Bank- und Versicherungsgeschäfte aus muslimischer Sicht

Ağustos 31, 2004

Fazli Altin untersucht in seiner Arbeit die Quellen des muslimischen Zinsverbotes und ihre Auswirkungen auf Bank- und Versicherungsgeschäfte

„Immer mehr Menschen auf der Welt versuchen ihr Leben nach den Richtlinien des Islam zu gestalten”, führt Fazli Altin seine Arbeit zu „Bank- und Versicherungsgeschäften aus muslimischer Sicht” ein. Diese Gestaltung beschränkt sich aber nicht nur auf die Glaubenswelt, sondern umfasst insbesondere auch das wirtschaftliche Leben der Muslime. Diese Ausrichtung des eigenen Lebens an religiöse Regeln verläuft aber nicht immer problemlos ab, besonders wenn der Eindruck besteht, die islamischen Grundsätze würden mit dem derzeit gültigen Wirtschaftssystem kollidieren.

„Solch eine Kollision scheint es bei den Bank- und Versicherungsgeschäften der modernen Welt zu geben”, sagt Altin. Als Hauptursachen dafür würden insbesondere die Riba- und Ghararverbote gesehen. Die Arbeit geht daher hauptsächlich auf diese Verbote ein und bringt dem Leser das Wesen dieser Verbote näher. Außerdem stellt der Autor abschließend alternative Versuche der Muslime vor, die heutigen Bank- und Versicherungsgeschäfte zu umgehen.

AK Parti İsrail ile ilişkileri iyileştirecek

Ağustos 31, 2004

AK Parti’li 3 milletvekili, İsrail hükümetinin daveti üzerine bu ülkeye gitti. Adana milletvekili Ömer Çelik’e göre iki ülke arasında kriz yok ve ilişkiler de pekişecek..

AK Parti’li 3 milletvekili, İsrail hükümetinin AK Parti’ye yaptığı resmi davet üzerine, temas ve incelemelerde bulunmak üzere bu ülkeye gitti.



AK Parti Adana Milletvekili Ömer Çelik, İstanbul Milletvekili Egemen Bağış ve Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu, hareketlerinden önce Esenboğa Havalimanı’nda gazetecilere ziyaretle ilgili açıklamalarda bulundu.



Ömer Çelik, AK Parti’ye yapılan resmi bir davet üzerine gerçekleşecek seyahatin, iki ülke ilişkilerini daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını söyledi.



Çalışma programlarında hiçbir aksaklık bulunmadığını belirten Çelik, İsrail’de, Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı ve güvenlikten sorumlu yetkililerle görüşmeler yapacaklarını kaydetti.

Çelik, 3 gün sürecek seyahatleri süresince bölgeye dönük tezleri İsrailli yetkililere aktaracaklarını, karşı tarafın isteklerini dinleyeceklerini ifade etti.



Bir gazetecinin, ”İsrail’e gitmek üzere seçilen 3 ismin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yakın isimler olmasının dikkati çektiğini” söylemesi üzerine Ömer Çelik, ”Dışarıdan göründüğü gibi değil. İsim üzerinde özel bir seçim yok. Konuya yakın isimler görevlendirildi” dedi.



Ömer Çelik, ”ortada kriz var” gibi bir adım atılmak ve öyle bir durum yaratılmak istendiğini belirterek, aslında ortada bir kriz olmadığını vurguladı.



İsrail-Filistin arasındaki çatışmalarla ilgili öneri paketi götürülüp götürülmediğinin sorulması üzerine de Çelik, özel bir öneri paketiyle gitmediklerini söyledi. Çelik, ”Son gelişmeleri yerinde görmek ve dinlemek istiyoruz” diye konuştu.



Çelik, bir başka soruya karşılık da ziyaret sırasında Filistinli yetkililerle de görüşeceklerini belirterek, ziyaretlerinin devlet değil, parti bazında olduğuna işaret etti

Hakkarili 3 tıp öğrencisi parasızlıktan okuyamıyor

Ağustos 31, 2004

Hakkari’de tıp fakültesine devam eden üç öğrenci, maddi imkansızlık nedeniyle öğrenimlerini tamamlayamıyor.

Hakkari’de yaşayan Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi 2’nci sınıf öğrencisi Metin Tan, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi 2’nci sınıf öğrencisi Murat Deniz ile aynı fakültenin 1’inci sınıfına devam eden Kerevan Açar, üniversiteye zor şartlarda hazırlandıklarını söylediler. Üniversite sınavını kazandıktan sonra Hakkari Valiliği ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın yardımıyla okul kayıtlarını yaptırdıklarını ifade eden öğrenciler “Okulumuzu bitirdikten sonra Hakkari’de görev yapmak istiyoruz. Tek amacımız doktor sıkıntısı yüzünden meydana gelen ölümlerin önüne geçmektir. Ancak imkanlarımızın yetersiz olması nedeniyle öğrenimimizi yarıda bırakmak zorunda kalacağız.” dediler. Öğrenciler, hayırsever vatandaşların maddi destek sağlaması halinde, öğrenimlerini tamamlayarak Hakkari’de sağlık hizmeti vermeyi hedeflediklerini kaydetti. Hakkari, aa

Dindarlaşmaya karşı

Ağustos 31, 2004

Açıklanan Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) sonuçlarına göre İmam Hatip mezunlarının uğradığı haksızlık vicdanları sızlatacak boyutlara varmış durumda. Sınava başvuran 71 bin 689 İmam Hatip mezununun sadece % 2.9′u, 4 yıllık lisans programına girebildi. % 28.3′ü ise ancak Açık Öğretim’e yerleştirildi. Ayrıca, % 5′i, 2 yıllık önlisans programına kabul edildi. Bu başarısızlığın(!) sebebi, İmam Hatip Lisesi mezunlarına uygulanan 0.3′lük katsayı. Asıl maksatları İmam Hatiplilerin önlerini kesmek, onları toplumdan tecrit ederek belli bir alanda hapsetmek olan “dindarlaşma karşıtları” sık sık şunu söylüyorlardı: “Onlar da kendi meslek branşlarında eğitimlerini sürdürsünler, İlâhiyat Fakültelerine girsinler” Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün verdiği bilgiden anlaşıldığına göre İlâhiyat Fakültelerinin kontenjanlarını YÖK sürekli düşürüyor. 1999- 2000 ders yılında (benim de fakültede son yılım idi), İlâhiyat Fakültelerine 2 bin 69 talebe kabul edilirken, bir sonraki ders yılı bu rakam bin 706′ya, daha sonraki sene ise bin 339′a indiriliyor. 2002-2003 ders yılında sadece 955 olan İlâhiyat Fakülteleri kontenjan sayısı, bu yıl 445′te kaldı. Bir yandan katsayı ile gençlerin önü kesiliyor, mazeret olarak da “Onlara kendi dallarında eğitim imkânı veriyoruz” deniyor, bir yandan da, İlâhiyat Fakülteleri kontenjanı sürekli düşürülüyor; bu kararın ve uygulamanın açıklanandan başka bir sebebinin olduğu açık değil mi? Daha önce de yazdım ve bu vesile ile bir daha tekrarlıyorum: Türkiye’deki din karşıtlarının asıl maksadı “dindarlaşmanın önünü kesmektir”. “Dindarlaşmak”tan maksadım, “Müslüman olmayanın Müslüman olması, Müslümanım diyenlerin de bilgi, duygu, şuur ve uygulama olarak daha iyi/gerçek, olabildiğince eksiksiz Müslümanlar haline gelmeleridir.” Bunun olabilmesi için din eğitimine ihtiyaç vardır. Din eğitimi eğiticisiz olmaz, eğitici de bir yerde yetişecektir. Burada onun yetiştiği yerin orta öğretimi İmam Hatip Okulları, yüksek öğretimi ise İlahiyat Fakülteleridir. İmam Hatip Okullarına kaliteli öğrenci akışının şartı, bu okullardan mezun olan gençler arasında din görevlisi ve eğitimcisi olmak istemeyenlerin başka alanlarda yüksek tahsil yapabilme imkanına sahip olmalarıdır. İlahiyat Fakültelerinin başarı şartı da bir yandan eğitim ve öğretimin kalitesinin devamlı iyileştirilmesi, diğer yandan mezunlarının amaca uygun istihdamlarının sağlanmasıdır. İktidarda olmadıkları (seçilmedikleri) halde millet iradesine rağmen bir nevi iktidarda olan “din karşıtları”, yukarıda zikredilen iki şartı engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar…Dindarlaşma karşıtları yolları tıkamaya devam ediyorlar: İmam Hatiplerin önü açılamıyor, üniversitelerde dindar kızların okumalarına -başörtüsü yasağı yüzünden- imkan verilmiyor, İlahiyat Fakültelerine yeterli sayıda öğrenci alınmıyor, dindar Müslümanların din eğitimi talep ve ihtiyaçlarına cevap verilmiyor… Bütün bunlar Meclis çoğunluğunu dindar milletvekillerinin teşkil ettiği bir dönemde oluyor! Ve bütün bunlar laik demokratik rejimi koruma bahanesiyle yapılıyor; her inanca eşit mesafede duracak, insan hak ve özgürlüklerini ön planda tutacak bu rejim, sıra Müslümanların dindarlaşmasına gelince değişiyor, “dindarlaşma karşıtlığına” dönüşüyor. Bu kadar çelişki, haksızlık ve çifte standardın devleti devam edemez; herkes aklını başına devşirsin!

29.8.2004/HAYREDDİN KARAMAN/YENİ ŞAFAK

Ortadoğu’yu delen köstebek

Ağustos 31, 2004

Başbakan Erdoğan’ın ilişkileri düzeltmekle görevlendirdiği danışmanları Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Şaban Dişli’nin İsrail gezisi arefesinde, ABD’de bir saatli bombanın tik-tak’ları duyulmaya başlandı. Federal Soruşturma Bürosu (FBI), Pentagon’da çok gizli belgeleri İsrail’e sızdıran bir köstebek belirledi. FBI, Müsteşar Douglas J. Feith’e bağlı “analiz uzmanı” olduğunu belirttiği köstebeğin adını vermedi ama ABD basını kimliğini saptadı: Larry Franklin. Bu ismin önemini anlatmak için Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfowitz ile bir “yeminli grup” oluşturduklarını söylememiz herhalde yeterli olur. Bir adım daha gidelim: ABD’nin Irak politikalarını Rumsfeld-Wolfowitz-Feith üçlüsü oluşturdu. Onları da Franklin’in değerlendirmeleri, yorumları yönlendirdi. Olay ilk bakışta iki “dost” ülke arasında sürtüşme gibi görünüyor ama o kadar basit değil. Köstebekle birlikte Neo-Con diye bilinen Şahinler’in, Türkiye dahil tüm bölgede yeni depremlere yolaçabilecek planı ortaya çıktı.

Korkmayan taş olur

Casusluk romanlarının büyük yazarı John Le Carre’yi kıskandıracak entrikalarla dolu skandalın boyutlarını göstermek için sırasıyla gidelim. Franklin, İran’la ilgili çok gizli belgeleri Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’ne (AIPAC) veriyordu. O da İsrail’e ulaştırıyordu. AIPAC, Washington’daki en güçlü İsrail lobi kuruluşlarından. Öyle etkin ki, örneğin son kongresine Senato’nun 100 üyesinden 50’si, Temsilciler Meclisi’nin 90 üyesi, Bush yönetiminin bir düzine bakanı katıldı. AIPAC’ın bir de WINNEP (Washington Institute for Near East Policy) adlı think-tank kuruluşu var. “Karanlıklar Prensi” Richard Perle’ü yetiştiren WINNEP, Dışişleri ve Savunma bakanlıklarında birçok köşe başını ele geçirdi. Türkiye de AIPAC’ın çok yakın ilgi alanında. Hemen her yıl bir ekibi Ankara’yı ziyaret ediyor. Erdoğan dahil tüm Türk başbakanları da ABD gezilerinde mutlaka onunla görüşüyor.

İran-Kontra hortladı

Gelelim Franklin’e. 2001 sonuna doğru Pentagon’dan iki yetkili Roma’da gizli bir görüşme yaptı. Yetkililer, İran ve Irak uzmanı Harold Rhode ile Larry Franklin’di. Görüştükleri ise Manuçer Gorbanifar. Konu: İran’daki gelişmeler. Bu kişiyi anlatmak için de biraz gerilere gitmemiz gerekiyor: 1987′de ABD’de İran-Kontra skandalı patlak verdi. Kongre’nin ambargo koyduğu İran’a 508 adet füze satıldığı ortaya çıktı. Füzeler İsrail’den sağlanmıştı. İran’dan alınan para da yine Kongre’nin yardım yasağı koyduğu Nikaragua’daki Kontra gerillalarına aktarılıyordu. Bu işte arabuluculuk yapan ise silah tüccarı Gorbanifar’dı. İlişkiler öylesine eski ve derin. İşte bu Franklin, temasları sonrası Neo-Con yoldaşlarıyla birlikte oluşturduğu ve başkanlık seçimlerinden sonra -kazanırsa- Bush’a yeni dönemde dayatmaya hazırlandıkları İran’a saldırı planlarını İsrail’e aktarmakla suçlanıyor. ABD basını da bir dizi vahim soruya yanıt arıyor: İsrail, ABD’nin karar zincirine mi sızdı İran’a karşı tutumun sertleşmesinde İsrail’in etkisi ne? En önemlisi, Irak savaşı, İsrail ve adamlarının Bush yönetimini bilinçli yanıltmasının sonucu mu? Görüyorsunuz; Türkiye dahil koskoca Ortadoğu’nun kaderi ABD’nin zirvelerine sızmış iki-üç kişinin elinde…

İlişkinin doğrusu

Konuya sığ bir bakışla yaklaşıp çiğ ifadeler kullanmak da mümkün; ama o zaman olayın özünü kaçırabiliriz. Olayın özü şu soruda: ‘Türkiye’de bütün kurumlar basın özgürlüğünden yana mı’? Soruyu önyaragılı bulacakları veya kastın aşıldığını sanacakları en baştan uyarmakta yarar var: TSK’nın 28 Şubat”n kendine özel şartları içerisinde başlattığı ‘basına akreditasyon’ uygulaması giderek Türkiye’de basın özgürlüğünün varlığını kuşku altında bırakır bir hal aldı; eğer uygulama değişikliğine gidilmezse, bütün hak ve özgürlüklerin kullanımı açısından en merkezi role sahip ‘basın özgürlüğü’, ülkemizde şâibe altında bulunmaktan kurtulamayacak…Son örneği Hürriyet’te Ertuğrul Özkök yazdı. Jandarma Genel Komutanlığında yapılan devir-teslim törenine yalnızca dört gazeteci dâvetliymiş: Fikret Bila (Milliyet), Mehmet Ali Kışlalı (Radikal), Mustafa Balbay (Cumhuriyet) ve Hulki Cevizoğlu (Yeniçağ)… Kara Kuvvetleri Komutalığındaki törende dâvetli gazeteci grubu biraz daha geniş tutulmuş: Fikret Bila, Mustafa Balbay, Sedat Ergin (Hürriyet), Aslı Aydıntaşbaş (Sabah), Bilal Çetin (Vatan), Metin Özer (Star) ve Ercan Çitlioğlu (Referans)… Hepsi bu kadar… ‘Acaba komutanlar şahsi akreditasyon mu uyguluyor?’ diye soran Ertuğrul Özkök, uygulamanın gazeteciden daha çok uygulayan kuruma zarar verdiğini de not olarak düşmüş… Kısıtlayıcı uygulamalar basın özgürlüğüne dönük olduğu için esas ülkenin görüntüsüne zarar veriyor. Bazı ülkelerin ve uluslararası kurumların insan hakları raporlarında, bir süreden beri, Türkiye’de ayrımcı akreditasyon uygulaması da ‘kısıtlayıcı bir örnek’ olarak anılıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ilişkileri zedelenmesin diye daha önce düşünülemeyecek değişimleri kabul edebilecek kadar ‘uyumlu’ davranan bir kurumun, yalnızca kendi görüntüsünü değil ülkenin algılanmasını da olumsuz etkileyen bir uygulamayı sürdürme ısrarı anlaşılır gibi değil…

Gazetecinin durumu belli: Özel ilişki herkese açık olması gereken dâvetlere çağrılmak için açık kart yerine geçse bile, kaynağı ile fazlaca içli-dışlı gazeteciler okurları önünde bir gün mahçup durumda kalırlar… ‘Kaynak’ bu, ‘özel ilişki’ kurduğu gazeteciyi çıkarları istikametinde yoğurmak ve yönlendirmek ister; o isteğe râm olduğunuzda birbiriyle çelişkili haberlere imza atmanız, sonradan pişman olacağınız yorumlar yapmanız kaçınılmaz hale gelir… Başka ülkelerde yaşanan gelişmelere bakılırsa, basınla ‘ayrımcı’ ilişkiler kurmak kuranlar açısından da hayırlı sonuçlar doğurmuyor.

ABD’de Beyaz Saray ve Pentagon’da çalışanlar bu konuda açılmış soruşturmalara muhataplar bugün; siyasiler ve bürokratlarla özel ilişki içindeki gazetecilerin başları da ağrıyor. Dün burada değindiğim ‘tezkere öncesi’, ‘tezkere-sonrası’ ve ‘bugün’ birbiriyle çelişen ‘askere-ilişkin’ değerlendirmeler türünden talihsiz haberler yalnız itibarına düşkün gazeteciyi zora sokmaz, o haberlere kaynaklık eden kişinin bağlı olduğu kurumun itibarından da taşlar düşürür…

Anlaşılmayan gerçek şu: Gazetecilik bazı kişilere tanınan bir imtiyaz değildir ki ‘akreditasyon’ yoluyla sınırlanabilsin; basın özgürlüğü halkın haber alma özgürlüğüdür ve gazeteciye getirilen her kısıtlama halkın haber almasının önüne konulan bir engel sayılır. Gazetecilik yapanların kamu hizmeti gördükleri kabulünün temelinde de bu anlayış yatar. Bu temel kabul sebebiyle de, ‘akreditasyon’ kararı alan kuruluşun görevlileri ile görev yapmaları engellenen gazeteciler arasında ‘kamusallık’ açısından bir fark yoktur. Devletin her düzeyde memuru, -basına ilişkin olan da dahil- anayasa ve yasaların teminatı altındaki temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlüdür. Anayasal bir hakkın kullanılmasını engellemek ise suçtur.

Elbette, asker-sivil herkes, özel ilişki kurduğu, yakından tanıdığı, dostu olan kişileri ‘aileden sayıp’ özel günlerinde yanında görmek isteyebilir; buna kim itiraz edebilir? Ancak o ‘özel dâvetliler’ gazeteci iseler ve dâvet edilen olay başka gazetecilere kapalı icra ediliyorsa, bunun kuralları da bellidir; öyle bir törenden ayak-üstü mülâkat veya haber çıktığında, bu, resmen ‘kural-dışılık’ kabul edilir…

Daha en başta, ‘Türkiye’de bütün kurumlar basın özgürlüğünden yana mı?’ diye bu yüzden sordum. Devletin bütün birimleri, Türkiye’nin AB perspektifini de yakından ilgilendiren bu evrensel gerçeği daha fazla vakit kaybetmeden görse iyi olacak.

29.8.2004/FEHMİ KORU/YENİ ŞAFAK

Darbedar Alemdaroğlu

Ağustos 31, 2004

İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun 27 Mayıs Darbesi’nin hazırlayıcısı öğrenci hareketinin içinde yer aldığı bildirildi. Prof. Dr. Yalçın Küçük, 27 Mayıs 1960 Darbesi’ni hazırlayan öğrenci hareketi içinde İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun kendisi ile birlikte yer aldığını kaydetti.

Küçük, 27 Mayıs İhtilali’nde öğrenci hareketlerinin etkisini Cemal Kalyoncu’nun Zaman Kitap tarafından yayınlanan Saklı Hayatlar 2 kitabında anlattı.

1960′larda öğrenci lideri olan Yalçın Küçük, kendisiyle dönemin ihtilalci subaylarının bile irtibat halinde olduğunu bildirdi.

27 Mayıs Darbesi’nin gençlik, aydın ve asker ittifakıyla yapıldığına işaret eden Küçük, söz konusu kitapta şu görüşleri dile getirdi: “Gayet açık söylüyorum.

Bana göre 27 Mayıs üç sütun üzerinde olmuştur. Biri aydın hareketidir.

Onun lideri Turhan Feyzioğlu’dur.

Biri gençlik hareketidir. Büyük öğrenci eylemlerinin başında idim.

Deyim uygunsa bir iç savaştı. O dönemde benimle beraber olanlar Nurettin Sözen’dir; sonra rektör olduğu zaman yüzünü fotoğrafından tanıdım, Kemal Alemdaroğlu’dur. Benim takımda idiler.”

‘Örgüt disiplini altında’ Ölüm orucu

Ağustos 31, 2004

Adalet Bakanı Cemil Çiçek, terör suçlarından tutuklu ve hükümlü 3 kişinin ölüm orucu tuttuğunu bildirdi.

Bakan Çiçek, CHP İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek’in soru önergesine verdiği yanıtta, 5 Temmuz 2004 tarihi itibarıyla cezaevlerindeki 3 kişinin F Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla ”Örgüt disiplini altında” ölüm orucu tuttuğunu ifade etti. Çiçek, 4′ü terör, 6’sı adli suçlardan olmak üzere toplam 10 tutuklu ve hükümlünün ise kişisel nedenlerle açlık grevinde bulunduklarını kaydetti.

Soru önergesini yanıtlarken ceza infaz kurumlarındaki sağlık hizmetlerine ilişkin de bilgi veren Çiçek, bu kurumlarda halen 159 tabip, 68 diş tabibi, 68 sosyal çalışmacı, 57 psikolog ve 117 sağlık memurunun görev yaptığını belirtti. Bakan Çiçek, müdürlük teşkilatı olmayan 328 ceza infaz kurumunda sağlık personeli kadrosu bulunmadığından, sağlık hizmetlerinin haftanın belli günlerinde geçici olarak görevlendirilen doktorlarla karşılandığını bildirdi.

Paris’te uydurma bir Yahudi karşıtı olay daha

Ağustos 31, 2004

Fransa’nın başkenti Paris’te 22 Ağustos gecesi bir Yahudi kültür merkezini yakan kişinin daha önce orada çalışan Yahudi bir işçi olduğu ortaya çıktı.

Kültür merkezinin yakılarak içerisine Yahudi karşıtı sloganlar ve gamalı haç çizilmesi siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin geniş tepkisine yol açmıştı. Fransız TF1 kanalı, polis kaynaklarına dayanarak verdiği haberde, kültür merkezinin daha önce orada kapıcılık yapan elli yaşlarında Yahudi bir işçi tarafından yapıldığını bildirdi. Haberde, işçinin, kendisini oradan uzaklaştırmaya çalışan merkez yetkililerinden öç almak için yapmış olabileceği belirtildi. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Başbakan Jean Pierre Raffarin olayı kınamışlardı. Geçtiğimiz günlerde Marie L. isimli bir kadın bindiği banliyö treninde Kuzey Afrika kökenli gençlerin Yahudi olduğu gerekçesiyle kendisine saldırdığını iddia etmiş, büyük infiale yol açan olayın uydurma olduğu ortaya çıkmıştı. Ali İhsan Aydın, Paris

“Bir evet’le dünyaya bağlan”cı Talat: Batı bize somut bir taahhüt vermedi

Ağustos 31, 2004

Gülsen Solaker milligazete- KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat, Batı ülkelerinin referandum öncesinde kendisine somut bir taahhüt vermediğini söyleyerek, KKTC olarak bundan sonra kazanabileceklerinin Rumlarınki gibi mevcut yasal çerçeveyi değiştirebilecek güçte olmayabileceğini kaydetti.

Talat, eylülde Kıbrıs’a ilişkin hız kazanacak diplomatik mücadele öncesinde A.A’nın sorularını yanıtlayarak, Rumların kendisine bakışı ve cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi konulara ilişkin görüşlerini açıkladı. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın Talat’ın referandum öncesinde ”kandırıldığına” yönelik açıklamasının hatırlatılması üzerine Talat şunları söyledi:

”Batı bize somut olarak şunu yapacağız diye bir taahhüt vermedi, bana vermedi. Denktaş Bey’e vermişse bir görelim, kim yazdı, nasıl verdi, hangi şartlarda, hangi büyük diplomat verdi? Hayır. Batı’nın söylediği açıktı; uluslararası toplumla birlikte olan kazanır, uluslararası topluma karşı olan kaybeder. Rum tarafı karşıydı, Türk tarafı taraftardı. Türk tarafının kazanması, Rum tarafının kaybetmesi gerekiyordu. Ama yasal çerçeve orada, bu çerçevenin içinde ne kazanabiliriz bilmiyorum. Bu yasal çerçevenin içinde ancak kazanabileceklerimizi kazanabiliriz. Bizim kazandıklarımız, Rumlarınkigibi bu yasal çerçeveyi değiştirebilecek güçte olamaz gibi görünüyor.”

Talat, bunun sorumluluğunun da kendisinde veya dünyada olmadığını söyleyerek, ”Kimse kusura bakmasın, bunun da sorumluluğu bugüne kadaryanlış olan politikaları sürdürenlerdir” dedi.

İsviçre’de Bürgenstock’daki görüşmelerden önce ”hiç müzakere yapılmadığını” da söyleyen Talat, şöyle konuştu:

”Eğer müzakere etseydik o zaman da kazanırdık. Kopenhag zirvesi öncesindeki Annan planında bulunan referandum sorusu farklıydı. Diyordu ki kuruluş anlaşması, garanti ve ittifak anlaşmaları ve Kıbrıs’ın AB üyeliğini kabul ediyor musun? Ve yanıt evet ya da hayır. Hayır derse Rumlar AB’ye giremezdi. Ama Kopenhag’da (Kıbrıs AB’ye girdi) kararı alınınca bu soru değişti.”

Eylülle başlayan dönem

AB’de eylül ayında ele alınacak Serbest Ticaret Tüzüğü ile mali tüzüğün geçmesinden umutlu olup olmadığının sorulması üzerine Talat, ”Mali tüzük geçecek gibi görünüyor ama Serbest Ticaret Tüzüğü’nden çok fazla emin değiliz” diye konuştu.

Talat, Rumların Serbest Ticaret Tüzüğü’ne şiddetle karşı çıktığını hatırlatarak, ”Ama biz de şiddetle istiyoruz. Çünkü bu tüzük bizim için son derece önemli” dedi.

Kıbrıs’ta yürürlüğe giren Yeşil Hat Tüzüğü konusunda Rumların kendisine yönelik suçlamalarının hatırlatılması üzerine Talat, bu tüzüğün Serbest Ticaret Tüzüğü’nün yerini tutmayacağını kaydetti. Talat, ”Ne hakkı var ki Rumların beni Limasol ya da Larnaka limanlarından ihracat yapmaya zorlasın. Nerede buldu o hakkı?” diye konuştu.

”Rum yetkililer başbakanlık koltuğuna oturmanızdan önce sizin hakkınızda daha olumlu açıklamalar yapıyordu ve tırnak içinde onlar tarafından daha çok seviliyordunuz. Rumların size dair açıklamalarındadeğişiklikler gözleniyor değil mi?” sorusu üzerine Talat, şunları kaydetti:

”Şimdi bakın, Kıbrıs’ta birçok şey tırnak içindedir. Kıbrıs Cumhuriyeti tırnak içinde, onlar için de KKTC tırnak içinde. (Çok seviyorlar), o da tırnak içinde. Dolayısıyla her şey tırnak içinde gidiyor Kıbrıs’ta. Rum yönetimi için en iyi Türk, kendileri gibi düşünen Türk’tür. Böyle Türk de yoktur. Bu nedenle onlar için en iyi Türk de yoktur.”

Talat, Rum yönetimi için zamanında kendisinin ”en iyi Türk” olupolmadığının sorulması üzerine de ”Hiçbir zaman olmadım. Kimse de öyledeğil. Bugün çok beğendikleri Türkler de öyle değil” dedi. Barış ve Demokrasi Hareketi Başkanı Mustafa Akıncı’nın Rumlar tarafından kendisine alternatif olarak çıkarılmaya çalışıldığı yorumlarının hatırlatılması üzerine de Talat, şöyle konuştu:

”Akıncı şimdi benim pozisyonumda olsa ve böyle bir sorumluluk yüklense ona da saldıracaklar. Akıncı, Kıbrıs Türklerinin hakkını benim kadar savunan birisidir… İktidarda olsa o da Denktaş olacak. Çünkü Rum egemen çevreleri Denktaş’sız yaşayamaz. Bir Denktaş olacak mutlaka, Denktaş olmazsa karşıda bu iş olmaz.”

Cumhurbaşkanlığı adaylığı

Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığını koyup koymayacağı sorularına temkinli yanıt veren Talat, şunları kaydetti:

”Samimi söylüyorum, buna parti karar verir. Cumhuriyetçi Türk Partisi’nde hep böyle oldu. Benim bir görüşüm olacak tabii, ama şu anda oluşmuş bir görüşüm yok.”

Talat, cumhurbaşkanlığı makamının anayasaya göre aslında sembolik olduğuna dikkat çekerek, KKTC cumhurbaşkanının Kıbrıs müzakerelerinde genelde görüşmeci olduğunun ve Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos’un karşısında toplum lideri istediğinin hatırlatılması üzerine ise şöyle konuştu:

”Biraz otomatik oluyor o, toplum lideri sıfatı nedeniyle. Kıbrıs sorunu devam ettiği sürece cumhurbaşkanının toplum lideri ve görüşmecilik gibi bir sıfatı vardır, doğru. Denktaş son dönemde kendisi reddetmeseydi yine olurdu… Ama Kıbrıs sorunu o güne kadar hangi noktaya gelir bilemiyorum, bakarsınız çözülür.”

Talat, aday olup olmayacağı konusunun yakın bir zamanda belli olacağını da kaydetti.

Rektör Alkış’tan eşine kıyak!

Ağustos 31, 2004

Yıldız Teknik Üniversitesi eski Rektörü Ayhan Alkış’ın görev süresi bitmeden hanımı Doç. Dr. Zübeyde Alkış’ın profesör olma hayalini gerçekleştirdiği ortaya çıktı. Yıldız Teknik Üniversite’sinde geçtiğimiz Mart ayı içerisinde yazılarının yayınlandığı dergiler için uluslararası hakemli yayınlar arasına katılması yönünde özel senato kararı çıkarılan ve böylece profesör olabilmesinin önü açılan Zübeyde Alkış’ın eşi rektörlük görevinden ayrılmadan profesörlük titrini elde ettiği anlaşıldı. Zübeyde Alkış’ın geçtiğimiz Mayıs ayı içerisinde YTÜ İnşaat Fakültesi Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü’nde açılan profesörlük kadrosuna atandığı öğrenildi.

4 Mayıs 2004 günü juriye başvuran Zübeyde Alkış’ın dosyasının Ayhan Alkış’ın görev süresinin dolacağı Temmuz ayı öncesinde karara bağlandığı ve rektörlük onayı ile profesör titrini aldığı bildirildi.

SENATO İMDADINA KOŞMUŞTU

Zübeyde Alkış, uzun süredir uluslararası hakemli dergilerde makalesi yayınlanamadığı için profesör olması için yeterlilik elde edemiyordu. YTÜ Senatosu, Rektör Ayhan Alkış’ın başkanlığındaki 4 Mart 2004 günkü toplantısında, Doç. Zübeyde Alkış’ın profesörlük kadrosuna atanabilmesi için minimum yayın ve puan şartlarına sağlayacak makaleleri yayınlayan iki Alman dergiyi uluslararası hakemli dergiler arasına katmıştı. Zübeyde Alkış’ın uluslararası saygın dergiler olarak tarif ettiği iki Photogdametrie Fernerkundung Geoinformation (PFG) ve Allgemeine Vermesung Nachrichten (AVN) isimli dergiler, o güne kadar YTÜ tarafından uluslararası hakemli dergiler arasına alınmamıştı.

Zübeyde Alkış’ın profesörlük kadrosuna atandığı Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü’nde eski rektör olan eşi Ayhan Alkış’ın da kadrosu bulunuyor.

Ortodokslardan Fransa’ya başörtüsü tepkisi

Ağustos 31, 2004

Rus Ortodoks Kilisesi lideri Peder Vsevolod Chaplin, Fransa’nın okullarda İslami başörtüsünü yasaklamasını eleştirdi. Chaplin, Fransa’nın okullarda dini sembolleri yasaklamasının, “daha kuvvetli anlayışların yaygınlaştığı dünyada dayanaklarını kaybeden laik medeniyet adına yapılmış talihsiz bir eylem” olduğunu söyledi. Moskova’nın Sesi radyosuna konuşan Rus din adamı, “Devletlerin insanların ne giyeceğine karar verdikleri zaman eskide kaldı” dedi. Chaplin, Fransa’nın okullarda başörtüsü, Yahudilerin başlıkları ve büyük haçlar gibi dini simgelerin yasaklanmasını “aşırı bir tedbir” olarak niteledi. Irak’ta 2 Fransız vatandaşı İslam Ordusu adlı bir grup tarafından kaçırılmış ve Fransa’nın başörtü yasağını kaldırmaması halinde rehinelerin öldürüleceği bildirilmişti.

TDK, sağlık terimlerine Türkçe karşılık buluyor

Ağustos 31, 2004

Türk Dil Kurumu (TDK) sağlık alanındaki tüm terimlerin Türkçeleştirilmesi için de çalışma başlattı.

Sağlık Bakanlığı’ndan bağımsız olarak sürdürülen çalışmada yabancı sağlık terimlerine bulunan Türkçe karşılıklar, Kurum’un “tdk.org.tr” adresli internet sitesindeki ‘terimler sözlüğü’ veri tabanına ekleniyor. Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, “TDK olarak bilim dallarındaki terim çalışmalarını son yıllarda farklı bir anlayışla yürütmeye başladık.” dedi. Prof. Dr. Akalın, ilgili bilim dallarından en az 5 bilim adamının katıldığı ve bir Türk dili uzmanının katıldığı çalışma gruplarında yeni terimlere karşılık bulduklarını belirtti. İnternet aracılığı ile yeni karşılıkların kamuoyuna duyurulduğunu söyleyen Akalın, eleştirilere de açık olduklarını kaydetti. Akalın, Sağlık Bakanlığı’nın prospektüslerin Türkçeleştirilmesi projesini desteklediklerini söyledi. İstenmesi halinde Bakanlığa yardıma hazır olduklarını bildiren Akalın, “Türkçe, yapısı gereği bilim ve sanat alanlarında yeni terimler türetmeye en uygun dillerden biridir.” diye konuştu. Aslıhan Aydın, Ankara zaman

Kronik grip hastaları bedava aşı olabilecek

Kronik hastalıkları olanlar, başta grip, zatürree olmak üzere pek çok aşıyı bedava alabilecek.

Sağlık Kurulu raporlarına “Her yıl sonbaharda grip aşısı yaptırması ve 5 yılda bir pnömokok (zatürree) aşısı yapılması gereklidir.” cümlesi eklenen hastaların aşılarının bedeli devlet tarafından karşılanacak. Hastaların aşı mevsimi olan sohbahar-kış aylarından aşılarını ücretsiz alabilmeleri için raporlarına bu aşıları bir an önce ekletmesi gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’nın “2004 mali yılı bütçe uygulama talimatı” kapsamında, diyabetli hastalar, kalp hastaları, astımlılar, böbrek yetmezliği olan hastalar, kanser hastaları, dalağı alınan ya da kan hastalıkları nedeniyle dalağı işlevini yitirmiş hastalar, bağışıklık durumları olumsuz etkilendiği için enfeksiyon hastalıklarının daha ağır görüldüğü yüksek riskli gruba dahil sayılıyor. Bakanlık, grip aşısını 65 yaşından büyük kişilere, şeker hastalarına, kronik kalp ve damar hastalarına, huzurevi, bakımevi gibi ortamlarda yaşayanlara tavsiye ediyor. Hepatit B aşısının riskli gruptaki erişkinlere bedava yapıldığını hatırlatan Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Dr. Mehmet Uğurlu, uzman hekimin gerekli görerek sağlık raporu verdiği hastaların aşılarından bedel alınmayacağını bildirdi. Zeliş Yıldıral, İstanbul zaman

Ağrı kesiciye analjezik denmeyecek

Ağustos 31, 2004

İlaç prospektüslerindeki tüm bilgiler artık anlaşılır bir dille yazılacak. Avrupa Birliği (AB) mevzuatı gereğince hasta kullanma talimatlarında hasta için gerekli bilgiler kendi dilinde verilecek.

Sağlık Bakanlığı bu çerçevede ilaç ve eczacılıkta kullanılan 2 bin 556 yabancı kelimeye Türkçe karşılık buldu. Buna göre ilaçlarda ‘analjezik’ için ağrı kesici, ‘solution’ için çözelti, ‘influenza’ için grip, ‘renal yetmezliği’ için ise böbrek yetmezliği kavramı kullanılacak. İlaçların ruhsatlanması sürecinde kullanılan raporlar ve belgelerde yabancı tıbbi terimler kullanılmayacak.

Türk Eczacılar Birliği Başkanı Mehmet Domaç, hastaların ilaçlarda yazan bilgileri anlamaması nedeniyle sıkıntı çektiğini belirterek, prospektüslerin anlaşılır bir dille yazılmasının çok faydalı olacağını söyledi. Domaç, hastanın, kendisine yazılan ilaçları nasıl kullanacağını, yan etkilerini, içeriğini bilmesi gerektiğini kaydetti. İlaçlarda Türkçe açıklamaya yer verilmemesinin yanlış yorumlara sebep olduğunu kaydeden Domaç, “Hastaların yanlış anlama sebebiyle bilinçsiz ilaç tüketimi artıyor. Çıkarılan terimler listesiyle insanlar kullandıkları ilacın ne işe yaradığını, içinde neler olduğunu ve yan etkilerini anlayabilecek.” diye konuştu.

Vatandaş yabancı terimlerin olmayacağı hasta kullanma talimatını olumlu karşıladı. Astım hastası Dilek Karakaş, “İlaçların üstünü doktora yazdırmazsak, prospektüsten bir şey anlamak imkansız. Türkçe terimler kullanılırsa kendi başımıza da bilinçli bir şekilde ilacımızı kullanabiliriz.” dedi. İsmet Mıhlaç ise sonunda ilaç reçetelerinde neler yazdığını anlayabileceğini ve yabancı birçok terimi insanlara sormaktan kurtulacağını ifade etti.

Yönetmelik, Sağlık Bakanlığı tarafından 2005 yılına kadar kademeli olarak uygulanacak. Uygulama ile AB mevzuatına da uyum sağlanmış olacak.

Tıbbî kavramlardan bazılarının Türkçe karşılıkları şöyle:

Effective: Etkili

Fatal: Ölümcül

Content: İçerik

Drop: Damla

Nutritive: Besleyici

Plaster: Yara bandı

Solvent: Çözelti

İntoxication: Zehirlenme

İnfertility: Kısırlık

Marker: Gösterge

Level: Düzey

Likit: Sıvı

İsolatör: Ayırıcı

Eye lotion: Göz banyosu

Endikasyon: Kullanıldığı durumlar

Herbal : Bitkisel

Renal : Böbrek

Advers etki: Yan etki.

İnfluenza: Grip

Aneljezik: Ağrı kesici

zaman

Burcu Gezegen

İstanbul

Posta savaşı kızıştı

Ağustos 31, 2004

PTT ile özel kurye şirketleri arasında her postaya 600 bin liralık damga pulu yapıştırılması konusunda mücadele kızıştı. Özel şirketler bu şartı pahalı bulunca, PTT kaçak posta işlemlerini takibe aldı.

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “Anlaşırsanız ne ala, anlaşamazsanız Mualla” diyerek uyardığı kurye şirketleri ile PTT arasındaki uzlaşma arayışı “Mualla” oldu. Kurye şirketleri, PTT’nin her posta için 600 bin liralık damga pulu yapıştırılması önerisini ‘pahalı’ olduğu gerekçesiyle reddetti. Bunun üzerine kaçak posta işlemlerini sıkı takibe alan PTT, herkesi kurye şirketlerine posta vermemeleri için uyardı. Kaçak postaların yakalanması için ödül koyan PTT’nin bu uygulamasından kurum personeli gibi isteyen vatandaş da yararlanabilecek. Bu karara en çok postacılar sevindi. Aylık maaşı 700-800 milyon lira olan postacılar, kaçak posta avı sayesinde ayda 3-4 milyar ödül alabilecek.

600 bin lira vermediler

PTT Genel Müdürlüğü, “tekel” hakkını ihlal ederek kaçak gönderi dağıttıkları için firmalara 189 dava açtı. Bu davalar PTT ile kurye şirketleri arasında gerginlik doğurdu. PTT, anlaşma zemini oluşturmak için geçen ay kurye, kargo ve lojistik firmalarının katıldığı “Posta Tekeli, Sorunlar ve Çözüm Arayışları” adlı sempozyumu düzenledi. PTT, bu sempozyomda, “her gönderi için 600 bin lira karşılığı PTT damgası basmayı, böylece gönderileri kaçak olmaktan çıkarmayı” teklif etti. Ancak firmalar, bu teklifi “pahalı” olduğu gerekçesiyle kabul etmedi. Bunun üzerine PTT Genel Müdürlüğü, kaçak postaya karşı tedbirlerini sıkılaştırdı.

‘Günah bizden gitti’

“Biz üzerimize düşeni yaptık. Çözüm üretilmedi, günah bizden gitti” diyen PTT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Posta Kanunu’nda değişiklik yapılarak cezaların ağırlaştırılması gerektiğini söyledi. Şahin, “Kaçak gönderi taşıyanlar, yakalansalar bile bir süre sonra şirketin adını değiştirerek, bu işe devam ediyorlar. Bunun önüne geçilmesi gerekir” dedi. PTT’nin tekelinde olan gönderilere karşı yapılan mücadelenin daha önce, “anlaşırız diye usulen yapıldığını” vurgulayan Şahin, uzlaşma olmayınca daha sıkı bir takibe başladıklarını kaydetti. Şahin, “Bu işi yapanlara karşı emniyet ve savcılık aracılığı ile gereken tedbirleri alıyoruz. Yasal sınırlar içerisinde mücadele ediyoruz. İlk defa ödül sistemini uygulamaya başladık” diye konuştu.

Bakan uyardı, dinlemediler

14 Temmuz’da PTT Ahlatlıbel Sosyal Tesisleri’nde düzenlenen “Posta Tekeli, Sorunlar ve Çözüm Arayışları” Sempozyumu’nun açılış konuşmasını yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, özel şirketleri “tatlı-sert” uyarmıştı. Yıldırım, “Yaptığınız bu faaliyetleri yasal bir zemine oturtmak mecburiyetindesiniz. Bunun yolu da PTT ile müşterek hareket etmekten geçer. Bunun zeminini burada bulursak ne ala, bulamazsak mualla. Anlaşma olmazsa didişme devam eder. Biz yorulmayız, devlet memuru hiç yorulmaz, usule zeval vermez, kendini de yormaz. Ama siz çok yorulursunuz. Dolayısıyla çözüm sizin elinizde” demişti.

Postacılara milyarlık ödül

Kaçak gönderi taşıyan şirketlere, yakalanan gönderinin 4 katı ceza verildiğini kaydeden Şahin, şunları söyledi: “Kesilen cezaların yüzde 75′ini yakalatanlara veriyoruz. Geriye kalanı ise nakit gönderi olarak PTT’ye kalıyor. Bu uygulamaya personelimiz ve özellikle dağıtıcılarımız büyük ilgi gösteriyor. 700-800 milyon lira maaş alan bir dağıtıcı, 30-40 milyar liralık gönderi yakalıyor. 5-6 kişi olsalar her birine en az 3-4 milyar lira para düşüyor. Yani, kaçak yakalayan dağıtıcı bayram ediyor. Şimdi personel mesaisinden çıktıktan sonra ya da dağıtım yaparken karşılaştığı kaçak gönderileri ihbar ederek, maaşının çok üzerindeki ödülü almaya çalışıyor.” Şahin, son dönemdeki uygulama ile kaçak gönderilere karşı mücadelenin daha ciddi şekilde sürdüğünü ifade etti.

#

HAMDİ ATEŞ / ANKARA yenisafak

ZİNA SUÇ OLMALI

Ağustos 30, 2004

Tercüman Gazete/ ADALET Bakanı Çemil Çiçek, ”Biz zinanın suç olması gerektiği kanaatini taşıyoruz. Bu konuda uzlaşmaya çalışacağız” dedi. Kardeşi Şerafettin Çiçek’in kızı Rukiye Çiçek’in nişan törenine katılmak üzere dün Yozgat’a giden Adalet Bakanı, şunları kaydetti:



”Yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükmünü Anayasa Mahkemesi (Kadın-Erkek arasında zina suçunun oluşması bakımından eşitsizlik vardır) diye iptal etmişti. Dolayısıyla yürürlükteki yasa

açısından bu konu suç değil. Ancak, biz bunun suç olması gerektiği kanaatini taşıyoruz. Çünkü toplumsal beklenti de bu yönde. Ama mevcut tasarıda da bu yok. Eğer anlaşabilirsek, ne ala, anlaşamazsak ona göre bir başka değerlendirme yapacağız.”

OSMAN’IN DA İNTERNET SİTESİ YAYINA BAŞLADI

Ağustos 30, 2004

PKK’dan ayrılıp kendi örgütünü kuran Osman Öcalan, eski yandaşlarının aleyhindeki yayınlara cevap vermek amacıyla internet sitesi kurdu. Sitede bölücübaşı Öcalan’ın avukat görüşmelerine de yer verildi.

www.pwdnerin.com sitesinin yazarları arasında ise PKK/KONGRA-GEL’den ayrılan Osman Öcalan, Kani Yılmaz, Hıdır Yalçın, Sevda Çelik bulunuyor. Sitede “Savaşa hayır, barış ve demokratik çözüme evet” sloganı dikkat çekiyor.

üst sloganı ile yayına başlayan site ile ilgili yapılan açıklamada, “Bir süre önce KONGRA-GEL’den ayrılarak barış sürecine katkıda bulunmak amacıyla “Demokratik Barış ınisiyatifi ınşa Komitesi’ adı altında çeşitli faaliyetler yürüten komite üyeleri geçtiğimiz ay içinde yaptıkları Demokratik Barış ınısiyatifi 1′inci Konferansı’ ile partileşme kararı almışlardı. Yurtsever Demokratik Parti ınşa Komitesi parti kurma çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdürmektedir. Bu çalışmalar doğrultusunda yayın hayatına başlayan www.pwdnerin.com Kürt halkı ve dostları yaşanan güncel gelişmeler, Kürdistan özgürlük Hareketi ve KONGRA-GEL özgülündeki gerçeklere Yurtsever Demokratik Parti’nin yaklaşımını birinci elden haberdar olma şansına sahip olacaklar” denildi. tercümangazete

TARİHE KONDU

Ağustos 30, 2004

Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun, birinci derecede koruma altına aldığı 100 metre ilerisindeki tarihi binaya kaçak kat çıktılar. Tarihi bina, Atatürk’ün emriyle ünlü İtalyan Mimar Mongeri’ye yaptırıldı. İnşaatı 1929 yılında tamamlandı. 1972′de “korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı”, 1989′da da “birinci derecede tarihi eser” ilan edildi. Buna rağmen, çatısına asansörlü kaçak kafetarya yapıldı.

BAŞKENT’İN MERKEZİNDE

ÇARPIK yapılaşma skandalı bu defa dere yataklarında değil, Ankara’nın merkezi sayılan Ulus’ta patladı. Atatürk Heykeli’nin bulunduğu meydandan Valiliğe giden caddenin köşesindeki, Başkent’in simge yapılarından biri olan İş Bankası Ankara Şubesi’nin çatısı kafetarya oldu. Çivi çakmanın bile izne tabi olduğu binadaki kaçak kat, cepheden bakılınca görülmeyecek şekilde inşaa edildi.

EN KISA SÜREDE YIKILACAK

SKANDALIN çarpıcı yönünü ise binayı, “birinci derecede tarihi eser” ilan ederek koruma altına alan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Genel Müdürlüğü’ne sadece 100 metre mesafede bulunması oluşturdu. Kaçak kattan, Tercüman’ın “Sizden izin alındı mı” sorusu üzerine haberdar olan Kurul yetkilileri, ilk toplantıda durumu görüşerek yıkımı için çalışma başlatılacağını açıkladı.

Atatürk emretti, İtalyan mimar yaptı

Tarihi bina, Atatürk’ün emriyle ünlü İtalyan Mimar Mongeri’ye yaptırıldı. İnşaatı 1929 yılında tamamlandı. 1972′de “korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı”, 1989′da da “birinci derecede tarihi eser” ilan edildi. Buna rağmen, çatısına asansörlü kaçak kafetarya yapıldı.

KAÇIRILAN TÜRKLER SERBEST

Ağustos 30, 2004

Kitab-ül ımam El Mücahit Örgütü tarafından kaçırıldıktan sonra, çalıştıkları ŞA-RA ve Usluel şirketlerine Irak’ı terk etmeleri için 72 saat süre verilen 2 Türk mühendis, sürenin dolmasından bir gün sonra serbest bırakıldı. Irak’ta enerji nakil şebekesi inşaatı yapan ŞA-RA ve Usluel şirketlerinin Irak’taki faaliyetlerini durdurarak tüm personel ve makine parkını Türkiye’ye çekmesiyle, Türk mühendisler 72 saatlik sürenin dolmasından bir gün sonra başkent Bağdat’ın girişinde serbest bırakıldı. Yanlarındaki Iraklı şoför ve tercümanla birlikte kaçırılan ve bu akşam saatlerinde direnişçiler tarafından serbest bırakılan Ali Daşkın ve Abdullah Özdemir, ilk olarak Türkiye’nin Bağdat Büyükelçiliği’ne gitti.

Şirket yetkilileri ile birlikte Bağdat Büyükelçiği’ne gelen Türk mühendislerden Abdullah Özdemir, elektrik nakil hatları ile ilgili inceleme yapmak üzere Bağdat’ın batısındaki El Anbar Bölgesi’ne gittiklerini, pazartesi günü bir otelde kalırken gece yarısı 8 silahlı adamın baskınına uğradıklarını belirterek, “Otelde yatarken bir anda silahlı 8 kişinin baskınına uğradık. Bize saldırıp, döverek kaçırdılar. Daha sonra bilmediğimiz bir yere götürdüler. Orada bize iyi davrandılar, yemeğimizi ve suyumuzu verdiler, ihtiyaçlarımızı karşıladılar. Şu anda neler hissettiğimi açıklamam mümkün değil. Bunları anlayabilmek için o an yaşadığım duyguları yaşamanız lazım” şeklinde konuştu. Ali Daşkın ise, kaçırıldıkları esnada direnişçilerle boğuşma yaşandığını ve gözünün altı ile başının arkasından darbe aldığını belirterek, “Çok şükür kurtulduk. Aileme ve beni sevenlere selam gönderiyorum. Buradan Türkiye’ye döneceğim. Irak’a yine gelebilirim” şeklinde konuştu.

Ali Daşkın ve Abdullah Özdemir isimli iki Türk vatandaşı, pazartesi günü Bağdat’ın batısında bilinmeyen bir yerde kendilerini Kitab-ül ımam El Mücahit diye adlandıran bir örgüt tarafından kaçırılmış ve şirketlerinin 72 saat içinde Irak’ı terk etmeleri istenmişti. Türk işçileri kaçıran grup, şirketlerin çekilmemesi halinde iki rehinenin başını kesecekleri tehdidinde bulunmuştu. Çarşamba günü iki rehinenin görüntülerinin televizyonlarda yayınlanmasının ardından Usluel ve ŞA-RA şirketleri perşembe günü Irak’tan çekilmişti.

http://www.tercumangazete.com/

Dağınık ev zekâyı köreltiyor

Ağustos 30, 2004

Dağınık evin, çocukların zekâ gelişimini olumsuz etkilediği belirtildi. Evin düzeninin, çocukların zekâsı üzerinde etkili olduğu bildirildi.

İnternette yayın yapan bir sağlık sitesinin haberinde, İngiliz ve Amerikalı bilim adamlarının, 3 ve 4 yaşlarındaki 8 bin çocuk üzerinde yaptıkları araştırmada, evdeki şartların çocuklara yapılan zekâ testlerinin sonuçlarına ne ölçüde etki ettiğini inceledikleri belirtildi. Yapılan incelemelerde bilim adamlarının, dağınık bir evin, çocuğun zekâ gelişimi üzerinde ölçülebilir olumsuz etki yaptığını tesbit ettiği ve düzenli evde büyüyen çocuğun zekâsının da olumlu yönde etkilendiği sonucuna varıldığı açıklandı.

Erbakan: AKP’nin hedef ve gayesi yok

Ağustos 30, 2004

Saadet Partisi eski Genel Başkanı Necmettin Erbakan, AKP Hükümeti’nin hedef ve gayesinin olmadığını ileri sürdü.

Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) İzmir Temsilciliği’nin Bornova Öğretmenevi’nde düzenlediği etkinlikte konuşan Erbakan, hükümetin ‘’dünya siyonizmine alet olduğunu’’ ileri sürerek, maddi ve manevi çöküntünün yaşandığını savundu. Hükümetin icraatlarını da eleştiren Erbakan, şöyle konuştu: ‘’Sinsi planlarla bu millet Kıbrıs’a benzetilmek isteniyor. AK Parti dünya siyonizmine alet ediliyor. Bunların vasıtasıyla adım adım Türkiye tahrip ediliyor. Bir yanda manevi çöküntü, öbür yanda maddi çöküntü Türkiye’yi kemiriyor. Milli Görüş gömleğini çıkarmış, Amerikan çuvalını başına geçirmiş hükümetin, hedefi ve gayesi yok. Bunların amacı Karamanlis’in boynuna sarılıp dünür yapmak.’’ Erbakan, Türkiye’nin bir an önce güçlenmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

Sonraki Sayfa »