“Mektuplu protesto”

Mayıs 31, 2004

Irak ve Filistin’de soykırıma varan uygulamalar sergileyen işgalci güçlere protestolar sürüyor.

Memur Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu, İngiltere Başbakanı Tony Blair, ABD ve İsrail Büyükelçilikleri’ne birer mektup yazarak, Irak ve Filistin’de yaşanan olaylara dikkat çekti.

Aksu, mektubunda Irak ve Filistin’de yaşanan olaylardan üzüntü duyduğunu belirterek, bölgede sergilenen tutumun insan haklarına aykırı olduğunu ifade etti. Aksu, Başbakan Erdoğan’a da yazdığı mektupta İsrail’i kınamasından dolayı teşekkür etti.

Aksu, ABD Büyükelçiliği’ne yazdığı mektupta, Türkiye’deki sivil toplum örgütleriyle birlikte, Irak cezaevlerini ziyaret edip, şu anki uygulamalar hakkında bilgi almak istediklerini iletti.

“BİRKAÇ KİŞİYE CEZA VERİLMESİ ACILARIMIZI HAFİFLETMİYOR”

Aksu, ABD Büyükelçiliği’ne gönderdiği mektupta şunları kaydetti: “Ülkeniz askerleri aylardır Irak’ı işgal etmektedirler. Bugünlerde camiam ve şahsımın asıl üstünde durduğu konu insan hakları ihlalleri, işkence ve zulüm konusudur. Sanırım sizler de bu konularda rahatsızsınız. Başta Ebu Gureyb Cezaevi olmak üzere birçok hapishanede insanlık dışı yasalarınıza ve evrensel değerlere aykırı, insan onurunu yaralayan ve aşağılayıcı hareketlerin yapıldığı artık kimsenin inkâr edemeyeceği ve Devlet Başkanınızın da kabul ederek özür dilediği bir durumdur. Bunlar bağımsız Irak halkıyla, din, inanç, soy, tarih, kültür vb. değerlerle bağlı olan Türkiye’deki yaşayan istisnasız her kişiyi ve kesimi yaralamış, acı vermiş ve hâlâ da vermektedir. Ülkeniz yönetiminin bunlardan sorumlu Korgeneral Ricardo Sanchez’i görevden alması, birkaç erin hapse mahkûm edilmesi veya disiplin cezası verilmesi, sadece yalın bir özür dilenmesi, bu acılarımızı hafifletmiyor. Ülkemizde bazı sendika ve sivil toplum örgütleri temsilcileri ile birlikte mevcut uygulamaları yerinde tespit etmek ve özür dilenilen Irak vatandaşlarına geçmiş olsun demek amacıyla anılan yerleri ziyaret etmek istiyoruz.”

Memur Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu, İngiltere Başbakanı Tony Blair’e gönderdiği mektupta ise şunları dile getirdi: “Filistin’de uluslararası literatürde olan ancak pek uygulanmayan ‘devlet terörünün’ İsrail askerlerince çocuk, yaşlı, sivil ve masumlara yapılması beni, camiamı derinden yaralamaktadır ve üzmektedir. Uluslararası Af Örgütü’nün etkin olduğu ve merkezinin ülkenizde olması ülkenizin işkenceye, insan haklarına karşı yapılan eylemlere nasıl bir yaklaşım gösterdiğinin bir işareti olmalıdır. Ülkeniz yönetiminin Irak’ta ve Filistin’de insan hakkı ihlallerine tarihi ve evrensel bir sorumluluk gereği gerekli duyarlılığı ve hassasiyeti bundan sonra göstermesini bekliyorum.”

AKSU’DAN İSRAİL ELÇİLİĞİ’NE: “VAHŞETİNİZİ LANETLİYORUZ”

Aksu, İsrail Büyükelçiliği’ne gönderdiği mektupta şunları kaydetti: “Bilindiği gibi yönetiminiz birçok kez Filistin topraklarına girmekte ve yüzlerce insanı çocuk, anne, yaşlı, sivil ayrımı yapmadan öldürmektedir. Filistin halkına yapılan vahşeti lanetleyeceğiz… Hitler zulmünden ve işkencesinden hatta soykırımından kaçan Yahudiler yine bu milletin sıcak ilgisiyle karşılaştı, yüzyıllardır aynı topraklarda yaşandı. Yine bu millet bu topluluğa acı çektirmedi, zulüm yapmadı, hatta el üstünde tuttu. 500 yıl Kudüs’te barış sağlandı. Maalesef 50 yıldır bu katliamlardan kurtulan Yahudilerin torunları aynısını fazlasıyla Filistin halkına yapmaktadırlar ve acı çektirmektedirler. Bundan hem dünya ülkeleri, hem de ülkenizin birçok vatandaşının da rahatsızlık duyduğuna inanıyoruz. Yahudilere her zorda kaldığı anda kucak açan ve ekmeğini paylaşan bu millet, şu anda Yahudilerden; Filistinlileri insan olarak görmelerini, katliamlarına son vermelerini, burada yaşayan herkese insanca davranmalarını ve Filistin topraklarından çekilmelerini istiyor, bunu ortak tarihi, evrensel değerler ve insanlık adına talep ediyor. Sayın Elçi, umarım ülkeniz yönetimi, yapmış olduklarından dolayı derinden yaralanan milletimizin hassasiyetini anlar ve gereğini yapar. Bu mektubu Devlet Başkanınıza ve Parlamento üyelerinize göndermenizi bekliyorum.”

vakit

Çelik: Vakıf malı adamı çarpar

Mayıs 31, 2004

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, vakıf malının çarçur edilmesi halinde “adamı çarpacağını” söyledi. Milli Eğitim Vakfı 4. Olağan Temsilciler Kurulu, Çelik’in başkanlığında Başkent Öğretmenevi’nde toplandı. Çelik, toplantının açılışında yaptığı konuşmada, vakfın esprisinin, varlıklı insanların malını mülkünü yoksullarla paylaşmasına dayandığına işaret ederek Türkiye’deki kamu vakıflarının bu esprinin biraz dışına kaçtığını kaydetti.

Çelik kendisine, “Sayın Bakan, kendisine yakın kişileri vakfın başına getirerek, örtülü ödenek olarak kullanmak istiyor” şeklinde eleştirilerin bulunduğunu anımsatarak, bu yakıştırmaları “iğrenç” bulduğunu söyledi. Çelik, “Vakıf malını eğer çarçur ederseniz, adamı çarpar. Bizde bir felsefe oturtulmuştur: Devletin malı deniz, yemeyen domuz… Devletin malı deniz bile olsa, hak etmeden yiyen, domuzun ta kendisidir” dedi.

Mazlum-Der’de veda

Mayıs 31, 2004

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği’nin 7. Olağan Genel Kurulu yapıldı. Derneğin, 8 yıldır genel başkanlığını yürüten Yılmaz Ensaroğlu, görevini Ayhan Bilgen’e devretti. Yaptığı veda konuşması ile insan hakları savunucularını duygulandıran Ensaroğlu, bu alanda yaşanan çifte standarda bir kez daha dikkat çekti.

Konuşmasında Irak ve Filistin’de yaşanan zulüm ve işkencelere vurgu yapan Ensaroğlu bundan sonra ABD’nin işgallerine destek verenlerin iki kez düşünmek zorunda olduğunu kaydederek şöyle konuştu: “Bu süreçte bizi umutlandıran en önemli olay, insan hakları temelinde küresel bir mücadelenin de yerleşmekte olmasıdır. Sadece büyük devletler tarafından kullanılan şiddet ve terör değil, insan hakları da küreselleşmektedir. “

Mazlum-Der’in 7. Genel Kurulu’na, Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu’nun da aralarında bulunduğu pekçok isim katıldı. Başörtüsü, Kur’ân kursu ve imam hatipler konusundaki tartışmaların laiklikle ilintilerindirilmesini eleştiren Başoğlu, hükümetin yasayı aynı şekilde Sezer’e göndermesini istedi. Başoğlu, Sezer’in, “parlamentoda çoğunluğun sağladığı oy gücüyle çıkarılan yasalar toplumun vicdanında olumsuz etkiler bırakmaktadır” ifadesini de sert bir dille eleştirdi.

Dönüşümlü başkanlık sistemi

Bu arada Yılmaz Ensaroğlu’nun görevi bırakmasının ardından Mazlum-Der’de yeni bir süreç başladı. Önceki akşama kadar Ayhan Bilgen ve Cevat Özkaya liderliğinde iki ayrı listenin genel kurulda yarışacağı bekleniyordu. Tarafların görüşmesi sonucunda dönüşümlü başkanlık sistemi üzerinde anlaşmaya varıldı. Tarafların yaptığı anlaşmaya göre 2 yıl görevde kalacak yeni yönetimin ilk yılında Ayhan Bilgen genel başkan olarak görev yapacak, ikinci yılda ise Cevat Özkaya görevi devralacak. Bir yıl süre ile genel başkanlık görevini yürütecek olan Bilgen, 1970 Kars-Sarıkamış doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi mezunu olan Bilgen, Mazlum-Der Ankara Şube Başkanlığı ve genel yönetim kurulu üyeliği görevini yürütüyordu.

HAMDİ ATEŞ / ANKARA

yeni şafak gzt.

İmam-Hatipler niçin tehlikeli

Mayıs 31, 2004

Araştırmalar, Sezer’in, ‘tehlikeli’ olarak nitelediği İmam-Hatip Liseleri’nin, eğitimin ‘evrensel’ hedeflerine ulaşmada daha başarılı olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de bazı kesimlerce ‘tehlikeli’ olarak sunulmaya çalışılan İmam Hatip Liseliler, topluma verdikleri güvenle kendilerinden söz ettiriyor. Suç işleme oranları tüm sosyal gruplar içinde en düşük olarak göze çarpan İHL’liler bu özellikleriyle toplumun dinamo görevini görüyor.

Türkiye, son yıllarda sosyal dokusu tahrip olan, vatandaşların önemli bir kesiminin devlete yabancılaştığı, tehlikeli sosyal problemlerin gün yüzüne çıktığı bir süreci yaşıyor. Bunu aşmanın yolunun ise suç işleme oranı düşük, toplumla barışık insanların yetiştirilmesi olduğu belirtiliyor. Türkiye’de toplumun sosyal dokusuyla barışık ve toplum tarafından kabul gören kesimler arasında İmam Hatipli Liseliler öne çıkıyor.

Halk, İHL’li Başbakan seçti

Yolsuzluklar nedeniyle ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemde, halkın ortaöğretimini İmam Hatip Lisesi’nde yapmış olan Tayyip Erdoğan’ı Başbakan olarak seçmesi ve İmam Hatipli bir Başbakan döneminde, Türkiye’de yolsuzluklarla mücadelede önemli adımlar atılması da bu liselerin halk nezdinde itibar gördüğünün göstergesi olarak görülüyor. İmam Hatipliler en az suç işleyen sosyal gruplar arasında yeralıyor. Kamuoyu araştırmalarında suç işleme oranı en düşük sosyal grup olarak İmam Hatipliler çıkıyor. Öğretmenlerin de en severek derse girmek istediği okullar arasında da İmam Hatip Liseleri başta geliyor. Öğretmenler bu liselerde okuyanların daha saygılı olduğuna dikkat çekiyor.

Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, zaman zaman yaptıkları açıklamalar da İmam Hatip Liseleri’nde okuyan ve buradan mezun olan öğrencilerin sahip olduğu artılara vurgu yapıyor. Din Öğretimi Genel Müdürü Prof. Dr. İrfan Aycan’ın “İmam Hatip Liseleri ile ilgili tereddüt ve şüphelerin sebebi, bu okullara olan ilgi ve mezunlarının sahip olduğu artı değerlerdir” şeklindeki yorumu bu açıklamaların en somut örneğini oluşturuyor. Aycan, bu liselerin, Anayasa’nın güvencesi altında yasal eğitim-öğretim kurumları olduğunu da vurguluyor. Aycan, bu talebi devlet karşılamadığı zaman başkalarının başka şekilde karşıladıklarını da belirterek, milletin devletin verdiği din hizmetini talep ettiğini anlatıyor.

Hortumcular nereden mezun?

İmam Hatip Liseleri’nde uyuşturucu, sigara, alkol, kumar gibi kötü alışkanlıklara yok denecek kadar az rastlandığını belirten ÖNDER Başkanı İbrahim Solmaz da halkın bu liselere olan yoğun ilgisinin en önemli sebeplerinden birinin bu olduğunu belirtiyor. Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu da İmam Hatip Liseleri mezunlarının teröre, hırsızlığa, hortumculuğa, vatan ve millet düşmanlığına en uzak camia olduğunu kaydediyor. Gündoğdu, teröristlerin, hortumcuların, banka boşaltanların, çete ve mafya gruplarının nereden mezun olduklarına bakıldığın da İmam Hatip Liseleri’nin misyonunun anlaşılacağını ifade ediyor.

Akay: Tek bir olumsuz rapor yok

Bir dönem İmam Hatip Liseleri’nde öğretmenlik yapan İstanbul eski İl Milli Eğitim Müdürü Naci Akay “Milli Eğitim Müdürü olarak da sürekli denetimlerinde bulundum. Bu okulları herkesten daha iyi tanıyan bir kişi olarak, İmam Hatip Liseleri hakkındaki olumsuz yorumları kabullenmem imkansızdır” diyen Akay, şunları söylüyor: “53 yıldan beri bu okullardan yetişenlerin ülkenin ve toplumun zararına olabilecek somut hiçbir faaliyetini söyleyebilen bir tek kişi çıkmadı. Bu okullarda, laik cumhuriyet ilkelerine aykırı öğretim yapıldığına dair gerek Milli Eğitim Bakanlığı’na, gerekse devletin diğer organlarına yazılmış bir tek rapor gösterilemez.” Akay, bu okullarda görev yaptığı dönemde binlerce öğrenci yetiştirdiğini kaydederek “Dinimi ve diyanetimi bu okullarda çalışırken öğrendim. Atatürk ilkelerine sımsıkı bağlı bir cumhuriyet çocuğu olarak bu ilkelere aykırı açık ya da kapalı hiçbir düşünce ya da eylemi bir kere olsun bu okullarda görmedim. Atatürk’ün doğumunun 100. yılında, İstanbul Kutlamaları Üst Kurul Genel Sekreteri olarak en çok bu okullardan destek aldım ve katılım gördüm. İstanbul Milli Eğitim Müdürü olarak da yaptığım denetimlerde, maksatlı söylentilerin aksine, bu okullarda laik cumhuriyet ilkelerine aykırı öğretim yapılmadığını, milli günlerin ve bayramların coşku ile kutlandığını, Türk toplumunun milli, insani ve ahlaki değerlerine göre öğrenci yetiştirildiğini, bir bir ve yerinde tespit ettim. Herkes biliyor ki, bu okullara karşı olanlar ‘din düşmanı’ olmadığı gibi, destek verenler de ‘laik cumhuriyet düşmanı’ olamazlar” dedi.

İHL’lerde suç oranı yok denecek kadar az

İmam-Hatip Liseleri’nde verilen eğitim ve okul ortamı, öğrencilerin, ruhen sağlıklı yetişmesine yardımcı oluyor. Araştırmalar, liselerde ulaşılamayan eğitim hedeflerine, İmam-Hatip Liseleri’nde daha yüksek oranda ulaşıldığını gösteriyor. İşte, İmam-Hatip liselerine toplumda ‘pozitif’ imaj sağlayan göstergelerden birkaçı.

İmam-Hatip Lisesi öğrencileri arasında suç işleme oranı, diğer ortaöğrenim kurumlarına oranla yok denecek kadar düşük.

Ortaöğrenimde toplumsal bir sorun haline gelen uyuşturucu ve alkol kullanımına, İmam-Hatip Lisesi öğrencileri arasında hemen hemen hiç rastlanmıyor.

İmam-Hatip Lisesi öğrencileri, aldıkları eğitim sebebiyle, toplumla barışık bir kitle oluşturuyor.

Dini eğitimi, sağlıklı bir müfredat çerçevesinde aldıkları için, İHL öğrencileri, yanlış ve aşırı dini eğilimlere yönelmiyor.

Diğer liselerde okunan derslerin yanısıra dini müfredatı da okumaları, ruhsal yapılarının daha sağlıklı ve dengeli olmasına yardım ediyor.

İHL’lerde, öğretmen-öğrenci ilişkileri, çatışmadan çok, saygı, sevgi ve dayanışma anlayışı çerçevesinde gelişiyor.

Araştırmalar, bu okullardaki öğrencilerin, aile bağlarının güçlü olduğunu gösteriyor.

Banka hortumlama ve diğer organize suçlarda, İmam-Hatip kökenli yönetici ve işadamlarının adı geçmiyor.

Kamu görevinde de, hem toplumla ilişkilerde hem de işlerin hakkaniyetle yürütülmesinde İmam-Hatip kökenliler başarılı bulunuyor.

BEHÇET GÜNGÖR-RECEP YETER/ ANKARA, İSTANBUL


ERBAKAN: YENİ BİR FETİH GEREK

Mayıs 30, 2004

MGV’nin düzenlediği ve onbinlerce fetih erinin iştirak ettiği İstanbul’un Fethinin 551 Yılı Törenleri’nde konuşan Erbakan, “Yeni bir fetih gerekiyor, bu özlenen fetih en kısa zamanda gerçekleşecektir” müjdesini verdi.
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, İstanbul’un fethinin Hendek Savaşı’nda müjdelendiğini hatırlatarak, bu müjdeye Fatih’in nail olduğunu söyledi. Erbakan, “İslam aleminde görülmemiş zulümler, soykırımlar yaşanıyor. Bu yüzden yeni fetihler bekliyor.” dedi. Necmettin Erbakan, “Geliniz ey ezilenler, elbirliği ile zulümleri durduralım. Ve azmedelim. Bunun hazırlıklarını yapalım.” diyerek tüm mazlumları dayanışmaya çağırdı.

Sudan eski Cumhurbaşkanı El Dhad ise, “Ben Afrika’nın ortasından müslüman Sudan’dan geldim. Bugün Erbakan’ın liderliğinde tatbik edilmek istenen nizam, adalet nizamıdır. Bizim ecdadımız Avrupa’ya da adalet getirmiştir. İnşallah tekrar Erbakan’ın liderliğinde bu adalet gerçekleşecektir” diye konuştu.

Pakistan İslam Partisi Genel Başkanı ve Anamuhalefet Lideri Kadı Hüseyin Ahmet de, Türkiye’nin islam dünyasının ağabeyi olduğunu söyleyerek, “Erbakan ne kadar sıkıntı yaşadıysa hepsini aştı. Ne zamanki bir bayrak düştüyse, ikinci bayrağı kaldırdı. Bu sizlerin sayesinde kıyamete kadar devam edecektir.” dedi.

ABD, NATO zirvesinde Türkiye’den özür dilesin

Mayıs 30, 2004

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesinden sonra Dışişleri Bakanı Gül’ün ‘’Büyük devletler özür dilemez’’ dediğini savunarak, ‘’Büyük devletler özür dileyebilir. Diletmesini bilmek lâzım. Hükümet, NATO Zirvesi’nde ABD’den Türk askerinin başına çuval geçirdiği için özür diletebilecek mi, bunun takipçisi olacağız’’ dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Sosyalist Enternasyonal’in ‘’Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları’’ konulu toplantısının, 25-26 Haziran’da CHP’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılacağını söyledi. Öymen, partisinin İstanbul İl Başkanlığı’nca The Marmara Oteli’nde düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada, Türkiye’nin NATO ile doğmuş bir ülke olmadığını dile getirerek, Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinin tarihine işaret etti.

Öymen, şunları kaydetti: ‘’ABD, bizim askerimizin başına çuval geçirmiştir. Biz bunu unutmadık, affetmedik. Milletin gururunu incitti. Türk askeri başına çuval geçirilecek asker değildir. Biz bunu sineye çekemeyiz. Biz ABD ile NATO’da kader birliği yapmışız. NATO askerinin başına çuval geçirildi. Bu ayıptır, özür dilenmeli.’’

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün ‘’Büyük devletler özür dilemez’’ dediğini savunan Öymen, Irak’ta hapishanelerdeki işkence fotoğraflarından sonra ABD Başkanı Bush’un da özür dilediğini söyledi. Öymen, ‘’Büyük devletler özür dileyebilir. Diletmesini bilmek lazım. Hükümet, NATO Zirvesi’nde ABD’den Türk askerinin başına çuval geçirdiği için özür diletebilecek mi, bunun takipçisi olacağız’’ dedi.

TBMM’den, Filistin ve Irak’ta meydana gelen olaylar için bir ‘’kınama’’ kararı çıkarılmasına çalıştıklarını, ancak karardaki ‘’laiklik’’ sözü nedeniyle bunun gerçekleşmediğini dile getiren Öymen, iktidarın ‘’laiklik’’ olmadan demokrasi olabileceğine inandığını savundu.

Öymen, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın başkan yardımcılığı görevini yürüttüğü Sosyalist Enternasyonal’e de işaret ederek, ‘’Sosyalist Enternasyonal’in ‘Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları’ konulu toplantısı 25-26 Haziran’da CHP’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılacak’’ dedi. Bu toplantının, NATO Zirvesi’ne alternatif olacağını ifade eden Öymen, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi gibi konuların bu toplantıda ele alınacağını anlattı.



CEZAYİR’DEN 30 YIL SONRA ÖZÜR DİLEDİK



Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu için, Cezayir’in bağımsızlığı BM’de oylandığı dönemde Fransa’nın yanında yer aldığını ve Cezayir’in Türkiye’nin oyu sebebiyle bağımsızlığını kazanmada geciktiğini ifade eden Öymen, ‘’Cezayir’de Türkiye’nin yaptığını utançla hatırlıyoruz. Biz 30 yıl sonra özür diledik’’ dedi.

Öymen, Kosova’daki NATO barış gücüne giden Türk askerinin, NATO üyesi olmasına rağmen Yunanistan’ın izin vermemesi sebebiyle askerlerini Selanik değil, Bulgaristan üzerinden geçirdiğini, yine Türk askeri uçaklarının Yunanistan üzerinden geçemediğini anlattı. ‘’Biz, NATO içinde ulusal çıkarlarımız gerektirdiğinde direnmesini bildik’’ diyen Öymen, iktidarın ise son dönemde NATO’ya bazı tavizler verdiğini ileri sürdü.

Devlet dinden elini çeksin

Mayıs 30, 2004

Türkiye İmam Hatipliler Vakfı Genel Başkanı Mehmet Emin Parlaktürk, “Devletin din eğitimi vermesi gerçekten laikliğe aykırı düşüyorsa tek çare; din eğitimini ve diyaneti özerk hale getirmektir” dedi.

Genel Merkezi Konya’da bulunan Türkiye İmam Hatipliler Vakfı (TİMAV) Genel Başkanı Mehmet Emin Parlaktürk, “Devletin din eğitimi vermesi gerçekten laikliğe aykırı düşüyorsa tek çare; din eğitimini ve diyaneti özerk hale getirmektir” dedi.

Yaptığı yazılı açıklamada, din eğitimi veren bütün kurumlar, imam hatip liseleri, Kur’ân Kursları, camiler ve diyanet teşkilatının tamamının devletten bağımsız hâle getirilmesi gerektiğini savunarak, “Bırakınız halk, kendi dînî eğitimini kendisi yapsın ve kendi imkânlarıyla dînî ihtiyaçlarını kendisi karşılasın. Batıda olduğu gibi, din ve din eğitimi tamamen özerk hale getirilsin.”

Cumhurbaşkanının eğer laiklik ilkesine göre “Devletin dini olmaz” anlayışında ise, bunu saygıyla karşıladıklarını, ama bu anlayıınş; “devlet dine karşıdır” demek olmadığını söyleyen Parlaktürk şu görüşlere yer verdi:

“Anayasa’ya göre devle’in resmi dini yoktur ama, din eğitimi zorunluluğu ve Diyanet teşkilatı Anayasa’nın önemli maddelerindendir. Ya bu maddeler gereği devlet, din ve DiyanetDe sahip çıkıp halkın dinî eğitimine önem verecek ve eğitim kurumlarıyla öğrencileri buna özendirecek, ya da bu maddeler Anayasa’dan çıkartılıp din eğitimi ve diyanet bağımsız hale getirilecektir. Bunun üçüncü bir yolu yoktur.”

Parlaktürk, AB’ye girme hazırlığındaki Türkiye’nin yapacağı en büyük reformun din eğitimini ve Diyanet’i özerk yapıp devletten bağımsız hale getirmek olduğunu o zaman, bu tartışmalar da sona ereceğini dile getirdi.

Veto ideolojik

Mayıs 30, 2004



ÖNDER Genel Başkanı İbrahim Solmaz, Cumhurbaşkanı Sezer’in Yüksek Öğretim Kanunu hakkındaki değişikliği onaylamayıp, Meclise geri göndermesinin tamamen ideolojik bir davranış olduğunu ve milleti rencide ettiğini söyledi. Bir basın toplantısı ile Sezer’in vetosunu eleştiren Solmaz “İmam hatip liselerinin laikliğe aykırı bir yapıda olduğunu düşünecek olursak, bu okulları açan başbakanları, bakanları, yöneticileri, öğretmenleri, öğrencileri, velileri herkesi laikliğe aykırı davranışları yüzünden yargılamamız gerekir” dedi.

İmam Hatip liseleri Mezunları Mensupları Derneği Başkanı İbrahim Solmaz dün ÖNDER genel merkezinde düzenlediği basın toplantısıyla, Cumhurbaşkanı Sezer’in Yüksek Öğretim Kanunu ve Yüksek Öğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması hakkında kanun tasarısını Meclise geri göndermesini değerlendirdi.



İmam-hatipler millî eğitimin okulları



ÖNDER Başkanı Solmaz tasarı metninde bir kez bile imam-hatip kelimesi geçmezken Cumhurbaşkanı Sezer’in sık sık imam hatip liselerine atıfta bulunmasını hayret verici bulduğunu söyledi. Solmaz “Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti Kanunları gereğince kurulan ve bu kanunlara dayanarak eğitim-öğretim faaliyeti yapan imam hatip liselerini laiklik karşıtı okullar olarak nitelendirmekle, önyargılı ve tarafgir hareket etmiş bulunmaktadır” dedi.



Cumhurbaşkanı ideolojik davranıyor



“İmam hatip liselerinin laikliğe aykırı bir yapıda olduğunu düşünecek olursak, bu okulları açan başbakanları, bakanları, yöneticileri, öğretmenleri, öğrencileri, velileri herkesi laikliğe aykırı davranışları yüzünden yargılamamız gerekir” diyen Solmaz, Cumhurbaşkanının bu tavrının tamamen ideolojik olduğunu söyledi.



Cumhurbaşkanı imam hatiplileri ve halkı karalayamaz



Cumhurbaşkanı Sezer’in milletin bütün kesimlerine eşit davranması gerektiğini ifade eden Solmaz, “Cumhurbaşkanı imam-hatip liselerinin de Cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı, yasal dayanağı olan bir öğretim kurumunu ve bu kurumlara sahip çıkan halkı devlet karşıtı gibi göstererek karalayamaz. Cumhurbaşkanı herkese aynı mesafede yaklaşmak ve eşit davranmak zorundadır. Cumhurbaşkanının bu tarafsız davranışı anayasanın 101. maddesine aykırıdır. Bu davranışı ile milleti rencide etmiştir” dedi.

Bir hukuk adamına yakışmıyor

Katsayı uygulamasının bir haksızlık olduğunu açıklayan Solmaz, bu haksızlığın giderilmesi yerine yönetmeliklerin bunu gerektirdiğini söylemek yanlış olur dedi. Solmaz “Sayın Cumhurbaşkanımız iyi bilmektedir ki yönetmeliklerle kanunlar hiçe sayılmaz. Katsayı uygulamasının kanunlara ve anayasaya aykırı olduğu açıkken, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu geçerliliğini korurken YÖK Yönetmeliklerine sığınarak yapılan açıklamalar bir hukuk adamına yakışmamaktadır” diyerek Cumhurbaşkanının hukukçu kimliğini eleştirdi.

Hükümetten bahane kabul etmiyoruz

Solmaz, hükümetin “YÖK tasarısını bundan sonra yetiştiremeyiz” bahanesini de asla kabul etmeyeceklerini belirterek “Hükümet arzu ederse bu tasarıyı hayata geçirebilir ve üniversite sınavına giren öğrenciler tasarının getirdiği kısmî adaletten yararlanabilir. Çünkü öğrenciler tercihlerini sınavdan bir buçuk ay sonra gerçekleştiriyorlar. Hükümetin önünde yeterince zaman var” dedi.

Fransa`da 7, bizde 70 bin özel kişi var

Mayıs 30, 2004

Havaalanlarındaki VIP uygulaması tartışmaları sürüyor. Dünyada eşi görülmemiş uygulama Adalet Bakanı`nı da çileden çıkardı. Bakan Çiçek, `Bir Şap Enstitüsü Başkanı yok. VIP paralı olsun` dedi. VIP (çok özel kişi) muamelesi ABD`de başkan ve yardımcılarına yapılıyor. İngilizler kraliçeyi, Fransızlar 7 kişiyi `VIP` sayıyor. Bizde sadece Atatürk Havaalanı`nda günde en az 200, yılda 70 bin kişi VIP`ten geçiyor.



Liste uzadıkça uzadı





Kimler yok ki. Şeker Kurulu Başkanı, YÖK üyeleri, eski vekiller, devlet sanatçıları, sendikacılar. Listede tam 84 yerli, 20 yabancı kurulun başkanı ve üyeleri var. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, bu tabloya öfkeli:



`Bedelini ödesinler`



`Listede olmayan Şap Enstitüsü Başkanı`nın günahı ne? Emeklilikten sonra da bu imkan devam ediyor. Herkes VIP`ten yararlanacak diye bir kural yok. Bedelini ödeyen faydalansın.



Çicek`in VIP isyanı



Havaalanlarındaki VIP uygulaması Adalet Bakanı`nı çileden çıkardı. Kamu kaynaklarıyla saltanat sürülmesine karşı çıkan Çiçek, VIP uygulamasının ücretli olmasını önerdi



Türkiye`de ayrıcalıklarla dolu bir demokrasi olduğunu savunan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, VIP (Very Important Person-Çok Önemli İnsan) uygulamasına karşı bayrak açtı. VIP listesinin hangi kriterlere göre hazırlandığını anlamadığını ifade eden Çiçek, ayrıcalıklı bir kesimin kamu olanaklarıyla saltanat sürdüğüne dikkat çekti. Havaalanlarındaki VIP uygulamaları konusunda daha önceki hassasiyetini dile getiren Çiçek, tepkisini şu sözlerle dile getirdi:



KİMLER YOK Kİ



`Listede kimler yok ki? Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurulu Başkanı`ndan, Toplu Konut İdaresi Başkanı`na varana kadar yüzlerce kişi, VIP`i kullanıyor. Şeker Kurulu Başkanı, şeker gibi VIP`ten geçiyor. Tütün Kurulu Başkanı, püfür püfür bu olanaktan yararlanıyor. İyi de, listede yer almayan Şap Enstitüsü Başkanı`nın günahı ne? Sendika başkanları, emekli milletvekilleri, devlet sanatçıları ya da geçmişte bir gün bakanlık yapmış şahıslar VIP olanaklarından yararlanırken, İstanbul veya Ankara Başsavcıları ile bu illerin emniyet müdürleri listede yok. Başsavcı ve emniyet müdürü, VIP`te görev yapan mahiyetindeki polis memurunun himayesinde geçiş yapabilirse yapıyor. Listedekiler, emekli olduktan sonra da yararlanıyorlar. Bunu anlamak mümkün değil.`



UYGULAMA ÜCRETLİ OLSUN



VIP uygulamasından faydalanacak kişiler listesinin, Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı`nın ortak çalışmasıyla belirlendiğini hatırlatan Cemil Çiçek, listenin yeniden düzenlenmesi için her iki bakanlığa da bir ay önce yazılı başvuruda bulunduğunu, ancak yanıt gelmediğini söyledi. Adalet Bakanı, VIP listesinin doğru kriterlere göre kısaltılarak yeniden düzenlenmesi gerektiğini savundu. Cemil Çiçek, `Herkes VIP`ten yararlanacak diye bir kural yok. Bunun bedeli olmalı. `Ben VIP`ten yararlanmak istiyorum` diyenler için ücret belirlenebilir. Bedelini ödeyen faydalanır` dedi.



Ayrıcalıklı demokrasi yaşanıyor



Cemil Çiçek, ayrıcalıklı uygulamanın sadece havaalanları ile sınırlı olmadığını savundu. Çiçek, dokunulmazlığın sınırlandırılması için ısrar eden CHP`ye `ayrıcalıklar`ın kaldırılması çağrısı yaptı:



`Türkiye`de birçok kesim ayrıcalıklı konumda. Lojmanı, pazarı, lokali, tatil kampı, hastanesi, cenazesi hatta mezarı ayrıcalıklı olanlar var. Türkiye ayrıcalıklar nedeniyle halktan kopuk bir rejime doğru gidiyor. 30 yıl önce milletvekilliği yapmış kişinin cenazesi, Meclis`te düzenlenen törenle



kaldırılıyor. Suç işledikleri zaman, sokaktaki insandan farklı usullerle soruşturma yapılan kişiler var. Sadece vekillerin değil tüm kesimlerin ayrıcalığının kaldırılması lazım.



Ben her tarafa kılıç sallayan Zaloğlu Rüstem değilim. Bu işi tek başıma yapamam. CHP`ye sesleniyorum, gelin VIP uygulaması ve milletvekilliği dokunulmazlığı dahil bütün ayrıcalıkları toplumsal mutabakatla kaldıralım. AB standartları ne ise ayrıcalıkları o sınıra indirelim.`



Listede kimler var



Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, eski Cumhurbaşkanları, Cumhuriyet Senatosu eski Başkanları, TBMM eski Başkanları, eski Başbakanlar, Cumhurbaşkanlığı eski Konsey Üyeleri, Genelkurmay Başkanı, Anamuhalefet Partisi lideri, kabine üyeleri, eski bakanlar, Yüksek Yargı Organları`nın Başkan ve Üyeleri, kuvvet komutanları, YÖK Başkanı ve üyeleri, Meclis Başkanvekilleri, Katip Üyeleri, İdare Amirleri, Meclis`te grubu olan partilerin liderleri, milletvekilleri, eski vekiller, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve yardımcıları, Başbakanlık Müsteşarı, TBMM Genel Sekreteri, Diyanet İşleri Başkanı, müsteşarlar, Merkez Bankası Başkanı, AB Genel Sekreteri, SPK, Rekabet Kurulu, Telekomünikasyon Kurulu, RTÜK, BDDK, EPDK, Kamu İhale Kurulu başkanları, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanları, Başbakan Başmüşavirleri, müsteşar yardımcıları, üniversite rektörleri, büyükelçiler, valiler, Emniyet Genel Müdürü, Büyükşehir Belediye Başkanları, DDK, YDK, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı, TOKİ, ÖİB, GAP, DİE, TSE, TÜBİTAK, TÜBA, TAEK başkanları, devlet sanatçıları, İstiklal Madalyası sahipleri, hükümeti temsilen yurdışına giden heyetler, DİSK, HAK-İŞ, TESK, TİSK, TÜRK-İŞ Konfederasyonları başkanları, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı, TOBB Başkanı ve yukarıda belirtilen görevlerden emekli olanlar.



CHP Genel Başkan Yardımcısı eski Büyükelçi Onur Öymen:



AB`de ülke yetkilisi değilseniz, VIP`ten geçmeniz özel şartlara bağlıdır. İngiltere`de paralıdır. Ancak uygulama tamamen hayatı kolaylaştırmak için belli prensipler dahilinde yapılmaktadır. Resmi davet söz konusu ise iki ülke protokol heyetleri arasında işlemler kolaylaştırılır. ABD`de ise hiç istisna yok. Bakan olsanız bile aranırsınız.



Dünyada eşi benzeri yok



Eski büyükelçi Cem Duna:



ABD`de VIP yok. Herkes çok sıkı kontrolden geçer. Çok sınırlı istisnalar ancak resmi ziyaretlerde uygulanır. Bunlarda bile pasaport ve vize işlemi yapılır. AB`de de VIP çok kontrollüdür. Büyükelçi, diplomat resmi görevli değilseniz hiçbir özel muamele hak etmezsiniz. Farklı uygulama isteyen kişiler, para karşılğı VIP`i kullanır. Bakanların resmi ziyaret dışında VIP kullanmaları bile paralıdır. Bir tek Brüksel`de parasızdır.



Gazeteci İzzet Sedes:



AB`de VIP çok sınırlıdır. Diplomat ya da devlet görevlisi değilseniz özel muamele görmezsiniz. Strasbourg`da Fiat`ın sahibi Agnelli`yi sıra beklerken görmüştüm. Normal olanı da budur zaten. VIP uygulaması resmi davetlerde bile sınırlıdır. Protokol heyetleri, gelecek bakan ve başbakanın işlemlerini kolaylaştırır. Onun haricinde kimseye ayrıcalık tanınmaz. Almanya`da VİP paralıdır. ABD`de ise hiç yok denebilir. Çin`de bile VIP yoktur.



Fransa`da 7, bizde 70 bin özel kişi var



Atatürk Havalimanı`nda günde ortalama 200-250 kişiye VIP hizmeti veriliyor. Bu rakam, bazı dönemlerde günde 400-450`ye kadar çıkıyor. Yılda ortalama 70-100 bin kişi VIP`ten geçiyor. Havalimanları, sınır kapıları, limanlar ve hatta büyük tren garları düşünüldüğünde rakam milyonları geçiyor.



Atatürk Havalimanı VIP Salonu`nun 42 personeli var. THY, 6 adet VIP aracıyla yolcu taşıyor. Devlet Hava Meydanları İşletmesi`nin 9 personeli bulunuyor. Salonda 24 saat görev yapan sivil polisler de var. X-Ray cihazının başında 2, pasaport işlemleri için de 1 polis sürekli hazır bulunuyor. Salonda ikram için garson, temizlik hizmeti için de 5 kişi bulunuyor.



ABD Sadece görevdeki başkan ve yardımcıları VIP`ten yararlanıyor. Yabancı devlet adamları içinse VIP hizmeti veren özel bir kuruluş bulunuyor. Bu kuruluş yaptığı hizmetlerin karşılığında ücret alıyor. New York John F. Kennedy Hava Limanı`nda VIP salonu gibi bir uygulama yok. Senatörler yolcu gibi seyahat ediyor.



İngiltere Kral, Kraliçe ve Başbakan`a VIP uygulanıyor.



Fransa Sadece 7 kişi VIP`ten yararlanıyor. Yabancı devlet adamları için özel bir mekan bulunuyor.

Fetih heyecanı 551. kez yaşandı

Mayıs 30, 2004

ZEKERİYA GÜLÜN, İSTANBUL

İstanbul’un fethinin 551. yılında Belgratkapı Surları’ndan, mehter marşları eşliğinde ve ‘Allah Allah’ nidalarıyla İstanbul’u yeniden fetheden temsili yeniçeriler, vatandaşlardan bol bol alkış aldı.

İstanbul’un fethinin 551. yıldönümü coşkulu törenlerle kutlandı. Kutlamalar, Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesinin ziyaret edilmesiyle başladı. Türbede, Fetih Suresi okundu, dua edildi, çelenkler bırakıldı.

Ziyarette İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 3. Kolordu Komutan Yardımcısı Tümgeneral Nusret Taşdeler, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, İstanbul İl Müftüsü Mustafa Çağrıcı, Fatih Kaymakamı Ahmet Ertan Yücel, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, askeri ve mülki erkan ile vatandaşlar hazır bulundu.

İstanbul yeniden fethedildi

İkinci tören, Fatih İtfaiye’deki Fatih Anıtı’nda düzenlendi. Törenin sonunda vatandaşlara döner ve pilav ikram edildi. Daha sonra ise, Belgratkapı’daki törenle re geçildi. Vali Güler, Başkan Topbaş ile Tümgeneral Taşdeler askeri bir araçla halkı selamladı. İstanbul’un fethi, Mehter marşları eşliğinde yeniden canlandırıldı.

Temsili yeniçeriler, ‘Allah Allah’ nidalarıyla İstanbul surlarına girdi. Surlara Osmanlı Sancağı’nın çekilmesinin ardından, vatandaşların coşkusu da doruğa ulaştı. Belgratkapı’daki kutlamalara yoğun ilgi gösteren vatandaşların, Mehter marşlarına eşlik ettiği görüldü. Fetih, temsili top atışları ile kutlandı.

Arınç ve Erdoğan’ın fetih mesajları

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bazı bakan ve milletvekilleri de kutlamaya mesajlarıyla katıldılar. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in kutlama mesajı göndermemesi ise dikkat çekti. Programda daha sonra fethin anlamı ve tarihi süreç hakkında konuşmalar yapıldı.

Arif Nihat Asya, Yahya Kemal Beyatlı ve Necip Fazıl Kısakürek’in Fetih ve İstanbul şiirleri okundu. İlk ve orta dereceli okulların folklor gösterileri de büyük ilgi gördü. Kutlamalar, akşam da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen resepsiyon ve Kent Orkestrası’nın verdiği konserle sürdü.


FETİH MEDENİYETTİR

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul’un fethedildiği günün kutlu bir gün olduğunu belirterek, “İstanbul 4 bin 500 yıllık bir serüvenle bugüne kadar geldi. Fatih Sultan Mehmet çok güçlü ideallerle yetiştirildi. Bu nedenle İstanbul’un fethi sadece askeri bir zafer değil, aynı zamanda yeni bir yönetim anlayışının da dünyaya tanıtılmasıdır. Fethin anlamı, her gittiği yere medeniyeti, hoşgörüyü götüren bir milletin İstanbul’a da adaleti getirmesinde gizlidir” dedi.

yenişafak gzt.

SEZER YANILIYOR

Mayıs 30, 2004

*İmam Hatipler laikliğe ve Öğretim Birliği’ne aykırı değil.



*Katsayı diğer meslek liselerinin de önünü kesti. Düz lisede okuyan öğrenci sayısı% 90 artarken; İmam Hatip hariç meslek liselerinde okuyan öğrencilerin oranı sadece % 28 büyüdü.



Cumhurbaşkanı’nın vetosu, meslek liseleri camiasında tepki uyandırdı. Sezer’in, veto gerekçesinde, sadece bir tarafın görüşlerine yer vermesi ise, “tarafsızlığını bozduğu” biçiminde yorumlandı. Sezer, veto sebeblerini, çeşitli başlıklar altında topladı. Tercüman gazetesi, Cumhurbaşkanı’nın hatalı veya eksik bilgiden kaynaklanan değerlendirmelerini mercek altına alıyor.



Nitelik belirlenmedi



Sezer: 1′inci maddenin 3′üncü fıkrası, “hükûmet, YÖK’e, 5 üye seçer” derken, bu 5 üyenin hangi nitelikleri taşıyacağına ilişkin bir kurala yer vermemiştir.



Karşı görüş: Mevcut Yüksek Öğretim Kanunu’nda, Genelkurmay Başkanı’nca seçilen YÖK üyesinden söz edilirken de, nitelik belirtilmiyor. Sezer, bunu konu yapmadığına göre, demek askere, siyasetçiden daha fazla güveniyor.



YÖK’ün yetkisi sınırlandı



Sezer: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda, alan, bölüm, kol ve program tesbit edebilir ama, bunları “sözel”, “sayısal” ve “eşit ağırlıklı” diye nitelendiremez. Böyle yaptığı takdirde, Anayasa’nın 130′uncu maddesinde teminat altına alınan Yüksek Öğretim Kurulu’nun yetkisine tecavüz etmiş olur. Yüksek öğretime giriş ilkelerini belirleme ve aynı alandaki yüksek öğrenim programlarını saptama yetkisi, bir orta öğretim etkinliği değildir. Okutacağı öğrenciyi, bilgi düzeyi ve yeteneklerine göre en uygun öğrenim birimine yerleştirmek, Anayasa ile Yüksek Öğretim Kurulu’na verilmiştir.



Karşı görüş: Veto’ya uğrayan tasarıda, öğrencilerin, hangi fakülteye gireceğini tespit eden gene YÖK olarak muhafaza ediliyor. Milli Eğitim Bakanlığı, sadece, hangi dersleri okuyan talebenin, hangi alana gireceğinin kriterlerini belirliyor, “sayısal”, “sözel” veya “eşit ağırlıkla” irtibatlı fakülteleri ise, Yüksek Öğretim Kurulu kararlaştırıyor. Bir başka anlatımla, “şu dersleri okuyan sözele girer” düzenlemesini Milli Eğitim Bakanlığı yapıyor; “sözel alandan mezun olan kişinin, hangi fakülteye devam edeceği” kararını ise YÖK veriyor.



İmam Hatip özendiriliyor



Sezer: Katsayı düzenlemesinin esas amacı, gençlerin İmam Hatip Liseleri’ne yönlendirilmesinin özendirilmesidir. İmam Hatip mezunları, kendi alanları dışında bir yüksek öğretim programına girmeyi arzuladıkları zaman, aynı gruptaki genel liselerle eşit katsayıya tâbi olacaklardır. Katsayının eşitlenmesi, hiçbir meslekî eğitimi bulunmayan ve tek çıkışı yüksek öğretim görmek olan genel lise mezunlarına haksızlıktır.



Karşı görüş: Genel liselerde okuyanlar, “sözel”, “sayısal” ve “eşit ağırlık” olmak üzere birini seçebiliyor; buna göre dilediği fakülteye girerken, okul başarı puanı zaten 0.8 katsayısı ile çarpılıyor. Meslek okullarında ise, özellikle İmam Hatip’te, üç alandan birini seçmek mümkün değil. İmam Hatip “sözel” alana giriyor ve başka alanlarla irtibatlı üniversite tercihinde, puanı daha düşük bir katsayı ile çarpılıyor.

Sezer: Meslekî teknik orta öğretimi bitirenler, kendi alanlarında bir yüksek öğretim programını seçtiklerinde, büyük avantaj sahibi bulunuyorlar. Ayrıca bunlar, bitirdikleri programın devamı niteliğinde Meslek Yüksek Okulları’na, ya da Açık Öğretim Fakülteleri’ne sınavsız gidebiliyorlar.



Karşı görüş: Meslek Yüksek Okulları 2 sene ve tıpkı Açık Öğretim Fakülteleri gibi çok düşük seviyede. Hatta buralara “Yüksek lise” adı veriliyor. Çoğu kere, 2 yıllık yüksek okullarda, üniversite öğretim üyeleri değil, liselerde eğitim verenler görevlendiriliyor. Buna mukabil, Sağlık Meslek Lisesi mezunu, Tıp Fakültesi’ne, Elektrik bölümü mezunu, mühendisliğe devam edemiyor. Etmek isterse, okul başarı puanı 0.3 ile çarpılıyor. “Sen işçisin, işçi kal” uygulaması geçerli.



Siyasal tercihe bırakılamaz



Sezer: Öğrenim çağındaki gençlerin, bilgi ve yeteneklerine göre, ülke ihtiyacı göz önünde bulundurularak, uygun alanlara yönlendirilmesi, Türkiye’nin gelişmesi ve kalkınmasını derinden etkiler; bu durum, iktidarların siyasal tercih ve değerlendirilmelerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Bilimsel değerlendirmeyi yüksek öğretim organları yapmalıdır.



Karşı görüş: Cumhurbaşkanı, “cumhur”un başkanı değil mi? Demokrasilerde siyasi iktidarların, halkın arzuları doğrultusunda düzenleme yapması gerekmez mi? Burada da Sezer, siyasetin karşısına bürokrasiyi çıkarıyor. Meslek lisesi mezunlarının, sınava girip, eşit bir yarışta kazandıkları takdirde, istedikleri üniversitelere gitmeleri, neden bilimsel değerlendirme olarak kabul görmüyor? 1999′da Eğitim Yönetmeliği değiştirilinceye kadar, düz liseler ile meslek liseleri eşit bir yarış sonucunda üniversiteye girebiliyordu. O zaman bilimsel değerlendirme yok muydu?



Laiklik çiğneniyor



Sezer: Anayasa’nın 24′üncü maddesinde, “Devletin, sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temeli kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamaz” deniliyor. Laiklik ilkesi gereği, kutsal din duyguları, devlet işlerine ve politikaya karıştırılamaz. Anayasa, laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan biçimde hak ve özgürlüklerin kullanılamayacağını da öngörüyor.



Karşı görüş: Sezer, Anayasa’nın 24′üncü maddesinin, en önemli bölümünü görmezden geliyor. 24′üncü maddeye göre, “din eğitim ve öğretimi, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır. Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir.” Bu durumda, din eğitimi almak isteyenlerin önü açılmalıdır. Anne ve babalar çocuklarını imam olsun diye değil, dinini öğrensin diye İmam Hatip’e gönderiyor. Laiklik, dinini öğrenmek isteyeni engellemek değil, tam aksine, herkesi bu imkândan eşit şekilde yararlandırmaktır. Anayasa, hak ve özgürlüklerin, özlerine dokunulmaksızın ancak kanun ile sınırlanabileceğini öngörüyor. Oysa, Milli Eğitim Temel Yasası’nın 32′nci maddesi “İmam Hatipler hem mesleğe, hem de yüksek öğrenime hazırlayan kuruluşlardır” demesine rağmen, 1999′da, sadece bir yönetmelik değiştirilmiş ve İmam Hatiplerin “kendi alanında yüksek öğrenime hazırlayacağı” kabul edilmiştir.



Kendi alanında eğitim görmeli



Sezer: Milli Eğitim Temel Yasası’nın 32′nci maddesi, İmam Hatip Liseleri’nin din hizmetlerinin yerine getirilmesiyle ilgili elemanları yetiştirmek üzere açıldığını belirtiyor. Bu kanunun gerekçesinde de, İmam Hatip okullarını bitirenlerin, kendi alanlarında yüksek öğrenime geçebilecekleri vurgulanıyor.



Karşı görüş: 1973 yılında, Meclis’e sevkedilen kanunun 32′nci maddesi, “İmam Hatip mezunlarının sadece kendi alanlarında yüksek öğrenime devam etmesini” öngörüyordu. Ama Meclis’te “kendi alanlarında devam” kısıtlaması kaldırıldı ve 32′nci madde, “İmam Hatip mezunları hem mesleğe, hem de yüksek öğrenime hazırlar” şeklini aldı. 12 Eylül döneminde ise, asker kökenli Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam, İmam Hatip mezunlarının sadece kendi alanlarındaki üniversitelere devam etmesi gerektiğini belirten bir rapor hazırladı. Bu rapor, 25 öğretim üyesinin katıldığı bir komisyonda ele alındı; Sağlam’ın teklifi reddedildi. Ayrıca, İmam Hatip mezunlarına tam denklik sağlandı. O güne kadar sosyal bilimlere devam eden okul mezunları, fen ve matematik branşlarına da girebildiler.



Öğretim Birliği’ne aykırı



Sezer: Bu düzenleme, Öğretim Birliği Yasası’na da aykırıdır.



Karşı görüş: Öğretim Birliği gereği, İmam Hatiplerin, öğretmenlerinden, ders müfredatına kadar her şey, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tesbit ediliyor. Buna mukabil, askerî liseler, tamamen Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı. Öğretim Birliği’ne uymayan İmam Hatipler değil, askerî liseler.



Meslek lisesine talep azalmadı



Sezer: Meslek lisesi öğrencilerinde değil, İmam Hatipler’de bir düşme meydana geldi. Zaten amaç, İmam Hatip Liseleri’ni yeniden çekici duruma getirerek, bu okulların öğrenci sayısını daha da arttırmaktır.



Karşı görüş: Cumhurbaşkanı sürekli İmam Hatiplere temas ediyor ve ideolojik bir yaklaşım sergiliyor. Oysa hükûmet, yasanın gerekçesinde, “İmam Hatip ayırımı yapmadan, amaçlarının bütün meslek liselerini bu haksızlıktan kurtarmak olduğunu” söyledi. Nedir bu İmam Hatip düşmanlığı? Eğer İmam Hatipler rejim karşıtı insanlar yetiştiriyorsa, bu okulları açan, büyüten daha önceki cumhurbaşkanları, başbakanlar, Milli Eğitim Bakanları, öğretmenler töhmet altında kalmıyor mu? Kaldı ki, Cumhurbaşkanı’nın verdiği rakamlar yanlıştır. 1998-1999 öğretim yılında, İmam Hatip Lisesi hariç, orta öğretimdeki toplam öğrencilerin % 62’si (1 milyon 297 bin 514) genel orta öğretime giderken, % 38′i (805 bin 903) meslekî ve teknik orta öğretime devam ediyordu. 2003 - 2004 öğretim yılında ise, orta öğretimdeki toplam öğrencilerin % 70′i (2 milyon 463 bin 923′ü) genel orta öğretime giderken, ancak, % 30′u (1 milyon 31 bin 992) meslekî ve teknik orta öğretimi tercih etti. Mutlak sayı artmış, ama genel lise talebesi daha hızla büyüdüğü için, meslek lisesinin düz liseye oranı % 30′a düşmüştür. Aynı dönemde genel orta öğretimde okuyan öğrenci sayısındaki artış % 90; İmam Hatip Liseleri hariç, meslekî ve teknik orta öğretimde öğrenci artış oranı ise sadece % 28. Demek, katsayı uygulaması yalnız İmam Hatiplerin değil, diğer meslek liselerinin de önünü kesiyor.

İŞTE AMERİKAN HOŞGÖRÜSÜ…

Mayıs 30, 2004

ABD’nin San Francisco kentinde bir galeri sahibi, galerisinde Irak’taki işkence olaylarından esinlenen resimlere yer verdiği için saldırıya uğradı. Kötü şekilde dayak yiyen Lori Haigh adlı galeri sahibi, galerisini kapatmak zorunda kaldı.
Olay San Francisco’nun North Beach semtinde yaşandı. Capobianco adlı galerisinde Guy Colwell adlı ressamın Irak’taki işkence olaylarından esinlenerek yaptığı resimleri sergileyen Lori Haigh, serginin açıldığı 16 Mayıs’tan bu yana sık sık tehdit telefonları almaya başladı.







BOP’a balıklama

Mayıs 30, 2004

Amerika’nın İslam dünyasını terbiye etme projesinin adı BOP… Büyük Ortadoğu diye adlandırılan ve Pakistan’dan Fas’a kadar uzanan bölgede bir dönüşümü öngörüyor… Bölgeyi kültürel ve ekonomik açıdan kalkındırmak, demokratik açıdan geliştirmek iddiasıyla yola çıkıyor… Başbakan Erdoğan, projenin ana hatları belli olmadan adını “gönüllüler” listesinin başına yazdırdı; “Diyarbakır BOP’un yıldızı olacak” diye müjdeyi de patlattı. Başbakan, BOP’un görüşüleceği G - 8 zirvesine katılmak üzere 8 Haziran’da ABD’ye gidecek… Aynı tarihte kimi diğer Ortadoğu ülkeleri de ABD’ye davet edildi. Ne var ki Mısır, Katar, Tunus gibi ülkeler daveti kabul etmediler… Ürdün Kralı, geçen ay Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında bizimkileri BOP’un uzağında durmaya davet etmişti…Kimse bizim gibi balıklama dalmıyor BOP adı verilen meçhul projeye… Üstelik o ülkelerin başına çuval geçirilmedi.. Amerika, PKK ve Türkmenler konusunda bizi aldattığı kadar o ülkeleri aldatmadı… Her aşağılamayı sineye çeken teslimiyetçilere kimse saygı göstermez.



28.5.2004/MELİHAŞIK/   MİLLİYET

Yalı hikayesi!

Mayıs 30, 2004

“Bugün Erol Aksoy, mağdur durumda. Evinden çıkacak, şirketlerinin tümüne el konuldu. Normal olan da bu. Bugüne kadar, devlete milyarlarca dolar borç takanlar, eski zengin hayatlarını sürdürüyorlardı. İktidar değişti, hesaplar alt üst oldu. İktisat Bankasının TMSF’ye devrinden, 31 Aralık 2002 tarihine kadar yapılan cebri tahsilat ancak 70 milyon doları buldu. 2003 yılında ise, Erol Aksoy’dan sadece 6.5 milyon dolar tahsil edilebildi. İşin, para pul meselesinden ziyade, insani boyutuyla ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşacağım.



Bütün gazetelerde, “Lânetli Yalı” adı altında daha önce bizim de 14 yıl oturduğumuz, iyi ve kötü günlerimizi geçirdiğimiz evden söz ediliyor. İşleri bozulunca, Kemal Ilıcak, Ayhan Şahenk’ten aldığı bir kredi karşılığında, yalının tapusunu, teminat olarak Şahenk’in Doğuş Civata Şirketi’ne devretmişti. Aldığı kredi, yalının değerinden çok daha azdı. Borcunu Ayhan Şahenk’e ödeyemeyince ihtilâf doğdu ve konu mahkemeye intikal etti. Ayhan Şahenk, büyük bir zerafetle davrandı ve bizi oturduğumuz evden çıkartmak için hiçbir teşebbüste bulunmadı. Kemal Ilıcak vefat edince, Erol Aksoy, Ayhan Şahenk ile anlaşıp, mahkemenin tarafı oldu. Günün birinde yalıyı, avukatı Hüseyin Yersuvat ve İktisat Bankası’nın koruma elemanları bastı. Yanlarında icra memuru vardı. Oysa bana, bir tebligat yapılmamıştı. Fakat evde, benimle çalışan sekreterim Arzu Uzungün’ün imzası taklit edilerek, tebligat onun tarafından alınmış gibi gösterilmişti. Hüseyin Yersuvat eve gelir gelmez, bütün telefonları kesti. Dış dünya ile irtibat kurmamızı engelledi. Beni tam anlamıyla tecrit etmişti. Direk bir telefon hattı onlar tarafından tesbit edilemediği için, halâ çalışıyordu. Bu hattan, bir arkadaşımı aradım ve gelmesini rica ettim. Ama, İktisat Bankası’nın koruma elemanları o arkadaşımı içeri almadılar. Bunun üzerine ben, evden çıkıp, 50 metre uzaklıktaki bahçe kapısına gelmiştim ki, birden bire Hüseyin Yersuvat arkadan koştu, bahçe kapısını açtı ve beni kolumdan çekerek, arkamdan, sokağa doğru itti. Kapıyı da üzerime kapattı. Kaldırıma düştüm; dizim kanıyordu. Yersuvat’ın darp izleri bilek ve kollarımı çürütmüştü. Hastanede bu tesbiti yaptırdıktan sonra, Yersuvat’ı da Baro’ya şikâyet ettim. Baro, Yersuvat’a kınama cezası verdi. Yersuvat, evde ne kadar eşya varsa, özensiz bir şekilde karton kutulara doldurarak, kamyonla bir depoya yolladı. O tarihte, Erol Aksoy’a bu çirkin davranışını mutlaka bir şekilde ödeyeceğini söylemiştim; “Vebal altında kalıyorsunuz” demiştim. O günden sonra, uzun yıllar Aksoy çiftine muhatap olmadım.



“Aksoy’un sözleri içime oturdu”



Gelelim ikinci perdeye. Akşam gazetesinin dağıtımı durdurulunca, Refahyol döneminde, Mehmet Emin Karamehmet ile Erol Aksoy, gazeteyi satın aldılar. Bir vesileyle, Erbakan ile görüşülmeye gidiliyordu. Erbakan’ı asıl ben tanıyordum. “Ben de geleyim” deyince, Erol Aksoy’dan şu cevabı aldım: “Sen gelemezsin, çünkü biz bu ziyareti patron seviyesinde gerçekleştiriyoruz.” Bu sözleri, o gün, o kadar içime oturmuştu ki! İkinci perde böyle kapandı.



1999 yılında milletvekili oldum. Yolsuzlukların sıkı bir takipçisiydim. Banka operasyonlarında dosyalarla ilgili raporlar hazırlıyor, savcılara suç duyurusunda bulunuyordum. Günün birinde, İktisat Bankası da, TMSF’ye devredildi. Bir gün, Meclis’te, kuliste oturuyorum; cep telefonum çaldı. Telefondaki ses, büyük bir saygı ile konuşuyordu: “Sayın milletvekilim, ben Erol Aksoy. Acaba bir randevu verebilir misiniz? Sizin ile görüşebilir miyiz?” Tabi’ ona, eski sözlerini hatırlatıp, “Siz büyük bir patronsunuz, benim gibi sıradan bir fikir işçisiyle ne görüşeceksiniz?” diye sormadım. İstanbul’da evime geldi ve benden, aleyhinde yazı yazıp, olayı sürekli gündemde tutmamamı rica etti… Aslında, Erol Aksoy, yalıdan ayrılacağını belirtirken doğru konuşmuyordu. Nitekim, TMSF yetkililerinden sonradan öğrendiğimize göre, mahir avukatlar kullanarak, Fon’un yalı üzerindeki tedbir kararını kaldırtmış, itiraz üzerine yeniden tedbir konulmuştu ama, geçen 15 günlük süre içinde, yalıyı 5 yıllığına eşi İnci Aksoy’a kiralamış, kira parasını da başka bir şirket üzerine kaçırmıştı. Zaten evvelki gün cereyan eden olaylardan sonra, TMSF yetkililerine yönelttiği ilk talep, evde oturabilme izni olmuştu. Bu da, son perde. İnsanlar bu dünyada para pul sahibi olunca, kendilerini dokunulmaz olarak görüyorlar; herkese tepeden bakıyorlar; pervasızca davranıyorlar; vebal altında kalıyorlar. İhanete mi uğradınız? Size haksızlık mı yaptılar? Kendinizi yiyip bitirmeyin, üzmeyin; içiniz kan ağlamasın; hayatınız zehir olmasın. Çünkü “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” .



“Uğursuz Yalı”



Sabah Gazetesi’nin manşetine taşınan Yalı olayını bir de Yavuz Donat’ın kaleminden dinleyelim:



“Yalının ilk sahibi Tahsin Uzel oğlunu kaybetti. Ilıcaklar’ın işleri bozuldu, Uzanlar haciz uygulattı, Erol Aksoy ise Ilıcak’ı evden attırdı. Aksoy sonradan Ilıcak’a “Yalı bana da uğursuz geldi” dedi.



Seneler önceydi. Kemal Ilıcak için rüzgar “tersten esmeye başlamıştı.” Bir gün bize demişti ki: - Borçluyum… Ödemek istiyorum… Ama faiz, ana borcu geçiyor, işin içinden çıkamıyorum… Bu şartlar altında yalıda oturmam yanlış olur. İlk tepkimiz “Nazlı hanım ne der” sorusuydu. Kemal bey “Nazlı sorun çıkarmaz” demişti. Düğün Hediyesi Kemal bey, evlenecekleri sırada, Nazlı hanıma sormuş:



- Sana ne alayım?.. Araba… Altın… Pırlanta… Astragan kürk… Ne istersin?



- Güzel bir evimiz olsun isterim. Nazlı hanım, yalıyı seviyordu. “Sıcak, güzel bir ev olduğu için” seviyordu.



Hafta sonları “konuklarını” ağırlıyordu…



“Barajcı Tahsin”in yalısı. “Barajlar Kralı Tahsin Uzel’in.” Tahsin bey bu yalıda otururken “oğlu, kazada ölmüş.” Yalı eşi ve kızına kalmış. Seneler sonra merhum Tahsin beyin eşi Baysan hanım yalıyı satışa çıkarınca… Ilıcaklar, bu yalıda uzun süre oturdular. Ve günün birinde Kemal Ilıcak öldü. Herkes “yalının uğursuzluğu” dedi. Ve bir gün, Uzanlar, alacaklarından ötürü yalıya haciz memuru yolladılar. Yalıdaki “koltuğu, iskemleyi” aldırdılar. Nazlı hanım işte o gün “ah” etti. Dün “evet” dedi: - Gerçekten o gün Uzanlar’a ah etmiştim… Ahım tuttu. Kemal Ilıcak’ın “Ayhan Şahenk’e borcu vardı.” ti. Borca “teminat olarak” yalı gösterilmiş. Ama Ayhan bey “Ilıcaklar’ı hiç sıkıştırmadı.” Nazlı Ilıcak:



- Ayhan bey zarifti, hep efendice davrandı. Tek bir gün bile, “yalıdan çıkın” demedi… Bir beyefendiydi.



Doğuş Civata Ilıcak’ın, Şahenk’e borcu “Şahenk’e ait Doğuş Civata üzerineydi.” Doğuş Civata’yı Erol Aksoy satın aldı. Sonra Nazlı Ilıcak için “zor günler” başladı. Ama Erol Aksoy, Nazlı hanımı yalıdan “attırdı.” Nazlı hanım, yalıdan atılınca Erol Aksoy’a “ah” etmiş. Ve kendisine “bana bu yaptıklarınız bir gün vebal olarak size döner” demiş.



SABAH/ YAVUZDONAT / 29 MAYIS 2004 CUMA

ABD sıkıştıkça, PKK hortluyor!

Mayıs 30, 2004

Amerika, Irak’ta yeni askere ihtiyaç duydukça, PKK terörünün tırmanmaya başlaması dikkat çekici! Irak’ın bugünkü tablosunda Türk askerini Irak’a göndermek açıkçası bir cinayet olur.
Amerika, Irak’ta kalmaya kararlıysa ki; istikrarı sağlamadan çekilmesi bu ülkeyi ve bölgeyi Genelkurmay 2’nci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un da dün belirttiği gibi büyük bir kaosa sürükleyebilir, destek bulması şart. Haziran ayında yapılacak NATO zirvesinde bu konu gündeme gelecek ancak Fransa ve Almanya’nın böyle bir operasyona sıcak bakmadığı ortada.



Öte yandan, yine Orgeneral Başbuğ’un dün belirttiği gibi, Ankara Kuzey Irak ve sınır içindeki PKK varlığından son derece rahatsız. Bu arada, PKK eylemlerinin son dönemde hissedilir bir şekilde tırmanmaya başlaması dikkat çekici. Buna bir de Amerika ve İngiltere’nin Birleşmiş Milletler’e sunduğu Irak karar tasarısının girişini ekleyin.



Bu girişte, “Uluslararası ve bölge ülkelerinin yardımı, Irak’taki komşularının desteği Iraklılar’ın güvenliğinin sağlanması için önemlidir” deniliyor. Bu, Birgün gazetesinin manşetinden belirttiği gibi, Türkiye’yi işaret ediyor… Amerika’nın Türkiye’nin askeri desteğine ihtiyacı var. PKK cephesinde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin hassasiyetleri ve Amerika’nın içinde bulunduğu zor durum göz önüne alındığında sonuç hep aynı kapıya çıkıyor: Amerika’nın Irak’ta asker desteği için Ankara’nın kapısını çalacağına…



Elbette, Amerika müttefiktir. Ancak bu savaşa başta Ankara’nınki olmak üzere, birçok uyarıyı dinlemeden girmiştir, tarihi dikkate almamıştır ve en önemlisi Irak’ta ne yapacağını bilmeden hareket etmiştir. Bugün ortada bir kaos tablosu vardır. Türkiye, henüz kendi iç dengelerini tam yerine oturtmamışken, Avrupa Birliği ile müzakere masasına oturması konusu belirsizken, böyle bir hareketin içinde yer alması tarihi bir hata olur.



28.5.2004/ERGUNBABAHAN/SABAH

Yahova Şahidi olmak mı gerekiyor?

Mayıs 30, 2004

Dün bu sütunda Yargıtay 8. Daire’nin onadığı bir davayı gündeme getirmiştik. Millî Gazete yazarı Selahaddin Aydar’a DGM tarafından ceza verilmişti. Yargıtay da bu cezayı haklı buldu. O yüzden Hürriyet Gazetesi ‘Şiddet kullanma olasılığı ceza nedeni’ başlığını atmıştı. Hukukçuların bu ‘olasılık’ meselesini düşünmesi gerekiyor! Çünkü öyle bir kapı açıyor ki bu ‘olasılık’, herkesi, her konuda suçlamak, mahkum etmek mümkün.. Kanun ne derse desin onun yorumlanması önemli. 163. madde yerine ihdas edilen 312. madde, AB uyum paketi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çerçevesinde yeniden düzenlenmişti. Şimdi böyle bir yorum ortaya çıktı. Bu karar, Yargıtay üyelerinin de gönlüne tam oturmamış olacak ki, 2’ye karşı 3 üyenin oyuyla alındı…



Yargıtay 8. Daire’nin kararına önceki gün Hürriyet, ‘Yeni 312’ye sert yorum’ şeklinde başlık atmış. Doğrudur. Kanunlar yorumdan yoruma değişebiliyor. Mesela önümde bir Yargıtay kararı var. 1985’te 23 kişi, Yehova şahidi olmak suçuyla 6’şar ve 4’er yıl ceza alıyor. Dava Yargıtay 9. Daire’ye geliyor. Suç belli: ‘Laikliğe aykırı olarak devletin içtimai ve iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını kısmen de olsa dini esaslara ve inançlara uydurmak amacıyla propaganda yapmak ve bu amaçla cemiyet tesis ve faaliyetlerini idare etmek ve bu şekilde kurulmuş cemiyete girmek.’…



Yargıtay 9. Daire, önce DGM’nin ceza verme mantığını dile getiriyor; sonra da Anayasa’dan hareketle bu mantığın hukuk’ bir dayanağı olmadığını ortaya koyuyor. Bugün ‘olasılık’ üzerine verilen cezadan bahsediyoruz. Oysa yaklaşık 20 yıl önce Yargıtay şöyle bir yorum yapıyor: ‘Kişiler ancak hukuka aykırı neticeye yönelen, iradi kusurların fiillerinin saptanması halinde cezai sorumluluk taşırlar.’…



28.5.2004/EKREMDUMANLI/ZAMAN

Iraklı lider Mukteda Sadr,Mehdi Ordusu dağıtılmayacak

Mayıs 30, 2004

DOHA / Iraklı lider Mukteda Sadr, işgal güçleri Irak’ı terk etmediği sürece, kendisine bağlı Mehdi Ordusu’nun lağv edilemeyeceğini söyledi. Sadr, Katar’ın El Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada, Irak’ta kendisinin teslim olmasını ve Mehdi Ordusu’nun dağıtılmasını isteyen işgalciler için ”Irak’tan çekilsinler, barışçı çözüme ulaşılır” dedi.



Şii din yetkililerinin Mehdi Ordusu’nun dağıtılmaması gerektiğini açıkça ifade ettiklerini hatırlatan Sadr, daha önce olduğu gibi Şii yetkililerin tüm taleplerini yerine getirmeye hazır olduğunu söyledi.”Sayı ve teçhizatlarının önemsenmeyecek kadar kısıtlı olmadığını” ifade eden Mukteda Sadr, ”Düşmanın sayısı kaç olursa olsun İslam’a karşı açılan bu haçlı seferiyle mücadele edecek ve Şiilerin kutsal mekanlarını kanımızın son damlasına kadar savunacağız” dedi.



Sadr, Mehdi Ordusu’nda, Şiilerin yanında Sünni Iraklıların ve diğer Arap ülkelerinden milislerin de yer almasını nasıl değerlendirdiği yönündeki soruya, ”Bunun doğru olduğunu söylemiyorum, ancak bu kişilere kapıyı da kapatmıyorum. Kudüs gibi yerler tüm Müslüman ve Araplara aittir ve savunulmaları gerekli. Irak’taki kutsal mekanlar da hepimize, Müslüman ve Araplara ait ve savunulmaları lazım” dedi. Irak’ta bir ay önce yandaşları işgal güçlerine karşı ayaklanma başlatan Şii lideri Mukteda Sadr ile Amerikan güçleri arasında önceki gün Necef’te ateşkes sağlandığı yönündeki haberlerden sonra, dün sabah kentte çatışmaların başladığı bildirilmişti.



Kufe’de şiddetli çatışmalar sürüyor



Irak’ın Kufe Şehri’nde, Şii Müslüman direnişçiler ile ABD kuvvetleri arasında yapılan ateşkes anlaşmasının ikinci gününde, yine çatışmalar çıktı.



Önceki gecenin sakin geçtiğini fakat dün sabah Amerikan tanklarının Kufe köprüsü üzerinden Mehdi Ordusu mevzilerine ateş açtığını belirten Sadr yanlısı Şeyh Muhammed Ghazawi, Mehdi Ordusu milislerinin saldırıya karşılık verdiğini kaydetti. Kufe’de dün halkın evden dışarı çıkmadığı, cadde ve sokaklarda sadece Mehdi Ordusu milislerinin bulunduğu bildirildi. Şehirde meydana gelen çatışmalarda 4 Iraklı’nın öldüğü, 13 Iraklı’nın yaralandığı açıklanmıştı.

Sezer’i protestolar sürüyor

Mayıs 30, 2004

ANKARA/ Memur-Sen Konferasyonu’na bağlı Eğitimciler Birliği Sendikası’na (Eğitim-Bir-Sen) üye bir grup, YÖK Yasası’nı kısmen veto eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i ve YÖK’ü protesto etti.



Abdi İpekçi Parkı’nda toplanan yaklaşık 30 kişilik grup “YÖK’ün derdi koltuk bahanesi”, “Oligarşik bürokrasiyi yeneceğiz”, “YÖK derebeyliğine son”, “Meslek Lisesi öğrencileri üvey evlat mı?” dövizleri ile birlikte Cumhurbaşkanı Sezer’in YÖK Yasası’nı kısmen veto etmesine tepki gösterdi.



Aralarında İmam Hatip Liseli öğrencilerinde bulunduğu grup adına Eğitim-Bir-Sen Ankara 1 No’lu Şube Başkanı Mustafa Kır, bir açıklama yaptı. YÖK Yasası’nın Cumhurbaşkanı Sezer tarafından kısmen veto edilmesinin eğitim camiasını, öğrencileri ve velileri hayal kırıklığına uğrattığını belirten Kır, “Cumhurbaşkanı Sezer ne yazık ki bazı basın organlarında ve bürokrasi içinde yuvalanmış oligarşik bir azınlığın arzusu doğrultusunda yasayı veto ederek, milyonlarca ana babanın ümidini boşa çıkarmıştır” dedi.



Sezer’in veto ederken yasada mesleki eğitimin teşvik edildiği gerekçesini “sanki kötü bir şeymiş gibi” sunmasının şaşırtıcı olduğunu kaydeden Kır, “Dünyada mesleki eğitim yüzde 65-70, düz lise eğitimi ise yüzde 25-30 iken bizde durum tam tersi. Ortaöğretimin yüzde 65′i düz liselerde hiç bir mesleği öğrenmeden mezun olmakta, yüzde 80′i de hiç bir üniversiteye giremediği için düz lise eğitimi boşa zaman kaybı olmaktadır.” diye konuştu.



Bugün meslek liselerinin ve meslek yüksek okullarının yüzlercesinin kapısına kilit vurulduğunu belirten Kır, hükümetin halkın ve eğitim dünyasının beklentilerini karşılayacak kapsamlı bir yasayı hazırlamasını ve derhal TBMB’ye sunmasının istedi. Kır, “Eğitim-Bir-Sen olarak konunun takipçisi olduğumuzu, taleplerimizin ertelenerek oligarşik bürokrasiye teslim olunması durumunda sert tepki göstereceğimizi, en hassas olduğumuz bir alanda susmamızın beklenmemesini bir kere daha hatırlatıyoruz.” ifadelerini kullandı.



Grup, basın açıklamasının ardından olaysız dağıldı. (cihan)

1 Milyon öğrenciyi yaktılar

Mayıs 30, 2004

İSTANBUL/ Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in YÖK Yasa Tasarısı’nın bazı maddelerini yeniden görüşülmek üzere Meclis’e geri göndermesine İmam Hatip Liseleri Mezunları Mensupları Derneği(ÖNDER) tepki gösterdi.



Cumhurbaşkanı Sezer’in YÖK Yasa Tasarısını Meclis’e geri gönderilmesi sonucu hem İmam Hatip Liseleri hem de Meslek Lisesi olan 1 milyon öğrenciyi hayal kırıklığına uğrattığını belirten ÖNDER Genel Başkanı Solmaz, bunun önyargılı bir hareket olduğunu açıkladı.



YÖK Yasa Tasarısı metninde bir kelime bile İmam Hatip Lisesi geçmediğini halde Cumhurbaşkanı Sezer’in İmam Hatip Liseleri’ni laiklik karşıtı olarak nitelendirdiğini belirten Solmaz, ” Cumhurbaşkanı açıkladığı bu gerekçelerle bu okulları açan başbakanları, bakanları, yöneticileri, öğretmenleri, öğrencileri herkesi töhmet altında bırakmaktadır. Bu mantıkla bugüne kadar ki Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Milli Eğitim Bakanları, öğretmenler ve öğrenciler laikliğe aykırı davranışlarından dolayı yargılanmaları gerekir.” diye konuştu. Solmaz” Cumhurbaşkanı herkese aynı mesafede yaklaşmak ve eşit davranmak zorundadır. Bu tavır, Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığının düzenlediği Anayasanın 101. maddesine açıkça bir aykırılıktır” dedi. (cihan)

Ünlü Hafız Kani Karaca vefat etti

Mayıs 30, 2004

İSTANBUL/ Ünlü hafız ve mevlithan Kani Karaca (74), yakalandığı kanser hastalığı sonucu İstanbul’da vefat etti.Karaca, bugün Fatih Camii’nde ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verilecek.



Adana’da 1930 yılında doğan Kani Karaca, 2 aylıkken bir kaza sonucu gözlerini kaybetti.İlkokulda okurken Kur’an-ı Kerim’i hıfz eden Karaca, 1950′de İstanbul’a gelerek Sadettin Kaynak’la çalışmaya başladı.Tasavvuf müziği çalışmalarını daha sonra üslup ve tavır yönünden çok etkilendiği ünlü hafız Ali Üsküdarlı’nın öğrencisi olarak sürdüren Karaca, Türkiye Hafızı Kur’an-ı Kerim ve Mevlithanlar Cemiyeti’nin de kuruluşuna katkıda bulundu. Kani Karaca, evli ve 2 çocuk sahibiydi. (aa)

Sonraki Sayfa »