsunuz, diğer yandan başörtülü kızları üniversite kapısından geri çeviriyorsunuz. Kadın haklarına sahip çıkma konusunda kıyametler kopartılıyor, kadınlar kimseye muhtaç olmadan, düşünen ve üreten bir birey olarak topluma kazandırılmalı deniliyor, öte yandan, çalışma hayatının kapıları başörtülü kadınlara kapatılıyor.
Melâhat Beki, (Kanal 7): Gazeteciler Cemiyeti Başkanı , Orhan Erinç’i kınıyorum. Başörtüsünü kişisel bir sorunmuş gibi gösterdi. Oysa Naciye Kaynak’ın durumunda Türkiye’de yüzlerce bayan muhabir var. Bunun sonunda, çalışma hakkımızın da elimizden alınacağından korkuyorum.
Yasemin Güleçyüz (Bizim Aile Dergisi Genel Yayın Yönetmeni): Basın kartı uygulamalarında çifte standart yaşıyoruz. Basın kartım, başörtülü fotoğraf kabul edilmediği için artık yenilenmiyor. Yasaklarla üniversite sıralarında karşılaştık. Artık sıra, gazetelerde de başörtülü kadın görmek istemiyoruz şeklindeki uygulamalara gelecektir.
Demet Tezcan (Vakit gazetesi yazarı), toplantıya çocuğuyla katıldı. Bugünkü yasağı tahlil ederken, Ecevit’in parlamentodaki bir cümlesine atıfta bulundu: “Bu kadına haddini bildirin” çağrısı geçerliliğini koruyor.
tercüman
Psikolojik savaş bir bilimdir
Mart 25, 2005
‘Psikolojik savaş’ kavramı herkesin dilinde de, Türkler olarak bizim bu alana katkılarımızı hatırlayan pek yok. Oysa, bu ‘bilim’ literatürüne bizim katkımız büyük.
Bunu söylerken yalnızca ülkemizin sıkça ‘psikolojik savaş’ yöntemlerine mâruz kalmasını kast etmiyorum. O doğru bir tespit elbette; bir yerlerde en başarılı taktikleri listelemeye çalışan bir psikolojik savaş tarihçisi varsa, ona “Türkiye’nin demokrasi tarihine bak” öğüdünü çekinmeden verirdim. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı bloku içerisinde yer almamız, NATO’ya girmemiz için gereken zorlamalar hep ‘psikolojik savaş’ yöntemleriydi. Sonra da, her dönemeçte, yerli-yabancı odakların yönlendirmeleriyle karşılaştık…
Tek parti döneminde Ankara Üniversitesi’nde bir komünist avı başlamıştı; Uğur Mumcu’nun ‘1940′ların Cadı Kazanı’ kitabında anlattığı olaylar zinciri… O kazanda kaynatılanlar, ne gariptir, eğitimlerini ABD’de almış bir grup genç bilimadamıydı. Üniversiteden kovulunca onlar da soluğu İngilizce konuşulan ülkelerde aldılar. Bazısı sonradan ülkeye dönse de, ABD’ye yerleşen Muzaffer Şerif epey küsmüş olmalı ki, Türkiye’ye adımını atmadı. ‘Sosyal psikoloji’ ile ilgili her konuya en ciddi katkılarda bulunmuş kişi odur işte…
Onun yolunu izleyen başka Türkler de oldu. En ünlülerinden biri, 1980′li yıllarda eleştirel haberlerle dergilere kapak olan bir Vamık Volkan’dır. ABD’de yaşayan ve ülkemize sıkça gelen Kıbrıs kökenli bu bilimadamı konuyla ilgili bilimsel toplantıların gediklisidir. 2002 yılında Malatya’da düzenlenen bir toplantıya, ‘Köktendincilik ve terörizm’ başlıklı bir tebliğ sunduğunu biliyoruz.
Dünya çapında bilimadamı pek bulunmadığı halde, psikoloji alanında sözü dinlenir kişileri içinden çıkarmış Türkiye’nin, ‘psikolojik savaş’ dendiğinde kendini kilitlemesi ve aptallaşması kolay anlaşılır bir şey değil. Oysa, konuya âşina genlerle doğuyoruz hepimiz ve pek azımız ‘uygulayıcı’ planında görev üstleniyor, ezici çoğunluğumuz ise kampanyalara mâruz bırakılıyoruz. Uzun uzun anlatsam, Moliere’in Mösyö Jourdan’ının, “Demek ben bugüne kadar hep nesir konuşuyormuşum ha!” şaşkınlığıyla, “Demek, bu yapılanlar psikolojik savaşmış ha!” tepkisini vereceğiz…
Türkiye’de temel hak ve özgürlükleri kısıtlamayı amaçlayan her girişim öncesinde ortalık birbirine girer. Takrir-i Sukûn Kanunu’ndan (1925) 163. maddeye (1952) ve Anayasa Nizamını Koruma Kanunu’na (1969) kadar pek çok düzenleme girişimi öncesinde ülkemiz fena halde karıştırılmıştı. Benzer yöntemler başka bölgelerde de kullanılmıyor mu? “Ortadoğu’ya demokrasi geliyor” bayramını edenler yeni gelişmeleri Irak seçimine bağlıyorlar; acaba gerçek sebep o mu, yoksa Refik Hariri’nin Lübnan’da öldürülmesi mi? Düşünün bir…
Bizdeki son ‘örnek olay’lardan biri, Bosna’daki kitle kıyımları sırasında olağanüstü duyarlı hale gelmiş toplumumuza, bir akşam, “Sırplar kimyasal silâh kullandı” haberinin bomba gibi düşmesi sırasında yaşanmıştı. Birkaç kanalda konuşarak kitleleri hareketlendiren bir devlet bakanına, ertesi gün bazı yabancı bayraklar yakılıp ABD büyükelçiliği gönderine zorla Türk bayrağı dikildikten sonra, “Psikolojik savaş dairesi size mi bağlı?” diye buradan sormuştum. İlk karşılaşmamızda, “Çok zekisin” dediğini dün gibi hatırlarım…
Sözün özü şu: Türkiye başka konularda yetersiz olabilir, ama ‘psikolojik savaş’ alanında muazzam deneyime sahip bir ülkeyiz. Bu işi iyi bilenlerimiz de, üzerinde o yöntemler sıkça uygulandığı için etkilenmeye açık olanlarımız da hayli fazladır. Bu yüzden de, şu sıralarda yaşanan akıl tutulması, basiret bağlanması manzarası beni çok şaşırtıyor. Oysa, ‘basiret bağlanması’ veya ‘akıl tutulması’ denilen ruh halleri, genellikle, psikolojik savaşın doğal sonucudur. Psikolojik savaş yürütenler, karar mercii kişilerin basiretlerini bağlayıp kitlesel aklı yerinde tutmak için o yola başvururlar…
Basiret ve akıl o yöntemlerin kullanıldığı ortamlar için gereklidir işte. Psikolojik savaşa mâruz kaldığını anlayanlar basireti elden bırakmayarak aklı hemen devreye sokmalılar… İlk başvurulacak ‘anti-psikolojik savaş’ yönetimini de yazayım da rahatlayayım: Ezber bozmak…
Psikolojiye dayalı yürütülen savaş, insanlar, örgütler ve kurumların hangi etkiye ne tür bir tepki vereceği tespiti üzerine oturur. Başbakanı, bakanları, iktidar ve muhalefet partilerini, kitle örgütlerini izler uzmanlar ve bir şablon çıkartırlar. “Bayrak yakma girişimiyle ona verilecek siyasî tepki arasındaki zaman farkı başka bir örgütün devreye girmesini gerektirecek kadar uzun mu?” sorusu önemlidir sözgelimi. Her zaman iki gün gecikmeli tepki veren tepkisini ânında dışa vurduğunda ezber bozulmuş olur… Bugün mâruz kalınan psikolojik savaşı uzaktan yönlendirenler ellerini ovuşturuyorlardır.
Suikast planını yapanlar başarılı oldular, ama Refik Hariri’nin bulduğu ezber bozma çaresi geçtiği yolları sürekli değiştirmekti. Suikast sonrası, bir yakınının, “Patlamanın olduğu caddeden 45 günde bir bile geçmezdi” dediğini okudum. Demek, bombayı yere gömüp geçeceği günü beklemişler…
Psikolojik savaş ile gerçek savaşın birbirine değdiği durumlar da vardır sizin anlayacağınız…
taha kivanc yenisafak
AB, Apo ile Türkiye’yi karıştıracak
Mart 21, 2005
Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), hukuki değil siyasi bir karar alarak terörist başı APO’nun yeniden yargılanmasını isteyecek” dedi. Aygün konuya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, AİHM’nin yeniden yargılanma kararı için uygun zamanı beklediğini kaydederek, Türkiye’nin bu karara hazırlıklı olması gerektiğini belirtti. Aygün, AB içerisindeki bazı ülkelerin zaman zaman Rum ve Ermeni diasporasını, zaman zaman ise Türkiye’deki bölücü unsurları kullanarak Türkiye’nin AB’ye girişini engelleme ya da girecekse bölünmüş olarak girmesini sağlama hedefine kilitlendiklerini bildirdi. Aygün, şöyle dedi: Türkiye’nin AB’ye girme ihtimali bazı çevreleri rahatsız ediyor. AİHM de bu tribün terörüne alet oluyor. Leyla Zana’yı kullandılar, şimdi de APO’yu kullanacaklar. Önce yeniden yargılayın diyecekler, sonra da siyaset yapmasına izin vermemizi isteyecekler. AB’nin Hırvatistan’ın insan haklarına saygı konusunda gerekenleri yerine getirmediği bahanesiyle bu ülkenin katılım müzakerelerini ertelediğini hatırlatan Aygün, “Türkiye’ye zamanı geldiğinde ‘Hayır’ demek için örnekler yaratıyorlar” dedi.
Donald Rumsfeld yine Türkiye’yi suçladı
Mart 21, 2005
Rumsfeld, ABD askerlerinin Irak’a Türkiye üzerinden giremediği için direnişin uzun sürdüğünü söyledi.
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “Amerikan askerleri Irak’a kuzeyden, Türkiye üzerinden girebilmiş olsaydı savaş sonrası isyanın boyutu bu kadar büyük olmayacaktı” dedi. Donald Rumsfeld, ABD Başkanı George W. Bush yönetimine yakın yayın politikasıyla bilinen Fox News televizyonunda bir değerlendirme yaptı.
ABD Savunma Bakanı, gazeteci Chris Wallace’ın, “Geriye dönüp baktığınızda, savaş öncesi veya sonrası planlamada olsun, hiç kendi kendinize, ‘keşke bunu düşünseydim veya keşse o zaman bunu bilseydim’ dediğiniz oldu mu?” sorusuna şöyle cevap verdi: Savaştan iki yıl sonrasına bakılırsa, açıkçası, dördüncü piyade tümenini Türkiye yoluyla kuzeyden sokabilseydik, Saddam Hüseyin’in Baas rejiminden daha çok kişiyi yakalayacak veya öldürecektik. İsyancılar bugün daha az sayıda olacaktı. Ama ne oldu? Güneyden girmek zorunda kaldık ve dördüncü piyade tümenimiz kuzeyde bloke edildi. Bunun sonucu olarak, Bağdat alınıncaya kadar Irak ordusu ve istihbarat servislerine mensup çok geniş sayıda bir grup, halkın arasına karıştı. Pek çok durumda bu güçler halen aktif.
YASAK, TOPLUMU GERİYOR
Mart 21, 2005
Şanlıurfa’dan başlatılan ve Abdi İpekçi Parkı’nda devam eden “Başörtüsüne Özgürlük Yürüyüşü” eyleminin 150. günü kutlandı.
Abdi İpekçi Parkı’nda 150 gündür eylemlerine devam eden “Başörtüsüne Özgürlük Yürüyüşü” üyeleri, “Zorbalarla mutabakat olmaz” ve “Çözemezsen nurun söner” gibi dövizler ile üzerlerinde “Başörtüsüne özgürlük” ve “ABD Irak’tan defol” yazılı balonlar taşıdı. Grup adına bir basın açıklaması yapan Yasemin Çiçek, başörtüsü yasağının toplumu gerdiğini ve derinden yaraladığını vurgulayarak, “Halen devam eden bu çağdışı, yobaz, baskıcı, ayrımcı yasağı uygulanmakla, toplum barışı, iç huzur zedelenmekte; insanlar arasında ‘kast’ sistemi oluşturulmaya çalışılmaktadır” dedi. Çiçek, anketlerde toplumum yüzde 90′ının başörtüsü yasağını onaylamadığının görüldüğüne dikkat çekerek, “Ama maalesef birileri, Anayasa’yı keyfi yorumlayarak bize başımızı açmamızı dayatıyor, eğitim hakkımızı elimizden alıyor, bizi toplumdan tecrit ediyorlar ve yeri gelince inancımızın gereğini kendileri şekillendirmeye çalışıyorlar” şeklinde konuştu.
Adalet Bakanı’nın başörtülüleri suçlu ilan ettiğini iddia eden Çiçek, “Milyonlarca insanın eğitimini engelleyenler mi, yoksa ‘Eğitimde feda edilecek tek bir ferdimiz yoktur’ diyen Mustafa Kemal Atatürk mü suçludur” diye eleştiride bulundu. Eyleme, Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu da destek verdi. Eylem, balonların patlatılması ve ikram yapılması ile son buldu.
NEVRUZ’DA DA APO!
Mart 21, 2005
Bazı siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinin organizasyonuyla Sıhhiye Abdi İpekçi Parkı’nda “Nevruz Mitingi” düzenlendi.
Mitinge katılanlar, Sıhhiye Toros Sokak’ta toplandılar. Buradan sloganlar atarak Abdi İpekçi Parkı’na yürüyen gruptakiler, arama noktalarından geçtikten sonra parka alındılar.
Gruptakiler, “Savaşa geçit vermeyeceğiz”, “Barış halklara Newroz’la gelecek” yazılı pankartlar ile “Benim adım ‘Vulpes Vulpes Kurdistanicas’ adımı geri istiyorum” yazılı, üzerinde kızıl tilki resmi bulunan afiş taşıdılar. Gruptakilerden bazılarının PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın resimlerini taşıdığı ve Öcalan lehine sloganlar attıkları dikkati çekti. Güvenlik güçlerinin uyarısı üzerine Öcalan’ın resimleri kaldırıldı. Daha sonra, İHD Ankara Şube Başkanı Salim Karaaslan, tertip komitesi adına yaptığı ortak açıklamada, Nevruz’u kutladı.
Karaaslan, “Abdullah Öcalan’ın uluslararası komplo ile Türkiye’ye teslim edildiğini ve tecrit altında tutulduğunu” ileri sürdü. Bunun üzerine gruptakiler, Öcalan lehine sloganlar attılar. Karaaslan, “Türkiye’de çıkarılan yasalara rağmen işkencenin ve insan hakları ihlallerinin devam ettiğini” iddia etti.
Bazı parti ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de konuşma yaptılar.
Mitingde Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe sunum yapıldı.
Gruptakiler, daha sonra Nevruz ateşi yakarak etrafında halay çektiler, Türkçe ve Kürtçe şarkılar söylediler.
Grup, daha sonra olaysız dağıldı.
MERSİN’DE TÜRK BAYRAĞINI
YAKMAK VE PARÇALAMAK İSTEDİLER
Öte yandan; Mersin’deki nevruz mitinginin sona ermesinin ardından yaklaşık 200 kişilik bir grup, Abdullah Öcalan lehinde sloganlar atarak Fatih Kayabalı Caddesi’ni trafiğe kapattı.
Ellerine aldıkları Türk bayrağını önce yakmaya kalkan grup, daha sonra bayrağı parçalamaya çalıştı. Olaya sivil bir polis müdahale etti. Bu arada; grup, olayı görüntülemek isteyen gazetecileri taş yağmuruna tuttu. Cihan Haber Ajansı Kameramanı Köksal Yıldırım başından hafif yaralandı.
Bayrağı göstericilerin elinden alan sivil polis memuru, “Biz bunun için 90 bin şehit verdik” diyerek sinir krizi geçirdi. Sivil polis memuru, Türk bayrağına hakaret edilmesine seyirci kalan esnaf ve vatandaşlara da tepki gösterdi.
ŞENER’DEN TEPKİ
Öte yandan; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener, Mersin’de Nevruz kutlamaları sırasında bir grup tarafından Türk bayrağının yakılmak istenmesiyle ilgili olarak, “Her vatandaşın huzur ortamına dikkat etmesi lazım” dedi.
Şener, Mersin Valisi Atilla Osmançelebioğlu’nu makamında ziyaret ederek, kentin sorunlarıyla ilgili bilgi aldı.
Daha sonra AK Parti Mersin İlçe Teşkilatı’nı ziyaret eden ve basına kapalı teşkilat toplantısına katılan Şener, toplantının ardından basın mensuplarının sorularını cevapladı.
Yeni TCK ile ilgili bir soru üzerine de Şener, yeni TCK ile ilgili değerlendirmelerin haklı olabileceğini, ancak hükümetin gündeminde “TCK’nın ertelenmesi” gibi bir konunun bulunmadığını söyledi.
ZEYTİNBURNU’NDA MİTİNG
Nevruz’u kutlamak amacıyla çeşitli kitle örgütlerince Kazlıçeşme Meydanı’nda düzenlenen miting de, izdiham yüzünden zaman zaman aksamalarla tamamlandı.
Kalabalığın, konuşmaların yapılacağı platforma doğru akın etmesi ve görevlilerin uyarılarına rağmen çekilmemesi üzerine ses tesisatında zaman zaman arızalar yaşandı. Görevlilerin kalabalığı kontrol etmekte güçlük çektiği mitingde, tarihi bir yapının çatısına çıkan kalabalık bir grup “yıkılma tehlikesi bulunan binanın can güvenliği açısından boşaltılması gerektiği” uyarılarına aldırmadan gösterileri buradan izlemeye devam etti.
Görevlilerin sık sık, “itişmeler devam ederse kutlamayı ertelemek zorunda kalacakları” uyarısı yapmalarına rağmen, ön tarafa doğru gelmeye çalışan kalabalık sebebiyle çok sayıda kadın baygınlık geçirerek sağlık çadırına taşındı.
Kalabalık sebebiyle yakınlarını kaybeden çocuklar da sağlık çadırına alınarak, anne-babalara kayıp çocuklarını gelip almaları yönünde duyurular yapıldı.
Bazı kadınların yöresel kıyafetlerle geldiği miting alanında halaylar çekilirken, alanda kalabalığın yoğunluğunun az olduğu yerlerde de nevruz ateşleri yakıldı.
Mitingde konuşan DEHAP Genel Başkanı Tuncay Bakırhan, PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın “barışçı felsefesinin Türkiye’de hayata geçirilmesi gerektiğini” savunurken, “son dönemde milliyetçiliğin hortlatılmak istendiğini” öne sürdü.
Çeşitli grupların mini konserler verdiği miting alanında, yiyecek-içecek satıcılarının yanı sıra soğuk hava sebebiyle eldiven, atkı ve çay satanlar olduğu da dikkati çekti.
Belirlenen zamandan yaklaşık 1.5 saat geç başlayan ve aksamalar sebebiyle yaklaşık 5 saat süren miting, saat 15.30 sıralarında etkinliğin sona erdiğinin duyurulmasıyla dağılmaya başladı.
Mitinge katılanlardan bir grup, dağılırken zafer işaretleri yaparak Abdullah Öcalan lehine sloganlar attı. Grup, alana geldiği otobüslere binerek buradan ayrıldı.
BU KADIN, BİR AJAN
Mart 21, 2005
ABD’de bir bayan akademisyenin Cuma namazı kıldırmasının yankıları sürüyor. ABD’de yaşanan ve Müslümanların gündemine oturtulan kadın imam tartışmalarının Büyük Ortadoğu Projesi’yle bağlantılı olarak gündeme getirildiği belirtiliyor.
Virginia Üniversitesi profesörü Amine Vedud’un bir kilisede Cuma namazını kıldırmasını Vakit’e değerlendiren ilahiyatçılar “İslâm’ı sulandırmak istiyorlar. Bu Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçası. Dini siyasete alet ediyorlar. Bu kadın, ABD’nin emellerine hizmet etmekle görevli bir ajan olabilir” diyerek tepki gösterdi… Uzmanlar; ABD’de sıradan Müslümanlar bile ağır baskı ve işkencelere maruz kalırken, Amine Vedud’a gösterilen bu ilginin oldukça düşündürücü olduğunu söylediler.
ÇELİK: İSLÂM’I YAPISINDAN
UZAKLAŞTIRMAK İSTİYORLAR
ABD tarafından medya aracılığıyla Müslümanlara kabul ettirilmeye çalışılan kadınların erkeklere imamlık yapabileceği düşüncesini “İslâm’ı orijinal yapısından uzaklaştırma girişimi” olarak değerlendiren Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil Çelik, Müslümanların bu tür yanlış eğilimlere papuç bırakmamasını istedi.
“Bu, birtakım kötü niyetlilerin İslâm’ı sulandırmak için modernist eğilimlerle İslâm’ı şekillendirme çabasıdır” diyen Çelik, kadınların erkeklere imam olmasının caiz olmadığını kaydetti. Çelik şöyle konuştu; “Bayan imameti dört mezhebe göre sadece bayanlara caizdir. Bayan imametini ileri sürenlerin dayandıkları sadece bir hadis var. Bu hadisin de özel şartları var. Dolayısıyla bu hadis dayanak olamaz. Dört mezhebe göre baktığımız zaman bir kadının erkeklere imameti asla caiz değildir. Kadının erkeklere imamlığının caiz olmaması kadının konumunu küçük düşürmekle bir ilgisi yok. İslâmiyet’te her şey fıtrata göredir. Bizim dayanağımız kitap ve sünnettir. Buna göre hareket edilmeli.”
ÖZTÜRK: BÜYÜK ORTADOĞU
PROJESİNİN PARÇASI
ABD’nin Müslümanlara dayattığı kadın imametini Büyük Ortadoğu Projesinin bir parçası olarak gördüğünü ifade eden Prof. Dr. Osman Öztürk, İslâm’ın Hıristiyanlığa benzetilmeye çalışıldığını söyledi. Öztürk, “Müslümanları, yüzyıllar boyu silah ve misyonerlikle dinlerinden uzaklaştıramadılar. Şimdi İslâm adı altında dinimizi Hıristiyanlaştırmaya çalışıyorlar. Malesef bizim içimizde de taraftar buluyorlar. Kadının erkeklere imam olması caiz değil. Bu fıkhi bir meseledir. Biz de onlara ?Niçin kilisede veya havrada kadınlar ayini yönetmiyor?’ diye sormak isteriz… Müslümanların eliyle İslâm’ı beşeri bir din haline getirmeye çalışıyorlar. Bizim dinimiz Kitabi bir dindir. Şifahî değil. Biz dinimizi Avrupalılardan öğrenecek değiliz” diye konuştu.
KARAMAN: FEMİNİST AKIMIN DÂVÂSI
Prof. Dr. Hayreddin Karaman da, kadının erkeklere imam olmasını feminist ideolojinin bir politikası olarak gördüğünü belirtti. Feministlerin dini siyasete alet ettiğini kaydeden Karaman sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu Müslümanların bir ihtiyacından ortaya çıkmış bir düşünce değil. Bugün kadına yönelik bir şiddet ve kadınların hakkını vermemek gibi bir problem varsa, ki vardır. Bu problemler arasında kadına imamlık hakkını vermemek yoktur. Kadına camide namaz kıldırma hakkı verilmedi diye kadınlar şikâyetçi değil. Dünyada yüz kadına ?sizin şikâyet nedir?’ diye bir soru sorulsa kimse erkeklere imam olamamaktan şikâyetçi olduğunu söylemez. Dolayısıyla bu problem suni ve uydurma bir problemdir. Burada kötü bir maksadın olduğu ortada. Dini siyasete alet ediyorlar. Dünyada feminizm rüzgarının etkilemesi sonucu bir kadın hakları siyaseti ortaya çıktı. Feminizmin talep ettiği kadın hakları bir dava ve ideolojidir. Bunun bir politikası var. Bu politikaya birçok şey alet edildiği gibi şimdi de din alet ediliyor. Bu feminizmin uzantısıdır. İslâm’ın dâvâsı değil”
Türkiye AB ve ABD’nin tehdidi altında
Mart 21, 2005
ABD’nin neo stratejisinin vaadedilmiş topraklar olduğuna dikkat çeken Kazan, kendi coğrafyası ile bir alakası olmamasına rağmen ABD’nin bu stratejiyi izlediğini belirtti. Bu stratejide Türkiye’nin topraklarının da bulunduğunu dile getiren Kazan, Türkiye’nin Lozan Anlaşması ile belirlenen sınırlarını ABD’nin hâlâ tanımamasının bir tesadüf olamayacağına vurgu yaptı.
ANKARA BÜROSU
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, iç ve dış tehditlerin konuşulmasından rahatsız olan Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu’yu sert bir dille eleştirdi. Sağlık-Sen’in 2’nci olağan genel kurulunda iç ve dış tehditler fazla gündeme getirilerek ülkede bir kaos ortamı oluşturulmaya çalışıldığı yönündeki değerlendirmelerde bulunan Uslu’ya cevap veren Kazan, “Söz konusu tehdit edilen toprak ise bunları konuşmayacağız da neyi konuşacağız? ABD, kendi coğrafyası ile bir alakası olmamasına rağmen izlediği neo strateji ‘vaadedilmiş topraklar’. Bu toprakların arasında Türkiye’nin önemli bir bölgesi de var. Bu tehdit değil de nedir? Serbest dolaşım hakkını Türkiye’ye vermeyen AB, bizden barajların kontrolünü uluslararası bir kuruluşa vermemizi istiyor. Bu tehdit değil de nedir?” dedi.
Memur-Sen’e bağlı Sağlık-Sen’in 2’nci olağan genel kuruluna Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, Saadet Partisi GİK üyeleri Niyazi Yanmaz, Cafer Güneş, Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, Demokrat Türkiye Partisi Genel Başkanı Yaşar Okuyan, sendika genel başkanları ile çok sayıda davetli katıldı. Angora Mola otelinde yapılan genel kurulun açılış konuşmasına Memur-Sen ve Sağlık-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu yaptı.
Sağlık sektörünün sorunlarına değinen Aksu, 1980 sonrasında sürdürülen politikalar neticesinde sağlık sektörünün ihmal edilmiş, adeta üvey evlat muamelesi gördüğünü söyledi. Sektörün AKP Hükümeti döneminde de üvey evlat muamelesi görmeye devam ettiğini vurgulayan Aksu, 2005 yılı genel bütçesinden Sağlık Bakanlığı’na ayrılan payın yüzde 3.55 olduğuna dikkat çekti. Oysa Türkiye gibi sağlıkta gelişmekte olan ülkelerde olması gereken miktarın yüzde 10 olduğunu dile getiren Aksu, sağlık çalışanlarının ekonomik ve sosyal haklarının da yeterli seviyede olmadığını dile getirdi. Sektördeki sıkıntıların hat safhaya çıktığını belirten Aksu, “Hastanelerde etiğe uymayan davranışlar patlama noktasına gelmiştir” dedi.
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, kendisinden önce konuşan Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu’nun iç ve dış tehditlerin abartıldığı yönündeki açıklamalarını sert bir dille eleştirdi. Uslu, konuşmasında iç ve dış tehditler var diyerek gündeme getirenlerin ülke gündemini meşgul ettiğini, eğer böyle bir tehdit var ise hükümeti yıpratmak yerine destek verilmesi gerektiğini söyledi.
Uslu’nun iç ve dış tehditlerin konuşulmasından rahatsız olduğunu dile getiren bir konuşma yaptığına dikkat çeken Kazan, “Bunların konuşulmasını, biz de istemeyiz. Bunlardan mağdur olmuş birisiyim. Ancak hayatımı bu gerçekleri söylemeye adamışım” dedi. ABD’nin neo stratejisinin vaadedilmiş topraklar olduğuna dikkat çeken Kazan, kendi coğrafyası ile bir alakası olmamasına rağmen ABD’nin bu stratejiyi izlediğini belirtti. Bu stratejide Türkiye’nin topraklarının da bulunduğunu dile getiren Kazan, Türkiye’nin Lozan Anlaşması ile belirlenen sınırlarını ABD’nin hâlâ tanımamasının bir tesadüf olamayacağına vurgu yaptı.
Bu tür toplantıların basit bir genel kurul toplantısı olamayacağını sağlık sistemindeki sorunların konuşulduğu kadar Türkiye’yi tehdit eden konularında gündeme getirilmesinin önemine değinen Kazan, “Elbette sağlık sistemini, sendikal sorunları konuşacağız ama söz konusu toprak ise bu tehditlerden bahsetmeyeceğiz de neden bahsedeceğiz. Çanakkale’de çorbasını içmeden aç karına cepheye koşan şehitlerimizin ne için savaştı? AB, Türkiye’ye serbest dolaşım hakkını vermiyor ama barajlarımızın idaresini uluslararası bir kuruluşa verilmesini istiyor. Bu tehdit değil mi? Sürekli bizden istiyorlar” dedi.
Türkiye’yi kıskaca almak istiyorlar
Sadet Partisi GİK Üyesi Niyazi Yanmaz da yaptığı konuşmada Türkiye üzerinde büyük bir oyun oynandığına dikkat çekti. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Suriye ziyaretine ABD’nin karşı çıktığını hatırlatan Yanmaz, “ABD büyükelçisinin sayın Sezer’e patavatsızca dil uzatmasını içime sindiremiyorum” dedi. Şahsiyetli bir dış politika izlenmediğine vurgu yapan Yanmaz, topluma ‘ABD büyük devlet karşı gelemeyiz’ anlayışının verilmeye çalışıldığını belirterek “Hz. İbrahim, Nemrut’a niye karşı geldi o zaman?” diye konuştu.
UN-Menschenrechtskommission verliert an Glaubwürdigkeit
Mart 20, 2005
Nichtregierungs-Organisationen werfen der Menschenrechtskommission fehlende Glaubwürdigkeit und Untätigkeit vor
Seit Montag hält die UNO-Menschenrechtskommission ihrer Jahressitzung in Genf ab. Das höchste globale Gremium zum Schutz individueller Freiheiten soll in den nächsten sechs Wochen Verfolgung und Gräuel überall auf der Welt anprangern: vom Sudan bis Nepal, von Tschetschenien bis Saudi-Arabien.
Doch die Kommission wird wegen unglaubwürdiger Entscheidungen zunehmend kritisiert. Die Forderungen nach radikalen Reformen werden lauter. Nichtregierungs-Organisationen werfen der Menschenrechtskommission seit Jahren fehlende Glaubwürdigkeit und Untätigkeit vor. Sie könne Folter nicht unterbinden und ethnische Krisen nicht lösen. Zu den 53 Mitgliedsstaaten der UN-Menschenrechtskommission gehören unter anderem China, Kuba, der Sudan und Simbabwe an - Länder, die es mit den Menschenrechten nicht immer so genau nehmen. So hat sich die Debatte um Menschenrechte in den vergangenen Jahren immer stärker zu einem Instrument machtpolitischer Interessen entwickelt.
Auch Elisabeth Strohscheidt, Sprecherin der AG Wirtschaft und Menschenrechte (Misereor), kritisiert die zunehmende Politisierung. Sie ist der Meinung, dass die Menschenrechtskommission zunehmend unter der Blockbildung ihrer Mitglieder leidet. Da gäbe es auf der einen Seite den Block Europa-USA und auf der anderen Seite, die verschiedenen regionalen Gruppen aus Afrika, Asien und Lateinamerika. Länderresolutionen würden ein Land verurteilen und die Möglichkeit bieten, einen Sonderberichterstatter einzusetzen. Doch durch die Blockbildung gehe dieses Druckmittel verloren. Die Resolutionen würden nach dem Motto ‘wie du mir, so ich dir’ verabschiedet beziehungsweise verhindert. „Weil viele Resolutionen gegen Industriestaaten nicht konsequent verfolgt werden, sperren sich immer mehr Entwicklungsländer gegen Resolutionen, die sie selbst betreffen“, klagte Strohscheidt.
Auch das Mitglied USA ist nach den Folterskandalen im Irak in die Kritik geraten. Nach der Misshandlung von Häftlingen in amerikanischen Militärgefängnissen im Irak und in Afghanistan steht den USA eine schwierige Sitzung in der UN-Menschenrechtskommission bevor. Beim Treffen in Genf müssen sich die US-Diplomaten auf harte Kritik gefasst machen. In früheren Jahren waren es stets die Vereinigten Staaten, die im Namen von Demokratie und Menschenrechten die Missstände in anderen Ländern angeprangert haben. Nach dem Abu-Ghraib-Skandal und immer neueren Enthüllungen über Misshandlungen durch US-Soldaten muss sich möglicherweise Washington diesmal eine Defensivstrategie überlegen.
Schätzungsweise 100000 Opfer hat der Krieg in Irak bisher gefordert, die meisten von ihnen Zivilisten. Berichte über Folter und Misshandlungen von Gefangenen des US-Militärs in Irak und in Afghanistan halten weiterhin an.
»Terrorverdächtige« werden von US-Kommandos auch weiterhin weltweit
verschleppt und in Gefängnissen und Internierungslagern eingesperrt. Die UN-Menschenrechtskommission wird kritisiert, sie kümmere sich nicht um die Bearbeitung dieser Fälle. Und offiziell würden diese Vergehen keine Rolle spielen. So hat Washington Vorwürfe wegen systematischer Folter von Gefangenen in Irak schon im Vorfeld der Zusammenkunft abgetan. Schließlich seien die verantwortlichen Soldaten verurteilt worden. Trotz weiter anhaltender Menschenrechtsverletzungen im „Krieg gegen den Terrorismus“ beabsichtigt die USA in Genf, statt sich den Vorwürfen zu stellen, sogenannte Schurkenstaaten zu bekämpfen.
Allerdings hat auch die USA an der Menschenrechtskommission einiges auszusetzen. Vor allem sind sie mit der Zusammensetzung der UN- Menschenrechtskommission unzufrieden. Mehr als ein Drittel der darin vertretenen Staaten würden von undemokratischen Regierungen geführt, heißt es von US-Seite. Die US-Regierung kritisierte vor der Genfer Sitzung, dass ausgerechnet Kuba und
Simbabwe an den Vorbereitungen beteiligt waren. Beide Staaten wurden in der Vergangenheit von US-Außenministerin Condoleezza Rice als „Vorposten der Tyrannei“
bezeichnet. Die Auswahl der in Genf vertretenen Staaten wird jedoch in den jeweiligen Regionen entschieden. Die lateinamerikanischen Staaten haben trotz der Einwände aus Washington auf der Entsendung von Kuba beharrt. Und Simbabwe ist von den afrikanischen Staaten ausgewählt worden. Kuba und Simbabwe gehören sogar zu der Arbeitsgruppe von fünf Staaten, die einen Teil der Tagesordnung für die diesjährige Sitzung bestimmt haben. (nv)
Islam-Unterricht an Baden-Württembergs Schulen
Mart 20, 2005
Islam-Unterricht an Baden-Württembergs Schulen
Der erste Modellversuch für islamischen Religionsunterricht soll im Herbst 2006 starten
Nach jahrelangen politischen Kontroversen hat die baden-württembergische Landesregierung die Einführung eines islamischen Religionsunterrichtes angekündigt, der ab dem nächsten Jahr an maximal zwölf Grundschulen stattfinden soll. „Die Vermittlung des Islams darf nicht Koranschulen und islamischen Wohnheimen überlassen werden”, so Ministerpräsident Teufel und Kultusministerin Schavan.
Das Curriculum für den islamischen Religionsunterricht sei seitens muslimischer Verbände und Experten konzipiert worden. Für die Erprobungszeit will Schavan mit regionalen Gemeinden und Elternverbänden kooperieren, da islamische Institutionen in Deutschland keine überregionalen Strukturen kennen würden - ein Argument, das lange als Verzögerungsgrund genutzt wurde.
Das Land wird nun damit religiöse Inhalte vermitteln, obwohl dies nicht in seinen Kompetenzbereich gehört. Für den SPD-Bildungsexperten Peter Schuster ist Baden-Württemberg kein Vorbild. Er gehört zu jenen in der SPD, die ein gemeinsames Pflichtfach Ethik wollen. Parallel sollen die Religionsgemeinschaften ihre freiwilligen Angebote aufrechterhalten. Um den Einfluss der Islamischen Föderation einzudämmen, fordert er „aufgeklärte Muslime” auf, „ein konkurrierendes Angebot zu organisieren”. Da die christlichen Kirchen zwei separate Fächer unterrichten dürften, könne man dies den Muslimen nicht verwehren, so Schuster.
Ob sich die „Qualitätskontrolle” der Länder bei der Ausbildung von Religionslehrern, um die Erhaltung der Grundsätze des freiheitlichen Rechtstaates willen auch auf muslimische Lehrkräfte übertragen lässt, sei eine strittige Angelegenheit, dessen Umsetzung noch unklar sei. Als Lehrkräfte sollen muslimische Lehrer beauftragt werden, wobei das islamische Kopftuch auch den Religionslehrerinnen verwehrt bleiben soll, „den geltenden gesetzlichen Reglungen entsprechend”, sagte Schavan. Dabei hieß es bisher immer, dass der Religionsunterricht nicht unter das Kopftuchverbot falle.
Schavan zufolge, soll der islamische Religionsunterricht im konservativen Baden-Württemberg für die Vermittlung islamischer Grundlagen und die Förderung der Kritik- und Urteilsfähigkeit dienen. Ebenso soll die Toleranz gegenüber Andersdenkenden gelehrt werden. Die Standorte der Schulen mit islamischem Religionsunterricht würden in Städten als auch im ländlichen Raum liegen, teilte Schavan mit.
Die Kultusministerin strebt mit ihrer Landtagskandidatur 2006 ein starkes Wahlergebnis an und will auch weiter die Bildungspolitik gestalten. Dazu gehöre eben das Modell für islamischen Religionsunterricht. Langfristig gesehen soll der Islam-Unterricht künftig auch an weiterführenden Schulen angeboten werden. Dementsprechend bedarf es des Ausbaus von Studiengängen an Hochschulen, die für muslimische Religionslehrer zugeschnitten sind.
In Baden-Württemberg leben derzeit etwa 500.000 Muslime, darunter rund 200.000 Deutsche und 70.000 muslimische Schüler. (sb)
Amerika’nın Irak’taki işgalinde 3. yıla girildi
Mart 20, 2005
İşgale lanet yağdı
Amerika’nın Irak’taki işgalinde 3. yıla girildi. İşgale, Türkiye’nin her yerinden olduğu gibi tüm dünyadan tepkiler gelmeye devam ediyor.
HABER MERKEZİ
Beşiktaş’ta, Irak’ta İşgale Hayır Koordinasyonu’na üye bir grup, Irak’ın işgal edilişinin 2. yıldönümünde ABD’yi protesto etti. Polisin geniş güvenlik önlemi aldığı gösteride Dolmabahçe Meydanı’nda toplanan gruplar, basın açıklamalarının ardından marşlar ve şarkılar söyleyerek olaysız bir şekilde dağıldı.
ABD önderliğindeki işgal güçlerinin Irak’a saldırmasının 2. yıldönümünde Irak’ta İşgale Hayır Koordinasyonu Beşiktaş’ta bir protesto gösterisi düzenleyerek, “İşgale direnen Irak halkı kazanacak, Emperyalist savaşa karşı sınıf savaşı, Ortadoğu ABD’ye mezar olacak, İşgale değil direnişe destek “ yazılı pankartlar açtı.Grup adına açıklama yapan Cihan Keşkek, Irak’a yönelik saldırının üzerinden 2 yıl geçtiğini hatırlatarak, protesto için 6. Filo askerlerinin denize döküldüğü Dolmabahçe’yi seçtiklerini söyledi. Irak’a özgürlük ve demokrasi getirme bahanesiyle Irak’ın işgal edildiğini belirten Keşkek, işgal kuvvetlerinin Irak’a esaret, açlık ve sefaletten başka birşey getirmediklerini söyledi. Keşkek, Irak halkının meşru direnişini koşulsuz olarak desteklediklerini ve bu desteğin işgal kuvvetlerinin Irak’tan gidinceye kadar devam edeceğini ifade etti.
ABD’nin hedefinin Irak’la sınırlı olmadığını, sırada Suriye ve İran’a saldırı hazırlıkları yapıldığını kaydeden Keşkek, Irak’ta İşgale Hayır Koordinasyonu olarak emperyalist güçlerin Ortadoğu’dan kovuluncaya kadar mücadelelerine devam edeceklerini ifade etti.
ABD konsolosluğuna siyah çelenk
Öte yandan, şgal Karşıtı Platformu ABD’nin Irak’ı işgali ve Büyük Ortadoğu projesi için başlattığı katliamları protesto etmek için ABD Adana konsolosluğuna siyah çelenk bırakıp, insan hakları karnesi okudu.
İşgal Karşıtı Platformu adına yapılan açıklamada, ABD ve müttefiklerinin Irak’ın ardından, hedef tahtasına Suriye ve İran’ı koyduğu bildirildi.
İşgal Karşıtı Platformu adına yapılan basın bildirisinde, şu ifadelere yer verildi: “AKP hükümeti 20 Mart’ta red edilen tezkerenin ardından gizli yayınladığı genelgeyle üstleri ve limanları ABD’nin hizmetine açtı. AKP hükümeti de bu işgalin gizli ve dolaylı suç ortağıdır. ABD olası bir Suriye ve İran’a yönelik geliştireceği operasyon için İncirlik Üssü’nü genişletip daha aktif kullanmak istemedir. Burada AKP hükümetine ve tüm yetkililere bir kez daha sesleniyoruz; İşgalcilere verdiği dolaylı yada dolaysız desteğe son vermeye, İncirlik üssü başta olmak üzere genelgeyle işgalcilerin hizmetine açtığı üstleri ve limanları kapatmaya çağırıyoruz.”
Japonya’da gösteri
Bu arada, Japonya’da binlerce kişi, ABD’nin Irak’taki askeri varlığını ve hükümetin bu ülkeye asker göndermesini protesto etti.
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın ziyaret ettiği Japonya’nın başkenti Tokyo’da 4500’ü aşkın kişi, ABD’nin Irak’ta yarın iki yılını dolduracak askeri varlığını protesto etmek için sokaklara döküldü.
Sivil toplum örgütü ‘’Şimdi Dünya Barışı’’ üyesi Ken Takada, Japonya’nın Irak’taki birliklerini hemen geri çekmesi gerektiğini belirterek, ‘’Irak işgali sona ermeli’’ dedi.
Göstericiler arasında ABD Başkanı George Bush’un maskesini takan ve elinde ABD bayrağının renklerinde Irak haritasının bulunduğu bir pankart taşıyan kişi ilgi çekerken, bir gösterici de harabeye dönen bir evin önünde toplanan Iraklı çocukların resmini taşıdı.
İngiltere’de ABD karşıtı gösteri düzenlenecek
ABD’nin Irak’ı işgal etmeye başladığı 20 Mart 2003’ün ikinci yıldönümüne bir gün kala İngiltere’de ABD karşıtı gösteri düzenlenecek.
Başkent Londra’daki gösteriye 100 bine yakın kişinin katılması beklenirken göstericiler ABD elçiliğinin önüne tabut bırakacak. Londra’daki Hyde Park’ta yerel saatle 13.00’da başlayacak gösteri Trafalgar Meydanı’nda son bulacak. “Savaşı Durdurun”un organize ettiği gösteri ile ilgili olarak örgüt yaptığı açıklamada, “Bu gösteriyi olabildiğince büyük yapmalıyız. İran’a saldırılacağının söylentileri olduğu bir ortamda ve İngiltere’deki genel seçimleri öncesi savaş karşıtı yüzbinlerce kişinin katılacağı bir gösteri yapılması çok güzel olacak.” denildi.
Müslümanları öldürmek çok eğlenceli
Mart 20, 2005
Bush, Hülâgu’yu aratmadı
Hüseyin Altınalan
- 9 Nisan 2004… Tam da fecir vakti. Minarelerden ezanlar okunduktan bir dakika sonra bu kez Bağdat semalarından bombalar yağmaya başladı. ABD, başkent Bağdat’a vahşice bir saldırı başlattı. Saldırının adı da kendi gibi barbarcaydı; “Şok ve Dehşet Operasyonu”. Tahrip gücü yüksek füzelerle, 9.5 ton ağırlığındaki bombaları sivil halkın, yerleşim birimlerinin, hastanelerin, yetimhanelerin üzerine yağdırdılar.
Taliban’ı tarihî eserleri yok etmekle suçlayan barbarlar, Irak’ta insanlığa ait eserleri yağmaladılar. Tıpkı Moğollar gibi, kütüphaneleri, tüm resmî kayıtları bazı çirkin hesaplar için ateşe verdiler.
Önce Ümmül Kasr sonra diğer şehirler direndi barbarlara…
İşgalin başında, Bush yönetiminin hesaplarına göre ABD askerleri kontrolü ele alacak, ardından da işbirlikçi yönetim işbaşına gelecekti.
Çiçeklerle karşılanacağını düşünen ABD’nin umutları boşa çıktı. Direnişçiler ABD ordusuna darbe üstüne darbe vurmaya başladı. Paniğe kapılan ABD yönetimi kayıplarını azaltmak için işbirlikçilerden oluşan Irak Muhafız Ordusu’nu kurdu. ABD’nin bu hesabı da tutmadı.
8 Kasım 2004… ABD, Felluce’deki destansı direniş üzerine tıpkı Nagazaki ve Hiroşima’da olduğu gibi kitle imha silâhı kullandı. Yine de şehri kontrolü altına alamadı. Yasak silâhı olduğu gerekçesiyle saldırdıkları Irak’ta, kimyasal silâhla insanları topluca katlettiler. “Felluce sokakları, caddeleri sivil halkın cesetleriyle doldu. Aileler kadınlarının, çocuklarının, kardeşlerinin, eşlerinin cesetlerini toprağa gömemediler. Evlerinden dışarı çıkamadılar ABD keskin nişancılarına hedef olmamak için. Cesetleri köpekler yediler. Bazıları ise cesetlerini evlerinin bahçelerine gömebilme fırsatı bulabildi. Vahşet ve barbarlık bunlarla da sınırlı değildi. Uluslararası hukuk kurallarını ayaklar altına alan işgal güçleri, direnişçilere karşı kadın ve çocukları tıpkı İsrail’in Filistinlilere yaptığı gibi canlı kalkan olarak kullandılar.”
Irak’taki insanlık dramı, işgalci dehşeti bitmek bilmiyordu. Tüm dünyayı şok eden görüntüler yayınlandı. Ebu Garib’den işkence, tecavüz, vahşetin fotoğraflarıydı bunlar. Bu görüntüler Irak’ın sadece bir cezaevinin vahşet manzarasıydı. Daha sonra İngiliz ve diğer işgalcilerin insanlık dışı muameleleri gösterildi tüm dünyaya.
Tüm modern silahlarına, hukuk tanımaz savaş stratejisine rağmen Felluce ve Necef direnişi karşısında başarılı olamayan ABD, Irak genelindeki direnişi kırmak için mezhep ve etnik çatışma çıkarmak üzere provokatif eylemlere girişti.
ABD, 30 Ağustos 2003’te İslam Devrimi Yüksek Konseyi Lideri Muhammed Bakır El Hekim’in de aralarında bulnduğu 82 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyla birbirine düşüremediği Şii ve Sünni Müslümanların arasına fitne sokmak için bir çok provokatif eyleme daha girişti. İşgalcilerin oyununa gelmeyen Şii ve Sünni Müslümanların önde gelenleri birlik ve beraberlik gösterdiler.
ABD, bu savaşla tüm dünyayı aşağıladı
ABD bu savaşla, başta İslâm dünyası olmak üzere tüm dünyayı aşağıladı. BM’yi takmadığını yüksek sesle dile getirdi. AB’nin temel ülkelerini “Yaşlı Avrupa” diyerek küçümsedi. İşgalin başından bu yana yağma, ev baskınları, işkence, katliam ve tecavüzlerle karşı karşıya bulunan Irak halkı gibi tüm dünya halkları Amerikan yönetiminden nefret ettiğini ortaya koydu.
İki yılın sonunda ortaya çıkan tabloyu değerlendirdiğimizde, ABD, Vietnam’da olduğu gibi Irak’ta da saldırganlaşıyor ve saldırganlaştıkça da ağır zayiat veriyor. Direniş her geçen gün büyüyor. ABD ile işbirlikçileri ise sürekli kan kaybediyor ve tükeniyor. Bu nedenle de Irak’ı terketmenin hesaplarını yapıyorlar. Bu kaçış planında NATO’ya rol biçtiklerini görüyoruz. ABD’nin ülkeyi parçalama, işbirlikçilerini yönetime geçirme ve Irak’ın İsrail’in eyaleti haline sokma görevi NATO’ya yüklenmek isteniyor…
Amerikan saldırganlığının en acımasız bir biçimde sürdüğü bir ortamda Vietnamlı askerlerin şu sözleri Irak’ta gelinen noktayı da en güzel şekilde ortaya koyuyor: “Amerikalıların zafer ve yenilgi arasında tercih şansları kalmadı. Ancak yenilgi ve bozgun arasında seçim yapabilirler.”
IRAK’IN YAKIN DÖNEMİ
1932: İngiliz manda rejiminin sona ermesiyle Irak bağımsız oldu.
14 Şubat 1958: Kral Faysal ve Ürdün Kralı Hüseyin, yeni bir Arap Federasyonu için, ülkelerinin birliğini ilan etti.
5 Mayıs 1958: Genel seçimleri, hükümet yanlısı ve federasyon yanlısı adaylar kazandı.
14 Temmuz 1958: Askeri darbeyle Haşimi hanedanı devrildi. Kral Faysal ve Başbakan Nuri El Said öldürüldü. General Abdülkerim Kasım liderliğinde cumhuriyet ilan edildi.
1 Ağustos 1958: Arap Federasyonu askıya alındı.
Şubat 1963: Baasçılar ve Arap milliyetçiliği yandaşları iktidarı ele geçirdi. Abdüsselam Arif devlet başkanı oldu.
29 Nisan 1964: Yeni anayasa, devlet başkanının Devrim Komuta Konseyi tarafından seçilmesi yetkisini verdi.
20 Temmuz 1968: Baas ve Arap milliyetçiliği yanlısı bir darbeyle Arif devrildi, yerine Ahmed Hasan El Bekr getirildi.
Kasım 1969: Saddam Hüseyin, Devrim Komuta Konseyi’ne katılarak, başkan yardımcısı oldu.
16 Temmuz 1979: Bekr’in istifasının ardından Saddam Hüseyin devlet başkanı oldu.
20 Temmuz 1980: 1958’den sonra yapılan ilk parlamento seçimlerinde Baasçılar 250 sandalyeli Ulusal Meclis’te 187 sandalye kazandılar.
Ocak 1984: Parlamento seçimlerinde Baasçılar yüzde 73 oy aldı.
25 Temmuz 1988: Saddam Hüseyin, parlamento seçimlerini erteledi.
Mart 1991: Saddam, çok partili sisteme geçilmesi sözü verdi, ancak daha sonra Baas Partisi’nin öncü rolünün son bulmayacağını açıkladı.
15 Ekim 1995: Saddam, tek adaylı devlet başkanlığı referandumundan yüzde 99 oy aldı.
24 Mart 1996: Baas Partisi, parlamento seçimlerinde egemen oldu, tüm adaylar Baas ilkelerine bağlılık sözü ettiler.
15 Ekim 2002: Saddam, tek adaylı devlet başkanlığı referandumunu yeniden 7 yıllığına kazandı.
9 Nisan 2003: Amerikan güçleri Bağdat’a girdiler.
30 Ocak 2005: Silahların gölgesinde geçici Ulusal Meclis için halk sandık başına gitti.
13 Şubat 2005: Bir çok bölgede sandıkların dahi açılmadığı sözde genel seçimin sonuçları açıklandı. Oyların yüzde 48’ini, seçimlere ortak listeyle giren Şiiler, yüzde 26’sını Kürt ittifakı aldı.
28 Şubat 2005: Bağdat’ın güneyinde, bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 110 kişi öldü.
3 Mart 2005: Irak’ta ölen Amerikalı asker sayısı resmi olarak 1500’ü geçti.
4 Mart 2005: İtalyan rehine Giuliana Sgrena’nın kurtarılması, Amerikan askerlerinin ateş açarak bir İtalyan ajanı öldürmesi üzerine trajediye dönüştü.
16 Mart 2005: Irak’ta 30 Ocak’ta yapılan seçimlerde oluşturulan meclis ilk kez toplandı.
Alternatif medyayı yok etme girişimi
Vahşetini gizlemek üzere karşıt medyayı susturmak için baskı, sindirme ve katletme gibi her yolu denedi. Amerikan birlikleri Bağdat’a girmeden önce El-Cezire bürolarını hedef aldı. Saldırıda gazeteci Tarık Eyüb hayatını kaybetti. Washington Katar Emiri’ne El-Cezire’yi kapatması için baskı yaptı. Rumsfeld, El-Cezire’yi Iraklı direnişçilerle işbirliği yapmakla suçladı. ABD tarafından atanan Allavi başkanlığındaki işbirlikçi hükümet El-Arabia’nın yayın yapmasını yasakladı. ABD güçleri Abu Dabi TV’nin bürolarını bombaladı. Vahşeti görüntüleyen Reuters kameramanını öldürdüler.
Görüldüğü gibi ABD, vahşetini dünyaya duyuracak alternatif medya organlarını ortadan kaldırmak istemektedir. Demokrasi havarisi ABD’nin Millî Gazete gibi gerçekleri ortaya koyan basına tahammülü yok. Washington sadece kendi kurdurduğu El-Hurra gibi yayın yapan medya kurulşlarından memnun oluyor ve de onları destekliyor.
Sevilmemeye de tahammülleri yok
“ABD’nin Türk halkı nezdinde imajını düzeltin”
Başta İslam dünyası olmak üzere tüm dünyaya meydan okuyan ABD, Türkiye’yi de tehdit etti. Türkiye’ye “ ABD’nin halkınız nezdindeki imajını düzeltin” şeklinde bir tehdit, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un üç numaralı yetkilisi, Bakan Yardımcısı Douglas Feith’den geldi. Önde gelen Siyonistlerden olan Feith, Türkiye’de Amerikan karşıtlığının sürmesi durumunda, iki ülke ilişkilerinin gerçek anlamda sürdürülebilir olamayacağı mesajını vererek, bu konuda çaba gösterilmesi tehdidinde bulundu. (18 Şubat 2005)
Council on Foreign Relations (CFR) adlı düşünce kuruluşunda düzenlenen panelde, Türkiye’deki Amerikan karşıtlığı konusundaki bir soruya verdiği cevapta Feith, ‘’Türkiye’de ve daha pek çok ülkede dile getirdiğim gibi ABD’nin çok önemli ortaklıkları ve ittifakları var. Bizim hükümet yetkililerimiz, Amerikan halkında ve ABD kongresinde, ortaklarımız ve müttefiklerimizin ne kadar değerli olduğunu anlatmak için çok çalışıyor. Demokratik ilişkilerden bahsettiğiniz zaman, bu ilişkilerin takdir edilmesinin, hükümet yetkililerini aşarak genel anlamda kamuoyuna inmesi gerek. Aksi takdirde ilişki gerçekten sürdürülebilir olmaz’’ dedi.
“Müslümanları öldürmek çok eğlenceli”
- Irak’ta siviller ölünce “savaşta böyle şeyler olur. Askerlerin yaptıklarından dolayı özür dilemek zorunda değilim. Kurşunla insan zımbalamak, öldürmek çok eğlenceli. Gerçekten savaş çok eğlenceli bir şey. İsrafil’in suru gibi. İt dalaşını seviyorum.” Bu sözler Irak’ta ve Afganistan’da binlerce Müslümanın katledilmesi emrini veren ABD’li Korgeneral James Mattis’e ait.
Ebu Garib Cezavenin komutanı Janis Karpinski, Irak’taki 2 numaralı işgal güçleri komutanı Tümgeneral Walter Wodjakowski’nin “ Masum bile olsalar, 15 bin sivili tutuyor olmamız umurumda bile değil. Savaşı kazanıyoruz” dediğini naklediyor.
Aslında bu sözler bile mevcut ABD’li yetkililerin Müslümanlara karşı olan kinini ve nefretini en çarpıcı bir biçimde ortaya koymakla kalmıyor. Bazı Amerikalı yetkilierin ne denli sadist ve barbar ruhlu olduğunu da gösteriyor.
Ortaya çıkan vahşet tablosuyla yüzlerinin çok daha iğrenç, çok daha kanlı olduğu ortaya çıktı. Irak’ın ötesinde tüm dünyayı katliam, işkence, tecavüz ve vahşetle cehenneme çeviren de, savaşlarla yeni ürettikleri silahları test eden de onlar.
Onlar kendilerinin açtıkları Haçlı savaşıyla tarihi eserlerin, kültürlerin ve Müslümanların kendileri için hiçbir değeri olmadığını gösterdiler.
Dine, kutsal değerlere vahşice saldırdılar. Camileri ve mescitleri bombaladılar. Yaralılara kurşun yağdırdılar. Böylece vahşi yüzlerini bi kez daha insanlara gösterdiler.
Çocukları da esir aldılar
- ABD’nin Irak’taki Ebu Garib cezaevinin eski komutanı Janis Karpinski, işkenceyi belgeleyen fotoğrafların ortaya çıkmasının ardından Mayıs 2004’te verdiği ifadede, Amerikan ordusu tarafından tutuklanan 11 yaşındaki bir çocuğa rastladığını itiraf etmişti.
Karpinski, genç yaştaki mahkumları ziyaretinde, 8 yaşında gösteren bir çocuğa rastladığını, 11 yaşında olduğunu söyleyen çocuğun, annesini görmek istediğini ve ağlayarak telefonla annesini aramak istediğini belirtmişti. Soruşturma çerçevesinde, 6 görgü tanığının verdiği ifadelerde, Ebu Garib’deki sivil bir soruşturma memurunun, sarhoş olduktan sonra 17 yaşındaki bir kız tutukluyu hücresinden çıkardığı bilgisi de yer alıyor. 4 kişinin, kızı, göğüslerini açmaya zorladığı ve öpmeye çalıştıkları, ancak olaydan ceza almadan kurtuldukları kaydedilmişti.
Gayret ve Hamiyet Kalmadı!
Mart 20, 2005
MERHUM üstad Necip Fazıl Kısakürek, vurdumduymazları şöyle anlatırdı: “Kapının önündeki paspasın üzerinde adamın kızının ırzına geçiyorlar. Tecavüze uğrayan kız avaz avaz bağırıyor, babası olacak herifin umurunda değil, evin içinde keyfine bakıyor…”
Kızının yahut karısının ırzına geçilirken aldırmayan, umursamayan, tepki göstermeyen adama ne derler? Alçak derler, deyyus derler, rezil derler, bayağının aşağısı derler…
BirMüslümanın dini, imanı, mukaddesatı, Şeriatı; ailesinin, kızının, mahreminin şerefinden, iffetinden, namusundan daha önemli ve önde değil midir?
Haberin devamı »
Öğretmene başörtüsü yasağı getiren yasaya ret
Mart 18, 2005
Almanya’da Kuzey Ren Vestfalya eyalet meclisi, eyaletteki okullarda Müslüman öğretmenler için başörtüsü yasağı getirilmesini öngören yasa tasarısını reddetti. Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) tarafından sunulan ve öğretmenlere insan onuru ya da kadın-erkek eşitliğine aykırı konuşmalar yapmalarını da yasaklayan yasa tasarısı, Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Hür Demokrat Parti’nin (FDP) oylarıyla reddedildi. Yasa tasarısı, Müslüman öğretmenlere başörtüsü yasağı getiriyor, ancak cüppeye ya da Hıristiyanlık sembolleri taşınmasına izin veriyordu. SPD, FDP ve Yeşiller Partisi’nden konuşmacılar, böyle bir ayırımın yapılamayacağını belirttiler. Buna rağmen SPD ve FDP partileri içinde başörtüsü yasağını onaylayanların olduğu, buna karşın Yeşiller Partisi’nin tamamıyla başörtüsü yasağına karşı çıktığı bildirildi.
ABD, Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nı görevinden aldırdı!
Mart 18, 2005
Görevden alınan Ülkü Ocakları Genel Başkanı Alişan Satılmış bir süredir “Faşizm ve emperyalizm karşıtı” tavırları ile dikkat çekiyor, Ülkü Ocakları teşkilatları da son dönemde Amerika ve İsrail karşıtı eylemler koyuyorlardı. Bu sert tavrı yüzünden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çeşitli defalar Alişan Satılmış’ı ikaz ettiği de biliniyor. Amerikalılar ile MHP’liler görüştüğü sırada Ülkü Ocakları’nın web sitesinde “İslam Emperyalizme Başkaldırıdır” şeklinde bir afiş yayınlandı. Afişte Pakistan Devlet Başkanı Müşerref, Afganistan Devlet Başkanı Karzai, Suud Kralı Fahd, Ürdün Kralı Abdullah, KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat, Irak’lı Kürt Liderler Talabani ve Barzani’nin ABD, İngiltere ve İsrail liderlerine biat eder vaziyetteki fotoğrafları yer alıyordu… Satılmış’ın yerine Devlet Bahçeli Ülkü Ocakları’nda Üniversitelerden sorumlu 27 yaşındaki Harun Öztürk’ün göreve gelir gelmez yaptığı ilk icraat da yukarıda sözü edilen “İslam Emperyalizme Başkaldırıdır” afişini web sitesinden kaldırmak oldu… Alişan Satılmış’ın görevden alınmasına yol açan son damla Amerikalıların şikayetiydi, ama bir başka sebep de bazı Milliyetçiler ile İşçi Partililer arasında oluşturulan “Kızılelma Koalisyonu”na karşı çıkışıydı. Başkan Satılmış bu koalisyonu “Bizim camiye gitmeyen adamla işimiz olmaz” diyerek bozmuştu!
16.3.2005 / NUHGÖNÜLTAŞ/TERCÜMAN
Edelman’ı kovmalı!
Mart 18, 2005
Sayın Büyükelçi şahin! Kırıcı ve yırtıcı! Saldırgan ve buyurgan! Cumhurbaşkanı’na “Biz Amerikayız ve istemiyoruz Suriye’ye gitmeni… Bu ziyaret gerçekleşirse Türkiye yalnız kalır…” diye tehdit gibi açıklama yapabiliyor. Büyükelçi’ye bak!
O karar veriyor. Yönlendiriyor. Şunu yap! Bunu yapma! Neredeyse Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’na, Başbakanı’na, Dışişleri Bakanı’na, “geceleri saat 10’dan sonra dışarı çıkmayın… Yatağa pijamasız girmeyin…” diye hayatın her santimetre karesini planlayıp programlayan “talimatnameler” gönderip, uymalarını isteyecek… Türkiye’yi, ABD’nin yanında Ortadoğu’daki değişimin ve arzulanan reformcu gelişmelerin yumuşak destekçisi olmaktan çıkartıp “komşularına karşı saldırgan” yapmak istiyorlar…
Irak’a Mehmetçik gönder. Saldır Araplara! Suriye’ye posta at! İran’a sopa göster! Rusya’ya yakınlaşma! Komşularımızı öldürmemizi, bombalamamızı, işgal etmemizi, dövmemizi istiyor. Bizi “oyuncak yapmak” istiyor. Buyurgan Büyükelçi’yi… Ankara’dan kovmalı. Bilek ister. Yürek ister. Güç ister.
16.3.2005 / NECATİDOĞRU/VATAN
