Kerkük’te Türkmen TV’sine saldırı

Ocak 31, 2005



Saldırıda ölen ya da yaralanan olmazken, saldırı noktalarından birinde polis aracından ateş açıldığı bildirildi.

Edinilen bilgiye göre, Bağdat Yolu üzerinde bulunan ve uydu kanalından yayın yapan Türkmeneli Televizyonu’na, TSİ 23:00 sıralarında silahlı saldırı düzenlendi. Saldırıların, 4 ayrı noktadan düzenlendiği ve saldırı yapılan noktalardan birinde polis aracından ateş açıldığı vurgulandı.

Seçim sonuçları ile ilgili bir program sırasında yapılan saldırıda can ve mal kaybı olmazken, binada hasar meydana geldi. Saldırıdan sonra bölge güvenlik görevlilerince kontrol altına alındı.

Zaman 7 günde 30 bin tiraj kaybetti

Ocak 31, 2005



Önceki hafta içerisinde Posta fiyatını yeniden belirledi.



Hafta arası fiyatını aşağı çekti. Posta’nın haftalık satışı 517 binden 582 bine yükseldi.



En dramatik sonuçlardan birini Zaman kaydetti. Önceki hafta 505 bin satan Zaman, geçen haftayı 475 binle tamamladı.



Hafta içi fiyatını aşağı çeken Sabah da tirajını tırmandırdı. 376 bin olan günlük satış ortalamasını, 50 bin dolayında artırdı.



Fiyatını değiştirmeyen gazetelerin satışları gerilerken Hürriyet’in satışı neredeyse değişmedi. 493 binden 490 bine çekildi.

YTL’de hesaplar tutmadı

Ocak 25, 2005

Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik kararlarından birisini alarak Yeni Türk Lirası’nı piyasaya çıkardı. Ancak Türk halkı, unuttuğu kuruşlu günlere alışamadı.

Alışverişlerde kuruş kullanımının bir türlü istenildiği oranda gerçekleşmediği gözlendi. Esnaf günde bir ya da iki kez kuruşla karşılaşırken, bazı vatandaşlar daha hiç kuruş görmedi.

Merkez Bankası’nın tahmini tutmadı

Yeni Türk Lirası operasyonunun başında Merkez Bankası, Kurban Bayramı’nın ocak ayı içerisinde olmasının eski TL-yeni YTL değişiminde büyük hızlanma sağlayacağını düşünüyordu. Çünkü, her bayram öncesinde Türkiye’nin para hacmi yüzde 40 oranında artıyor ve bayram sonrasında yeniden eski seviyesine iniyordu.

Yani, piyasaya YTL verilecek, bayramdan sonra da eski TL olarak piyasadan çekilecekti. Merkez Bankası böylece YTL’nin piyasadaki paranın yüzde 80′i seviyesine çıkmasını bekliyordu. Ancak beklenen olmadı. 19 ocak itibariyle piyasadaki YTL oranı sadece yüzde 36.3′de kaldı.

Merkez Bankası’nın umudu maaş ödemeleri

Şimdi Merkez Bankası umudunu maaş ödemelerine bağladı. Bankanın tahminlerine göre 1 şubattaki maaş ödemeleriyle YTL oranı yüzde 50′ye, 15 şubattaki maaş ödemeleriyle de yüzde 80-90′a çıkacak.

Bankalar hala eski liralarla ödeme yapıyor

YTL’nin piyasaya hızlı giriş yapamamasının en önemli nedeni, bankaların hala eski lirayla ödeme yapmaya devam etmesi. Oysa ilk planlamada bankaların eski liraları alıp yeni lirayla ödeme yapacakları böylece piyasadan sürekli olarak eski lira çekilip yeni lira verileceği öngörülmüştü. Bugünkü durumda ise banka şubeleri bir yana, ATM’lerde bile eski lirayla ödeme yapılmaya devam ediliyor.

Kuruşlar piyasaya hemen yayılamadı

Yeni lira operasyonunda ençok aksayan taraf ise kuruşların piyasaya yayılamaması oldu. Güçlü bir para biriminin en temel özelliği olan küçük para birimlerinin yaygın kullanımına Türkiye’de bir türlü geçilemedi.

Darphane Genel Müdürlüğü 1 milyar 200 milyon adet olarak öngörülen madeni para basımının 800 milyon adedini hazırladı. Fakat ne halk ne de esnaf kuruş talep edip kullanmadığı için kuruşlar kasalarda yeralamadı. bir çok esnaf daha kuruşu görmedi bile.

‘Kalıcı barışa kadar asker çekilmez’

Ocak 25, 2005



Kara Kuvvetleri Komutanı Ogeneral Yaşar Büyükanıt, Kıbrıs’ta kalıcı bir barışın sağlanmasını temenni ettiklerini, ancak barışın kalıcılığının nasıl olacağının da önem taşıdığını ifade ederek, ”Kesin ve kalıcı bir anlaşma olmadan buradan bir tek asker dahi gitmeyecektir” dedi.

Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı birliklerini denetlemek üzere KKTC’ye gelen Orgeneral Büyükanıt, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ziyaret etti.

Orgeneral Büyükanıt, ziyarette yaptığı açıklamada, birlikleri denetlemek amacıyla geldiği KKTC’de Cumhurbaşkanı’nı ziyaret etmekten mutluluk duyduğunu belirterek, şunları söyledi: ”Kalıcı bir barışın sağlanabilmesini temenni ediyoruz, en azından. Ancak bunun kalıcılığının nasıl olacağı da çok önem taşır. Bugün kalıcı gibi görünen ertesi günü değişebiliyor. Biz asker olarak, tabii ki Kıbrıs Türkünün güvenliği için, anlaşmalardan gücünü alan bir biçimde Kıbrıs adasında silahlı kuvvetlerimizi bulunduruyoruz. Kesin ve kalıcı bir anlaşma olmadan da buradan bir tek asker dahi gitmeyecektir.” Orgeneral Büyükanıt, Şehitler Haftası’nda KKTC’de olmaktan da ayrıca mutluluk duyduğunu dile getirdi.

Büyükanıt, Cumhurbaşkanı Denktaş’a, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın şildini takdim etti.

Konya Belediyesi (Tahir AKYÜREK) Ne İş Yapar? Bu Utanç Abidesini Kim Kaldıracak?

Ocak 25, 2005

 



Geçen yıl bayrama rastlayan bir günde çöken 11 katlı Zümrüt Apartımanı gerisinde gözü yaşlı insanlar, enkazında ise demir ve beton parçaları bıraktı.

Birçok ailenin yok olmasına ve onlarca insanın ölümüne neden olan Zümrüt Apartımanı’nın enkazı bile insanın içini acıtıyor, bir kez daha bu dramı bizlere hatırlatıyor.

Fakat binanın enkazından geriye kalan demir - beton parçaların kaldırılmaması ve enkazın etrafının çamurla kaplı olması belediyenin sorumsuzluğunu ortaya koyuyor.

Konya gibi büyük ve kalkınmış bir şehrin göbeğinde binanın yıkıldığı yerde oluşan büyük ve derin bir çukurun olması, ayrıca olayın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen halen daha enkazdan büyük parçalar kalması belediye nin sorumsuzluğunu ortaya koyuyor.

Şeytan Niyetine Taşladılar…

Ocak 23, 2005



İngiliz Reuters ajansına göre, önceki gün şeytan taşlamak için Mina’ya giden 2.5 milyon hacı adayının büyük çoğunluğu, ellerindeki taşları fırlatırken, bu darbeleri ABD Başkanı George W. Bush’u düşünerek indirdi. Reuters, çoğu hacı adayının Bush’u günümüzün şeytanı olarak gördüğünü ve attığı taşlarla sembolik olarak Bush’u hedeflediklerini söylediğini bildirdi.

İsrail Başbakanı Ariel Şaron ile İngiltere Başbakanı Tony Blair de, Bush ile birlikte şeytan niyetine taşlanan liderler arasında yer aldı.

Irak’ı işgal ettiği için

Reuters’a konuşan hacı adayları, Bush’u İsrail’i koruduğu ve Irak’ı işgal ettiği için şeytan olarak niteledi. Örneğin 2001′de Taliban’a esir düştükten sonra İslamiyete geçen İngiliz kadın gazeteci Yvonne Ridley, “Şeytan taşlarken Bush’u, Şaron’u ve Blair’i düşünmeden edemedim” dedi. Mısırlı Tia’amah Muhammed de, “Evet, şeytan Bush’tur. Şaron ve Blair de öyle. Taşları atarken onları düşündük ve öfkemiz biraz yatıştı” diye konuştu.

Buna karşılık hacı adayı Müslümanların bir bölümü ise şeytan taşlarken akıllarından siyasetin geçmediğini belirterek, “Bu Allah için yapılan bir şey, taş atarken sadece Allah’ı düşündüm” dedi.

Suudi Arabistan Kralı Fahd ile Veliaht Prens Abdullah, yayımladıkları mesajda, Müslümanları Allah’a ve O’nun resulü peygambere karşı savaş açmak anlamına gelen terörizmden uzak durmaya davet ederken, İslamiyetin bağışlama ve ılımlılık vaaz eden öğretisine sadık kalınmasını istediler.

Almanya’da yeni baskılar başlıyor

Ocak 23, 2005



Der Spiegel dergisinin haberinde, eyalet içişleri bakanlarının, 1
Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe giren ve ülke için tehdit
oluşturduğundan şüphelenilen yabancıların sınır dışı edilmelerine
imkan veren yeni Göç Yasası’na dayanarak, sınır dışı etmek istedikleri
radikal dincilerle ilgili listeler hazırladıklarını yazdı.

Bavyera Eyaleti İçişleri Bakanı Günther Beckstein, Federal
İçişleri Bakanı Otto Schily tarafından koalisyon ortağı Birlik
90/Yeşiller’in tepkisine rağmen alınan karar doğrultusunda kendileri
için yeni imkanların doğduğunu ve bu fırsatlardan kararlı şekilde
faydalanacaklarını söyledi.

Bu yabancıların sınır dışı edilmeleri konusunda Leipzig kentindeki
Federal İdare Mahkemesi sorumlu olacak ve temyize gitme hakları
bulunmayacak.

‘Sokak Polisi’ geliyor

Ocak 23, 2005

Kapkaç, dolandırıcılık, hırsızlık gibi mala karşı suçların son yıllarda artması üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü yeni bir projenin hazırlığına başladı.

Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı proje çerçevesinde, büyükşehirler ve metropoller başta olmak üzere illerde Sokak Suçlarını Önleme Büro Amirliği kuracak. Sokak Suçlarını Önleme Büro Amirliği, Asayiş Şube Müdürlüğü bünyesinde görev yapacak.

Sokak Suçlarını Önleme Büro Amirliği ekipleri, kapkaç, yankesicilik, kaldırımcılık, hırsızlık gibi olayların önlenmesiyle mücadele edecek. Proje çerçevesinde Yankesicilik ve Dolandırıcılık Büro Amirliği’nin adı Dolandırıcılık Büro Amirliği olacak. Yankesicilik bünyesi içerisinde yer alan ‘’kaldırımcılık, muslukçuluk, pislikçilik’’ gibi olaylar, Sokak Suçlarını Önleme Büro Amirliği görevlilerince değerlendirilecek.

OLAYLARDA ARTIŞ VAR

Alınan bilgiye göre polis bölgesinde Türkiye genelinde 2003 yılında 321 bin 805 olay meydana geldi. Asayiş olayları 2004 yılında yüzde 10’luk bir artışla 353 bin 692’ye ulaştı.

Asayiş olayları içerisinde mala karşı suçlarda da yüzde 10’luk bir artış oldu. 2003 yılında 178 bin 3 mala karşı olay meydana gelirken bu rakam 195 bin 328’e yükseldi.

Mala karşı işlenen suçlarda en büyük artış yüzde 31 ile yankesicilik ve kapkaçta oldu. Yankesicilik ve kapkaç olayları, 2003 yılında 12 bin 793 iken, 2004 yılında 16 bin 790’e yükseldi.

Evden hırsızlık olaylarında 2003-2004 yıllarında yüzde 15’lik artış meydana gelirken, işyerindeki hırsızlıklarda yüzde 6 oranında artış kaydedildi. Oto hırsızlığı olaylarında bir değişiklik olmadı.

Şahıslara yönelik gasp olaylarında ise yüzde 35’lik bir artış meydana geldi. 2003 yılında 3 bin 158 kişi gasp yoluyla soyulurken, bu rakam 2004 yılında 4 bin 259’a ulaştı. (aa)

İran’la savaş ihtimali var mı?

Ocak 23, 2005

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de, (Kıbrıs ve Ege’de sıcak sorunlar yaşadığımız) Yunanistan tehdidi alt planlara indirilirken, İran tehdidine özel vurgu yapılması konuşuluyor. Yani İran’a karşı gardımızı almamız istikametinde telkinler…

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “İran sınırı 17 Mayıs 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin anlaşmasından bu yana, yani tam 365 yıldır küçük düzeltmeler hariç değişiklik göstermemiştir” der. Bunu, İran’la Türkiye arasında bir savaş ihtimalinin gündeme geldiği her ortamda ve barış sürecini korumak için tekrarlar. Cumhurbaşkanı iken bir ara, Başbakan Tansu Çiller ve askerlerin ortak kararı ile İran topraklarına sıcak takip için savaş uçağı gönderilereceği haberi dönemin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin tarafından kendisine bildirildiğinde de böyle bir tepki ortaya koyar ve uçakların gönderilmesini önler. İran’la Türkiye’nin savaşma ihtimali var mı? Bunun reel bir vasatı yok. Meğer ki, iki tarafta da çılgınlaşma emareleri belirsin. 365 yıllık sınır değişmezliği de bunun göstergesi…. Bir ara Türkiye İran’ın devrim ihracından endişe etti, İran da, devrim yüzünden İran üzerindeki çıkarlarının engellendiğini düşünen küresel güç odaklarının Türkiye üzerinden bir operasyonla İran’a darbe vuracaklarından kaygı duydu…”İran’ın geliştirdiği Şahab füzeleri ile Türkiye’nin bile vurulabileceği” temaları medyaya yansımaya başlıyor. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de, (Kıbrıs ve Ege’de sıcak sorunlar yaşadığımız) Yunanistan tehdidi alt planlara indirilirken, İran tehdidine özel vurgu yapılması konuşuluyor. Yani İran’a karşı gardımızı almamız istikametinde telkinler… Soru şu: -Niye vursun İran Türkiye’yi? Ya da tersi: -Türkiye’den İran’a yönelik bir tehdit mi var ki, İran Türkiye’ye karşı bir füze geliştirsin? Şu anda her iki ülkede de birbirine karşı böyle bir tehdit potansiyeli yok. Türkiye ve İran yönetimleri de herhangi bir gerilim arayışında değil. Ama “gerilim kotarıcıları” faaliyette… Irak’ın elinde de Türkiye’yi vuracak cehennem topları bulunduğu yazılıp çiziliyordu. Gerçi Saddam, elinde hiçbir şey bulunmasa da çevreye tehditler savuracak bir megalomani içindeydi. Ama elinde bir şey bulunmadığı da son savaştaki dirençsizliği ile ortaya çıktı. İşin ilginç yanı, Saddam’ın elindeki silah gücünü savaş sebebi sayan Amerika bile bugün kitle imha silahı bulamadığını itiraf etmek zorunda kalıyor. İran Amerika’nın boy hedefi. Şu an Amerika’daki savaş lobisi İran’a savaş açabilme gerekçesi aramakla meşgul. İsrail de İran’ın vurulması için can atıyor. İstenen şu: İran’a hem savaş açılmalı, hem de müstakbel savaşında bölgesel ortaklar bulunmalı….

17.1.2005 / AHMET TAŞGETİREN/YENİ ŞAFAK

Her büyük afet ilahi bir cezadır

Ocak 23, 2005

Her büyük felaket ve afet İlahi bir cezadır: ‘İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır.’(30/Rum, 41).

Avustralyalı yerbilimcileri, Hint Okyanusu’nda meydana gelen 9 büyüklüğündeki depremin ardından dünyanın hâlâ ses çıkarmayan bir zil gibi titrediğini, bu titremelerin dünyanın daha önce yaşadığı titremelerden daha şiddetli olduğunu belirtiyor. ABD’li uzmanlar da, son 40 yıl içinde meydana gelen en büyük depremin dünyanın kendi etrafında dönüş hızını artırdığını, bunun günlerin kısalmasına sebep olduğunu belirtirken, depremin aynı zamanda dünyanın ekseninin de değişmesine sebep olduğunu kaydediyor. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamak için uzman olmaya gerek yok. Ocak ayının ortasında İstanbul günlük güneşlik. İnsanlar ceketle dolaşabiliyor. Bu mevsimde kar yağması, kış kıyamet olması lazımdı. Avrupa’da fırtınalar, kasırgalar ortalığı kasıp kavuruyor… Belli ki dünyanın hassas dengesinde hissedilir derecede bir bozulma var. Bu da bizim üzerinde yaşamakta olduğumuz gezegene yaptığımız gayr-ı tabii ve gayr-ı ahlaki müdahalelerin sonucunda vuku bulmaktadır. Bilimsel bakış açısından, afetlerin nesnel sebepleri vardır, aşkın sebepleri görmezlikten gelinir. Tabiatın kendinden menkul bir gücü ve kerameti yoktur. O belli bir düzen içinde (Tekvin üzere) hayatiyetini sürdürmektedir. Yerde ve göklerde olan her şey Allah’ın kudret eli altındadır, O’nu tesbih eder, yüceltir. Kainat bizim için ‘teshir’ edilmiş, yani istifademize ve kullanımımıza sunulmuştur. Yine de babamızın çiftliği gibi kullanamayız. Mülk bize ait değildir, istifademize sunulmuş olsa bile, onun kullanım kılavuzu ve kurallarını biz tayin etme hak ve yetkisine sahip değiliz.

‘Künî Emr-i İlahiyle ‘tekvin’ bulan ‘kainat’ son derece hassas bir denge üzerinedir: ‘Gökyüzü! (Allah) Onu da yükseltti ve mizanı koydu. Sakın mizanda ‘haksızlık ve taşkınlık yapmayın.’ (55/Rahman, 7-8).

‘Mizan’ hassas denge demektir. Gündelik hayatımızda, alışverişte, ticarette, aile bireyleri, diğer insanlar ve tabiatla olan ilişkilerimizde mizan esastır. Çünkü kainatın düzeninde hassas bir mizan vardır. Bir başka ifadeyle mizan ekolojik dengedir. Varlıkta mizanın bozulması sınırların aşılması, ekolojik dengenin altüst olması demektir….İnsan tahripkar, saldırgan ve bozucu (Müfsit) bir tabiata da sahiptir. İçinde yaşadığımız fiziki çevreye ‘uyum’ sağlama konusunda ne kadar başarılı olduğumuz son iki yüz yıllık tarihimizde vuku bulan büyük ve aynı zamanda gayr-ı tabii olaylara bakarak anlayabiliriz. Nükleer silahlar, atom bombaları ve ardı arkası gelmeyen yeraltı denemeleri canlı hayatın kendisini sınır noktalarına getirmiş bulunmaktadır. Bu da üstün zekamıza, bilgi birikimimize ve teknolojide kat edilen üstün ilerlemeye rağmen, aslında ne kadar akıldan yoksun olduğumuzu gösteriyor. Modern dünyaya akıl değil, nefsin tutkuları yön veriyor. Bu kadar cömert, estetik, zengin ve hayatın bütün güzelliklerini içinde barındıran gezegeni nefsimizin tutkuları sonucunda tahrip ediyor, geleceğimizi tehdit altına sokuyoruz. Her büyük felaket ve afet İlahi bir cezadır: ‘İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır.’(30/Rum, 41).

17.1.2005 / ALİ BULAÇ/ZAMAN

İHH bayramda da köprü oluyor

Ocak 16, 2005

Kurban Bayramında hayırseverlerden kurban bağışı kabul eden İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH), kesilen kurban etlerini başta tisunami felaketinin vurduğu Güney Doğu Asya olmak üzere kriz bölgelerindeki ve gelir durumu düşük yerlerdeki dul, yetim ve dar gelirli ailelere dağıtacak.

Otuz sivil toplum kuruluşu ve medya organıyla işbirliği yaparak topladığı yardımları önceki gün Güney Doğu Asya’ya ulaştırmak ve hayat şartlarını iyileştirmek için bölgeye bir ekip gönderen İHH, yaklaşan Kurban Bayramı dolayısıyla “Kurban Projesi” çalışmalarını sürdürüyor. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da kurban bayramında hayırseverlerden kurban bağışı kabul eden İHH, kesilen kurban etlerini başta Güney Doğu Asya olmak üzere kriz bölgelerindeki ve gelir durumu düşük yerlerdeki dul, yetim ve dar gelirli ailelere dağıtacak.

Vakıf Başkanı avukat Bülent Yıldırım, temel gayesi, yeryüzünün tüm coğrafyalarına ulaşmak, ayrı iklimlerdeki insanlarla kucaklaşmak olan İHH’nın, bu yıl da kurban ibadetini hakkıyla yerine getirmek isteyenlerle mazlumlar arasında köprü olmaya devam ettiğini belirtti. 2004 yılının son günlerinde meydana gelen deprem ve tisunami felaketi sebebiyle oldukça mağdur durumda olan Güney Doğu Asya’ya ağırlıklı olmak üzere, Irak’tan Filistin’e, Çeçenistan’dan Etiyopya’ya, Bolivya’dan Afganistan’a kadar birçok bölgeye kurban yardımlarını ulaştıracaklarını söyleyen Yıldırım, tüm hayırseverleri bu yardımlarına destek olmaya davet etti.

Naciye KAYNAK / İSTANBUL

Yasak mağdur etmeye devam ediyor

Ocak 16, 2005

Hak-İş Genel Başkan Yardımcısı ve Öz-İplik-İş Sendikası Genel Başkanı Yusuf Engin, başörtüsü yasağının yüzbinleri mağdur etmeye devam ettiğini belirterek, bunun son örneğinin de gazetemizin muhabirlerinden Naciye Kaynak’ın konusu “demokrasi ve bağımsızlık” olan bir toplantıya alınmaması olduğunu dile getirdi.

Yusuf Engin konuyla ilgili yaptığı açıklamada Anasol-D Hükümeti döneminde getirilen kısıtlamaların etkisinin halen devam ettiğini kaydederek, “İmam hatip liselerinin orta kısımları ve Kur’ân kurslarının kapatılmasıyla din eğitimine indirilen darbelerin hemen ardından, imam hatip liselerinde, üniversitelerde ve devlet kuruluşlarında ‘başörtüsü yasağı’ uygulanmaya başlamıştır. Anasol-D Hükümeti’nin yasakları düzeltmek için ‘tepki olarak’ halkın büyük bir teveccühüyle iktidara gelen AKP Hükümeti hiçbir şey yapmamıştır” dedi.

Yusuf Engin, iktidarın imam hatiplerinin de içindeki meslek liselerinin üniversiteye girişi önündeki engeli kaldırmaya iki defa, YÖK Kanunu’nu değiştirmek için beş defa girişimde bulup daha sonra geri atım attığını, Kur’ân kurslarıyla ilgili bir yönetmelik değişikliğinin de arkasında duramadığı belirtti.

SON MAĞDUR NACİYE

KAYNAK

Bugün başörtüsü yasağının yüzbinleri mağdur etmeye devam ettiğini dile getiren Engin, şunları söyledi:

“Bunun da en son örneği 12 Ocak 2005 tarihinde, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile İletişim Araştırmaları Derneği’nin Galatasaray Üniversitesi’nde düzenledikleri, “Demokrat, Bağımsız ve Saygın Medyanın Hayata geçirilmesi’ başlıklı 2. Türkiye Gazeteciler Konferansı’nda yaşanmıştır. Yeni Asya Gazetesi muhabirlerinden Naciye Kaynak başörtülü olduğu gerekçesiyle konferansa alınmamıştır. Konusu ‘demokrasi ve bağımsızlık’ olan konferansa katılımı engellenen Kaynak’ın durumu, din ve vicdan hürriyeti üzerindeki yasakların devam ettiğinin göstergesidir. Medya ise kendi yazdığı ve söz verdiği ‘basın ahlak ilkelerine’ uymamıştır.”

ÜNİVERSİTELERİN

BAĞIMSIZLIĞI

AÇISINDAN DÜŞÜNDÜRÜCÜ

Üniversitelerin dayandığı “evrensel değerler olan insan hakları, demokrasi, barış ve özgürlükler”in en iyi şekilde yaşanması gereken bir ortamda, bu olayın gerçeklemesinin üniversitelerinin “bağımsızlığı” açısından da düşündürücü olduğunu vurgulayan Engin, şöyle dedi:

“İnsanlar gerçek mânâda din ve vicdan hürriyetlerini yaşayabilmelidirler. AB sürecinde din ve özgürlüğü, din eğitimi ve başörtüsü hakkındaki yasaklar hemen kaldırılmalıdır. Aksi takdirde sorun toplumu ve AB yolunda Türkiye’yi rahatsız etmeye devam edecektir. Başörtülü hızların eğitimi için çözümü yurt dışında bulan Başbakan Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin, toplumun geniş bir kısmını ilgilendiren başörtüsü yasağı konusunda ne yapacaklarını merakla beklemekteyiz.”

Fatih KARAGÖZ / ANKARA

Hacca geç değil genç gelmek lazım.

Ocak 16, 2005

Türk hacı adaylarının yaş ortalamasının yüksek olması Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yeni arayışlara itiyor. Yaşlı hacı adaylarının hasta olanları Arafat’a ambulanslarla taşınacak.

Dün Mekke’deki Türk Hastanesi’ni ziyaret ederek burada tedavi gören hacı adaylarına geçmiş olsun dileklerini ileten Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Hacca geç değil genç gelmek lazım.” çağrısını yineledi. Bardakoğlu, “Hastalarımız için ne yapsak azdır. Bir tane hastane az gelebilir, önümüzdeki yıl kapasiteyi daha da artıracağız. Hasta hacı adaylarımızın hepsini ambulanslarla Arafat’a taşıyacağız. Şuurları kapalı dahi olsa hastalar Arafat’a çıkabilirler.” dedi.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, hastanedeki servisleri gezerek hastaları tek tek ziyaret ederek, Başhekim Dr. Taner Gökçınar’dan hacı adaylarının durumu hakkında bilgi aldı. Türk hacı adaylarının yaş ortalamasının yüksek olduğunu belirten Bardakoğlu, bu yüzden hastalanan hacı adaylarının sayısının da oldukça yüksek olduğuna dikkat çekti. “Hacca geç değil genç gelmek lazım.” diyen Bardakoğlu, bunun da Türk milletinin bilinçlenmesi ile ilgili bir durum olduğunu belirtti. Bardakoğlu, “Kur’an-ı Kerim’de ‘hacca gücü yetenler gitsin’ buyuruluyor. Burada bir incelik var. Gücü yetmesinden maksat mali olarak ve bedensel olarak gücün yetmesi anlamında. Her bakımdan bu gerekiyor. Maalesef yaş ortalamasının en yüksek olduğu ülkelerden birisiyiz. Haremde baktığınız zaman dikkatinizi çekecektir. Tabii haliyle yaş ilerleyince hastalanma olayına daha sık rastlanıyor.” diye konuştu. Hastaneye gelen hacı adaylarına ilaç, tedavi ve poliklinik hizmeti verildiğini söyleyen Bardakoğlu, Mekke’de bulunan sağlık ekibinin mesai kavramını gözetmeden 24 saat görev yaptığını dile getirdi.

Türk hacılarının okuma alışkanlığının olmadığından yakınan Bardakoğlu, “Haremde izleyin, diğer hacılar okuyor, bizim hacılarımız ise sohbet ediyor. Bu sene çok kaliteli üç kitap dağıttık; ama maalesef bizim hacılarımız okumuyorlar.” şeklinde konuştu.

Mekke Türk Hastanesi Başhekimi Dr. Taner Gökçınar da Mekke Türk Hastanesi hakkında bilgi verdi. Diyanet’in, Mekke’de 485 kişilik sağlık ekibi bulunduğunu söyledi. Gökçınar, poliklinik ve sağlık ocaklarında şimdiye kadar toplam 106 bin 376 hasta muayene edildiğini ve 58 hacı adayının yatarak tedavi gördüğünü söyledi. Türk Hastanesi’nin hizmetlerinin Suudi Sağlık Bakanlığı tarafından takdirle karşılanıp ruhsatlandırıldığını kaydeden Gökçınar, şöyle konuştu: “Sağlık ekibimiz 1 ekip başkanı, 2 ekip başkan yardımcısı, 1 baştabip, 5 baştabip yardımcısı, 55 idari personel, 45 uzman doktor, 92 pratisyen doktor, 3 diş tabibi, 3 asistan doktor, 9 eczacı, 42 laborant, 143 hemşire, 36 sağlık memuru, 48 hastabakıcı olmak üzere toplam 485 kişilik bir ekip. Hastanemizde 2 erkek polikliniği, 2 kadın polikliniği, eczane, röntgen, laboratuvar, ortopedi, üroloji, göğüs hastalıkları, genel cerrahi, diş, göz, KBB, USG, psikiyatri, kadın doğum, cildiye, nöroloji vb. servisler bulunmaktadır.”

Mehmet Kamış

Mekke

Misyonerlikten korkuluyor ama 20 bin ilahiyatçı boşta

Ocak 16, 2005

Osman Yalçıntaş, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni 1999’da bitirmiş. 6 kez Kamu Personeli Sınavı’na girmiş, ancak öğretmen olma hayali hep boş çıkmış.

3 yıldır bir yakınının marketinde tezgahtarlık yapan Yalçıntaş, şimdi yeni sınav için ders çalışıyor. Erzurum İlahiyat Fakültesi’ni bitiren Menderes Karacabey de 4 yıldır öğretmen olamayanlardan. Yozgat’ın Yerköy ilçesinde babasının çay ocağında çalışıyor. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunları Hacı Gündüz ve Kahraman Selçuk ise İstanbul’da temizlik malzemesi satıyor. Hepsi aynı şeyi söylüyor: “Sınavlarda kontenjan çok düşük tutuluyor. Bizim gibi binlerce ilahiyat mezunu iş bulamıyor. Ama Türkiye’de misyonerlik tartışılıyor.”

İlahiyat fakülteleri her yıl ortalama 3 bin mezun veriyor. Kendi alanlarında bir işe giremeyen ilahiyatçılar, ‘ne iş olsa yaparım’ diyenlerin arasına katılıyor. Devlet memuru olmak için tek çare Kamu Personeli Seçme Sınavı. Ancak geçen sene sınava giren yaklaşık 10 bin ilahiyat fakültesi mezunundan sadece 700’ü öğretmen olabildi. Diyanet ise 2004’te 650 ilahiyat mezununu istihdam edebildi. Türkiye’de misyonerlik gibi konuların üstesinden gelecek birikimin olduğuna dikkat çeken Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Görmez, “Yapılması gereken bu birikimi çağdaş ve bilimsel yöntemlerle harekete geçirmek. 23 bin kadromuz boş. Milli Eğitim’in de ihtiyacı var. Ama binlerce ilahiyatçı işsiz.” diye dert yanıyor.

Tüm İlahiyat Fakülteleri ve İslam Enstitüleri Mezunları Derneği Başkanı Selahattin Yazıcı da, memurluk sınavına girmeyenlerle birlikte toplam 20 bini aşkın ilahiyat fakültesi mezununun boşta olduğunun altını çiziyor. Bunların, misyonerlik ve satanizm gibi zararlı akımlara karşı değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Yazıcı, yıllardır uygulanan ambargolara tep- ki gösteriyor: “Din derslerine uzmanları alınmadığı için başka branştaki öğretmenler giriyor. Diyanet İşleri de 23 bin imamsız cami- ye ilahiyatçı gönderemiyor.”

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Fayda ise, devletin Anayasa’da belirtilen ‘din eğitimi’ görevini yerine getirmediğini düşünüyor. İlahiyat fakültesi mezunlarının işsiz olmasının kendilerini ‘fevkalade üzdüğünü’ belirten Fayda, devletin maddi imkanları ölçüsünde yeni kadrolar açmasını istiyor ve ilahiyat mezunlarının bunu sabırsızlıkla beklediğini hatırlatıyor.

Misyonerlik faaliyetine maruz kalanlara iyi bir din eğitimi verilmesi gerektiğini anlatan Fayda, Türkiye’de din öğretimi yapılmasına rağmen din eğitimi verilmediğini ifade ediyor. Anayasa’nın 24. maddesinin din öğretimi ile birlikte din eğitimini de öngördüğünün altını çizen Prof. Dr. Mustafa Fayda şunları kaydediyor: “Anayasa, din eğitimini şahıslara bırakmamış, devlete vermiş. Devlet de bu görevini yapmayınca meydan boş kalıyor. Devletin, Anayasa’nın bu çalışmayan maddesine işlerlik kazandırması için din eğitimi konusunda bir kanun çıkarması gerekiyor. Din öğretiminde, İslamiyet’te ‘namaz kılma, oruç tutma vardır, denir ve orada kalırsınız. Din eğitiminde ise camide abdest alması, namaz kılması öğretilir, Allah anlatılır, onun için gözyaşı dökülür.” Fayda, gerekli din eğitiminin verilmemesinin sakıncasını ise şöyle özetliyor: “Halk bütün rüzgarlara açık hale gelir. Misyonerlerin işi kolaylaşır.”

“Din elden gidiyor” tartışmasını, 2 Ocak’ta eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in eşi DSP eski Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit başlatmıştı. Yazılı bir açıklamayla konuya değinen Ecevit, misyonerlerin Türkiye’deki faaliyetlerini yoğunlaştırdığını belirtmiş ve şu görüşleri dile getirmişti: “AB’ye gireceğiz derken, dinimiz elden gidiyor. Ülkemde Müslümanlığın gerilemesine razı olamam. Kimi vatandaşlarımız kâh ikna yoluyla kâh çıkar sağlanarak Hıristiyan yapılıyor. Takkenin üzerine haç geliyor. İnsan inançsız olmaya görsün, her hareketi takiyye olur. Ben takiyyelerle yönetilmek istemiyorum. Ben ülkemi geri istiyorum.”

Bu açıklamaya ilk tepki hükümetten gelirken, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “DSP iktidarında İslamiyeti anlatacak kurumların nasıl zayıflatıldığı, Kur’an kurslarının, imam-hatip liselerinin nasıl kapatıldığı aklıma geldi, açıklamayı okuyunca kara kara düşündüm.” demişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Rahşan Ecevit’e şu cevabı vermişti: “Hallerine güler misin ağlar mısın? ‘Eser, müessiri ile değerlidir’ diye atalarımızın çok değerli bir kelam-ı kibarı vardır. Söz, çok önemlidir… Bizden önceki hükümet, AB’ye girmek istemiyor muydu? Üçlü koalisyon AB rüşt-ü sebatını kabul etmedi mi? Altındaki tüm maddelere imza atmadı mı? Peki ne oldu da bunlar şimdi geri vitese takıyorlar? Anlamak mümkün değil.”

Daha sonra tartışmaya akademisyenler de katılmış, misyonerlik faaliyetlerinin Avrupa Birliği ile kıyaslanmasının doğru olmadığı, sıkıntının dini eğitim ve öğretimdeki yetersizlikten kaynaklandığı ifade edilmişti.

İbrahim Asalıoğlu

Ankara

Başörtüsü yürüyüşüne Kocaeli’nde destek

Ocak 16, 2005

YAKUP BULUT / ANKARA

Başörtüsü yasağının kalkması için İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıkan yürüyüşçüler 140 kilometrelik yol katederek Kocaeli’ye ulaştı. İzmit - Kuruçeşme otoban çıkışında, çeşitli siyasi ve sivil toplum kuruluşları mensupları tarafından, çiçeklerle ve alkışlarla karşılanan yürüyüşçüler, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi binası önüne kadar vatandaşaların yoğun ilgi ve sevgisiyle ulaştı.

Kocaeli Mazlum-Der Şubesi başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, yürüyüşçülere ve başörtüsü eylemlerine tam destek verdiklerini söyledi. Gergerlioğlu, “Mazlumder olarak 2005′i ‘başörtüsüne özgürlük yılı’ ilan ediyoruz. Toplumsal uzlaşmanın sağlanması yönünde bu büyük sorunu aşalım” diye konuştu.İstanbul’dan yürüyüşü başlatan grubun başında bulunan Fahrettin Tellioğlu adlı vatandaş da amaçlarının gündem oluşturmak değil, sorunun çözümü olduğunu ifade ederek “Eğer Türkiye Atatürk’ün bahsettiği muasır medeniyet seviyesine ulaşmak istiyorsa bu yakışıksız sorunu aşmak zorundadır” dedi.

Bâbil mirası yok ediliyor

Ocak 16, 2005

Irak’taki işgalciler tarihi Bâbil kentine büyük zarar verdi. ABD ve Polonya’ya ait askerî araçlar, dünyanın yedi harikası Babil’deki 2 bin 600 yıllık kaldırımları eziyor. Askerler, kum torbalarını un haline getirdikleri arkeolojik eserlerle dolduruyor.

Ünlü İngiliz müzesi British Museum tarafından hazırlanan raporda, Irak’taki işgal kuvvetlerinin tarihi Babil şehrini askeri üs olarak kullanarak dünyanın en ünlü arkeolojik hazinelerinden birine “kalıcı zarar” verdiği belirtildi. İngiliz The Guardian gazetesinde yer alan raporda, ABD ve Polonya askeri araçlarının, medeniyetin beşiği olan ve dünyanın yedi harikalarından birini barındıran Babil şehrindeki 2600 yıllık kaldırımları ezdiği ve arkeolojik parçaların kum torbalarını doldurmak için kullanıldığı ifade edildi. Iraklı antika uzmanları tarafından Babil’e davet edilen müzenin Eski ve Yakın Doğu Bölümü koruyucusu John Curtis de şehrin İştar Kapısı’ndaki ejderhaları oluşturan dekoratif taşların bir kısmının insanlar tarafından çıkarıldığını söyledi.

ABD ordusu, Saddam Hüseyin’i devirmek amacıyla başlayan işgalin hemen ardından, Nisan 2003′te Babil’de bir askeri üs kurmuş ve beş ay sonra bu üssü Polonyalı askerlere devretmişti. Curtis, raporda bunun “Mısır’daki Büyük Piramit ve İngiltere’deki Stonehenge çevresine bir askeri kamp kurmakla eş anlama geldiğini” dile getirdi. Babil’de bir askeri üs kurma kararını “üzücü” olarak niteleyen Curtis, şehrin büyük bir kısmının helikopter iniş yeri ve araba park yeri yapımı için dışarıdan getirilmiş kum ve çakıllarla kaplı olduğunu belirtti.

ABD, kamp yerini değiştirdi

Amerikan askerlerinin üs kurarak zarar verdiği açıklanan dünya kültür varlıklarından Babil’de ki kamp yeri değiştiriliyor. Polonya liderliğinde ki çokuluslu gücün sözcüsü, Varşova’nın buradaki bir askeri üssün antik sit alanı içinde olmasının uygun görülmemesi nedeniyle askerlerin bölgeden çıkarılmasını kararlaştırdığını söyledi. Domanski, Babil Kampı’nın yalnızca Irak değil dünya kültürel mirası için önemi nedeniyle Irak halkına ve bilim adamlarına geri verildiğini kaydetti.

Dehşet verici tahrip

British Museum’un raporunda, “Bu bölgeler hakkındaki gelecek bilgiler ciddi şekilde tehlikeye düşecek” denildi. İngiliz parlamentosu arkeoloji grubu başkanı Lord Redesdale de, The Guardian’a yaptığı açıklamada, dehşete düştüğünü söyleyerek, “Rezalet kelimesi yeterli değil, bu resmen dehşet verici” diye konuştu. Lord Redesdale, “Buralar dünyaya ait alanlar. Amerikan güçlerinin yaptığı sadece Irak’ın arkeolojisine zarar vermekle kalmıyor, aynı zamanda dünyanın kültürel mirasına zarar veriyor” dedi.

S. Arabistan’da bayram perşembe günü

Ocak 16, 2005

Daha önce Kurban Bayramı’nı 21 Ocak Cuma günü kutlayacağı açıklanan Suudi Arabistan’ın bu kararını değiştirdiği ve bayramı diğer İslam ülkeleri gibi 20 Ocak Perşembe günü kutlayacağı belirtildi. Suudi Basın Ajansı değişikliğin gerekçesini, iki kişinin Yüksek Yargı Konseyi’ne müracaat ederek 10 Ocak Pazartesi günü güneş batımından sonra yeni ayı gördüklerini söylemeleri olarak açıkladı. Konsey de bu ifadeyi doğru kabul ederek 11 Ocak Salı gününü Zilhicce ayının birinci günü olarak tescil etti.


Misyoner kuşatması

Ocak 13, 2005

Her türlü propaganda yolunu deneyecekler… Türkiye’deki Hristiyanların sayısını artırmaya çalışacaklar… Yakında ülkenin dört bir yanında kiliseler mantar gibi bitecek. Asıl amaçları ise belli: Türkiye’deki Hristiyanların sayısı çoğaldıkça, batılı devletler Anadolu’daki nufüzlarını artıracaklar. Sömürgeci devletlerin işleri daha da kolaylaşacak!

Bunların denetiminde tam 332 kilise var. 7 dergi, 7 gazete çıkarıyorlar, 7 radyodan yayın yapıyorlar. 3 yayınevi, 5 kitapevi ve bir kütüphaneye sahipler. Tam 49 adet vakıf kurdular. Sadece bu amaçla faaliyet gösteren 7 şirket bunlara ait. Misyonerler, Türkiye’de bir otel satın aldılar. Acentaları, kafeleri, tercüme büroları, kırtasiyeleri, manastırları, ve 44 adet dernekleri var. Şimdi sıkı durun… Türkiye’deki 1 kale, 4 harabe ve 2 müze bunların kontrolünde. Oluk gibi para akıtıyorlar.

Bu faaliyetleri, ağırlıklı olarak Güney Kore, ABD, İngiltere, Yeni Zelanda, Avusturya, Almanya, İsveç ve Romanya uyruklular yürütüyor. Adana, Edirne, İstanbul, Ankara, İzmir Trabzon, Antalya, Hatay, Bursa ve Samsun’u üs olarak seçtiler. Bütün Türkiye’deki faaliyetleri bu illerden yönlendiriyorlar. Asıl merkezler ise yurt dışında. Mesih inananları 50-55 binlik bir cemaate ulaştılar.

1970’li yıllarda Türkiye’de sadece 4 Protestan varken, bugün bu sayı 6 bini geçti. Ankara Yenişehir Sağlık Sokak’ta Türkiye Protestan Kiliseler Birliği’ni kurdular. Yehova Şahitleri, Bahailer, Protestanlar, Katolikler, Ortodokslar ve Süryaniler adına misyonerlik faaliyetinde bulunan binlerce insan, Türkiye’nin dört bir yanında cirit atıyor. Alanya’da gerçekleştirdikleri “2004 Yılı Bölge Konferansı”nda şu tesbitleri yaptılar:

* 67 milyon nüfuslu Türkiye’de Hristiyanlık tohumları atılmıştır.

* Adım adım hedefe doğru yaklaşılmaktadır.

* Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerine yönelmek gerekmektedir.

Protestanlar tarafından Kapadokya’da yapılan bir başka toplantıda ise, şu kararlar alındı:

* Türkiye’deki Protestan sayısı her yıl ikiye katlanmalıdır.

* Her ilde bir kilise açılmalıdır.

* Sloganımız, her evde bir İncil, her yerleşim biriminde bir önder ve topluluktur.

Bunların asıl hedefleri, Türkiye’nin üniter yapısı… “Hristiyanlığı yayma amacı” ve “Din değiştirme özgürlüğü” sadece birer maske! Attıkları adımlar ve aldıkları kararlar, gerçek amaçlarını açıkça ortaya koyuyor. Faaliyetlerini, Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yoğunlaştırıyorlar. Öncelikli hedefleri ise, Kürtler, Aleviler ve “Laz” dedikleri vatandaşlarımız.

- Türkiye’deki bütün eski kiliseler camiye çevriliyor. Hristiyanlara ibaret hakkı tanınmıyor.

Yakında hep birlikte atağa geçecekler… “İhtida” belgesi vererek Hristiyanlaştırdıkları Türk vatandaşlarına talimat verecekler. Hep birlikte nüfus müdürlüklerine müracaat ettirecekler:- Ben Hristiyanım, nüfus cüzdanımdaki din bölümünün değiştirilmesini istiyorum.

Nevşehir, Adıyaman, Kayseri, Isparta, Niğde, Düzce, Aydın, Çankırı, Sivas, Erzurum, Afyon, Şırnak, Elazığ, Ardahan, Erzincan, Gümüşhane, Aksaray ve Burdur gibi illerimize kadar girmiş durumdalar. Bunlar, sadece bizim insanımızı Hristiyanlaştırmıyorlar.

Binlerce vatandaşımızı bu ülkeden koparıyorlar. Türkiye’yi içten vurup, kendi insanımızı bize karşı kullanmanın alt yapısını oluşturuyorlar. Bu iş son derece tehlikeli bir yöne doğru gidiyor.

11.1.2005/EMİNPAZARCI/TERCÜMAN

Müslümanları parçalayalım

Ocak 13, 2005

Mart 2003’te RAND Corporation tarafından Zalmay Halilzad’ın karısı Ceryl Benard’a hazırlattırılan ve yoğun tartışmalara neden olan “Civil Democratic Islam: Partners, Resources and Strategies” adlı çalışmadan sonra yine RAND tarafından “U.S. Strategy in the Muslim World After 9/11″ adlı yeni bir çalışma hazırlandı.

Çalışma, İslam dünyasının geleceğinde kanlı iç savaşların nasıl damga vuracağına dair ürpertici projeler hakkında geniş bilgiler sunuyor. “Medeniyetler çatışması”ndan sonra neo-con’ların en orijinal keşfi olan “medeniyet içi çatışma”, daha doğrusu “İslam kendi içinde çatışacak” tezinin nasıl uygulanacağı projede apaçık ortaya koyuluyor. Doğrudan işgalleri ikinci plana iten ve Müslümanların dinini, kültürünü, alışkanlıklarını ve hayat tarzını temelden değiştirmeyi amaçlayan, “demokratikleşme” büyüsü adı altında Müslüman elitler üzerinden gerçekleştirilmesi planlanan proje, Thomas Friedman’ın sözünü ettiği, ABD’nin İslam dünyasında giriştiği “köklü devrim harekatı”nın ana stratejisi ile örtüşüyor. Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından RAND’a sipariş edilen ve ABD’nin İslam coğrafyasını nasıl kolonileştireceği sorununa cevap aranan çalışma, gelecekte yapılması planlananları değil, bugün Türkiye’de ve bütün Müslüman ülkelerde yürütülen çalışmaların kaynağını ortaya koyuyor.

15 Aralık 2004’te duyurulan “U.S. Strategy in the Muslim World After 9/11″ başlıklı çalışma, tam 567 sayfa. “Civil Islam”ın yazarı Cheryl Benard’ın yanısıra, raporun yazarları arasında RAND uzmanı Angel Rabasa, Christina Fair ve yine RAND çalışanlarından olan ve halen “U.S. Institute of Peace”in başında bulunan siyonist öncülerden Daniel Pipes var.

Bugün ABD’nin Türkiye dahil birçok ülkede yürüttüğü çalışmalara dayanak oluşturan rapor, İslam dünyası için tam bir kaos senaryosu. Atlantik’ten Pasifik’e uzanan geniş coğrafyada kanlı iç savaşlara, etnik çatışmalara, mezhep savaşlarına, iktidar mücadelelerine yol açacak plan, ne yazık ki, Müslüman entelektüeller, akademisyenler, kanaat önderleri, İslami cemaatler ve sivil toplum örgütleri üzerine kurulmuş… İç savaş anlamına gelen strateji Müslüman dünyayı, belki de yüz yıl sürecek sorunlara sürükleyecek iki çok önemli bölünme üzerinde duruyor: Şii-Sünni ve Arap-Arap olmayan ayrışması. Maddeleri özetleyelim:

Şii-Sünni bölünmesi: Müslümanlar’ın büyük çoğunluğunun Sünni olduğu, Şiilerin dünya Müslümanlarının yüzde 15’ini teşkil ettiği belirtildikten sonra ABD’ye Şiiler’le işbirliğine gitme önerisi yapılıyor…

Arap-Arap olmayan bölünmesi: Özellikle bir konu son derece dikkat çekici. İslam’ın dini ve siyasi anlamda ağırlık merkezi Arap olmayan ülkelere kaydırılacak… Arap dünyası dışındaki İslamizasyonun Arap karakterine dikkat çekiliyor. Ayrıca Afganistan işgali, İran devrimi, Birinci Körfez Savaşı, 11 Eylül ve Irak işgalinin Müslüman dünyasın siyasi eğilimlerini belirlediğini dikkat çekiliyor. (Türkiye bu projenin neresinde?)

Etnik topluluklar, kabileler ve klanlar: ABD’nin hedef bölgelerdeki operasyonlarında başarılı olabilmesi için aşiretleri yönetmesini öğrenmesi gerekiyor.

11.1.2005/İBRAHİMKARAGÜL/YENİŞAFAK

Mağdurlar bugün TBMM’de

Ocak 13, 2005

Ebubekir Gülüm- Ankara

Başörtüsüne özgürlük için Şanlıurfa’dan Ankara’ya 43 günde yürüyerek gelen ve 38 gündür de Sıhhiye’de eylemlerini sürdüren başörtüsü mağdurları, olaylı Meclis yürüyüşlerinin ardından bugün yeniden TBMM’ye gidecekler. Mağdurlar kendilerini destekleyen sivil toplum kuruluşları ile birlikte yeni topladıkları imzaları bu kez TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış’a teslim edecekler.

Şanlıurfalı başörtüsü mağdurları Sıhhiye’de sürdürdükleri imza kampanyasının ikinci bölümünde topladıkları imzaları bugün TBMM’ye iletecekler. Yaklaşık 3 hafta önce yine imzalı dilekçeleri TBMM’ye teslim etmek için yürümek isteyince polis tarafından engellenmek istenen mağdurlar, bu kez sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle TBMM’ye gitmeyi planlıyorlar. Daha önce 70 bin imza toplayan mağdurlar bunları teslim etmek için Kızılay’dan yürümek istemiş polisin engellemesi karşısında ısrarcı olunca da 5 kişi gözaltına alınmıştı.

Özgürlük yürüyüşçülerin Mehmet Turmak, bugüne kadar topladıkları yeni imzaları Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış’a teslim edeceklerini söyledi. Elkatmış ile daha önce bu konuyu görüştüklerini ve imzaları kendisine iletebileceklerine dair sözlerini aktaran Turmak, bu kez başörtüsü şûrasına katılan sivil toplum kuruluşlarının da yanlarında olacağını vurguladı.

Sonraki Sayfa »