En büyük tehdit ABD

Ekim 31, 2004

Uluslararası Strateji Araştırma Kurumu’nun yaptığı araştırmaya göre, Türk halkının büyük bir çoğunluğu ülkenin geleceğini Avrupa Birliği’nde görüyor. Dünya barışını ve Türkiye’yi en çok tehdit eden ülke olarak ABD görülürken, Türk vatandaşları Türk Cumhuriyetlerini en dost ülkeler olarak değerlendiriliyor.

İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’da 1000 kişi ile yapılan ankette, Türk halkının dış politika ve diğer ülkeler ile ilişkiler konusundaki düşünceleri tespit edildi.

Türkiye’nin geleceği AB’de

“Türkiye’nin geleceği nerededir” sorusuna ise ezici bir çoğunlukla AB cevabı verildi. AB yüzde 61.06 ile ilk sırada yer alırken 6 ay önce yapılan ankette bu oran yüzde 55.9 çıkmıştı. Türk dünyası yüzde 18.1 olurken yüzde 5.6 oranında bir gerileme olduğu da gözlendi. Avrasya Birliği yüzde 11.94, İslam Dünyası yüzde 6.8, ABD ise yüzde 2.1 oranında oy aldı.

Türkiye’yi parçalamak isteyenler var

Anketin 5. sorusu ise “Türkiye’yi parçalamak icin çok sayıda devletin planlar yaptığına inanıyor musunuz?” şeklindeydi. Bu soruya “evet” diyenler yüzde 62 oranında yer aldı. “Hayır inanmıyorum” diyenler yüzde 22′de kalırken “bilmiyorum” diyenler ise yüzde 16 oldu.

Dış politikayı başarılı bulanlar arttı

“Türk dış politikasını başarılı buluyor musunuz?” sorusuna “evet” cevabını verenler 6 ay öncesine göre yüzde 12,9 artarak yüzde 44,2′ye çıkarken, başarısız bulanların oranı yine yüksek (%51) kaldı. “Bilmiyorum” diyenlerin oranı ise yüzde 14.1′den yüzde 4.7′ye düştü.

En büyük tehdit ABD

“Türkiye’ye hangi ülkelerden en çok tehdit algılıyorsunuz?” sorusuna ABD diyenlerin oranı yüzde 26.1 oldu. Bunu yüzde 16.9 ile Yunanistan, yüzde 13 ile Ermenistan izledi. Bu üç ülkenin daha önce yapılan ankette de ilk üç sırada olduğu belirlendi. Önceki araştırmaya göre yüzde 2.27′lik artışla yüzde 10.02′ye ulaşan İsrail de Türkiye’ye tehdit olarak algılanan ülkeler arasında 4. sırada yeralıyor. En alt sıralarda ise Irak (%2.25), İran (%2.2), Suriye (%2) bulunuyor.

“Dünya barışını en çok hangi ülke tehdit ediyor?” sorusuna da ankete katılanların yüzde 42.5′i “ABD” cevabını verdi. İsrail de bu konuda 6 ay önce yüzde 17,4 olan oranını yüzde 24.3′e çıkararak ikinci olurken, İngiltere yüzde 12.9 ile oldu.

Türk Cumhuriyetleri dost

“Türkiye’nin dostu olduğunu düşündüğünüz ülke hangisi?” sorusuna verilen cevaplarda Türk Cumhuriyetleri toplam yüzde 47.1′lik bir orana ulaştı. Ancak 6 ay önce yapılan ankette bu oran yüzde 51.4 olarak gerçekleşmişti. “Dost ülkeler” sıralamasında Azerbaycan yüzde 22 ile birinci sırayı alırken, Türkmenistan yüzde 9 ile ikinci sırada yer aldı. Daha önceki ankette yüzde 5.6 ile 7. sırada bulunan Almanya’nın son ankette yüzde 8.2 gibi bir orana yükselerek 3. sıraya çıkması dikkat çekti. Türk halkının dost olarak diğer ülkeler ise şöyle sıralanıyor: Japonya (yüzde 8.03), Bosna Hersek (yüzde 7.2), Özbekistan (yüzde 6.8), Güney Kore (yüzde 6), Kazakistan (yüzde 5.9), Kırgızistan (yüzde 3.4), Pakistan (yüzde 0.5).

Ankette, ilginç bir “ABD çelişkisi” de gözlendi. “Tehdit” olarak algılanan ABD, “dost” ülkeler sıralamasında da yüzde 9 ile girerken, “Türkiye, savaş, iç çatışma, doğal afet gibi olaylarla karşılaşsa en çok hangi ülke yardım eder?” sorusuna verilen cevaplarda ise yüzde 27.05 oranıyla ilk sırayı aldı. “Yardımcımız” olan ülkeler sıralaması, şöyle devam ediyor: Almanya %15.1, Japonya %10.4, Yunanistan %7.2, Azerbaycan %6.1, İngiltere %6, İsrail %3.2, Fransa %3.2, İtalya %3.1, Güney Kore %2.5, Türkmenistan %2.1 ve Rusya %2 izliyor.

Y.Şafak

ABD, 100 bin sivil öldürdü

Ekim 30, 2004

ABD-İngiliz işgalinin başladığı Mart 2003′ten bu yana 100 binden fazla Iraklı öldü. Büyük çoğunluğu hava saldırılarında ölen 100 bin kişinin hepsi sivil. Ölenlerin büyük çoğunluğu kadın ve çocuklar.

Irak’ta ABD-İngiliz işgalinin başladığı 2003 yılının mart ayından beri ölen sivillerin sayısının “100 binin çok çok üzerinde” olduğu bildirildi. Amerikalı araştırmacıların yaptığı tesbite göre, Irak’ta Amerika öncülüğündeki işgal güçlerinin işgalinin başından bu yana 100 bin kadar Iraklı sivilin hayatına mal olduklarını vurguladılar. John Hopkins Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu, bu rakama Irak’ta rastgele seçilen bin evde gerçekleştirdiği araştırma sonucu ulaştı. ABD’li araştırmacılar önce, Irak’ta 2002 yılından savaşın başladığı Mart 2003′e kadar belirlenen bin evde araştırma yaptı. Araştırmacılar, işgalin sürdüğü 18 ay boyunca aynı evlerde takibi sürdü. İşgal öncesi ve sonrası rakamların karşılaştırılaştırılması sonucu 100 bin sivilin hayatını kaybettiği sonucuna ulaşıldı. Araştırma sonucu hazırlanan rapor, savaşın başlamasıyla Irak’ta ölüm riskinin yüzde 1,5 oranında arttığını gösteriyor. Felluce’de bu oran yüzde 2,5′e çıkıyor ve buradaki ölüm oranı ise toplam rakamın üçte ikisini oluşturuyor.

Çoğu kadın ve çocuk

Rapora göre, 100 bin sivilin çoğu işgal güçlerinin düzenlediği hava saldırılarında hayatını kaybetti. Amerikalı araştırmacılar, ölenler arasında kadın ve çocukların da önemli bir yer tuttuğunu kaydettiler. Raporu hazırlayanlar, araştırmanın küçük bir fonla gerçekleştirildiğini ve işgaldeki sivil kayıpları belirlemenin uzmanların öne sürdüğünden çok daha kolay olduğunu söyledi. İngiliz tıp dergisi The Lancet’a yazan araştırmacılar, bu ölümlerin çoğunun, şiddet olayları ve ABD öncülüğündeki güçlerin hava saldırılarının sonucu olduğunu belirtti. Tek tek ölüm vakalarının ise çoğunluğunu kadın ve çocuklar oluşturuyor. Savaştan önce ise, ölüm nedeni kalp krizi, felç ve diğer kronik hastalıklar.

Sivilleri hedef alan savaş

İngiltere’de yayımlanan Independent gazetesi dün, “100 bin Iraklının hayatına mal olan savaş” başlıklı haberinde, Amerikan kuvvetlerinin İngiltere’den talep ettiği asker yardımının, Felluce kentindeki direniş hareketi üzerinde daha yoğun odaklanmak içindi. Günlerdir bombardıman altındaki kentte vurulan hedefler, Amerikalı sözcülere göre direnişçilerin sığınakları. Fakat iki ateş arasında onlarca sivilin öldüğünü söyleyen Irak kaynakları da var” ifadelerini kullandı. Iraklı ve Amerikalı kamu sağlığı uzmanlarının Irak’ta bin evin kapısını çalarak yaptığı anket, Independent’a göre bu savaşın insani maliyetini ölçen ilk bilimsel çalışma. Gazete, işgal güçlerinin halen sivil ölümlerine ilişkin bir rakam vermemesinin hem bu araştırmayı yapanlar hem de savaş karşıtı örgüt ve siyasetçiler tarafından en sert dilde eleştirildiğini aktardı.

Straw: Raporu inceleyeceğiz

İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, ABD’nin 2003 yılında Irak’a başlattığı saldırıda yaklaşık 100 bin sivilin öldüğüne dair hazırlanan rapor üzerinde ciddi şekilde çalışacaklarını duyurdu. BBC Radyo’ya konuşan Bakan Straw, “Bu gerçekten çok yüksek bir rakam” açıklamasında bulundu. Straw, “Çünkü rapor, The Lancet dergisinde yayınlandı. O, ciddi şekilde incelenmesi gereken bir rapor” dedi.

Allavi’den Felluce halkına ’son şans’

Geçici Irak Başbakanı İyad Allavi, Fellucelilerden, ‘belki de bir saldırıyı önleyecek son şansı’ değerlendirmelerini istedi. Allavi’nin ofisinden yapılan açıklamada, Felluce’nin aşiret reisleri ve ileri gelenlerine, kentteki soruna siyasi çözüm bulmaları çağrısı yapıldı. Allavi, kentteki yabancı militanların, teslim edilmesini istiyordu. ABD güçlerinin de, Felluce’ye geniş çaplı bir saldırıya hazırlandığı bildiriliyor. Bu arada, Irak’ta İslamcı bir grup, internet sitesinde, Bağdat yakınlarında geçen hafta kaçırdığı Iraklı 11 güvenlik görevlisini öldürdüğünü duyurdu. Ensar es-Sünne adlı grup, bu kişilerin, Amerikalı ‘Haçlılarla’ işbirliği yaptıkları için öldürüldüklerini bildirdi.

Meclis’te ‘Türkçe’ temizlik

Ekim 30, 2004

TBMM kampüsü içinde bir ay önce ‘Oto Clean’ adı altında faliyete geçen oto yıkama merkezinin ismi, Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın önerisi üzerine “Oto Pak” şeklinde değiştirildi. Levhadaki bu “Türkçe” temizliğin, bazı milletvekillerinin şikayeti üzerine yapıldığı belirtildi.

TBMM Genel Sekreterliği, geçen ay milletvekillerinin ısrarı üzerine Meclis kampüsünde oto yıkama yeri açılması için ihaleye çıktı. Yusuf Yenice’nin sahibi olduğu şirket ihaleyi kazandıktan sonra oto yıkama merkezine “Oto Clean” levhasını astı. Ancak levhada İngilizce isme yer verilmesi başta Başkan Arınç olmak üzere bazı milletvekillerinin tepkisine yol açtı. Arınç, bir TV programında, “Meclis Başkanı olarak bir komisyon kurup yasaların dilinin Türkçeleştirilmesi konusunda çalışma yapılmasını istemiştim. Meclis çatısı altında bende böyle bir isimle çalışan bir yer istemem ancak özel bir yer olduğu için baskı yapmak doğru olmaz. Onlara tavsiyem isimlerini Türkçeleştirsinler” demişti.

İngilizce isme CHP’li Muharrem İnce de “Burası Meclis nasıl İngilizce isim olur Türkçe isim olmalıydı” diyerek tepkisini dile getirmişti. Oto yıkama merkezinin sahibi Yusuf Yenice ise Meclis Başkanı Arınç’ın tavsiyesini emir olarak kabul ettiklerini belirterek hemen ismi değiştirdiklerini söyledi. Yenice, “Sayın Arınç’ın tavsiyesi üzerine hemen ismin değiştirilmesi yönünde karar aldık tabelayı değiştirdik. Eski isim üzerine 5-6 bin el ilanları bastırmıştık hemen bu el ilanlarını da durdurduk” şeklinde konuştu.

# ÖZGÜR AKBAŞ / ANKARA yenisafak

Yurtlar artık daha özgür olacak

Ekim 30, 2004

Özel öğrenci yurtlarına düşünce ve ifade özgürlüğü geliyor. Yeni yönetmeliğe göre siyasi ve dini propaganda yapmak, duvarlara resim asmak, yazı yazmak artık atılma nedeni olmayacak

Milli Eğitim Bakanlığı, “Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği”nde önemli değişiklikler yaptı. Yeni yönetmelik öğrenci yurtlarında daha özgür bir ortam sağlanmasına yönelik düzenlemeler içeriyor. Siyasi veya dini propaganda yapmak yurttan atılma nedenleri arasından çıkarılıyor. Talim ve Terbiye Kurulu’nun onayından geçen Yeni Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in imzasına sunuldu. Yönetmelik, Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra yürürlüğe girecek.

Yeni yönetmelikte, ÖSS’ye hazırlanan öğrencilere özel öğrenci yurtlarında geçici barınabilme olanağı tanındı. 21. maddenin kapsamı genişletilerek, “Yükseköğrenime hazırlayıcı dershanelere devam edenler, yurt yönetimlerince belirlenen şartları kabul etmek ve durumlarını belgelendirmek kaydıyla yurtta barınabilirler” ifadesi eklendi. Yeni düzenlemeye göre, evci çıkmak isteyen öğrencilerden “veli onayı” istenmeyecek. Orta öğrenim öğrencileri yurt müdüründen izin belgesi alarak evci çıkabilecek. Yükseköğrenim öğrencileri de yurt yönetimine kalacakları yeri ve süresini yazılı olarak bildirmek şartıyla yurt dışında kalabilecek.

Yurtta ifade özgürlüğü

Yurtlardaki kurallara ve yasaklara uymayan öğrencilere uygulanacak ceza türleri üçe indirildi. Öğrencinin bir haftadan bir aya kadar yurttan uzaklaştırılmasını içeren “kurumdan geçici çıkarma cezası” yeni yönetmelikte yer almazken, uyarma, kınama ve yurttan çıkarma cezalarının çerçevesi çizildi. Eski yönetmeliğe göre kurumdan geçici çıkarma cezası uygulanan “siyasi veya dini propaganda yapmak, bunlarla ilgili olarak duvarlara resim ve yazı asmak, bir fikri sembolize eden yazıları duvarlara işlemek” ile “bulundurulması uygun olmayan kitap, dergi vs. yayın, araç ve gereçleri kuruma getirmek, arkadaşlarına dağıtmak ve göstermek” filleri yeni yönetmelikte yer almıyor. Bundan böyle özel öğrenci yurtlarında siyasi veya dini propaganda yapmak serbest olacak. Yönetmelik değişikliği ile, izinsiz açıldığı tespit edilen öğrenci yurtlarının kapatılması karara bağlandı. Valiliklerden “otel, motel, pansiyon vb.” konaklama tesisi ruhsatı alarak öğrenci barındıran ve öğrenci yurdu gibi çalıştırılan yerler de kapatılacak. Yeni yönetmelik yurt ücretlerinin belirlenme yöntemini de değiştirdi. Düzenlemeyle yurt ücretinin yurt sahibince veya işleticisince belirlenmesi kararlaştırıldı. Yurt ücretleri belirlenirken DİE’nin açıkladığı Tüketici Fiyatları Endeksi(TÜFE) oranı dikkate alınacak. Yurt müdürlerinin öğrenim düzeyleri de yükseltiliyor. Eski yönetmelikte müdürlerin en az lise veya dengi okul mezunu olabileceği belirtilirken, yeni yönetmelikte yükseköğrenim mezunu olma şartı getirildi.

Yurttan attıracak fiiller

Türk Bayrağı Kanunu ile tüzüğüne aykırı davranmak

Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti ve milletiyle bölünmezliği ilkesine ve Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayalı milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti niteliklerine aykırı miting, forum, direniş, yürüyüş, boykot, işgal gibi ferdi veya toplu eylemler düzenlemek, düzenlenmesini kışkırtmak.

Kanunen cezayı gerektiren yüz kızartıcı suçları işlemek veya böyle bir suçtan hükümlü durumuna düşmek.

Kanun dışı kuruluşlara üye olmak, bu kuruluşlarda faaliyet göstermek, bu tür kuruluşların propagandasını yapmak

Hırsızlık yapmak.

Yurt yönetimi ve personeli ile arkadaşlarını tehdit etmek veya fiili tecavüzde bulunmak

Yurt içinde kesici, delici veya patlayıcı silahları bulundurmak veya herhangi bir kimseyi yaralamak suretiyle ilgili kanunan muhalefet etmek

İçki içmek, uyuşturucu kullanmak

Aynı fiilden dolayı üç defa kınama cezası almış olmak.

#

ASLIHAN ALTAY KARATAŞ / ANKARA yenisafak

Fakir fukaranın parası çöpe gitti

Ekim 30, 2004

TBMM Kamu Vakıfları Araştırma Komisyonu’nun raporuna göre, yardım paraları bankada faizde tutuldu, vali ve kaymakamların makam odalarının tefrişinde kullanıldı.

Fak-Fuk Fon’dan yardıma muhtaç vatandaşlara dağıtılması için sosyal yardımlaşma vakıflarına gönderilen kaynaklar ile makam odalarının tefriş edildiği, kamu personoli ücretlerinin ödendiği ve paraların repoda değerlendirildiği ortaya çıktı.

TBMM Kamu Vakıfları Araştırma Komisyonu, halk arasında Fak-Fuk Fon olarak bilinen Sosyal Yardımlaşmayı ve Dayanışmayı Teşvfik Fonu (SYDF) kaynaklarının usulsüz olarak harcandığını tespit etti. Komisyonun raporunda yer alan bilgilere göre, yardıma muhtaç vatandaşlara dağıtılmak için gönderilen paralarla, vali ve kaymakamların makam odaları düzenlendi, bazı kamu kuruluşlarında görev yapan personelin ücretleri ödendi. Bazı vali ve kaymakamlar ise, vatandaşlara gönderilen paraları dağıtmak yerine, repoda tutarak önemli ölçüde gelir elde etti.

Yardım sistemi nasıl işliyor?

TBMM Araştırma Komisyonu raporunda, Fak-Fuk Fon hortumu şöyle anlatıldı:

SYDF, 1986 yılında Türkiye genelindeki ihtiyaç sahibi vatandaşlara yardım etmek amacıyla kuruldu. Fon, yardımlarını Türkiye genelindeki 931 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığı ile gerçekleştiriyor. Fon yönetimi, Türkiye genelindeki 931 vakfa her ay düzenli olarak, vatandaşlara dağıtılmak üzere kaynak aktarıyor. Ayrıca, il ve ilçelerde kurulu bulunan Sosyal Dayanışma Vakıfları, fondan gelen kaynakların yanısıra, kurban derisinden ve bağışlardan da gelir elde ediyor. Sosyal Yardımlaşma Vakıfları’nın yönetimi ise, illerde valiler ilçelerde ise kaymakamlar aracılığı ile yürütülüyor. Harcamalar, vali ve kaymakamların onayları ile gerçekleştiriliyor.

Rapordaki şok tespitler

TBMM Kamu Vakıfları Araştırma Komisyonu’nun raporunda, vatandaşlara dağıtılması için Vakıflara gönderilen kaynakların amacı dışında kullanıldığı kaydedildi. Raporda şöyle denildi: “Kimi vakıflar gönderilen paylarını tam olarak kullanırken, bir çok vakıf da para biriktirmekte, bu biriken paraları bankalarda vadeli hesaplarda tutmaktadır. Şu anda, ülke genelinde vakıflara ait trilyonlarca lira paranın bankalarda vadeli hesaplarda tutulduğu tahmin edilmektedir.”

Raporda, zor durumdaki vatandaşlara dağıtılmak üzere gönderilen kaynakların büyük kısmının, yarım kalmış projelere gittiği vurgulandı. Rapora göre, vali ve kaymakamlar, kırsal kesimdeki istihdamı arttırmak amacıyla, dağıtılması için gönderilen kaynaklarla, arıcılık, halıcılık, kültür mantarı gibi bir çok projeye destek verdi. Raporda, sözkonusu projelere verilen kredilerin, gerekli fizilibilete araştırılması yapılmadan dağıtıldığı belirtilerek, fon tarafından kredi verilen projelerin yüzde 95′inin tamamlanamadığı kaydedildi. Raporda, “Vali ve kaymakamların popülist yaklaşımları sonucu olarak başlanılan fakat verim elde edilmeyen bu çalışmalar bütçeye ve dolaysıyla ülke ekonomisine büyük miktarlarda yük getirmektedir” denildi.

Fukara parasıyla makam arabası almışlar

TBMM raporunda ayrıca, vali ve kaymakamların, SYDF’den Sosyal Yardımlaşma Vakıfları’na gönderilen kaynaklarla, makam odalarının tefrişini yartırdıkları da belirtildi. Raporda şöyle denildi:

“Bazı valililik ve kaymakamlıkların hizmet binaları ile lojmanların tamirat bakım ve döşemesi, resmi ve makam araçlarının onarım tamirat ve yakıt giderleri vakıf kaynaklarından karşılanmaktadır. Ayrıca, bu yardımlarla Vakıflara çok sayıda eleman alınmıştır. Bu elemanların ücretleri de, yardımlardan karşılanmaktadır. Hatta bazı vakıflarda çok fazla sayıda eleman alınarak, vakıf hizmetleri dışındaki alanlarda istihdam edilmektedir. Örneğin, vakıflara bahçıvan, kapıcı, bekçi, sekreter, şoför, resmi dairelerde ve okullarda hizmetli gibi yardımla ilgisi olmayan personel alınmıştır.”

#

HÜSEYİN ÖZAY / ANKARA yenisafak

Yolsuzluğu gördü makamından oldu

Ekim 30, 2004

TEDAŞ’tan emekli Kemalettin Ertan’ın baskıları sonucu konuyu araştıran Başmüfettiş Ziya Sarı, kurumda yolsuzluklar tespit etti. Sarı, raporunda “soruşturma açılması gerektiğini” belirtince, baskılar sonucu görevi bırakmak istediğine dair dilekçe verdi.

Niğde EMD’de trilyonluk yolsuzlukların yapıldığını savunan Kemalettin Ertan’ın evi kurşunlanmış. Ertan, “Tüm iddialarım belgelidir. Elimde konuya ilişkin yaklaşık 700 sayfalık belge var. İstenildiği takdirde yetkili makamlara sunmaya hazırım” diye konuştu.

TEDAŞ’ta meydana geldiği iddia edilen yolsuzlukları araştıran ve araştırması sonucunda hazırladığı raporda “konuyla ilgili soruşturma açılması gerektiğini” belirten 15 yıllık Başmüfettiş Ziya Sarı, koltuğundan olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. TEDAŞ’tan emekli Kemalettin Ertan’ın kurumu yaptığı baskılar sonucu iki kere konuyu araştıran ve son araştırmasında soruşturma açılmasını isteyen Başmüfettiş Sarı, TEDAŞ yetkililerin baskı ve tehditleriyle karşılaştı. Görevini yaptığı için neredeyse işinden olma noktasına gelen olaylar şöyle gelişti.

TEDAŞ’tan emekli olan Kemalettin Ertan, kurumda yıllardır tanık olduğunu iddia ettiği yolsuzlukları gün ışığına çıkarmak için uğraştı. Niğde Elektrik Dağıtım Müessesesi (EDM) Bilgi İşlem Tahakkuk Tahsilat ve Kaçak Takip Müdürlüğü’nden emekli olan Ertan çeşitli kurumlara gönderdiği sayısız ihbar ve şikayet EDM’de büyük yolsuzluklar yapıldığını, bunların ortaya çıkarılarak, suçluların cezalandırılması gerektiğini belirtti.

Yolsuzluklar örtbas edildi

Aralıksız ihbarlar üzerine TEDAŞ Genel Müdürlüğü zaman zaman müfettiş göndererek bölgede inceleme yapılmasını istedi. Gelen müfettişlerin, yolsuzlukları ortaya çıkarmaktan ziyade, yolsuzlukları örtbas ettiğini öne süren Ertan, şikayetlerine devam etti. 2002 yılında Niğde’ye gelerek incelemelerde bulunan Başmüfettiş Ziya Sarı, belgeleri inceledi ve Niğde EDM yetkilileri hakkında yaklaşık 450 milyar liralık zimmet çıkardı. 2 ay içinde Genel Müdürlüğe geri çekildiğini öne süren Sarı, “Benden sonra bölgeye giden müfettişler de gerekli işlemleri yapmadı. Kemallettin Ertan’ın ısrarlı mücadelesi sonucu 2004 yılında tekrar inceleme yapmak üzere Müfettiş Çağrı Seyfi ile birlikte Niğde’ye gittik ve orada Kemallettin Ertan’ın ifadesine başvurduk” dedi.

Trilyonluk yolsuzluk

18 Mayıs-5 Temmuz 2004 tarihleri arasında verdiği 168 sayfalık ifadede, Niğde EDM’de trilyonlara varan kaçakçılık yapıldığını iddia eden Kemalettin Ertan, Niğde EDM’de görev yaparken tuttuğu tutanakları ve uzun süredir konuya ilişkin biriktirdiği çeşitli evrakları da müfettişlere sundu. Başmüfettiş Sarı, bu iddialara istinaden yetkililer hakkında soruşturma açılması gerektiğini belirtti. İşte bu karar, Ziya Sarı’nın meslek hayatında dönüm noktası oldu.

İddialara göre, İnceleme için müfettişleri Niğde’ye gönderen TEDAŞ’ın bazı üst düzey yetkilileri, Sarı’ya karşı cephe aldı. Olayın kamuoyunda duyulmasından da sorumlu tutulan Sarı, TEDAŞ’ta yetkililer tarafından istenmeyen kişi ilan edildi. Sarı, çeşitli baskılara maruz kaldığını ifade ederek, “Bana artık başmüfettişlik yapamayacağım söylendi. Görev yerimin değiştirilmesi isteğinde bulunmam için baskı gördüm. Kimse bu kadar zamandan sonra kendi isteğiyle Başmüfettişlik görevinden uzman kadrosuna geri dönmek istemez” şeklinde konuştu.

İstemeyerek dilekçe verdi

Ziya Sarı,18 Ekim 2004 tarihinde TEDAŞ Teftiş Kurulu Başkanlığı’na sunmak zorunda kaldığını iddia ettiği dilekçede “Ailevi nedenlerle uhdemde bulunan Başmüfettişlik kadromdan alınarak, Genel Müdürlük Merkez Teşkilatı’nda Müşavir ya da Başuzmanlık kadrosuna geçmek istiyorum” dedi. Daha önce de trilyonlara varan kaçakçılık olaylarının aydınlatılmasında görev yaptığını ifade eden Sarı, “O dönemde de görevden alınmış, daha sonra mahkeme kararıyla geri dönmüştüm. Şimdi belki daha evvel araştırdığım, soruşturduğum kişilerin emrinde çalışacağım. Asıl işinden olması gereken ben değilim. Tüm bu yolsuzluklara göz yumanlar” dedi.

Evini bile kurşunladılar

Kemalettin Ertan, yıllardır tanık olduğunu iddia ettiği yolsuzlukları gün ışığına çıkarmak için uğraştı. TEDAŞ’ta tanık olduğu usulsüz tarımsal sulama amaçlı trafo tahsisi, direk dikme, enerji hattı çekme gibi yolsuzlukların, trilyonlarla ifade edilebileceğini öne süren Ertan, zorlukla karşılaştığını söyledi. Ertan’ın kendisinin kaçak elektrik kullandığı iddia edildi, aklandı. Ruh sağlığının yerinde olmadığı ileri sürüldü, sağlam raporu aldı. Evi kurşunlanan Ertan, “İddialarım belgelere dayalıdır. Elimde 700 sayfalık belge var. Yetkili makamlara sunmaya hazırım” dedi.

‘Devlet sırrı’nın arkasına hiç kimse sığınamayacak

Ekim 30, 2004

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan değişik önergeleri Adalet Alt Komisyonu’nda ele alınıyor. Tasarıda ‘devlet sırrı’ mahkemeye karşı gizlenemez ilkesi yer alırken, yeni düzenleme kapsamında Cumhurbaşkanı da tanık olarak mahkemeye çağırılabilecek.

CMUK’ta ayrıca, suç ve suçluları araştırmak üzere gizli görevli kullanılması, batık bankacıların malvarlıklarına soruşturma aşamasında el konulması, savcı kararıyla telefonların dinlenilmesi, mahkemelerde devlet sırrının kaldırılması, beden muayenesine sınırlama getirilmesi ve poliste alınan ifadelerin geçersiz sayılmasını öngören bir dizi değişiklik yapılıyor.

Devlet sırrı kalkıyor

Adalet Bakanlığı’nın öğretim üyelerine hazırlattırdığı son taslakta “Bir suç olgusuna ilişkin bilgileri içeren belgeler devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz” kuralı getiriliyor ve devlet sırrı niteliğindeki belgelerin sadece mahkemeler tarafından incelenebileceğini hükme bağlıyor.

Cumhurbaşkanı tanık olabilecek

Tasarıda, “Cumhurbaşkanı’nın tanık sıfatıyla beyanı konutunda da alınabilir. Cumhurbaşkanı isterse beyanını yazılı olarak gönderebilir” hükmü yer alıyor.

Yeni ‘James Bond’lar

Adalet Bakanlığı’nın CMUK Tasarısı’na eklenmesini istediği ‘gizli görevli kullanılması’ başlıklı yeni madde, “Soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeblerinin bulunması ve başka surette delil elde edilemeyen hallerde gizli görevli kullanılabilir” hükmünü taşıyor.

Savcı kararıyla telefon dinlenebilecek

Yeni değişiklik önergesinde “gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının istemi üzerine telefon dinlenmesine ve kayda alınmasına” imkan sağlanıyor. Bu durumda savcı durumu hakimin onayına sunacak ve 24 saat içinde karar çıkmaması halinde dinlemeyi ortadan kaldıracak.

Batıkçıların mallarına el konulabilecek

Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı son tasarı, suç işlendiğine dair kuvvetli belirtilerin olması halinde şüpheli ve sanığa ait gayrımenkullere, araba, yat ve uçaklara kıymetli evraka ve diğer malvarlığı evrakına el konulmasına imkan sağlıyor.

Beden muayesine sınırlama

Tasarı, beden muayenesi ve vücuttan örnek alınmasına sınırlama getiriyor. İç beden muayenesinin yapılabilmesi ve vucüttan örnek alınması için müdahelenin kişinin sağlığına zarar vermemesi şartı aranacak. Üst sınırı 2 yıldan daha az hapis cezası gerektiren suçlarda kişi üzerinde beden muayenesi yapılamayacak.

Poliste alınan ifade geçersiz olacak

Tasarının 148. madesinde yapılması istenilen değişiklikle ise avukat hazır bulunmaksızın poliste veya jandarmada alınan ifadalerin savcı, hakim veya mahkeme huzurunda doğrulanmadıkça hükme esas alınamayacağı kuralı getiriliyor. Kötü muamele ve işkence altında alınan ifadelerinde hiçbir geçerliliği olmayacak.

Kürtçe savunmaya kapı aralanıyor

Yeni düzenleme, sanık ve mağdurların duruşmalarda Kürtçe konuşmalarına kapı aralıyor. Tasarının 209. maddesinde ‘Türkçe bilmiyorsa’ ibaresi yerine ‘meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilmiyorsa’ ibaresi konuldu. Bu düzenlemeye dayanarak Güneydoğu’da Türkçe’yi doğru düzgün konuşamayan kişilerin Kürtçe olarak savunma yapmalarına ve bu savunmaların tercüme edilmesine imkan sağlanıyor.

#

BİLAL ÇETİN/ANKARA

Arafat: Geri döneceğim

Ekim 30, 2004

Kan kanseri olduğu belirtilen Filistin lideri Arafat, tedavi için dün Ürdün’den Paris’e gitti. Paris’te askerî bir hastanede tedavi görecek olan Arafat’ın uçağa bindirilirken “Allah’ın izniyle geri döneceğim” dediği bildirildi.

Filistin lideri Yaser Arafat’ın, Paris yakınlarındaki bir askeri hastanede tedavi edilmek üzere dün Fransa’ya gitti. Yaser Arafat’ı taşıyan Fransa uçağı, Fransız askeri hastanesi yakınlarındaki askeri üsse “dün öğle saatlerinde” indi.

Fransa Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre; 75 yaşındaki Filistin lideri Yaser Arafat’ı taşıyan uçağın, Ürdün’den yaptığı 4 saatlik seferin ardından, Fransa’nın başkenti Paris’in güneybatısındaki Villacoublay’da bulunan askeri üsse “öğle saatlerinde” indi. Savunma Bakanlığı sözcüsü Christian Estripeau, açıklamada, Arafat’ın, en uygun olarak görülen Hopital d’Instruction des Armees de Percy’de tedavi göreceğini söyledi.

Arafat’ın hastalığı araştırılacak

Görgü tanıkları, tekerlekli sandalyeyle uçağa bindirilen Arafat’ın, uçakta bir sedyeye yatırıldığını söylediler. Yurtdışına 2001′den bu yana ilk kez çıkan 75 yaşındaki Arafat’ın, uçağa binmeden önce yanındaki yardımcılarına, ”Allah’ın izniyle geri döneceğim” dediği bildirildi. Ramallah’taki karargahında, kendisini Ürdün’e getirecek helikoptere binmeden önce solgun olduğu gözlenen Arafat’ın, düne göre daha iyi göründüğü belirtiliyor. Kan kanserine yakalanmış olabileceği belirtilen Arafat, Rammallah’taki karargahından, Fransa’ya gitmek üzere Ürdün’deki bir askeri üsse getirilmişti.

Filistin liderine çeşitli testler yapan doktorları, Arafat’ın kan testinde trombosit eksikliğine rastlandığını açıkladı. Doktorlar, bu durumun viral enfeksiyon, kanser veya kan zehirlenmesindan kaynaklanabileceğini ve ek testler yapılması gerektiğini belirtti. Filistinli bir yetkili de, Arafat’ın ölümcül bir hastalık olan kan kanserine yakalanmış olabileceğini söyledi.

İyiyim, ayaktayım

Arafat’ın kanser olduğu iddiaları, daha önce Filistinli yetkililerce yalanlanıyordu. Arafat’ın tekerlekli sandalyede doktorlarıyla konuşurken çekilmiş görüntüleri de basına dağıtıldı. Filistin liderinin, günün büyük bölümünü uyuyarak geçirdiği, yemek yemekte ve ayakta durmakta zorlandığı belirtiliyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki akşam Roma’ya giderken, sağlık sorunları bulunan Yaser Arafat’la konuştuğu öğrenildi. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Arafat önceki akşam teravih namazının ardından Erdoğan ile görüşmek istedi.

Bunun üzerine Roma yolunda olan Erdoğan’ın bulunduğu uçaktan Arafat ile telefonla temasa geçildi. Arafat, Türkiye’nin yardım önerisini iletmek üzere akşam kendisini telefonla arayan Türkiye’nin Kudüs Başkonsolosu Hüseyin Avni Bıçaklı’ya “Sağlığım iyi, küçük bir rahatsızlık geçirdim, önemli değil ayaktayım” dedi.

Hamas’tan açıklama

Arafat’ın Ramallah’tan ayrılmasıyla birlikte, Hamas da bir açıklama yaparak, Filistin lideriyle aralarındaki farklılıkların bir kenara bırakıldığını belirtti ve “Birleşik Filistin liderliği” için genel seçim çağrısında bulundu. Gözlemciler, şimdiye kadar seçimlere katılmayı reddeden Hamas’ın ilk kez genel seçimlerde yer almaya niyetlendiğini belirttiler.

İsrail, mezarını bile hazırladı

Haaretz gazetesi İsrail’in, Kudüs yakınlarındaki Abu Dis’te Arafat için bir mezarlık alanı ayırdığını yazdı. Arafat’ın, Kudüs’e gömülmek istediği biliniyor. Daha önce defalarca Haremü’ş Şerif’e gömülmek istediğini dile getiren Arafat’ın burada toprağa verilmesi için, Filistin Yönetimi yetkililerinin İsrail’e başvuruda bulunduğu, ancak bu teklifin geri çevrildiği öne sürülüyor. Asıl adı Muhammed Abdürrauf Arafat el-Kudva El Hüseyni olan, ama tüm dünyada Yaser Arafat olarak bilinen, Ebu Ammar (kurucu) lakaplı Filistin liderinin resmi hayat öyküsünde, doğum yeri Kudüs olarak belirtiliyor. 4 Ağustos 1929′da Kahire’de doğduğuna ilişkin görüşler de var.

45 YILLIK MÜCADELE

Filistin lideri Yaser Arafat 75 yıllık ömrüne dünya tarihinin akışını etkileyecek olaylar sığdırmayı başardı. Tam 45 yıldır Filistin bağımsızlık mücadelesinin liderliğini yapıyor. Adı Filistin davasıyla özdeşleyen Arafat, 24 Ağustos 1929 yılında Filistin toprakları İngiliz işgali altındayken, Mısır’ın başkenti Kahire’de Filistinli bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. 1936 yılında babası tarafından eğitimini tamamlamak üzere Kudüs’e gönderildi.

İlk mücadelesi işte bu yıllarda İngiliz işgalcilerine karşı başladı. 8 yıl sonra Mısır’a döndü ve ülkesindeki işgale dikkat çekmek için basınla sıkı ilişkiler kurdu. 1958 yılında mühendis olarak çalışmak için Kuveyt’e gitti. Burada yıllarca omuz omuza çalışacağı arkadaşı Halil El Kazir’le (Ebu Cihad) tanıştı. Birlikte Filistin Kurtuluş Ordusu El Fetih’i kurdular. 1967 savaşında Ürdün cephesinde savaştı. Bundan bir yıl sonra Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır tarafından Filistin halkının lideri ilan edildi. 1974 yılında Birleşmiş Milletler’de Filistin davasını anlattı. 1978-1982′de İsrail Arafat’ın Lübnan’daki üslerine saldırı başlattı. Arafat Tunus’a gitmek zorunda kaldı. Ancak İsrail Tunus’ta Arafat’ a karşı bir suikast daha düzenledi. Filistin lideri bu suikastı da atlattı.

Oslo anlaşmasıyla birlikte Arafat 27 yıl aradan sonra Gazze’ye geri döndü. 1996 yılında Filistin Ulusal Kongresi tarafından devlet başkanı seçildi. Arafat İsrail başbakanı Ariel Şaron’un iktidara gelmesinden sonra ise bir kaç kez ölümle yüz yüze geldi. İsrail Ramallah’ta Arafat’ın karargahını kuşattığında Filistin lideri dünyaya bir mum ışığında insanlık çağrısı yaptı. Bu çağrı, İsrail’e geri adım attırdı.

Ladin: Bush, ABD halkını kandırıyor

Ekim 30, 2004

El Kaide örgütünün lideri Usame Bin Ladin, ABD’yi yeni saldırılar düzenlemekle tehdit ederek, Amerikalılara saldırılardan en iyi nasıl kaçacaklarını söylemek istediğini bildirdi. Bin Ladin, El Cezire televizyonunda yayınlanan video kasedinde, ABD’yi, 11 Eylül’dekine benzer yeni saldırılar düzenlemekle tehdit etti. ABD’ye saldırıyı ilk kez 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgal ettiğinde düşündüğünü belirten Bin Ladin, Bush yönetiminin Arap hükümetlerini yozlaştırdığını söyledi. Amerikan halkının güvenliğinin ne John Kerry’nin ne de George Bush’un elinde olduğu söyleyen Bin Ladin, Bush’un, 11 Eylül’den bu yana Amerikan halkını aldattığını ileri sürdü.

‘Korku kaseti’ ABC’de yayınlandı

Öte yandan ABD’de 2 Kasım’da yapılacak başkanlık seçimine birkaç gün kala, kendini El Kaide’nin Amerikalı bir üyesi olarak tanıtan bir kişinin, ABD’de yeni ve çok büyük bir saldırının her an gerçekleşebileceği tehdidinin yer aldığı bir video kasetin bazı bölümleri, ABC televizyonu tarafından yayımlandı. ABC’nin Pakistan’da “500 dolar karşılığında” ele geçirdiğini belirttiği kasette, yüzü örtülmüş, sadece gözleri görünen ve yanında bir silah bulunan kişi, kendini “Amerikalı Azzam” olarak tanıttı ve Amerikan halkına tehditler savurdu.

‘Size 11 Eylül’ü unutturacak’

Kasetteki şahıs, düzgün ve hafif aksanlı bir İngilizceyle, “Amerikan vatandaşları, sizler de suçlusunuz. Sizler de (Başkan George) Bush, (Başkan Yardımcısı Dick) Cheney, (Savunma Bakanı Donald) Rumsfeld, (Adalet Bakanı John) Ashcroft ve (Dışişleri Bakanı Colin) Powell kadar suçlusunuz. Amerika’nın onyıllardır süren diktatörlüğü ve baskısının ardından ölme sırası size geldi. Allah’ın izniyle Amerika’nın caddelerinde kıpkırmızı kan akacak” dedi. Yüzü örtülü kişi, sözlerine, “Size liderlerimiz Usame Bin Ladin ve Eymen El Zevahiri’nin, 11 Eylül’ün sadece başlangıç olduğu sözlerini hatırlatıyorum. Allah’ın izniyle başınıza gelecek olanın boyutu ve gücü karşısında 11 Eylül’ü unutacaksınız. Amerikan halkı: Hakkınızda karar verildi. Amerikan rejiminin suçlarının katılımcıları ve ortakları olarak, dökülen kanların karşılığını sizler de ödeyeceksiniz” diyerek devam etti.

Maskhadov’un rehineleri kurtarması engellendi

Ekim 30, 2004

Çeçen mücahidlerin lideri Aslan Maskhadov’un, Kuzey Osetya’daki okul rehine krizinde, rehineleri kurtarmak için Beslan’a gitmek istediği fakat bunun Rusya yönetimi tarafından engellendiği bildirildi. Haftalık Novaya Gazete’ye konuşan Maskhadov’un oğlu Anzor Maskhadov, “Beslan’daki okul kuşatması sırasında babam Beslan’a gitmek ve rehineleri kurtarmak istedi. Fakat Rusya tarafı bunu kabul etmedi. Babam rehineleri kurtarabilirdi” dedi. Anzor Maskhadov, Çeçen mücahidlerin babasına, saldırılarının ve eylemlerinin kendi başlarına hareket eden Çeçen elemanlar gerçekleştirildiğini rapor ettiklerini kaydederek “Fakat, bugün dahi, Aslan Maskhadov böyle bir emir vermesi halinde, direnişçilerin düşmanlıkları artırmalarını önleyebilir. Ancak bu sadece, federal yetkililerin görüşmeleri başlatmasıyla mümkün olabilir” diye konuştu. Mosnews web sayfasında da yayınlanan haberde, Anzor Maskhadov, “Bu savaşı durdurma gücü sadece Kremlin’in elinde bulunduğu belirtildi.

Sarkozy: Camilere bütçeden pay ayrılsın

Ekim 30, 2004

Fransa Ekonomi Bakanı Nicolas Sarkozy, ülkedeki en hassas konulardan biri üzerine tartışma yaratabilecek bir açıklamada bulundu. Sarkozy, camilere devlet bütçesinden pay ayrılmasını önerdi. Sarkozy, yayınlanacak kitabında, laikliğe ilişkin 1905′de çıkarılan ve dini gruplara devlet bütçesinden pay ayrılmasını yasaklayan kanunun gözden geçirilmesi zamanının geldiğini söyledi. Fransız bakan, “Cumhuriyet, Dinler Umutlar” adını taşıyan kitapta, aşırı uçlardaki dini çevrelerin gizli olarak camilerde örgütlendiğini ve İslami grupların da ibadet yerleri inşa etmelerine yetecek paraları olmadığını anlatıyor. Nicolas Sarkozy, Fransa’da üzerinde hassasiyetle durulan konulardan biri üzerine yaptığı çağrıyla tartışmasız biçimde gazete manşetlerinde yerini aldı. Fransa’nın son günlerde karşılaştığı en ciddi konular arasında, ülkedeki beş milyon Müslümanın toplumla nasıl bütünleştirilebileceği ve bazılarınca ‘genç kuşak Müslümanlar arasında giderek artan köktendincilik’ olarak görülen duruma nasıl engel olunacağı yer alıyor.

#

PARİS

Karne fiyatlarında artış yok

Ekim 30, 2004

Öğrenci karne fiyatlarında bu yıl artış yapılmadı. Milli Eğitim Vakfı (MEV) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Turhan yaptığı açıklamada, karne fiyatlarının geçen yıl olduğu gibi 250 bin, diploma fiyatlarının da 1 milyon 250 bin lira olacağını bildirdi.

Dernek ve Vakıfların Kamu Kurum ve Kuruluşları ile İlişkilerine Dair Kanun’da değişiklik yapıldıktan sonra karne basma görevinin MEV’den alındığını anımsatan Turhan, stokların, ihtiyacı karşılayacak düzeyde olması nedeniyle bu yılki işlemlerin yine vakıf kanalıyla yürütüleceğini belirtti.

Bakanlığın stoğun değerlendirilmesi için böyle bir görevlendirme yaptığını ifade eden Turhan, stokta bulunan karne, diploma, takdir, teşekkür gibi basılı belge tutarının 3 trilyon lira düzeyinde olduğunu söyledi. Turhan, duruma göre yeni basımların yapılmasının da gündeme gelebileceğini kaydetti.

Fiyatlarda geçen yıla oranla artış yapılmadığını kaydeden Turhan, listeyi şöyle sıraladı:

-Öğrenci Karneleri 250.000 TL

-Diplomalar 1.250.000 TL

-Öğrenci Kişisel Dosyası 1.000.000 TL

-Öğrenci Kimlikleri 50.000 TL

Takdir, teşekkür ve onur belgeleri ise almaya hak kazanan öğrencilere yine ücretsiz verilecek. (aa)

Ramazan Kur’ân’a yöneltiyor

Ekim 30, 2004

Ramazan ayının başlamasıyla birlikte dini kitap satışlarında artış gözlendi. Satılan kitaplar arasında en fazla rağbet gören kitap Kur’ân-ı Kerim olarak göze çarpıyor.

Ordu’nun Fatsa ilçesinde kırtasiyecilik yapan Ali Sadan, dini kitapların satışında Ramazan ayının başlamasıyla büyük artış yaşandığını belirtti. Ali Sadan, “ Ramazan’ın başlamasıyla insanlar dini kitaplara daha çok rağbet göstermeye başladı. En fazla satılan kitap ise yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim”dedi.

Dinî kitapların çok fazla satılmasını Ramazan ayının başlamasıyla insanların mânevî duygularının artmasına bağlayan Sadan, “ İnsanlar Ramazan ayında dinî konulara daha duyarlı oluyor. Dinî içerikli kitapları alıp ya kendileri okuyor ya da hediye ediyor.” diye konuştu. (cihan)

Alemdaroğlu dönemi kitaplaştı: ‘Üniversitede Bir Deli Dumrul’

Ekim 30, 2004

Kemal Alemdaroğlu’-nun İstanbul Üniversitesi rektörlüğü yaptığı dönemde birlikte hareket ettiği isimlerden Güneş Ayas, “Tanıdığım Alemdaroğlu, Üniversitede Bir Deli Dumrul” adıyla bir kitap yazdı.

Bir dönemin iç yüzüne tanıklık eden kitapta birbirinden ilginç iddialar yer alıyor. Alemdaroğlu ve ekibine yönelik; PKK ve TİKKO terör örgütlerini desteklemek, Perinçek’e ‘CIA ajanı’ deyip üniversiteyi İşçi Partisi’nin okulu haline getirmek, İlhan Selçuk’a Cumhuriyet’in hisselerini alma vaadinde bulunmak, öğretim üyelerine ‘beni paşalar destekliyor’ diye baskı yapma suçlamaları okuyanları hayrete düşürüyor. Kitabın yazarı Ayas, eski rektör döneminde Öğrenci Konseyi ve Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonluğu (ADKF) başkanlığı yaptı. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü son sınıf öğrencisi olan Ayas, halen Türksolu Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor.

Güneş Ayas, konser, şenlik gibi bahanelerle terörist gruplara ‘korkunç’ olarak nitelediği paralar aktarılmasına dikkat çekiyor. Okuldaki bölücü gruplarla ilişkileri rektör yardımcısı Nur Serter ve öğretim üyesi Tülin Polat’ın yürüttüğünü anlatıyor. Önceleri Alemdaroğlu’ndan destek gördüklerini daha sonra Amerika ve İsrail karşıtı eylemlerden dolayı aralarının açıldığını savunan Güneş Ayas, İstanbul Üniversitesi’nin İşçi Partisi (İP) lideri Doğu Perinçek ve İP’in okulu haline geldiğini kaydediyor. Yüksek lisans programlarına da İP’li kişilerin öncelikle alındığını da iddia ediyor. İÜ yöneticilerinin ilk zamanlar Perinçek hakkında ‘Topal, ajan, PKK’lı’ gibi ifadeler kullandığını belirten Ayas, belirli bir süre sonra Alemdaroğlu’nun hızlı Perinçekçi olduğuna dikkat çekiyor. Perinçek’le ilgili fikir değişikliği ise şu ifadelerle anlatılıyor: “Ama gün geldi Alemdaroğlu hızlı Perinçekçi oldu. Birlikte Kuvayı Milliye hareketini başlattılar. Perinçek iki haftada bir üniversiteye konferansa gelmeye başlamıştı. İÜ adım adım İP’in Parti Okulu haline getiriliyordu. Hatta öğrencilikle ilgisi olmayan 30 yaşın üstündeki adamlar Perinçek’in konferanslarında karşıt görüşlü öğrencileri dövmeye bile başlamıştı. Nur Serter de çeşitli fakültelerde bize alternatif olarak İP’li öğrencilere kulüp kurduruyordu. Alemdaroğlu’nun İP ile ilişkisi bununla da sınırlı değildir. Perinçek 15 günde bir İÜ’de konferans verir. İP’in her sene geleneksel düzenlediği Halkçılık Sempozyumu, bir süredir İÜ’de düzenlenmektedir. Alemdaroğlu Perinçek’le birlikte sık sık yemeğe çıkmakta, fotoğraf çektirmekte, basında da İP’liymiş görüntüsü yaratmaktadır. Hatta Alemdaroğlu Perinçek ile bir siyasi hareketi başlatmıştır. Perinçek dostluğu İstanbul Üniversitesi’ni, Rus Büyükelçiliği çalışanlarının ve faşist Rus papazlarının uğrak yeri yapmıştır. İÜ’ye türbanla girmek yasaktır, erkeklerin sakal bırakması yasaktır, iyi güzel de Rus papazı Dugin boğazına kadar sakalla ve papaz kılığı ile iki günde bir nasıl okula girebilmektedir. Bu nasıl laiklik anlayışıdır.” Alemdaroğlu’nun Perinçek’e hakaret etti diye Atatürkçü gençlere soruşturma açtığına da değinen Ayas şunları anlatıyor: “Rektör ADKF Başkanı ve İÜ öğrencisi Özgür Billur’a Perinçek’e hakaretten soruşturma açtı.

Alemdaroğlu tören Atatürkçüsü

Atatürkçü Düşünce Kulüplerinin yaptığı İsrail karşıtı eylemlerin Alemdaroğlu’nu rahatsız ettiğini anlatan Güneş Ayas, “Mason Atatürkçülerin bundan rahatsız olması da gayet normaldi. Bizim Atatürkçülüğümüzün Alemdaroğlu’nun masonik Atatürkçülüğüyle uyuşmadığı ortadaydı. Rektör yardımcısı Emin Darendeliler masonların düzenlediği bir toplantıya İÜ adına katılmamı ve rektörün bu toplantıya çok önem verdiğini, mutlaka orada bulunmam gerektiğini söyledi. Toplantıya yalnız davetiyesi olanlar katılabiliyordu. Davetiyeyi aldım ve gitmedim. Masonların toplantısında İÜ temsil edilmiyordu. Acaba bu da suçlarımız arasında mıydı?” diye sordu. Alemdaroğlu’nun gidişi ile üniversitede sahte Atatürkçülük döneminin kapandığını da belirten Ayas, kitabını şu cümlelerle bitiriyor: “Alemdaroğlu’nun gidişi sahte Atatürkçülük dönemini kapatmaktadır. Ama aynı zamanda kapıkulu Atatürkçülüğü, kapıkulu solculuğu da kapanmaktadır. Öyleyse hep beraber bu ölümü ilan edelim. Sahte Atatürkçülüğü toprağa gömerken, onun cenaze namazını da kılmıyoruz. Çünkü hakkımızı helal etmiyoruz. Kendi etti kendi buldu, sonunda Allah’ından buldu.”

Güneş Ayas 2 yıl boyunca katıldığı üniversite yönetim kurulu toplantılarındaki hava hakkında da bilgiler veriyor. Alemdaroğlu’nun dekanları azarlamasının sıradan bir olay haline geldiğini kaydeden Ayas, toplantıları komünist partilerin politbüro toplantılarına benzetiyor. Üniversite Öğrenci Konseyi Başkanı Güneş Ayas, yönetim toplantılarından birinde geçen konuşmaları şöyle aktarıyor: “Yurtdışında mühendislik gibi bir bölümde okuyan birisi sahte bir belge hazırlayarak tıp fakültesine geçiş yapmış, dördüncü sınıftan başlayarak tıp fakültesini bitirmiş ve daha sonra da cerrah olmuştu. Hatta şimdi iyi bir cerrah olduğu söyleniyordu. Ama hazırladığı sahte belge sayesinde tıp eğitimi almaktan kurtulmuştu. Bu durumun ne olacağına karar verilecekti. Alemdaroğlu tartışma sırasında ‘Boş verin mademki şimdi iyi bir cerrah, yapacak bir şey yok. Cerrah olmak için tıp eğitimine pek de gerek yok, cerrah olduğum için biliyorum, el becerisi iyiyse pekala cerrah olunur.’ dedi. O gün herkes bu lafa epey gülmüştü.”

‘Üniversite aile şirketi gibiydi’

Güneş Ayas kitabında Alemdaroğlu’nun üniversiteyi aile şirketi gibi yönettiğini de iddia ediyor: “Alemdaroğlu döneminde üniversitenin yapı işlerinin başında bacanağının bulunduğunu da hatırlatalım. Yani üniversitenin tüm parasal işleri Alemdaroğlu’nun akrabaları tarafından yürütülüyordu. Anlayacağınız üniversiteyi tam bir aile şirketi olarak işletiyorlardı.”

İÜ’nün eski rektörü Kemal Alemdaroğlu ise kitapta yer alan hiçbir iddiayı cevaplamak istemediğini söyledi. Alemdaroğlu, “Ben hiç kimseye cevap vermiyorum. Yargıda bütün bunlarla hesaplaşacağım. Konuşacak başka bir konum yok.” dedi.

Dekanlar, Cumhuriyet hissesi alma sözü verdi

Güneş Ayas, üniversitedeki seçimlerin ardından YÖK tarafından ikinci sıraya konan Alemdaroğlu’nun çeşitli gazetelere destek ziyaretçileri gönderdiğini anlatıyor. Ayas, Cumhuriyet’e yapılan ziyarette yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Cumhuriyet gazetesine İlhan Selçuk’u ziyarete giden ekipte bulunmuştum. Heyet 5 dekan ve bir öğrenci temsilcisinden oluşuyordu. Daha sonra sadede gelindi ve Selçuk, Cumhuriyet’in hisselerine ortak olma kampanyasından bahsetti. Bundan güzel bir fırsat mı olur, seçim ziyareti sırasında. Dekan sözü vermişti bile. Fakülteden tüm öğretim üyelerine Cumhuriyet’e destek olmak için hisse aldıracaktı.”

Alemdaroğlu ‘Beni paşalar koruyor’ diye baskı kurardı

YÖK tartışmalarının kızıştığı günlerde Ankara’da yapılan yürüyüşte ‘Ordu göreve’ pankartını kendilerinin açtığını anlatan Güneş Ayas, bu yürüyüşe İstanbul Üniversitesi’nin tren kaldırdığını ve yürüyüşün düzenlenme amacının orduya mesaj vermek olduğunu yazdı. Ayas şunları dedi: “Pankartta ‘Ordu göreve’ yazıyordu. Öğretim üyeleri arasında büyük coşkuyla karşılandı. İÜ öğretim üyeleri ve Alemdaroğlu pankartın hemen yanındaydı; ama hiçbirisi yürüyüş sırasında ağızlarını açıp bir şey söylemedi. Zaten yürüyüşün düzenlenme amacı da orduya bu mesajı vermekti.” Güneş Ayas, Kemal Alemdaroğlu’nun konumunun sarsıldığı durumlarda ‘Beni paşalar koruyor.’ diyerek öğretim üyelerini baskı altına aldığını ileri sürdü. Ayas’ın iddiaları kitaba şöyle yansıdı: “Alemdaroğlu tüm öğretim üyelerini ‘Beni paşalar destekliyor.’ diyerek baskı altına alıyordu. En son YÖK, görevden alma talebiyle Cumhurbaşkanı’na başvurduğunda da senatoyu toplamış ‘Merak etmeyin paşalar beni kurtaracak.’ demişti.”

“Bölücü gruplarla ilişkiyi Nur Serter sağlıyordu”

Güneş Ayas, kitabında Alemdaroğlu’nun yardımcısı Nur Serter’le ilgili ilginç bilgilere yer veriyor. Kitapta şöyle deniliyor: “Rektör bölücü gruplarla ilişkilerini Nur Serter ve daha çok da Tülin Polat aracılığı ile sağlardı. Nur Serter bu gruplara şirin gözükmek için PKK’nın da içinde bulunduğu grupların YÖK karşıtı eylemlerine bile giderdi. Polisle eylemci grup arasına girerek polisin müdahalesini önlerdi. Alemdaroğlu’nun sol örgütleri idare etmekten sorumlu öğretim üyesi Tülin Polat’tı. Çok sıkı bir Alemdaroğlu savunucusudur. Ama aynı zamanda çok radikal bir solcudur da. TİKKO’nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın bir gün elinden tutup kendisini caddeden karşıdan karşıya geçirmesiyle övünür. 1 Mayıs’tan bir gün önce başını PKK’nın çektiği terörist gruplar benim de aralarında bulunduğum az sayıda Atatürkçü öğrenciyi, öldürmek kastıyla saldırdı. Birçok arkadaşımız ağır yaralandı. Saldırıda satırlar kullanıldı. Kullanılan satırlar İÜ Öğrenci Kültür Merkezi’nin bahçesinde hazırlanmıştı. Polat her şeyden haberdardı.”


Tuncer Çetinkaya

İstanbul zaman

Karayoluyla hac ve umre umudu

Ekim 30, 2004

Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) GAP Bölgesel Yürütme Kurulu Başkanı M. Saip Konukoğlu, Suriye üzerinden karayolu ile hac ve umre ziyaretleri yapmak için girişimlerde bulunduklarını söyledi.

Konukoğlu, yaptığı açıklamada, uzun yıllardan beri çeşitli nedenlerden dolayı Türkiye’den karayolu ile hac ve umreye gidilemediğini, bunun da sıkıntılara neden olduğunu ifade etti.

Hac ve umre ziyaretlerine karayoluyla gidebilmek için TÜRSAB Genel Başkanı Başaran Ulusoy ile birlikte Suriye’ye giderek, temaslarda bulunduklarını belirten Konukoğlu, şöyle konuştu:

‘’İki günlük Suriye ziyaretimizin amacı, GAP Bölgesel Yürütm Kurulu’na üye Gaziantep, Kahramanmaraş, Adıyaman, Şanlıurfa, Kilis ve Malatya illerinde yaşayan vatandaşların, hac ve umre ziyaretlerini karayolu ile yapabilmeleri için Suriye ulaştırma ve turizm bakanları ile görüşmeler yaptık. Görüşmelerde, Türkiye-Suriye ilişkilerinin hızla geliştiği bir dönemde, uzun yıllardır Türkiye’den karayolu ile yapılamayan hac ve umre seyahatlerinin özellikle GAP illerinden başlanmasını talep ettik.

Gerek Suriyeli bakanlar, gerekse bu konudaki diğer yetkililer, bu talebimize olumlu baktıklarını, bu konuda iki ülke yetkilileri arasında en kısa zamanda resmi görüşmelerin yapılabileceğini bildirdiler.

Milli Eğitim Bakanlığı Hazine’ye 55 trilyon lira sınav kârı aktarıyor

Ekim 30, 2004

Milli Eğitim Bakanlığı, ehliyet sınavı, LGS, açık ilköğretim ve açık lise ile diğer bakanlıklar için düzenlediği sınavlardan bu yıl 55 trilyon lira kâr edecek.

Milli Eğitim Bakanlığı, ehliyet sınavı başta olmak üzere Liselere Giriş Sınavı (LGS), açık ilköğretim ve açık lise ile diğer bakanlıklar için yaptığı sınavlardan bu yıl yaklaşık 55 trilyon lira kâr edecek. MEB’e bağlı Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü, öğrenciler için yapılan merkezi sınavlarla, Anadolu ve fen liseleri gibi liseler için öğretmen seçme sınavları, eğitim müşaviri, müfettiş yardımcılığı, okul müdür yardımcılığı gibi sınavları gerçekleştiriyor. İsteyen tüm resmi kurum ve kuruluşların personel ve uzman seçme sınavlarını yapan bakanlık ayrıca, yılda 6 defa ortalama 250 bin kişinin girdiği ehliyet sınavlarını düzenliyor.

Bakanlık 1998 yılından sonra sınavlardan elde ettiği kârı Hazine’ye aktarmaya başladı. Bu yılla beraber son beş yıl içerisinde, yaklaşık 100 trilyon lira Hazine’ye ek gelir olarak verilmiş olacak. Milli Eğitim Bakanlığı geçen yıl da Hazine’ye 25 trilyon lira aktarmıştı. En fazla gelir, ehliyet sınavlarından sağlanıyor. Geçen yıl ehliyet sınavlarından 9 trilyon lira kâr eden bakanlık, bu sene ehliyet sınavlarına giren sayısı ve ücretinin artması nedeniyle gelirini 20 trilyon liraya çıkaracak. Açık lise ve açık ilköğretim sınavlarının geliri ise 18 trilyondan 22 trilyon liraya yükselecek. İlköğretim 8. sınıf öğrencilerinin girdiği LGS’den geçen sene 6 trilyon 800 milyar kâr edilirken, bu sene kâr 8 trilyonu bulacak. Bakanlık, diğer kurum ve kuruluşlar için protokolle yaptığı sınavlardan geçen sene elde ettiği 3 trilyonluk geliri de bu yıl 4 trilyona çıkaracak.

Yetkililer, döner sermaye mevzuatı gereği her sınava yüzde 15-20 oranında kâr payı koyduklarını, ancak amaçlarının kâr etmek olmadığını ileri sürüyor. Ayrıca, başta açık ilköğretim ve lise sınav ücretleri olmak üzere merkezi sınav ücretlerinde indirime gidilmesi de planlanıyor.

Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü’nün döner sermayesinin elde ettiği bu gelire rağmen kanun gereği diğer tüm döner sermayeler gibi 2007 yılı sonuna kadar kapatılacak olması dikkat çekiyor. Konuyu ‘altın yumurtlayan tavuğun kesilmesine’ benzeten yetkililer, merkezi sınavların bir şekilde yapılması gerektiğini ve bunun da en iyi döner sermaye ile yapılacağını savunuyor. Devletin tüm gelirlerinin genel bütçe içine alınması için geçen sene döner sermayeleri kademeli olarak kapatan bir kanun çıkmıştı.

LGS’ye girecek 1 milyon öğrenci başvurularını internetten yapacak, Milli Eğitim 2,5 trilyon ile 90 gün kazanacak.

Milli Eğitim Bakanlığı 1998 yılından bu yana Hazine’ye kâr payı aktarıyor. Kâr paylarının her yıl ikiye katlanarak sürdüğü dikkat çekiyor. Sınav sayısının ve buna paralel olarak öğrenci sayısının artması kâr payını da rekor seviyeye getirmiş. Bakanlığın özellikle ehliyet sınavlarından çok kâr ettiği öğrenildi. Bu şekilde bakanlığın 5 yıl içinde 100 trilyona yakın kar payı aktardığı anlaşılıyor. Diğer taraftan bakanlık, önümüzdeki yıl liseye devam edecek tüm ilköğretim 8. sınıf öğrencilerinin gireceği Liselere Giriş Sınavı (LGS) için hazırlıklarını sürdürüyor. Bakanlık, 1 milyon öğrencinin girmesi beklenen sınavın başvuru, tercih ve sonuç gönderme işlemlerini tamamen internetten gerçekleştirerek e-devlet anlamında önemli bir projeyi hayata geçirecek.

Eğitim Teknolojileri Genel Müdürü Doç. Dr. Nizami Aktürk, bir milyon öğrencinin gireceği bir sınavın kendilerine yaklaşık 2,5 trilyon lira maliyeti olduğunu, işlemlerin internete aktarılması ile devletin bu maliyetten kurtulacağını söyledi. Her öğrenciye bir şifre vermeyi düşündüklerini açıklayan Aktürk, sınav sonuçlarının öğrenci ya da velilerin cep telefonu veya e-maillerine de göndereceklerini kaydetti. Sonuç belgesi ise adaylara değil okullara iletilecek. Sınav ücretinde de ‘bir miktar indirim’ düşündüklerini ifade eden Aktürk, Anadolu liselerinde ön kayıt sistemini kaldıracaklarını, ek yerleştirmeyi de merkezi olarak yapacaklarını söyledi.

MEB’in Hazine’ye aktardığı kâr paylarının yaklaşık miktarı

Yıl Miktar (TL.)

2000 2,5 trilyon lira

2001 5 trilyon lira

2002 11 trilyon lira

2003 25 trilyon lira

2004 55 trilyon lira

İbrahim Asalıoğlu

Ankara zaman

Kod adı Atilla

Ekim 30, 2004

Nedim Şener son kitabı “Kod adı Atilla”da, Alaattin Çakıcı merkezli karanlık olayları, kirli ilişkileri, siyasi dalavereleri belgelere dayanarak ayrıntılarıyla anlatıyor… Kitabın önemli bölümlerinden biri Türkbank ihalesinin hikâyesidir… Türkbank ihalesi, Türk siyasetinde önemli dönüm noktalarından biridir… Alattin Çakıcı, Çiller iktidarının Türkbank ihalesini istediği gibi düzenlemesine engel olmuştur. Daha sonra işbaşına gelen Mesut Yılmaz önceleri dürüst bir ihale yapmak istemiş, ancak sonradan ihalenin Korkmaz Yiğit’e verilmesi için çaba göstermeye başlamıştır. Korkmaz Yiğit’in arkasında Alaattin Çakıcı vardır. Çakıcı, ihaleye girecek diğer işadamlarını çeşitli tehditlerle ihaleden uzak tutmuştur. Mesut Yılmaz’ın hesabı ise Korkmaz Yiğit’in hem Türkbank’ı hem de bir kısım medya organını satın alarak kendisine siyasi destek sağlaması yönündedir. İhalenin son günlerine doğru Çakıcı - Korkmaz Yiğit ilişkisi iyice açığa çıkar… Ne var ki, Mesut Yılmaz ve etkisindeki bürokratlar oralı olmazlar. Bu süreç Mesut Yılmaz’ın gensoru ile düşürülmesine kadar uzanır… Ama 1999′da Ecevit’in kurduğu hükümette Mesut Yılmaz yine vardır.Yılmaz ve Güneş Taner’in Yüce Divan’a gitmesi, DSP’nin de oylarıyla önlenir. 1999 - 2002 süreci de bankaların hortumlandığı bir dönem olarak tarihe geçer.

28.10.2004/MELİHAŞIK/MİLLİYET

Adamına göre kamusal

Ekim 30, 2004

Çankaya Köşkü’nde 29 Ekim Resepsiyonu var. Davetli listesi yine keşmekeş. Geçen yıl davetiyeyi iade eden milletvekillerine bu yıl davetiye gitmemiş. İyi ki gitmemiş. Boşa masraf olacaktı. Meclis Başkanı, Başbakan ve bakanlara ‘Eşleri türbanlı diye’ eşsiz davetiye gitmiş. Buna da alıştık. Ama eşi türbanlı olan Anayasa Mahkemesi üyesi Haşim Kılıç’a ‘Eşli’ davetiye gitmiş. Bunu anlamadık. Hani Köşk kamusal alandı? Cumhurbaşkanı yeni bir kavram mı geliştirdi acaba, ‘Adamına göre kamusal alan’ diye. Bu çifte standart neyin nesi? Hadi onu da geçtik. Olimpiyatlarda dereceye giren sporcular var; ama altın madalyalı halterci Nurcan Taylan davetliler arasında yok. Yüz kızartıcı bir suç mu işlemiş? Yoo. Türbanlı mı? Değil. Niye yok belli değil. Cumhurbaşkanımızın paşa gönlü istememiş olabilir. Ya da Nurcan Taylan’ı gözü tutmamıştır. Ama bu kıstas da pek geçerli değil. Çünkü Ahmet Bey’in gözünün tutup da affettiği mahkûmlar, dağda askere kurşun sıkarken öldürülüyor. Yani adamdan pek anladığı da söylenemez…

28.10.2004/FATİHALTAYLI/HÜRİYET

Çevrenin Avrupa Birliği’ne uyumu için 50 milyar Euro’luk yatırıma ihtiyaç var

Ekim 30, 2004

Türkiye’nin çevre ile ilgili Avrupa Birliği (AB) standartlarını yakalayabilmesi için 50 milyar Euro’luk yatırıma ihtiyaç var.

Bu yatırımların önemli bölümünü, belediyelerin katı ve sıvı atıkları bertaraf edecekleri tesislerin yapımı teşkil ediyor. 17 Aralık’ta yapılacak liderler zirvesinden müzakere tarihi almayı hedefleyen Türkiye, çevre konusunda AB standartlarını yakalayabilmek için zorlu bir döneme girecek. Türkiye’deki belediyelerin büyük çoğunluğu atık sularını akarsulara veya denizlere boşaltarak; katı atıklarını ise vahşi depolama yöntemiyle bertaraf etmeye çalışıyor.

Konuyla ilgili bilgi veren Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mevzuat bakımından AB standartlarını yakalamak üzere olduklarını söyledi. Kanun ve yönetmelik bazında önemli yol kat ettiklerini anlatan Prof. Dr. Öztürk, uygulama konusunda ise alınacak çok mesafe olduğunu belirtti. AB ile ortak projeler hazırladıklarını belirten Öztürk, çevre koşullarının AB’ye uygun hale gelebilmesi için 50 milyar Euro’luk yatırıma ihtiyaç olduğunu açıkladı. Müsteşar Yardımcısı Öztürk, bu yatırımların Türkiye’nin kendi özkaynakları ile yapılması halinde 15-20 milyar Euro’ya bitirilebileceğini ileri sürdü. Yatırımlardaki önemli miktarı, belediyelerin katı atık ve atık su bertaraf tesisleri oluşturuyor. Katı atık ve atık su arıtma tesisleri bakımından İstanbul ve İzmir’in dışında kalan bütün illerde sorun yaşandığını aktaran Öztürk, Ankara ve Adana’da atık su sorununun çözüldüğünü, ancak katı atık depolama alanları konusunda problem yaşandığını dile getirdi.

Mustafa Öztürk, sanayi atıkları ve tehlikeli atıklarla ilgili problemin çözümü için ise AB kaynakları ile 5 milyar Euro’luk bir yatırıma ihtiyaç duyulduğunu duyurdu. AB’ye girilmesi halinde atık sorununu çözmeyen fabrikalar Avrupa’ya mal ihraç edemeyecekleri için problemin rahat çözüleceği belirtiliyor.

Yeni Çevre Kanunu geliyor

Hazırladıkları yeni Çevre Kanunu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi alt komisyonunda görüşüldüğünü ifade eden Öztürk, bu yasada çevre suçu işleyenlerin sadece cezalandırılmadığını, verdikleri zararın da telafi ettirildiğini söyledi. Belediye başkanları da atıklarını kanunda belirtilen şekilde bertaraf etmemeleri halinde görevden alınabilecekler. Yeni kanunla Çöp Vergisi de kalkıyor, yerine Çöp Bedeli geliyor. Bu bedelin miktarını belediyeler belirleyecek. Ayrıca çöpler evlerde ayrıştırılacak. Kağıtlar ayrı, camlar ayrı, plastikler ayrı atılacak. Yeni Çevre Kanunu’nun kasım ayı içinde Meclis’ten çıkması bekleniyor.

Demokrasiye bir faydası yok

Ekim 30, 2004

RADYO Televizyon Meslek Birliği Onur Kurulu Başkanı Avukat Turgut İnal, Yargıtay’ın gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’a verilen hapis cezasını onamasına tepki göstererek, Türkiye’de ardı ardına yasa değişiklikleriyle, köhneleşmiş düşünceler terk edilerek çağdaş hukuka ve demokrasiye hızla ulaşma adımı atılırken, hâlâ bu değişikliklerden habersiz kalıplaşmış fikirler, kalıplaşmış hazır hükümlerle, insanlara potansiyel suçlu gözüyle bakmanın ülke hukuku ve demokrasisine hiçbir yararının olmadığını belirtti.

Avukat İnal, gazetemizin imtiyaz sahibi gazeteci-yazar Mehmet Kutlular’ın Yargıtay 8. Ceza Dairesinin çoğunlukla vermiş olduğu karar ile mahkûm olmasını büyük bir üzüntü ve sıkıntı ile karşıladığını söyledi. İnal, Cumhuriyet Türkiye’sinde yazarın, gazetecinin, düşünürün, yazanın, çizenin, konuşanın mahkûm edilmesini ve hâlâ mahkûmiyet zihniyetinde birleşilmesini anlamanın mümkün olmadığını belirterek, şunları söyledi:

“Mehmet Kutlular, 312. maddeden mahkûm olmuş. Cezaevinde 286 gün yatmış, tahliyesine 15 gün kala 312. maddeyi daha çağdaş kılan hükümler getirilince tahliye edilmiştir. Mehmet Kutlular, 1999 depreminden sonra Pazar günü bu depremin oluşmasındaki saiki değerlendirmiş. Bunu kitap haline getirmiş ve yayınlamıştır. Konuşmalarını da bu kitaba dayandırmıştır. Olay adliyeye intikal etmiş. DGM’nin yargılamasıyla yargılanmış, beraat etmiş, yapılan itirazlardan sonra Kutlular tekrar sanık sandalyesine oturtulmuş ve bu defa da çoğunlukla mahkûm olmuştur. Ülkemizde ardı ardına yasa değişiklikleriyle, köhneleşmiş iskolastik düşünceler terk edile-rek çağdaş hukuka ve demokrasiye hızla ulaşma adımı atılırken, basın özgürlüğünün yazma ve konuşma özgürlüğünün çok geniş sınırlar içinde mutalâa edilmesi istenirken ve değişiklikler de bu yolda olurken, hâlâ bu değişikliklerden habersiz kalıplaşmış fikirler, kalıplaşmış hazır hükümlerle, insanlara hazır suçlu, potansiyel suçlu gözüyle bakmaktan kendimizi kurtaramayarak, hemen mahkûmiyet kararlarını getirmenin ülke hukukuna, yargısına ve demokrasimize hiçbir yararı yoktur.”

İnal, Kutlular’a cezaevinin ikinci bir mesken haline geti-rilmesinin demokrasi ve Cumhuriyete yarar sağlasa bile düşünce ve fikir özgürlüğünün bundan daha önemli olduğunu ve kesinkes korunması gerektiğini hiçbir saikin düşünce ve yazma özgürlüğünü heder edemeyeceğinin bilinmesini isteyerek şöyle devam etti:

“İnancımız odur ki Mehmet Kutlular’ı mahkûm eden karara neden olan konuşmaya ve yazmaya sırf düşünce ve fikir özgürlüğü için ben de imza atmaya hazırım. Yine onbinlerce Anadolu hukukçusuna bu karar neden olan konuşmayı ve yazıyı sunsanız onbinlerce hukukçu bu karara demokrasi açısından suçlu notunu vurmayacaktır. Ve yine inanıyorum ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yıllardan beri görev yapan değerli hukukçu Dr. Rıza Türümen kanalıyla bu yazı ve konuşma Mahkeme Başkanı Prof. Dr. Luzius Wildhaber’in önüne getirilse ‘Türkiye’de bunlar hala suçmu oluyor’ diyeceklerdir.”

Aynı zamanda Balıkesir’de Cumhuriyet Başsavcılığı da yapmış olan ve 8. Ceza Dairesi Başkanlığını sürdüren Zeki Aslan’ın, Mehmet Kutlular’ın kararında beraat oyu kullandığını hatırlatan İnal, “Zeki Aslan, ‘İnsanların davranışlarının karşılığının dinî inancına göre açıklandığını, bunların akla ve ilme uygun olup olmamasının önemli olmadığını, inandığının doğruluğunu ispat etmek yükümlülüğünde olmadığını yazarın kendisinin İslâm dinini kendi inancına göre yorumladığını’ söylemektedir. Olay budur, bu gerekçe doğrudur. Bu gerekçe ortadayken mahkûmiyet kararına gidilemez. Sayın Kutlular’ın dâvâsının bundan sonraki aşamasında ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dosyayı götürmede, bir hukuk ve insan hakları savunucu olarak yardımcı olmak istediğimizi açıkça duyurmak iste-riz. Bu ülke böylesine kararları daha sonraki yıllarda acıyarak, üzülerek anacaktır” dedi.

Sonraki Sayfa »