Avrupa’dan İran’a nükleer baskı
Kasım 30, 2004
VİYANA/ Fransa, İngiltere ve Almanya’nın, İran’a nükleer programını durdurmak konusunda nihai bir anlaşmaya yanaşmazsa, ülkeye uygulanacak yaptırımlar konusundaki girişimleri engellemeyecekleri uyarısında bulunduğu bildirildi.
Diplomatik kaynaklar, İran’lı yetkililere, Pazartesi gününe kadar bir anlaşma olmazsa, AB’nin, BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım uygulanması yönünde çıkacak bir kararı engellemeyeceğinin söylendiğini aktardı.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) Cuma günü sona ermesi planlanan toplantısında, İran’ın 20 santrifüj ünitesini araştırma amacıyla kullanmak istemesi nedeniyle AB’nin ”İran’ın nükleer programına” ilişkin sunduğu karar tasarısı oylanamamış, toplantı Pazartesi gününe ertelenmişti.
İran yönetimi, geçen ay AB’nin üç büyükleri Almanya, Fransa ve İngiltere ile yaptığı görüşmelerde, nükleer tesislerindeki uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tümüyle askıya almayı kabul etmiş ve 24 Kasım günü de bu taahhüdünü hayata geçirmişti. Ancak aynı gün UAEA’a bir mektup yazarak ”Araştırma amacıyla 20 adet santrifüj ünitesini nükleer madde yüklemeden kullanmak istediğini” bildirmişti.
Düşünce suçlarının affına EVET
Kasım 30, 2004
Af konusunda yapılan bir anketten çarpıcı sonuçlar çıktı. Milletvekillerinin de aralarında bulunduğu katılımcılar, yolsuzluk ve devlet aleyhine işlenen suçların affedilmesine karşı çıkarken, düşüncenin ifade edilmesinden kaynaklanan suçların affedilmesinden yana olduklarını bildirdiler.
Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde yüksek lisans öğrenimi gören, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde Emniyet Amiri olarak görev yapan İbrahim Hakkı Seydioğulları, “Türkiye’de Ceza Afları ve Afların Toplum Üzerindeki Etkileri: Ankara’da Af Konulu Anket Çalışması ve Analizi” adı altında bir tez hazırladı. Ankete dayalı tezin danışmanlığını Prof. Dr. Mesut Gülmez yaptı.
Ankete Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde görev yapan çeşitli rütbede polisler, Ankara Adliyesi’nde görev yapan savcı ve hakimler, Ankara Barosu’nda görev yapan avukatlar, 3 Kasım 2002’de seçilen 22. dönem milletvekilleri, Ankara Ulucanlar Cezaevi’ndeki tutuklu ve hükümlüler ile vatandaşlardan oluşan bin 300 kişi katıldı.
ÇIKINCA İŞ BULMAKTA UMUTLULAR
“Bireylerin ekonomik güçlükler içerisinde yaşaması suça neden olur” varsayımına, ankete katılanların yüzde 1.4’ü “hiç katılmıyorum”, yüzde 6.5’i “katılmıyorum”, yüzde 2.9’u “fikrim yok” derken, yüzde 35.9’u “katılıyorum”, yüzde 53.4’ü “tamamıyla katılıyorum” diye yanıt verdi.
Ankete katılan 208 tutuklu ve hükümlünün yüzde 53.4’ü, “cezaevinden çıktıktan sonra iş bulup bulamayacağı” sorusuna “Evet” yanıtı verirken, yüzde 46.6’sı ise iş bulamayacağını bildirdi. Bu kişilerden yüzde 36.2’si İŞKUR’un iş bulmada yardımcı olabileceğine inanırken, yüzde 63.8’i buna inanmıyor.
“KADER MAHKUMU” KAVRAMI İNANDIRICI DEĞİL
Ankete katılanların yüzde 68.9’u cezaların uygulama biçiminin caydırıcı olmadığına inanırken, polis, hakim, savcı ve avukatlarda bu oran yüzde 90’a kadar yükseliyor. Katılımcıların yüzde 66.8’i “İnsanın kaderine karşı gelememesi, suça neden olur” önermesine inanmadıklarını belirtirken, yüzde 24.6’sı buna inandığını bildirdi. Yüzde 8.6’sı ise fikirlerini açıklamadı.
YENİ BİR AFFA TEPKİ
“Yeni bir af yasasına göstereceğiniz ilk tepki ne olur?” şeklindeki soruya katılımcıların yüzde 36.7’si “öfke duyarım”, yüzde 11.6’sı “onaylarım”, yüzde 37.9’u “onaylamam”, yüzde 7.9’u “sevinç duyarım”, yüzde 5.9’u ise “umursamam” yanıtını verdi.
Milletvekillerinde “öfke duyarım” ve “onaylamam” diyenlerin oranı yüzde 97.3 oldu. Tutuklu ve hükümlülerden yüzde 44’ü “onaylarım”, yüzde 38.2’si “sevinç duyarım” dedi.
Ankete katılanların yüzde 65.2’si düşüncenin ifade edilmesinden kaynaklanan suçların affedilmesinden yana tavır koyarken, polislerde bu oran yüzde 50.8, hakimlerde yüzde 79.5, savcılarda yüzde 80.6, milletvekillerinde yüzde 90.9, avukatlarda yüzde 85.2, tutuklu ve hükümlülerde yüzde 44.1, vatandaşlarda ise yüzde 79.9 olarak gerçekleşti.
AFFIN TANIMI YENİDEN YAPILMALI…
Emniyet Amiri Seydioğulları’nın tezinin sonunda affın tanımının yeniden yapılmasına ihtiyaç duyulduğu vurgulanarak, “Önemli olan, yetkinin kötü niyet taşımadan, hukuka ve etiğe uygun, toplumsal gerekleri karşılayabilecek şekilde kullanılmasıdır. Bu beklenti, toplumun her kesiminde vardır” deniliyor.(aa)
CEZA AFLARI İNSAN HAKLARINA AYKIRI
Ankete katılanların yüzde 78.1 aftan yararlananların yeniden suç işleyeceğini belirtirken, affın cezaların caydırıcılığını önlediğini düşünenlerin oranı yüzde 84.5 oldu.
Ayrıca katılımcıların yüzde 64.5’i bazı suçların mahkemeler tarafından affının engellenmesi ya da bazı suçların affedilmesinde yetkili olmasını istediler. Hakimlerin yüzde 68.4’ü bu düşünceyi onaylarken, avukatlar ve milletvekillerinde bu oran yüzde 50’lere düştü.
Ankete katılanların çoğunluğu siyasetçilerin af yasalarıyla kuvvetler ayrılığına müdahale ettiğine inanıyor.
Katılımcıların yüzde 78.8’i ise, ceza aflarını, bireylerin haklarını ihlal eden suç ve suçluları kapsadığı için insan hakları kavramına aykırı buldu.
Affın amacının bozulan toplumsal barışı yeniden tesis etmek, cezaevlerinin yükünü azaltmak olduğu görüşüne katılanlar çoğunluğu oluştururken, ankete katılanlar affın toplumsal kin duygularını ortadan kaldırmadığı, adli hataları ise ortadan kaldırdığı düşüncesinde olduklarını belirttiler.
“NASIL OLSA AFFEDİLİRİM” DİYE SUÇ İŞLENİYOR
Suç işleyenlerin “Nasıl olsa ben de affedilirim” güvencesi ile hareket edip etmediklerine ise anket formu dolduranların yüzde 66.4’ünün katıldığı belirlendi. Tutuklu ve hükümlülerin yüzde 51.6’sı bu düşünceye katılmadığını ifade etti. “Suçlara öngörülen cezaların caydırıcı olmamasının suça neden olduğu” varsayımına katılımcıların geneli yüzde 72.7 ile onay verdi. Hakimlerde bu oran yüzde 76.3, savcılarda yüzde 78.2, milletvekillerinde yüzde 77.5, polislerde ise yüzde 93.6 oldu.
YOL KENARINA YERLEŞTİRİLEN BOMBA PATLADI: 2 ABD ASKERİ ÖLDÜ
Kasım 30, 2004
Bağdat’ta, yol kenarına yerleştirilen bir bombanın patlamasıyla 2 Amerikan askeri öldü, 3 kişi yaralandı.
Saldırıda ölen askerlerin başkette güvenliği sağlamaktan sorumlu Bağdat Görev Gücü’nde görev yaptıkları belirtildi. Saldırıyla ilgili ayrıntı verilmedi.
Ülkenin batısındaki Bağdadi’de de, bomba yüklü bir aracın bir polis kontrol noktasında infilak ettiği bildirildi. Yetkililer, saldırıda Irak güvenlik güçlerinden ölenler ve yaralananlar olduğunu bildirdi, ancak sayı vermedi.
El Cezire televizyonu ise saldırıda 6 ölü 9 yaralı olduğunu duyurdu.
PETROL BORU HATTINA SABOTAJ
Irak’ın kuzeyindeki bir petrol boru hattına sabotaj düzenlendiği ve hatta sızıntı meydana geldiği bildirildi.
Beyci rafinerisinden Macid Mamun adlı bir mühendis, Bağdat’ın kuzeyindeki Beyci rafinerisini, başkentin güneyindeki Dura rafinerisine bağlayan petrol boru hattında bu sabah iki patlama meydana geldiğini belirtti.
Mamun, 10 dakika arayla meydana gelen patlamalar sonucu hattaki sevkıyatın yüzde 80 oranında azaldığını kaydetti.
AVRUPA’DAN RUM ŞARTI
Kasım 30, 2004
Avrupa Birliği’nin 17 Aralık Zirvesi’nde ele alınacak taslak metin belli oldu. Türkiye’den, “Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanıması” istendi
REFORMLAR İÇİN ÖVGÜ
DÖNEM Başkanı Hollanda tarafından hazırlanıp, gelecek hafta son şeklinin verilmesi beklenen metinde, zirvenin detaylı gündemi yer aldı. Girişinde, Türkiye’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne uyum için gerçekleştirdiği reformlardaki kararlılığı övüldü. Ardından müzakere tarihi verilmesi ve bu sürecin nasıl işleyeceğine ilişkin şu şartlar sıralandı:
ÜYELİK 2014′TEN SONRA
“TÜRKİYE, Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanısın. Türk işçilerinin, serbest dolaşımın hakkından faydalanmaması için kalıcı tedbirler getirilsin. Müzakere süreci, üye ülkelerinin üçte birinin oyuyla askıya alınabilsin. İnsan hakları ihlalleri yoğunlaşırsa, müzakereler kesilsin. Türkiye’nin üyeliği, birliğin 2014 yılı bütçesi kararlaştırılana kadar sonuçlandırılmasın.”
‘BU TAKTİK, 40 KEZ DEĞİŞİR’
DIŞİŞLERİ Bakanı Abdullah Gül, Türkiye’ye diğer adaylardan farklı uygulama öngören bu girişime sert tepki gösterdi. AB’ye, “Rumlar tanınsın” şartı için, “Önce kendi kandırılmışlığının hesabını sorun” diye seslendi. Diğer şartlar için de, “Bunlar hep taktiktir. 40 kez değişir. Bizim beklentilerimiz karşılansın, müzakereler başlasın. Bu tip şeylere bakarız” dedi.
* * *
AB: Rumlar tanınsın
Brüksel’de 17 aralıkta yapılacak Avrupa Birliği zirvesinin taslak metni açıklandı. Taslak metinde, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı fiilen tanıması öngörülüyor.
Zirve taslağında, Türkiye’yi müzakereler öncesi yeni ve zor şartlar bekliyor. Taslakta, üyelik müzakerelerini garantilemek için iki konuda önemli şartlar öne sürülüyor. Taslak metinde Kıbrıs konusunda önemli bir noktanın altı çiziliyor ve “Türkiye, Kıbrıs’ı fiilen tanımalı” ( Kıbrıs Rum kesimi) ifadesi yer alıyor. Taslakta, “2014 bütçesi onaylanmadan Türkiye ile müzakereler sona erdirilemez” deniyor. Taslak metinde Türkiye’nin reform sürecinde katettiği kararlı ilerlemenin memnuniyetle karşılandığı da belirtiliyor. Buna karşın müzakerelere ilişkin karar, 16-17 aralık zirvesine bırakılıyor.
SERBEST DOLAŞIMA ENGEL
Taslak metinde “serbest dolaşıma da kalıcı engel getirilebilir” ifadesi de yer alıyor. Ayrıca Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasının istenebileceği, ancak bunun için Avrupa Birliği üyesi ülkelerin üçte birinin bu yönde karar bildirmesi gerekiyor. Müzakerelerin, insan hakları ihlallerinin yoğunlaşması halinde askıya alınabileceği ifade ediliyor. Bu konuda karar vermek için nitelikli çoğunluğun, yani 25 AB üyesi ülkenin üçte birinin onayı aranıyor.
* * *
Liberation:”Türkiye’nin üyeliği 2015-2020′den önce gercekleşmez”
Aralık Zirvesi’ne kısa bir süre kala Fransa’da Türkiye konusundaki haber ve yorumlar çoğaldı. Liberation gazetesi, 17 Aralık Zirvesi öncesi İstanbul’daki genç işadamı ve işkadınlarıyla görüşürken “Türkiye’nin AB üyeliği 2015 veya 2020′den önce gerçekleşmez” diye yazdı.
Fransız Liberation gazetesi, 17 Aralık öncesi Türkiye’nin AB üyeliği konusunda İstanbul’da nabız yokladı. İstanbul’da çok sayıda genç Türk işadamı ve işkadının görüşlerini yansıtan gazete, “Şimdiden Avrupalı olan” bu Türkler’in, Türkiye’nin AB üyeliğini “militanca” savunduklarını kaydetti.
“Fransız Korkusu” başlıklı değerlendirmesinde gazete, Fransızların Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını belirterek “Bir referandum olsa, İslam korkusunun etkisiyle yüzde 75′i Türkiye’nin AB’ye katılımına karşı oy kullanırdı” diye yazdı.
Avrupa Komisyonu’nun “yeşil ışık” yakmasına karşın insan hakları, demokrasi, İslam ile ekonomik ve sosyal durumu başta olmak üzere, soru işaretlerinin sürdüğünü kaydeden gazete “Uzmanların çoğu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin gelişme düzeyine ulaşmasının onyıllarca süreceğini tahmin ediyorlar” diye yazdı. Liberation, Türkler’in üçte birinin hala tarımda çalıştığını, bu oranın AB’de ise sadece yüzde 5 olduğuna işaret ederken yaşam düzeyi konusundaki farkının yoğun bir göç korkusunu yarattığını belirtti. AB şirketlerinin, işçiliğin çok daha ucuz olduğu Türkiye’ye taşınması olasılığının da kaygı yarattığını ifade eden Liberation, Türkiye’nin hazır olmaktan uzak olduğunu savundu. Fransız gazetesi, Türkiye’de kamu açıkları, devletin ekonomideki rolü ve tarımın ağırlığı başta olmak üzere, ekonomik reformların kaçınılmaz olduğunu belirterek bu reformların işsizliğin artması ve ciddi sosyal sorunlara yol açacağı görüşüne de yer verdi. Liberation “17 Aralık’ta Brüksel’de Avrupa zirvesinde toplanacak devlet başkanları nihai karar verecek. ‘Evet’ derlerse, Türkiye’nin katılımı, 2015 veya 2020′den önce gerçekleşmez” yorumunu yaptı.
* * *
Barroso: Türkiye kararı kapalı kapılar ardında verilmemeli
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili kararın kapalı kapılar ardında verilmemesi gerektiğini söyledi. Barroso, Alman Bild am Sonntag gazetesine yaptığı açıklamada, ”Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili karar kapalı kapılar ardında verilmemeli. Avrupa’daki insanlar bu konuda geniş çaplı bir tartışma bekliyorlar. Bu konuda halkoylaması yapılıp yapılmamasına üye ülkelerin kendileri karar verecekler” dedi. Barroso, Türkiye’nin üyeliğinin AB’yi nasıl değiştireceği sorusuna karşılık da ”Önce Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması gerekiyor. Türkiye, ancak tüm siyasi ve ekonomik kriterleri yerine getirdiği takdirde AB üyesi olabilir. Bunun için de Ankara’yı Avrupa’ya daha da yaklaştıracak reformlara ihtiyaç var” diye konuştu.
* * *
Borrell Türkiye’ye geliyor
Avrupa Parlementosu AP Başkanı İspanyol Sosyalist Josep Borrell, 2 Aralık Perşembe günü Türkiye’ye geliyor. AP’den yapılan açıklamaya göre, Borrell 3 Aralık Cuma günü Ankara’da sırasıyla TBMM Başkanı Bülent Arınç (11.30-11.45), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (14.30-15.15) ,Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer (15.30-16.00) ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül (16.15-16.45) ile bir araya gelecek. Borrell, 4 aralık Cumartesi günü İstanbul’da ekonomik ve sosyal sivil toplum kuruluşları ve dini temsilciler ile görüşecek. AP Başkanı 5 Aralık Pazar günü Diyarbakır’a geçerek, Vali ve Belediye Başkanı ile görüştükten sonra Türkiye temaslarını tamamlayacak.
İşgale, vahşete ve zulme karşı
Kasım 30, 2004
- Selami Çalışkan - Nedim Odabaş - Şaban Kalafat - Mesut Acar/ İstanbul
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Çağlayan’da yapılan mitingin İslam alemi için büyük bir uyanışın başlangıcı olacağını belirterek, “Bu muhteşem kalabalık 75 milyonun ve bütün insanlığın kurtuluşunu temsil ediyor”dedi.
Saadet Partisi’nin sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte İstanbul Çağlayan meydanında düzenlediği “Zalimlere Lanet Mitingi”, İstiklal marşının söylenmesiyle başladı. Meydanı tıklım tıklım dolduran yüzbinlerce yürekli ve duyarlı Milli Görüşçü insan, “Kahrolsun Amerika, Katil ABD, işbirlikçi ABD, Katil Bush, Orta Doğu’dan defol, Katil Amerika, Irak’tan defol, Müslümanlar kardeştir. Zulme rıza küfürdür.” diye bağırdı.
Irak’ta yaşanan korkunç zulme karşı daha ne kadar sessiz kalınacak diye soran Erbakan, “Eğer bir an önce ayağa kalkıp şahlanmaz isek, bu zulüm bizim de üzerimez biner ve işte o zaman Felluce’nin İstanbul olduğunu anlarız. Bu miting büyük uyanışı ve kurtuluşu temsil ediyor. Bu milleti uyanmaz mı zannediyorsunuz ey bire gafiller. Bu millet asırlarca süren adil bir düzen kurdu. Peki bugün Irak’a demakrasi, adalet ve barış getireceğini iddia edenler ne yapıyor. Katliam üstüne katliam, vahşet üstüne vahşet, zulüm üstüne zulüm yapıyorlar. Bütün sivilleri soykrıma tabi tuturak, cinayet işliyorlar”diye konuştu.
ABD ve yandaşlarnın Irak savaşı için uydurdukları bahanelerin hiçbirinin doğru çıkmadığına işaret eden Erbakan, “Ne kitle imha silahları konusundaki iddiaları ne de terör konusunda yaptıkları suçlamalar doğru çıkmadı. Ama onlar, bu bahanelerle Irak’a saldırdılar ve oraya yerleştiler. Irak’ta yaşanan tam bir işgal ve yerleşmedir. Onlar oradan çıkmayacaklardır. Çünkü, asıl amaç Büyük İsrail’in kurulmasıdır”şeklinde konuştu.
Erbakan, ABD’nin kanun nizam dinlemeyerek, kurduğu Birleşmiş Milletler kararı olmadan Irak’ı işgal ettiğini söyledi. Irak’ta yapılan zulüm vahşetin bir benzerinin tarihte görülmediğini belirten Erbakan, bu zulme seyirci kalmanın da aynı suçu paylaşmak anlamına geleceğine dikkat çekti.
İslam Coğrafyasının büyük acılar içinde olduğuna dikkat çeken Erbakan, “Afganistan, Irak, Filistin, Çeçenistan, Keşmir de katliamlar yapılıyor. Felluce, Samarra, Bağdat’ta yaşanan katilamlara karşı duranlar tarihi bir görevi ifa ediyorlar.” dedi.
Erbakan, “Felluceli, Bağdatlı, Kudüslü müslümanların acılarını paylaşmak, zalimlere lanet yağdırmak için Çağlayan’a akan yüzbinlerce yürekli insana selam olsun” sözleriyle başladığı konuşmasını Irak’ta yapılan zulüm ve insanlık dışı vahşeti anlatarak sürdürdü.
Erbakan, ABDve İsrail’in Müslüman katliamına bizzat destek vererek, bir kısmının da bu vahşete seyirci kalarak destek verdiklerini söyledi. AKP iktidarını da zulme destek vermekle suçlayan Erbakan, “Conilere Türkiye’ye yerleştirmek için Meclis’ten teskere çıkartmaya çalışanları, limanlarımızı, hava meydanlarımızı ve sınırlarımızı conilerin hizmetine sunduklarını söyleyenleri unutmayın” dedi.
Erbakan konuşmasını Çağlayan Meyrdanı’nı dolduran yüzbinlerce kişiyle birlikte yaptığı aşağıdaki yeminle bitirdi:
Yeryüzündeki zulümlere son vermek için çalışacağıma,
Yeryüzünde adil bir düzeni kuracağıma,
Vahşetin durdurulması,
adalet, barış ve huzurun temini için çalışacağıma söz veriyorum.
İslâm Aleminin Ramazana ve bayrama büyük acılarla girdiğini belirten Saadet Partisi Genel Başkan Vekili Recai Kutan ise “Filistin’de, Çeçenistan’da, Afganistan’da, Irak’ta, Keşmir’de ve diğer bazı Müslüman ülkelerde zulüm var, kan ve gözyaşı var. Gerek İslâm Âlemi ve gerekse Türkiye, tarihlerinin en kritik ve en badireli döneminden geçmektedir. Küreselleşme, ABD’nin bütün dünayı hegamonyası altına alma çabaları,BOP, BİP, AB’nin genişleme süreci, İslam Dünyasını ve özelikle de Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Sömürgeci Batı alemi güçlü bir Türkiye’den korkuyor. Asırlarca İslâm Alemine bayraktarlık yapması, üç kıt’anın kesişme noktasında yer alması, dünyanın en zengin petrol yataklarının tam göbeğinde olması, Doğu ile Batı’nın, İslâm Alemiyle Hristiyan-Musevî dünyasının buluşma noktasında bulunması, özellikleri sebeiyle Türkiye Batı Alemi için ayrı bir önem taşımaktadır”dedi.
Türkiye’den korkuyorlar
Türkiye’nin hızla parçalanmaya doğru götürüldüğünü belirten Kutan şunları söyledi: “Bu yoldaki her girişim, ya Batılı ülkeler tarafından bizzat yapılıyor veya destekleniyor. Bu faaliyetlerde, siyonistlerle, Hristiyan siyonstler tam bir işbirliği içindedirler. 11 Eylülden sonra Amerikanın uygulamaya koydu BOP Büyük Ortadoğu Projesi, Amerika, İsrail, İngiltere şer üçlüsünün eseridir ve bu proje gerçekte BİP, Büyük İsrail Projesidir. Nilden FIrata kadar uzanan Arz-ı Mev’ud’da, Büyük İsrail Devleti kurulacak. Sovyetlerin yıkılmasıyla, tek kutuplu bir dünya meydana geldi. Dünyanın jandarması konumuna gelen Amerika ise siyonistlerin kontroluna girdi.11 Eylül saldırılarından sonra Bush’unda pervasızca ifade ettiği gibi, bir Haçlı savaşı başlatıldı. BOP’un hedefi olarak, Fastan Endonezyaya kadar olan İslâm Coğrafyasını, yeniden yapılandırmak, hudutların yeniden belirlenmesi gösterilmektedir”
Mitingde ilk konuşmayı yapan Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Osman Yumakoğulları, zulme karşı direnen Felluceli ve onlara destek veren İstanbulluları selamlayarak başladığı konuşmasını zalimlere lanet yağdırarak noktaladı.
Mitingin açılış konuşmasını yapan Iraklı Ayşe Said Kerküklü,” Bize zulüm yapıyorlar. neredesin ey Türkiye, neredesin ey Osmanlı, biz Osmanlının çocukları değil miyiz. Bize Türkiye sahip çıkmaz ise kim sahip çıkacak. Camilerimizi minarelerimizi yıktılar. İnsanlarımızı zulüm ve işkencelerle katlettiler. Ama siz bu acının ne demek olduğunu bilemezsiniz. çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor. Şimdiden ayağa kalkmamız ve bu vahşete karşı durmamız gerekiyor. Aynı şey yarın sizin de başınıza gelebilir. Felluce’ye destek verin. Felluce’deki direniş dünyaya dalga dalga yayılacak ve zalimler kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşecek.”dedi.
Mitingde taşınan dövizlerden bazıları
“Cani Coni, Katil ABDIrak’tan defol. Hedef Irak değil, İslam medeniyeti. Başbakanım davanı unutma! Go Home Yankee. Ajan Allevi kallavi şeytan. Hadi onlar imansız ya bunlara ne demeli? Demokrasi dediler, bebekleri katlettiler. Afganistan Irak yarın sıra nerede? Kahrolsun emperyalist kafirler. POPStar Tarkan, BOPStar Tayyip. Dua etmişti bu canilere, şimdi bomba yağar tüm camilere. Beraber yürüdük biz bu yollarda, conilerle canilerle aynı kulvarda. Bu ateş sizi de yakar. Hastane bombalayan barıştan söz edemez. Ebu Gureyb unutulmayacak, İşbirlikçilik değil Milli Görüş. Zulme rıza gösteren zulmü işleyen gibidir. Barış’ın adresi D-8. Zalimler için yaşasın cephennem. Zulüm ve vahşete hayır. Zulüm biter, sabır, savaş, zafer. Küfür tek millettir, hiuiiç zorunuza gitmesin. Müslüman kanıyla ticaret olmaz.”
Mitingde atılan sloganlar
Kahrolsun empernyalist kafirler. Felluce zalimlere mezar olacak. Katil ABD, işbirlikçi AKP. Müslümanlar kardeştir. Zulme rıza küfürdür. Saadet gelecek, zulüm bitkecek.
Chavez, İran’dan meydan okudu
Kasım 29, 2004
Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez resmî ziyaret için İran’ın başşehri Tahran’a geldi. Chavez Caracas hükümetinin uluslararası ilişkilerinde hiçbir yabancı baskıyı kabul etmeyeceğini ve alacakları kararlarda emperyalist güçlere boyun eğmeyeceklerini söyledi.
Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez resmî ziyaret için İran’ın başşehri Tahran’a geldi. Chavez, Tahran’daki Sadabad Sarayı’nda düzenlenen resmî törende Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi tarafından karşılandıktan sonra iki ülke heyetleri görüşmelere başladı.
Hatemi, görüşmede yaptığı konuşmada, tek yanlı, sömürgeye dayalı, başka ülkelere karşı güç kullanmak ve başka ülkelerin içişlerine karışmak gibi siyasetlere karşı olduklarını söyledi. Ortadoğu ve Amerika kıtasının iki önemli ülkesi İran ve Venezüella’nın yapacakları işbirliğiyle gelişme yönünde büyük adımlar atabileceğini ifade eden Hatemi, iki ülke arasındaki işbirliğinin sadece ticari alanda değil iki ülkenin gelişmesi yönünde olması gerektiğini belirtti. İki ülkenin özel sektörünün desteklenmesi, tarımcılığın geliştirilmesi ve karşılıklı yatırımların önem taşıdığını kaydeden Hatemi, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) temellerinin sağlamlaşmasında Chavez’in büyük çaba sarf ettiğini bildirdi. Chavez de Caracas hükümetinin uluslararası ilişkilerinde hiçbir yabancı baskıyı kabul etmeyeceğini ve alacakları kararlarda emperyalist güçlere boyun eğmeyeceklerini söyledi.
Almanya’da Türkler ayrımcılık kurbanı
Kasım 29, 2004
Almanya’nın eski Cumhurbaşkanı Roman Herzog, Almanya’da 75 milyon Almanın ve yaklaşık 3 milyon Türkün yaşadığına işaret ederek, ‘’Türklerden neden korkulduğunu anlayamadığını’’ söyledi. Herzog, Passauer Neue Presse gazetesine yaptığı açıklamada, Almanya’daki bazı tartışmaların abartıldığını belirterek, ‘’Türklerden neden bu kadar korkuluyor?’’ dedi.
Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 80’inin kendilerine karşı ayrımcılık yapıldığına inandıkları belirlendi. 2.1 milyon Türk arasında yapılan bir araştırmada, beş yıl önce bu oran yüzde 65 iken 2004 yılında yüzde 80’e çıktığı bildirildi.
Rhein bölgesinde Türk Araştırmalar Merkezi tarafından yapılan araştırmada, Türklerin kendilerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıldığını düşündükleri ve yabancılık çektikleri ortaya çıktı. Türklere hakim olmaya başlayan ayrımcılığa maruz kalma ve maduniyet duygularının onları tecrit edeceği ve gettolara hapsedeceği bildiriliyor. Sözkonusu araştarmaya göre, Türklerin dörte üçü yoğun olarak Almanların yaşadığı bölgede iskan ederken yüzde 20’si ise Türklere ait bölgelerde hayatını sürdürüyor. 3.4 milyon Müslüman kitlenin yaşadığı Almanya’da bu oranın üçte ikisini Türkler oluşturuyor.
Bu arada, Almanya’nın eski Cumhurbaşkanı Roman Herzog, Almanya’da 75 milyon Almanın ve yaklaşık 3 milyon Türkün yaşadığına işaret ederek, ‘’Türklerden neden korkulduğunu anlayamadığını’’ söyledi. Herzog, Passauer Neue Presse gazetesine yaptığı açıklamada, Almanya’daki bazı tartışmaların abartıldığını belirterek, ‘’Türklerden neden bu kadar korkuluyor?’’ dedi.
Almanya’da camilerde Almanca vaaz verilmesi isteğini hatalı bulduğunu ifade eden Herzog, ‘’Yahudilerin ayinlerinde de İbranice ve bazı Katolik kiliselerinde Latince vaaz ediliyor. Bu nedenle böyle bir isteğin mânâsını anlamıyorum’’ diye konuştu. Herzog, Almanların kendilerine duydukları güvenin azaldığını ve bunu yeniden kazanmaları gerektiğini kaydederek, ‘’Geçmişte çok daha büyük sorunlar yaşadık’’ dedi.
Öte yandan, Almanya Federal İçişleri Bakanı Otto Schily, ülkede yaşayan yabancıların uyumuyla ilgili eksikliklerin giderilmesi için 3 maddelik yeni bir plan hazırladığını açıkladı. Schily, Der Spiegel dergisine yaptığı açıklamada, söz konusu plana göre, yerel yönetimlerin sürekli ve etkili uyum tasarıları hazırlayarak yabancıların topluma uyumunu hızlandıracaklarını söyledi.
Bakan Schily, bunun yanı sıra Almanya’da yaşayan Müslümanların büyük bölümü tarafından kabul edilebilecek bir çeşit ‘’Avrupa İslâmiyeti’’ teşkil edilmesi için Müslümanlarla mânevî ve siyasi bir tartışma ortamı oluşturmak istediğini belirtti. Schily ayrıca, eyalet hükümetlerine çağrıda bulunarak, nefret yaymaya çalışan imamların ve diğer köktendincilerin daha hızlı şekilde sınır dışı edilmeleri yönünde sağlanan imkânlardan daha yoğun şekilde faydalanmalarını istedi. Schily bunun, 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girecek Göç Yasası ile birlikte mümkün olduğunu kaydetti.
Eski Başbakan Helmut Schmidt’in, ‘’Farklı kültürlerden insanların ülkeye çağrılması bir hataydı’’ şeklindeki sözlerini de eleştiren Schily, ‘’Schmidt’in bu konudaki müdahalesi yanlıştı. Bu, her iki tarafta da önyargıları körükleyecektir. Bu sayede uyumun tam tersi teşvik edilmiş oluyor’’ dedi.
Bu arada, Birlik 90/Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth da, partisinin Dortmund şehrinde düzenlediği Kuzey Ren Vestfalya eyaleti parti kurultayında yaptığı konuşmada, Schmidt’in sözlerini eleştirerek, ‘’Asıl hata, birçok kişinin uzun süre Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu kabul etmemesi ve yabancıların Almanya’da kalmak istediklerini ve kalmaları gerektiğini görmemesiydi’’ dedi.
Konuşmasında muhalefetteki Birlik partilerini de (CDU/CSU) uyum konusundaki olumsuz tavırlarından dolayı sert bir dille eleştiren Roth, ‘’Birlik partileri uyum ve göç konusunda her türlü somut tartışmayı imkansız kılacak bir kültürler çatışması başlattı’’ diye konuştu. Roth, ‘’Yeniden ‘öncü kültür’ tartışmalarına ihtiyacımız yok. Ortak yaşamımızın temeli anayasa, hukuk devleti ve insan haklarıdır’’ dedi.
Öte yandan, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) Genel Başkanı Franz Müntefering, Almanya’da yaşayan yabancıların uyum sorunlarının, uluslararası terörizmle ilgisi olmadığını söyledi. Müntefering, Die Welt gazetesine yaptığı açıklamada, ülkedeki ‘’öncü kültür’’ tartışmalarının yanlış anlaşılmalara sebep olduğunu belirtti.
Yapılan araştırmalar sonucunda Almanların yüzde 62’sinin yabancılarla birlikte hayat konusunda bir sorun görmediğini kaydeden Müntefering, ‘’Bu da yapılan tartışmalarda gereğinden fazla abartılı bir tutum izlenildiğini ortaya koyuyor’’ dedi.
Müntefering, yabancıların anayasayı kabul ettiklerini her fırsatta göstermeleri gerektiğini de belirterek, ‘’Anayasa sadece Almanların savunması gereken bir şey değildir’’ diye konuştu. Naumann ayrıca, Müslüman ülke-lerden imamların Almanya’ya gelmelerinin önlenmesi için imamların ülkede eğitilmeleri gerektiğini söyledi.
6 kg’lık bebek Maşallah dedirtti
Kasım 29, 2004
Rize Devlet Hastanesi’nde gerçekleştirilen bir doğumda 6 kilo 350 gram ağırlığında bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Fatma Aydın (28) isimli 2 kız annesi kadın dün sezaryenle 6 kilo 350 gram ağırlığında bir kız bebek dünyaya getirdi. Anne Aydın’ın diğer çocuklarından birinin 4 kilo 800 gram, diğerinin ise 5.5 kilo olarak dünyaya geldiği öğrenildi. Şeker hastası olduğu öğrenilen Aydın’ın eşi Yaşar Aydın (32), kilolu bebekler konusunda rekora doğru koştuklarını söyledi. Doğumu gerçekleştiren Opr. Dr. Suat Hasgören ise 6 kilo 350 gram ağırlığında bir doğuma sık rastlanmadığını kaydetti. İlk kez bu kadar kilolu bir bebeğin doğumunda görev aldığını belirtti.
Göçler hasta ediyor
Kasım 29, 2004
Kırsal kesimden büyük şehirlere doğru, umutla çıkılan göç yolunun sonunda yaşanan hayal kırıklıkları ve uyum sorunlarının, başta depresyon olmak üzere psikolojik hastalıkların ortaya çıkmasında etkili olduğu bildirildi.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şükrü Uğuz, yaptığı açıklamada, Türkiye’nin önemli sorunlarından biri olan göç olgusunun ekonomik ve sosyal boyutunun yanı sıra, psikolojik açıdan da ele alınması gerektiğini söyledi.
Daha iyi bir hayat standardı, eğitim ve iş imkânları, güvenlik gibi sebeplerle göç edenlerin yeni bir topluluk içinde, yeni ilişkiler kurmaya çabaladığını belirten Uğuz, ‘’Ortaya çıkan, uyum güçlüğü, bir tarafa atılmış olma duygusu, kişinin kendini değerlendirmesinde yaşadığı karmaşa, ruhsal sorunların ortaya çıkmasına ya da var olanların artmasına yol açar’’ dedi.
GÖÇ EDENLER DESTEKLENSİN
Şükrü Uğuz, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Psikiyatrik hastalık ve beraberinde gelen intihar girişimi bu grup insanlarda özellikle de düşük gelir düzeyindeki kişilerde yüksektir. Bunun yanında sosyal destek yoksunluğu ve işsizlik, intiharı çözüm olarak görme ihtimalini artırır. Tercihi dışında, şartlar sebebiyle göçe zorlananlar, travmalara karşı daha korumasızdırlar. Göçün beraberinde getirdiği psikolojik sorunların iyi algılanması ve bu kişilere yönelik destek projelerinin üretilmesi, giderek artan
Oligarşi’ direniyor
Kasım 29, 2004
Türkiye’nin önündeki engelin bürokratik oligarşi olduğunu kaydeden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bunun aşılması gerektiğini belirterek, ‘’Bunu aştığımız gün, bu milleti tutana aşk olsun. Tutamazlar, çok hızlı gideriz. Makası kaparız’’ diye konuştu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘’Hala sistemin kaçağından istifade edenler var’’ dedi. Erdoğan 25 ve 28 Mart tarihlerinde Erzurum’un Aşkale ve Ilıca ilçelerinde meydana gelen deprem sonrası yapılan konutların anahtar teslim törenine katıldı. Başbakan Erdoğan, Tebrizcik Köyü’ndeki törende temsili olarak 3 köy muhtarına konutlarını teslim etti. ‘’Dünya lideri’’ sloganlarıyla kürsüye gelen Başbakan Erdoğan, ‘’Derdiniz, derdimiz diye yola çıktık. Türkiye’nin dört bir yanında herhangi bir sıkıntı duyduğumuzda oraya ulaşmak bizim asli görevimizdir’’ dedi.
Erdoğan, iktidarlarında meydana gelen depremlerin ardından hemen kalıcı konutların yapılmaya başlandığını belirterek, Marmara Depremi’nin ardından yapılan geçici konutların yanlışlığına dikkati çekti. Başbakan Erdoğan, ‘’Marmara Depremi’nde olduğu gibi geçici konutlar gibi yanlış bir yola tevessül etmedik. Çünkü bu israftı, yanlıştı. Ve bugün o yanlışın halen bedelini ödüyoruz. Kocaeli’nde, Sakarya’da Düzce’de, Bolu’da maalesef orada meydana gelen hukuksuzluğu şimdi çözmeye çalışıyoruz’’ şeklinde konuştu.
‘’ELİNİZ KOLUNUZ BAĞLI”
‘’Hala sistemin su kaçağından istifade edenler var’’ diye konuşan Başbakan Erdoğan, yüzde 40 ila yüzde 50 kırımlarla iş alanların olduğuna dikkati çekerek, ‘’Eliniz kolunuz bağlı, çözemiyorsunuz. Bundan sonra da bakıyorsunuz kenarından köşesinden bir şeyler gidiyor.
20 yıl önce temeli atılıp, bitirilemeyen tesisler varsa budur sebebi. Almışlar bitirememişlerdir. Şimdi hükümetimiz bunları temizliyor. Yeter ki önümüzdeki engelleri aşalım. Şurada kanun müsaade ettiği için 5.5 ayda bu işi bitirdik. Biz yaparız Allah’ın izniyle’’ diye konuştu
TÜRKİYE’NİN ENGELİ BÜROKRATİK OLİGARŞİ
Türkiye’nin önündeki engelin bürokratik oligarşi olduğunu kaydeden Başbakan Erdoğan, bunun aşılması gerektiğini belirterek, ‘’Bunu aştığımız gün, bu milleti tutana aşk olsun. Tutamazlar, çok hızlı gideriz. Makası kaparız’’ diye konuştu. Başbakan Erdoğan, bu yıl 100 bin konut hedeflerini yineleyerek, yoğun bir şekilde temel atma ve konut teslim törenlerinin devam ettiğini belirtti. Erdoğan, ‘’Bir taraftan temel atma, bir taraftan teslim törenleri… Böylece halkımız modern konutlarda yerini alıyor’’ diye konuştu.
Viele 15-Jährige können kaum rechnen und einfachste Texte nicht lesen
Kasım 27, 2004
Viele 15-Jährige können kaum rechnen und einfachste Texte nicht lesen
Zweite Pisa Studie zeigt kaum Verbesserungen in der Schulsituation in Deutschland
Die zweite Pisa-Studie hat wieder einmal gezeigt, dass das deutsche Bildungssystem weiterhin große Lücken hat. Beim weltgrößten Schulvergleich erreichten die deutschen Schüler unter 31 Nationen erneut nur einen Platz im unteren Mittelfeld. Zwar haben sich die 15-jährigen bei den mathematischen Kentnissen vom 20. auf den 17. Platz verbessert, doch sollen weiterhin ein Viertel der Acht- und Neuntklässler aus Deutschland nur auf Grundschulniveau rechnen können. Beim Lese- und Textverständnis erreichten die Schüler aus Deutschland nur den 20. Platz.
Eine weitere Aufgabe der Pisa-Studie bestand diesmal darin, den engen Zusammenhang zwischen sozialer Herkunft und Lernerfolg zu zeigen. Der zweite Teil der Studie zeigt, dass vor allem in Deutschland die schulischen Leistungen abhängig von der Vorbildung der Eltern und vom Familieneinkommen sind.
So sei bei gleicher Begabung die Chance eines Akademikerkinds das Abitur zu erlangen gleich drei Mal so hoch, wie bei einem Facharbeiterkind. Damit versage das deutsche Schulsystem weiterhin bei der Förderung schwächer gestellter Kinder, vor allem aus Arbeiter- und Migrantenfamilien.
Die Ergebnisse der ersten Studie damals Ende 2001, hatten massive Kritik am Bildungssystem sowie politische Kontroversen zwischen Unions- und SPD-Ländern ausgelöst, zugleich aber auch zahlreiche bildungspolitische Reformen in Gang gesetzt. Die Schüler in Deutschland hatten bei der ersten Studie, in dessen Mittelpunkt das Lese- und Schreibverständnis lag, unter 32 Nationen nur Platz 21 belegt. Als Folge der schlechten Ergebnisse wurden Mitte 2002 Bildungsstandarts eingeführt. Diese sollen bundesweit festlegen, welche Kenntnisse Schüler in Mathematik, Deutsch und einer Fremdsprache für die Mittlere Reife haben müssen.
Die Pisa Studie 2003 ist der zweite Teil des weltweit größten Schulleistungsvergleichs, der seit 2000 von der OECD organisiert wird. Im Frühjahr vergangenen Jahres wurden gut 5000 Schüler im Alter von 15 Jahren an 200 zufällig ausgewählten Schulen ausgewählt und vor allem auf ihre Mathematikkenntnisse getestet.
Die vollständigen Ergebnisse von Pisa II sollen am 7. Dezember von der Organisation für wirtschaftliche Entwicklung und Zusammenarbeit (OECD) präsentiert werden.
Integrationsbeauftragte Beck legt 20-Punkte-Programm zur Integration vor
Kasım 27, 2004
Die Integrationsbeauftragte der Bundesregierung Marieluise Beck legte in Berlin ein 20-Punkte-Programm zur Integration der Muslime vor. Unter anderem fordert Beck „eine Politik der Anerkennung, die den Islam als gleichberechtigte Religion akzeptiert und Muslime rechtlich und politisch integriert“:
„Für die Integration von Muslimen - der größten zugewanderte Religionsgemeinschaft in Deutschland – bedarf eines politischen Dreischritts:
1. Entschiedene Bekämpfung und wirksame Repression gegen alle islamistischen Bestrebungen;
2. die streitbare Auseinandersetzung mit allen religiös oder kulturell begründeten Vorstellungen von Ungleichheit und Unfreiheit in Teilen der muslimischen Bevölkerung und ihrer Organisationen;
3. eine Politik der Anerkennung, die den Islam als gleichberechtigte Religion akzeptiert und Muslime rechtlich und politisch integriert.
Hierzu halte ich folgende Maßnahmen für sinnvoll:
1. Alle bestehenden straf-, vereins- und versammlungsrechtlichen Sanktionen sind bei der Bekämpfung des militanten Islamismus auszuschöpfen.
2. Verfassungsschutz und Polizei müssen sich interkulturell öffnen, um die Begehung von Straftaten und die Herausbildung rechtsfreier Räume frühzeitig zu erkennen und rechtzeitig unterbinden zu können. Hierfür bedarf es ausreichend Personal mit den nötigen sprachlichen und kulturellen Kompetenzen.
3. Der Vertrieb von extremistischen und fundamentalistischen Schriften und anderen Medien im Umfeld von Moscheegemeinden muss von den Verantwortlichen ebenso unterbunden und sanktioniert werden wie Hasspredigten.
4. Volksverhetzende und antisemitische Inhalte im Internet müssen ebenfalls stärker überwacht und konsequenter verfolgt werden.
5. Zivilgesellschaftliche Initiativen gegen Islamismus und Antisemitismus – wie etwa die Initiativen gegen den jährlichen Al’Quds-Tag - sollten gefördert und unterstützt werden.
6. Bei der Aus- und Weiterbildung und Einstellung von Imamen müssen schon jetzt verstärkt integrationspolitische Kriterien wie deutsche Sprach- und Gesellschaftskenntnisse eine Rolle spielen. Kooperationen wie der „Stiftungslehrstuhl für Islamische Religion“ an der Wolfgang-Goethe-Universität in Frankfurt am Main sind begrüßenswert.
7. Die Ausbildung von Imamen und muslimischen Religionslehrern an deutschen Universitäten ist mittelfristig auf- und auszubauen. Der neu eingerichtete Lehrstuhl für Islamische Theologie an der Universität Münster ist ein richtiger Schritt.
8. Der islamische Religionsunterricht in deutscher Sprache muss von Modellversuchen zu einem regelmäßigen Angebot auf freiwilliger Basis für alle muslimischen Schülerinnen und Schüler ausgebaut werden.
9. Die Berücksichtigung religiöser Bedürfnisse von muslimischen Glaubensangehörigen muss sich in allen Lebensbereichen ebenso widerspiegeln wie dies für christliche Glaubensangehörige üblich ist. Dies gilt für die religiöse Betreuung im Krankenhaus, in den Gesundheitsdiensten, in Gefängnissen und Seniorenheimen ebenso wie bei der Bundeswehr.
10. Die Berücksichtigung von Festen und Bräuchen der großen Religionsgemeinschaften ist Teil einer Erziehung zur Vielfalt. Sie muss ihren Platz im Kindergarten und in der Schule haben.
11. Eine gewählte Vertretung der verfassungskonformen Moscheegemeinden auf Landesebene (Schura) als Ansprechpartner gegenüber den Landesbehörden ist ein überlegenswerter Vorschlag im Hinblick auf die Frage der Repräsentanz von Muslimen in unserer Gesellschaft.
12. Zu prüfen ist, ob die bestehenden rechtlichen Rahmenbedingungen (Staatskirchenrecht) reformiert werden müssen, um eine Vertretung muslimischer Religionsgemeinschaften zu ermöglichen, die ihre Aufgabe als verlässlicher Kooperationspartner des Staates erfüllen.
13. In Schule, politischer Erwachsenenbildung und Medien sollte ein differenzierteres Wissen über den Islam vermittelt werden, um massiven Ressentiments und Klischeebildungen entgegenzuwirken. Die Gründung einer Muslimischen Akademie in Deutschland mit Unterstützung der Bundeszentrale für politische Bildung ist begrüßenswert.
14. Kommunale und Landesbehörden, Sozialdienste und Schulen brauchen mehr Entscheidungshilfen, um kompetent - d.h. klar ausgrenzend gegenüber islamistischen Forderungen, aber integrierend gegenüber religiösen Anliegen – über Anträge und Vorgänge (Moscheebau, Einrichtung von Bildungsstätten, Anträge auf Befreiung vom koedukativen Sportunterricht, Schächten etc.) zu entscheiden.
15. Die Vernetzung und der Informationsaustausch über Integrationsprojekte mit religiösem Schwerpunkt ist zu fördern. Das Netzwerk Migration und Religion der Beauftragten und des Religionswissenschaftlichen Medien- und Informationsdienstes ist ein erster Ansatz.
16. Der innerislamische Diskurs in der Diaspora muss Ungleichheitsideologien entgegentreten und von seinen Unzulänglichkeiten und fundamentalistischen Verzerrungen befreit werden. Angebote an Migranten für eine konstruktive und aufgeklärte Auseinandersetzung mit ihrer Religion sind zu unterstützen (Lehrstühle, Muslimische Akademie).
17. In der Mädchen- und Frauenarbeit muss ein besonderer Schwerpunkt auf dem Empowerment von Migrantinnen gelegt werden.
18. Die Aufklärungsarbeit im Hinblick auf das individuelle Selbstbestimmungsrecht gerade von Mädchen und Frauen ist verstärkt auf die muslimische Gemeinschaft in Deutschland zu richten. Hierbei ist die Kooperation von Bildungsträgern und Migrantenorganisationen und Moscheevereinen sinnvoll.
19. Bei Maßnahmen zur Prävention von häuslicher Gewalt bedarf es verstärkt aufsuchender und niedrigschwelliger Hilfsangebote für Migrantinnen und einer interkulturellen Schulung insbesondere von Ärzten und Polizei als ersten Anlaufstellen.
20. Projekte, die die Mittlerfunktion von Migrantinnen in die Familien und deren Umfeld stärken, müssen z. B. in den Bereichen Gesundheitsberatung, gewaltfreie Erziehung und Frauenrechte ausgeweitet werden. “
Falludscha
Kasım 27, 2004
Es hat den Anschein als sei die Stadt ruhiger geworden - trotzdem spürt man die herrschende Angst noch überall
„Es hat den Anschein als sei die Stadt ruhiger geworden - trotzdem spürt man die herrschende Angst noch überall. Genauso wie die herrschenden Kämpfe. In den letzten Tagen habe ich oft merkwürdiges gesehen. Beispielsweise wie sich Straßenköter über herumliegende, menschliche Leichen hermachten….Oder Menschen die in ihren eigenen Gärten nach etwas Essbarem suchten. Die, die es geschafft haben zu überleben, bestehen nur noch aus Haut und Knochen…. Die Strassen sind voller aufgedunsener und verwesender Leichen. Ich will aus Falludscha heraus, fürchte aber dabei um mein Leben. Eine Gruppe von Freunden, Reporter, hatten zu Beginn des Angriffs die Stadt mit einem Auto verlassen. Ich habe nicht die geringste Ahnung was aus ihnen geworden ist. Wasser und Nahrung gehen zu Ende. Alles was noch übrig ist, sind etwas Wasser und trockene Datteln nur noch für wenige Tage. Falls ich es nicht schaffen sollte innerhalb von fünf Tagen entweder die Stadt zu verlassen oder an etwas Wasser und Nahrung zu gelangen, werde ich gezwungen sein das Haus meines Nachbarn zu plündern. Zum übrigen Irak habe ich überhaupt keinen Kontakt mehr. Wenn ich mir Falludscha betrachte, fühle ich, dass es mittlerweile keinen Unterschied mehr zu Beirut und Bosnien gibt.“
Die obigen Sätze gehören einem Iraker namens Fadil el Badrani, der für BBC und Reuters arbeitet. Außer solchen vereinzelten Nachrichten gibt es noch die zensierten Versionen. Diese stammen von Reportern, die unter der Kontrolle amerikanischer Soldaten arbeiten. Weitere Informationsquellen aus Falludscha gibt es nicht. Nichts desto trotz reichen auch diese wenigen Informationen aus, um sich über die grausame Lage dort eine Vorstellung zu machen. Die Menschheit steht wieder einmal vor einer Prüfung. Nach Auskunft internationaler Hilfsorganisationen bedrohen Hunger und Durst tausende aus Falludscha flüchtende Iraker. Tausenden von Frauen, Kindern und Alten fehlt es am existenziell Notwendigen. Nicht nur knappes Wasser und Nahrung sondern auch medizinische Unterversorgung und ein fehlendes Dach über dem Kopf erschweren die Überlebensbedingungen. Es wird berichtet, dass sich die Lage in Falludscha zunehmend verschlechtert. Nicht einmal Angaben über die Zahl der medizinisch Unterversorgten können gemacht werden. Die Krankenhäuser sind derzeit unter der Kontrolle der US-Streitkräfte. Von den einst 300000 Bewohnern sind nur noch 60000 Zivilisten in der Stadt übrig geblieben.
Das Wort Falludscha kommt aus dem arabischen und bedeutet Erde die Brach liegt. Die Wurzel Fe-le-ce bedeutet Spalten, Fülice bedeutet gelähmt sein. Falludscha ist eine Stadt im Westen Bagdads. Der Widerstand der Iraker identifiziert sich immer stärker mit dem Namen der Stadt. Die aktuelle Situation in Falludscha zeigt wie weit sich die USA, als Fahnenträger der Demokratie, Menschenrechte und Frieden von dem Gesagten entfernt hat. Während zum einen die Kämpfe große Zahlen an zivilen Opfern fordern, hat sich auch ein Krieg an der Informationsfront aufgemacht. Iraker, die sich der Besetzung ihres Landes widersetzen, werden in den Medien pauschal zu „Terroristen“ erklärt. Mit diesem Vorwand soll der Angriff auf Falludscha legalisiert werden.
Solange die Machtverheiligung seinen Platz nicht an die Gerechtigkeit abgibt, und solange nicht begonnen wird, diese Gerechtigkeit auf jeder Ebene des Lebens umzusetzen, wird das Leid auf der Erde weitergehen. Ein Aufschrei der Empörung aller Menschen, die Zeugen der Tyrannei dieser Tage sind, ist schon längst fällig sein.
Vereinten Nationen rufen zu mehr religiöser Toleranz auf
Kasım 27, 2004
Religiös wichtige Orte sollen besser geschützt werden
Das Komitee für soziale, humanitäre und kulturelle Angelegenheiten der Vereinten Nationen hat einen Resolutionsentwurf verfasst, in der sie die global steigende religiöse Intoleranz gegen Juden, Christen und Muslime anprangert und die Regierungen zu mehr Rücksicht für alle Glaubensysteme auffordert.
Kein Land stimmte gegen den Entwurf, sie wurde mit allen 177 Stimmen gebilligt. Zuvor gab es jedoch einige Uneinigkeiten über die Begriffe Islamophobie, Anti-Semitismus und Christenphobie. Diese Wortwahl wurde von 99 Staaten gebilligt, während 33 sich dagegen aussprachen. 21 Staaten blieben unentschieden. Der Entwurf wird vom Komitee für soziale, humanitäre und kulturelle Angelegenheiten nun an die Hauptversammlung der UN weitergeleitet.
Die Resolution bezweckt den Schutz religiöser Orte und Schreine in allen Ländern gemäß nationaler Gesetzgebung und in Übereinstimmungen mit den internationalen Menschenrechtsstandards. Der Entwurf wurde von beinahe 50 Nationen mit verschiedenen religiösen und kulturellen Wurzeln eingereicht.
Brandanschlag auf muslimischen Schlachtbetrieb
Kasım 27, 2004
Brandanschlag auf muslimischen Schlachtbetrieb
Täter wahrscheinlich aus dem Neonazi- oder militantem Tierschützermilieu
Frankfurt - Auf den Betrieb des muslimischen Metzgers Rüstem Altinküpe ist in der Nacht zum Donnerstag ein Brandanschlag verübt worden, bei dem eine Halle des Betriebes restlos abbrannte und Schäden in Höhe von ca. 60.000 Euro entstanden. Es wird angenommen, dass die Brandstifter aus dem Neonazi- oder militantem Tierschützermilieu kommen.
„Die Täter mussten sich hier ausgekannt haben und aus der Umgebung kommen“, teilte Altinküpe islam.de sichtlich geschockt mit. „Diese Halle steht schon seit Jahrzehnten dort, plötzlich wurde sie nach meinem Kauf niedergebrannt. Glücklicherweise kamen keine Personen zu schaden.“ Altinküpe und seine Familie werden seit Jahren von militanten Tierschützern und Rechtsradikalen in Briefen und Anrufen bedroht. Kürzlich wurde in einem Brief angekündigt, dass man sein Haus „anstecken“ und seine Kinder nicht in Ruhe lassen wolle. „Solange nichts passiert, können wir nichts unternehmen“ hieß es damals von Seiten der Polizei. Jetzt besteht erheblicher Handlungsbedarf.
Der Brandanschlag auf den Betrieb von Altinküpe erfolgte in unmittelbarem zeitlichen Zusammenhang mit einer gestrigen mündlichen Verhandlung, vor dem Hessischen Verwaltungsgerichtshof. In dem Verfahren geht es - fast drei Jahre nach dem Urteil des Bundesverfassungsgerichtes - immer noch um eine Ausnahmegenehmigung zum Schächten. Das Land Hessen weigert sich trotz des Verfassungsgerichtsurteils und diverser Beschlüsse des Hessischen Verwaltungsgerichtshofes, ihm eine Ausnahmegenehmigung zum Schächten zu erteilen.
Nach Ansicht von Altinküpes Anwalt, „trägt die Hessische Landesregierung eine faktische Mitverantwortung für das Attentat“. Zur ohnehin emotional geladenen Atmosphäre, habe das Land Hessen wesentlich dazu beigetragen, dass der Konflikt um das Schächten nicht zur Ruhe kommt. In vielfachen gerichtlichen Auseinandersetzungen um ein Verbot der Schächtgenehmigung, hatte sich das Land Hessen vor Gericht u.a. auf fragwürdige Personen aus der rechten Szene berufen.
Der türkische Metzger hatte 2001 in einem Aufsehen erregenden Urteil des Bundesverfassungsgerichts das Recht erstritten, wonach Muslime eine Ausnahmebewilligung zum islamischen Schächten erhalten können. (islam.de)
Leidet Frau Schavan an Realitätsverlust?
Kasım 27, 2004
Nach der skandalösen Entgleisung eines Imams in einer Berliner Moschee herrscht Verwirrung in Deutschland. Manche Politiker wie Ströbele möchten einen christlichen Feiertag durch einen muslimischen ersetzen und glauben dadurch, dem christlich-islamischen Dialog förderlich zu sein. Andere Politikerinnen wie Schavan, die sich in der Vergangenheit durch Panikmache gegen Muslime und irrationale Forderungen profiliert haben, fordern, die Predigten in deutscher Sprache in den Moscheen zu halten. Dieser Forderung würde ich uneingeschränkt zustimmen, wenn ich wüsste, dass Frau Schavan wirklich gute Absichten hegt und die wahre Integration der Muslime will .
Nein, ihr bisheriges Gebaren gibt keinen Anlass dafür, dass wir Muslime in dieser Person eine Politikerin sehen könnten, mit der eine sachliche und konstruktive Zusammenarbeit möglich wäre. Zunächst hätte man von einer Kultusministerin und stellvertretenden Bundesvorsitzenden einer großen Volkspartei erwarten können, dass sie sich auch mit anderen Kulten und Kulturen außerhalb der katholischen auseinandergesetzt hätte. Dieser Weg hätte zunächst über einen persönlichen Dialog mit Muslimen stattfinden müssen, bevor sie virtuos verlautbaren ließ, dass das Kopftuch der Musliminnen ein politisches Symbol und Ausdruck der Ungleichstellung von man und Frau sei.
Schon immer hat mich interessiert, was Frau Schavan als Mitglied des Zentralkomitees der deutschen Katholiken für die Gleichstellung von Mann und Frau dort erreicht hat. In nahezu allen islamischen Gemeinden gibt es jedenfalls eine weibliche Imamin. Jede Moscheegemeinde hat einen Frauenvorstand bzw. eine Frauenbeauftragte. Wir betrachten die Arbeit unsere Schwestern in den Moscheen als mindestens genauso wichtig und notwendig wie die der männlichen. Ich habe die Ehre, einige tausend Musliminnen und Muslime in Hamburg persönlich zu kennen und zu repräsentieren. Mir ist keine einzige Muslimin bekannt, die aus politischen Erwägungen ein Kopftuch trägt, sondern weil es ein unverzichtbarer Teil der religiösen Bekundung ihrer Individualität und Persönlichkeit ist.
Es ist zu hinterfragen und der Rechtsweg zu erwägen, ob nicht die Anmaßung Schavans zur Um- und Fehlinterpretation eines eindeutig religiösen Bekenntnisses wie dem Kopftuch, das nach übereinstimmender Auffassung aller islamischen Rechtsschulen eine religiöse Bekleidungsvorschrift für Musliminnen darstellt, nicht ein offener Verfassungsbruch ist. Denn aus Artikel 3, 4 und 33 des Grundgesetztes geht eindeutig hervor, dass die persönliche Religions- und Meinungsfreiheit garantiert ist und der Staat in Bezug auf seine Bürger zur Gleichbehandlung und Neutralität verpflichtet ist. Mit der Forderung des Kopftuchverbotes aber der Erlaubnis der Nonnentracht und Kippa im Schuldienst ist ihre Grundhaltung gegen ein islamisches Symbol eindeutig. Als Repräsentantin des Staates hat sie auch ihre Neutralitätspflicht verletzt. Das Grundgesetz überlässt die Definition nicht dem Staat, wer was aus welchen Gründen trägt oder zu tragen hat. Insofern muss die Frage erlaubt sein: Wer politisiert hier eigentlich die Religion? Frau Ludin oder Frau Schavan.
Vielmehr erweckt sie den Eindruck, den anti-islamischen Ressentiments und die in Abwesenheit von Kameras gehaltenen „Hasspredigten“ an Stammtischen in Teilen der Basis ihrer Partei Rechnung zu tragen. Dieses sage ich als jemand, der kürzlich die Gelegenheit hatte, bei einem Vortrag des Leiters des Landesamtes für Verfassungsschutz Heino Vahldieck (ebenfalls CDU) über Islamismus, in einem Ortsverband der CDU in Hamburg ein Stimmungsbild von der Basis zu bekommen. Schockiert war ich über dortige Äußerungen der CDU-Basis über Muslime, die die radikalsten Zitate aus der Milli Gazete, übrigens die einzigen Belege in der Hand des Verfassungsschutzes gegen Milli Görus, die angeblich eine „integrationsfeindliche“ Gesinnung belegen sollen, in den Schatten stellen würden. Der Leiter des Verfassungsschutzes zeigte dabei eine erstaunliche Gelassenheit bei eindeutig rassistischen Äußerungen des ihn z.T. duzenden Publikums und sagte, dass diese Meinungsäußerungen seien, die er unkommentiert belassen würde. Dabei rühmt sich die CDU gerade in unserer Stadt Hamburg mit der Weltoffenheit und Liberalität. Ich mag mir gar nicht vorstellen, was für verfassungskonforme (!) Äußerungen über Muslime an Stammtischen in noch südlicherem Baden-Württemberg fallen könnten.
Um noch einmal zurückzukommen, auf die Forderungen Schavans nach Predigten in deutscher Sprache: diese Forderung ist ein Schlag in dieselbe Kerbe des Generalverdachts, als ob in allen Moscheen unliebsame, feindliche, radikale und hasserfüllte Äußerungen die Regel wären.
Seit Jahren fordern wir die Errichtung von flächendeckenden Lehrstühlen für islamische Theologie an deutschen Universitäten, damit unsere Imame und Religionslehrer aus Menschen geformt werden, die hier sozialisiert sind, die die Sprache, Geschichte und Sensibilitäten dieses Landes kennen und für eine eigenständige deutsche bzw. europäische Form des Islam losgelöst vom Ballast unserer Herkunftsländer ist.
Die Resonanz in der Politik, die einem „Euro-Islam“ oder einem „Islam deutscher Prägung“ das Wort reden, pendelt zwischen Ignoranz und wohlwollenden Bekundungen ohne greifbare Taten. Vielmehr haben wir das Gefühl, dass man die Institutionalisierung des Islam hierzulande möglichst verschieben oder verhindern möchte, damit sich alles Islamische in einer Hoffnung auf Assimilation in Wohlgefallen der „politischen Missionare“ auflöst.
Als Kultusministerin hat sie die Entscheidungsgewalt, einen oder auch mehrere Lehrstühle für islamische Theologie einzurichten, wenn sie denn aufrichtig ist und nicht Populismus auf dem Rücken der lobbylosen Muslime betreiben wollte. Andernfalls bleibt mir nichts anderes übrig, Schavans Forderungen als Show deuten. Aber zwischen Kulturchauvinismus und Kulturschavanismus ist eine hauchdünne Grenze. Verwunderlich dies alles nicht: ihr Ziehvater heißt Teufel.
Mustafa Yoldas
Vorsitzender der SCHURA, des Rates der islamischen Gemeinschaften in Hamburg
Açlığa bulunan çözüme bak
Kasım 26, 2004

BM, kıtada çokca bulunan çekirge ve solucanları yiyebileceklerine dikkat çekiyor. Hatta örgütün sitesinde çekirge ve solucandan yapılmış yemek tarifeleri bile var.
Hatta BM üşenmemiş, böceklerin protein, yağ ve karbonhidrat değerlerinide hesaplamış. Bu hesaplara göre, 100 gr. kurutulmuş solucan 53 gr. protein, %15 yağ ve %17 karbonhidrat içeriyor. Toplam kalori değeri ise 430.
Bu durumda karışımıza çıkan rakamlar şu sonuca varmamıza yarıyor: günde 100 gr. solucan ye, günlük mineral ihtiyacanı fazlasıyla çıkar. Raporun sonunda ayrıca şunu görüyoruz: beslenmek için süte, bala, pekmeze, balığa, bifteğe hiç gerek yok.
Şimdi soruyoruz sayın BM raportörlerine, Bunu Afrikalılara, uygulamalı mı anlatacaksınız, yoksa bir A4′den mi okuyacaksınız?
Başörtülüye seçme yasağı!
Kasım 26, 2004
Başörtüsüyle oy kullanan avukatlara soruşturma açıldı
Ankara Barosu, başkanlık seçiminde oy kullanmaya başörtülü gelen avukatlar hakkında soruşturma başlattı.
Ankara Barosu Başkanı Vedat Ahsen Coşar, başörtülü avukatlardan savunma istediklerini doğruladı. Soruşturmaya gerekçe olarak, avukatların mesleki faaliyetleri sırasında başörtüsü takamayacaklarına ilişkin Türkiye Barolar Birliği’nin kararı gösterildi. Bu duruma karşı çıkan avukatlar, seçimlerin mesleki faaliyet sayılamayacağını ifade etti. Bu mantığa göre pazar günü yapılan seçimde, üzerinde eşofman, kucağında bebek ya da köpekle gelip oy kullananların da disipline sevk edilmesi gerektiğini vurguladı.
Ankara Barosu başkanlığı seçiminde Çağdaş Avukatlar Grubu’nun başkan adayı olan Hüseyin Biçen, başörtülü avukatların oy kullanılmasını yasaklayan hiçbir kural olmadığını belirtti. Baro eski başkan adaylarından Hukukçular Birliği Vakfı Başkanı Avukat Sinan Kılıçkaya; “Eğer seçimde oy kullanmak mesleki faaliyet olarak değerlendirilecekse, avukatların oy vermeye cübbeleriyle gitmesi gerekir.” dedi.
Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen seçimde Ankara Barosu başkanlığına seçilen Avukat Vedat Ahsen Coşar, seçimde görevli avukatlarca tutulan tutanaklar ve şikayet başvuruları nedeniyle inceleme yaptıklarını açıkladı. Başörtülü avukatlardan savunma istediklerini aktaran Coşar, bunun normal bir prosedür olduğunu belirterek, “Avukatların mesleki faaliyetleri sırasında başörtüsü takamayacaklarına ilişkin Türkiye Barolar Birliği’nin bir kararı bulunuyor.
Ancak baro seçiminde oy kullanma işleminin mesleki faaliyet kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği konusunda farklı görüşler var. Baro Yönetim Kurulu, seçimde oy kullanmayı meslek faaliyeti olarak görürse başörtülü olarak oy kullanan avukatlar disiplin kuruluna sevk edilir.” dedi. Coşar, bu aşamada işlemlerin baronun yetkili organları tarafından yapıldığını belirterek kaç kişi hakkında soruşturma yapıldığı ve ne aşamada olduğu konusunda bilgi veremeyeceğini söyledi.
Seçimde Ahsen Coşar’ın rakibi olan Çağdaş Avukatlar Grubu’nun başkan adayı Hüseyin Biçen, baro seçiminde kılık kıyafet zorunluluğu olmadığına dikkat çekerek, çok sayıda avukatın oy kullanmaya üzerinde eşofmanla, başında şapkayla, kucağında bebek ya da çocukla geldiğini söyledi. Avukat Biçen, bu kişiler hakkında işlem yapmayan baronun oylarını başörtüleriyle kullanan avukatlar hakkında soruşturma başlatmasının çelişkili bir uygulama olduğunun altını çizdi. Bu konuda açık bir kural olmadığı için siyasi değerlendirme yapıldığını söyleyen Biçen, seçimle ilgili bir usulsüzlük varsa bu konuda işlem yapma yetkisinin baro değil seçimi yapan İl Seçim Kurulu’na ait olduğunu ifade etti.
Hukukçular Birliği Vakfı Başkanı Avukat Sinan Kılıçkaya, daha önce 7 kez baro seçimine katılmasına rağmen hiçbir seçimde başörtülüler hakkında soruşturma açılmadığını vurguladı. Türkiye Barolar Birliği’nin kararı uyarınca sadece mahkemede başörtüsü takılamayacağına ilişkin bir sınırlama olduğunu dile getiren Kılıçkaya, bu yasağın oy kullanmayı da içine alacak şekilde genişletilmesinin hukuk ve demokrasiyle bağdaşmadığının altını çizdi.
Seçim pazar günü yapıldığı için çok sayıda avukatın pikniğe gider gibi üzerinde eşofman, başında şapka, çocuklarıyla birlikte oy kullanmaya gittiğini anlatan Kılıçkaya,”Eğer seçimde oy kullanma meslek faaliyeti olarak değerlendirilecekse avukatların oy kullanmaya da cübbeleriyle gitmesi gerekir.” diye konuştu. Kılıçkaya, başörtüsü yasağının insan haklarına aykırı ve antidemokratik bir uygulama olduğuna dikkat çekerek baro gibi bir hukuk kurumunun bu yasağın kaldırılması için çaba göstermesi gerekirken yasağın kapsamını keyfi bir şekilde genişletmeye çalışmasını üzücü bir durum olarak değerlendirdi.
İSTANBUL (ZAMAN) - 26.11.2004 07:54:00 681
Öğrenci affı masaya yatırıldı
Kasım 26, 2004
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, öğrenci affı konusunu değerlendirdiklerini söyledi.
Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, Bakanlık bütçesiyle ilgili görüşmeler sırasında milletvekillerince yöneltilen soruları yanıtlayan Çelik, öğrencilerin okulla ilişkilerinin kesilme nedenlerini YÖK’e sorduklarını ve YÖK’ten aldıkları yanıtı incelediklerini açıkladı.
Çelik: ”Af bir gerekçeye dayalı olmalı”
Affın bir gerekçeye dayalı olmasu gerektiğini söyleyen Çelik, ”ilişkilerinin kesilme nedeni ekonomik mi, ideolojik mi, devletin uygulamalarından mağduriyet var mı? bunları değerlendiriyoruz” dedi.
AK Parti Batman milletvekili Ahmet İnal da öğrenci affı çıkartılmasını istediği konuşmasında, ”katiller affedildi. Bu çocuklar niye affedilmiyor. Af çıksın gençler devletle barışsın” dedi.
YÖK öğrencileri bir kez daha yıktı
Kasım 26, 2004
YÖK Genel Kurulu, “öğrenci affı”na ilişkin kanun teklifleri konusunda olumsuz görüş bildirdi.
YÖK’ten yapılan açıklamada, yükseköğretim öğrenci affına ilişkin kanun teklifleri ile ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’ndan görüş istendiği anımsatıldı.
Açıklamada, kanun teklifleriyle, 12 Eylül 1980 tarihinden bu yana önlisans, lisans ve lisansüstü öğretim görmekteyken kaydı silinen öğrencilere sınav, bütünleme ve devam hakkı tanınması, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin yabancı dil sınavında 100 üzerinden 50 puanın yeterli görülmesi, yardımcı doçentlerde çalışma sürelerindeki sınırlamanın kaldırılması, 2000-2001 yılından bu yana yükseköğretim öğrencilerine verilen disiplin cezalarının bütün sonuçlarıyla kaldırılması yönünde düzenleme yapıldığı anımsatıldı.
Açıklamada, “Kanunun konusu, amacı, kapsamı ve süresi konusunda etraflı bir araştırma ve inceleme yapılmaksızın, başka bir anlatımla altyapısı oluşturulmadan hazırlanacak böyle bir kanun teklifinin kamu yararına uygunluğu tereddütlere yol açacağından teklifin uygun olmadığına karar verildi” denildi.
