Felluce’ye Cenin taktiği

Nisan 29, 2004

Felluce’deki direnişin, Amerika’nın Irak işgali için donüm noktası olabileceği belirtiliyor. Ağır kayıplar verilmesi kaçınılmaz bir şekilde kente saldırmanın Irak’ı ayağa kaldıracağını düşünen ABD, Felluce ve Ramadi’yi paraya boğarak direnişi kırmaya çalışıyor.

ABD Savunma Bakanlığı Felluce’de 10 milyon dolar dağıtmayı, Ramadi ve Felluce bolgesindeki boru hatlarının tamiri içinse 25 milyon dolar ayırmayı planlıyor. ABD’nin Felluce direnişini kırmak için NATO’nin Kosova operasyonu ile İsrail’in Cenin’de katliama dönüşen tecrübelerinden yararlanmayı planladığı, işgalin başından bu yana İsrail’den kent savaşları için eğitim alan ABD komandolarının ilk sınavını Felluce’de verebileceği belirtiliyor.

Irak Geçici Konseyi’nin Kürt üyesi Mahmud Osman ise ABD’ye, Necef’in özel bir kent olduğunu ve şiddet kullanılmadan ele geçirilmesi gerektiğini, Felluce’nin ise ağır saldırılarla ele geçirilmesini önerdiği belirtiliyor. Gelluce’de ve Necef’te devam eden direnişin diğer bölgelere de yayılması Kürt grupları endişelendiriyor.


Tankları içindekilerle birlikte imha ettiler


Iraklı direnişçiler Felluce yakınlarındaki Cavlan bölgesine yönelik Amerikan hava ve kara saldırılarını püskürttü. Önceki akşam savaş uçakları ve helikopterler tarafından yoğun bir hava bombardımanına tutulan Cavlan yöresi, karadan da Amerikan yönetimindeki askerler tarafından kuşatma altında alndı. Mafkarat el İslam gazetesi, görgü tanıklarına dayanarak verdiği haberde, ABD güçlerinin Salı akşamı düzenlediği hava bombardımanı ve kara saldırısından sonra direnişçilerin karşı atağa geçtiğini ve 30′dan fazla ABD askerini öldürdüğünü bildirdi. Gazete, direnişçilerin yoğun saldırıları karşısında tutunamayan işgal güçlerinin ağır kayıplar vererek geri çekildiğini yazdı. Direnişçilerin özellikle tankları hedef aldığını kaydeden gazete, 3 tankın tamamen tahrip edildiğini ve içindeki askerlerin öldürüldüğünü belirtti. Görgü tanıkları, direnişçilerin ayrıca işgal güçlerine ait iki zırhlı araç ile 4 Humvee cipini içindekilerle birlikte yok ettiklenini de aktardı. Direnişçilerin kararlı savunmaları karşısında ABD güçlerinin geri çekilmek zorunda kaldığı belirtilen haberde, Amerikan ordusunun Felluce’ye girişini ertelediği kaydedildi.

ABD askerleri paniğe kapıldı

Direnişçilerin atakları karşısında paniğe kapılan işgal güçlerine ait askerlerin Felluce’ye gitmek istemediğini ifade eden gazete, Amerikalı komutanların da yüksek kayıplardan dolayı Felluce’ye girmekten korktuklarını belirtti. İşgal güçlerinin direnişçilerden çok sivil halka zarar verdiği bu yüzden de halkın bir an önce kenti terketmeye çalıştığı bildirildi.

Çatışma değil kıyım

Nisan 29, 2004

Tayland’da, Müslüman bağımsızlık yanlılarıyla polis arasında meydana gelen çatışmalarda, 112’si Müslüman, 2’si polis toplam 114 kişi öldü. Önceki gün Tayland’da bağımsızlık yanlısı olduğu belirtilen Müslümanlar’la askeri birlikler arasında çıkan çatışmalar tam bir Müslüman kıyımına sahne oldu.

Başkent Bangkok’un 800 kilometre güneyindeki Müslümanlar’ın çoğunlukta bulunduğu Yala, Pattani ve Songkhla illerinde, polis noktaları ile askeri birliklere başlatılan eş zamanlı saldırılarda, 112 Müslüman ile 2 güvenlik görevlisinin hayatını kaybettiği, 21 kişinin de yaralandığı belirtildi. Olaylardan sonra Tayland polisinin bazı camilere roketatarla saldırdığı ve bu kutsal mekanlara sığınmış insanları ayırım yapmadan öldürdüğü bildirildi. Büyük çaplı güvenlik önlemlerinin alındığı bölgede, şehre giriş ve çıkışlar trafiğe kapatıldı. Bölgede sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Pattani’de bir caminin kuşatma altında olduğu belirtildi.

Camiye roketatarla saldırı: 32 ölü

Tayland’ın güneyinde bir camiye roketatarlarla baskın düzenleyen Tayland askerleri, 32 Müslüman’ı öldürdü. Yetkililer, Müslüman direnişçilerin güvenlik güçleri ile çatıştıktan sonra camiye sığındığını iddia etti.

Tayland’ın güneyinden sorumlu 4. Ordu Sözcüsü Binbaşı Chitnart Bunnothok, yaptığı açıklamada, “İlk bilgilere göre caminin içinde 32 ila 38 kişi bulunuyordu” dedi.

Dün erken saatlerde bağımsızlık yanlılarının polis ve kontrol noktalarına seri halinde saldırılar düzenlediği, çatışmalarda 112 Müslüman direnişçinin öldüğü, 12’sinin yaralandığı açıklandı. Ancak saldırıyı düzenleyenlerin bu kadar zayiat vermeleri soru işaretlerine neden oldu. Tayland Başbakanı Thaksin Shinawatra, güvenlik güçleri arasındaki kayıpların az olduğunu çünkü polis ve ordu kontrol noktalarına saldıranların silah olarak ellerinde sadece bıçaklar bulunduğunu söyledi.

Fen-edebiyat mezunları öğretmen olacak

Nisan 29, 2004

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yaptığı düzenlemeye göre, fen-edebiyat fakültesi mezunlarından formasyonu bulunmayanlar da öğretmenlik için başvurabilecek. Bakanlık, bu adayların KPSS başvurularının kabul edilmesi için ÖSYM Başkanlığı’na yazı gönderdi. Bu durumdaki adayların, KPSS’ye başvuru süresinin sona erdiği 30 Nisan Cuma gününe kadar başvurmaları gerekiyor. Buna göre, orta öğretim branş öğretmenliği için “eğitim fakülteleri, fen fakülteleri, edebiyat fakülteleri, fen-edebiyat fakülteleri ile belirlenen diğer yükseköğretim programlarından mezun olup, orta öğretim alan öğretmenliği tezsiz yüksek lisans programını bitirenler”in yanısıra formasyonu bulunmayan fen-edebiyat mezunları da başvurabilecek.

Türkiye’de uzay limanı açmak istiyoruz

Nisan 29, 2004

2001 yılında ilk uzay turisti Dennis Tito’yu uzaya göndererek resmî anlamda uzay turizmini başlatmış olan Space Adventures firmasının yönetim kurulu başkanı Eric Anderson, Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nde Zaman’a konuştu.

Anderson “Türkleri de uzaya götürmek istiyoruz.” dedi.

Anderson, halen dünyanın değişik bölgelerinde uzay turizmi başlatmak için potansiyel uzay limanları için araştırma yaptıklarını hatırlatarak, şu ana kadar Avustralya, Bahama adaları, Florida, Japonya, Malezya, Nevada, New Mexico, Oklahoma, Singapur ve Dubai gibi noktalarda karar kıldıklarını söyledi. “Türkiye’de de uzaya meraklı ve bu işe para harcamaya hazır kişiler olduğunu tahmin ediyoruz. Eğer, pazar araştırmalarımız olumlu sonuç verirse, Türkiye’ye de bir uzay limanı açmak isteriz. Neden olmasın?” diyen Anderson, önümüzdeki 10 yıl içerisinde uzay turizminde 10 milyar dolarlık bir potansiyel olduğunu öne sürdü. Anderson, “Uzay limanları, açıldıkları bölgede bir cazibe merkezi olacak. İç turizmi canlandırarak, hem mahalli ekonomiyi kalkındıracak hem de bilimi tabana yayacak. Yeni iş imkanlarının yaratılması da cabası. Bundan hem biz, hem de limanı açtığımız bölgeler kazançlı çıkacak.” diye konuştu.

Uluslararası Uzay İstasyonu’na (ISS) yapılan ticarî uçuşları düzenleyen Space Adventures, 1997’de kuruldu. 2002 yılında da Güney Afrikalı Mark Shuttleworth’u uzaya gönderen şirket, 3. uzay turisti Greg Olsen’i ise önümüzdeki nisan ayında ISS’ye gönderecek. Turistler, uzaya gitmek için 20 milyon dolar ödüyor. Şirket, bu paranın büyük bir kısmını, uzay turizmindeki ortağı Rus Federal Uzay ve Havacılık Dairesi ile paylaşıyor. Ruslar, buradan gelen parayla, uzay çalışmalarını finanse ediyor.

Liman ne işe yarayacak?

Uzay limanları bilim ve eğlencenin harmanlandığı kültür merkezleri olacak.

İsteyenlere teorik ve pratik astronot eğitimi verilecek. Savaş uçaklarıyla (Mig serisi), 30 km’de yüksek irtifa uçuşları yapılacak. Aynı zamanda havuzlarda ve bu iş için tasarlanmış özel kargo uçaklarında (Rus tipi İlyuşin–76) yerçekimsiz ortam hissi yaşatılacak. Ama en önemlisi halen tasarım aşamasında olan yarı yörüngesel uzay araçlarıyla (uzay taksisi) uzaya saatlik turlar düzenlenecek. 100 bin dolar ödeyen herkes, dört günlük bir eğitimin ardından beş dakika da olsa, uzaydan dünyayı izleyebilecek. Değişik modelleri üzerinde çalışılan uzay taksilerini, Rus uzay mekiği Buran’ın da mimarı, Maysishchev Tasarım Bürosu geliştiriyor. Space Adventures, önümüzdeki bir kaç yıl içinde sefere başlayacak uzay taksileri için 100 kişinin rezervasyon yaptırdığını açıkladı.

Devlet hurdadan vurgun yedi

Nisan 29, 2004

Sıfır kilometre otomobil alanlara 4,5 milyar liralık vergi indirimi sağlayan uygulamanın istismar edildiği ortaya çıktı. Ömrünü dolduran araçların trafikten çekilmesi amacıyla 20 yaş ve üstündeki araç sahiplerine yeni model otomobil alımında sunulan Özel Tüketim Vergisi indirimi vurguna dönüştü. Kastamonu’nun Cide ilçesindeki trafik tescil şube müdürlüklerindeki bazı polislerin acenteler ile işbirliği yaparak olmayan araçlar için hayali hurda belgesi düzenlediği ortaya çıktı. Rize’de de benzer bir usulsüzlük belgelendi. Aynı araca ait hurda belgesinin birkaç ilde birden kullanıldığı kaydedildi. İndirimden faydalanmak amacıyla düzenlenen bazı belgelerin de acenteler aracılığıyla İstanbul ve Ankara gibi büyük illere gönderildiğinin tespit edilmesi üzerine operasyon Türkiye geneline yayıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu, hurda araç vurgununun bütün boyutları ile ortaya çıkarılması için duruma el koydu. Piyasada 20 yaşın üstünde az sayıda araç kalması usulsüzlük iddialarını artırırken önümüzdeki günlerde birçok ilin tescil şubesinin soruşturma kapsamına alınacağı öne sürülüyor. Bu arada hurdaya ayrılmasına rağmen bazı araçların kırsal kesimde kullanılmaya devam ettiğini belirleyen Maliye Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı’nı gerekli tedbirleri alması konusunda uyardı. Kastamonu Cide’de patlak veren usulsüzlük Emniyet Müdürü Dursun Demirbaş’a gelen bir ihbar notu ile başladı. Olayı soruşturan Demirbaş, Cide İlçe Trafik Tescil Bürosu’nda görevli iki personelin çeşitli acentelerle işbirliği yaparak, Özel Tüketim Vergisi indiriminden faydalanmak amacıyla olmayan araçlara sahte hurda araç belgesi düzenlediğini tespit etti. Olayın savcılığa bildirilmesi üzerine operasyon başlatıldı. İlçe Trafik Tescil Bürosu’nda görev yapan polis Orhan O. ve sivil memur Caner K. ile 8 iş takipçisi, savcının talimatıyla gözaltına alındı.

Polis memuru Orhan O. ile sivil memur Caner K., ‘sahte araç belgesi düzenlemek ve menfaat temin etmek’ suçlamalarıyla çıkarıldıkları mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. Aracılık yapan 8 iş takipçisi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Soruşturma çerçevesinde iki emniyet çalışanının araç başı 5-6 milyar lira vergi indirimi sağlayacak 15 sahte hurda araç belgesi düzenledikleri ve bu belgelerle araç alımının sağlandığı tespit edildi. Bu belgelerin Ankara ve İstanbul’daki bazı acentelere gönderildiği, buralarda da vergi indiriminden faydalanıldığı anlaşıldı. İki görevlinin sahte belge başına acentelerden 600–700 milyon lira rüşvet aldıkları öne sürülürken, Caner K.’nın banka hesaplarında da gözle görülür bir artış olduğu tespit edildi. Tutuklanan polis memuru Orhan O.’nun ifadesinde rüşvet almadığını ve sahte hurda araç belgesi hazırlamadığını söylediği öğrenildi. Orhan O., “Bu belgeleri sivil memur Caner K. hazırlamış. Benim bir ilgim yok.” dedi. Orhan O. ile sivil memur Caner K.’nın, idari soruşturmanın ardından dosyalarının ‘meslekten ihraç’ istemiyle Merkez Disiplin Kurulu’nda görüşüleceği belirtiliyor.

Cide’de patlak veren hurda araç usulsüzlüğü üzerine Emniyet Müdürü Durmuş Demirbaş olayın boyutlarının belirlenmesi amacıyla Emniyet Genel Müdürlüğü’nden polis başmüfettişi istedi. Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner’in talimatıyla polis başmüfettişleri Nizamettin Acar ile Şevket Ercan, Ankara ve İstanbul’a da sıçrayan skandalı mercek altına aldı. Soruşturmanın birçok ile sıçrayabileceği belirtiliyor. Aydıner’in rutin denetimlere çıkacak polis başmüfettişlerini özellikle hurda araçlar konusunda uyardığı ve konunun üzerine hassasiyetle gitmelerini istediği öğrenildi.

12 polis başmüfettişi tarafından iki aydır İstanbul Emniyeti Trafik Tescil Şubesi’nde yürütülen soruşturmaya, olmayan araçlara verilen hurda araç belgelerinin de dahil edildiği bildirildi.

Bu arada Özel Tüketim Vergisi indiriminden faydalanan araçlardan birçoğunun hurdalığa teslim edilmediği, bu araçların trafik polisinin bulunmadığı yerlerde kullanılmaya devam ettiği ortaya çıktı. Maliye Bakanlığı, bu durumu geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanlığı’na bildirerek hurdaya ayrılması gereken araçların trafikten men edilmesini istedi. İçişleri Bakanlığı da Müsteşar Yardımcısı Sebati Buyuran imzası ile 81 il valiliğine genelge gönderdi. Hurdaya ayrılan araçların trafik denetiminin olmadığı kırsal kesimde plakasız ya da sahte plakalar ile kullanıldığına işaret eden Buyuran, bu araçların görüldüğü yerde trafikten men edilmesi talimatını verdi. Buyuran, hurda araçların sahibi tarafından bir servis aracı ile hurdalığa çekildiğine ilişkin belgenin ibraz edilene kadar işlemlerin takip edilmesini istedi.

İndirim, otomobili cazip hale getirdi

Geçen yıl temmuz ayında gündeme gelen hurda indirimi, 20 yaşın üzerindeki 800 binden fazla otomobilin trafikten peyderpey çekilmesi ve yeni otomobil satışlarının teşvik edilmesini amaçlıyordu. Daha karar çıkmadan birkaç ay önce Anadolu’daki köylerden eski araba toplamaya başlayan komisyoncular, birkaç ay sonra bunu daha iyi fiyata değerlendirme fırsatı buldu. 20 yaşın üzerindeki her türden otomobilin trafikten çekilmesi şartıyla ortaya çıkan ‘hurda belgesi’, motor hacmi 1.6 litre ve altındaki her yeni otomobil alımında 3,5 milyar lira Özel Tüketim Vergisi indirimi sağladı. Bu indirim 2004 yılı içinde 4,5 milyar liraya yükseltildi. Elinde hurda belgesi olmayanlar için otomobil bayileri ‘belge’ ayarlayıp 5,5 milyar liraya kadar varan indirimler yaptı. Böylece otomobil müşterisi için indirimli bir sezon başladı.

Enflasyondaki düşüş eğilimi, kredi faizlerindeki inişle birlikte hurda indirimi otomobil satışlarının hızla yükselmesine yol açtı. Bu yılın ocak-mart döneminde otomobil satışı 95 bin 395 adede ulaşınca geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 368,7’lik artışla Türkiye, Avrupa ülkelerini bile geride bırakan bir artış oranına ulaştı. Fransa, İtalya ve İspanya daha önce yaşlı otomobilleri hurdaya ayırıp yenileme kampanyaları yaparak yollarını gençleştiren ülkeler arasında yer alıyor. İtalya bu uygulamayı iki kez deneyerek bir milyon 700 bin yaşlı otomobilin trafikten çıkmasını sağladı ve 1 milyar Euro vergi katkısı elde etti. Fransa’da ise bu yolla 450 bin otomobil yenilendi.

Erste deutsch-türkische Industrie- und Handelskammer in Köln gegründet

Nisan 28, 2004

Am Dienstag wurde in Köln die erste deutsch-türkische Industrie- und Handelskammer offiziell eröffnet. An der Eröffnungsfeier nahmen auch Bundeskanzler Gerhard Schröder und der türkische Ministerpräsident Recep Tayyip Erdogan teil. Die Kammer soll den deutsch-türkischen Wirtschaftsaustausch auch unter kleineren und mittleren Unternehmen fördern. Darüber hinaus soll sie die Annäherung der Türkei an die EU voranbringen.

Der Deutsche Industrie- und Handelskammertag DIHK, sein türkischer Pendant TOBB, der Verband des Deutschen Einzelhandels HDE, sowie insgesamt siebzig Unternehmen aus beiden Ländern waren an der Gründung dieser Institution beteiligt. Die Kammer, dessen Präsident der international tätige Textilfabrikant Kemal Sahin ist, hat unter anderem Vertreter der DaimlerChrysler und der Metro AG im Vorstand sitzen.

Die Wirtschaftsbeziehungen zwischen den beiden Staaten wachsen mit hohem Tempo. Der Außenhandel zwischen der Türkei und Deutschland hat im Jahr 2003 erstmals die 16-Milliarden-Euro Marke überschritten. Daher sagte Sahin, vor rund 1100 geladenen Gästen, dass die Wirtschaftsbeziehungen beider Staaten durch die Gründung der Kammer an Zuverlässigkeit gewinnen. „Die Kammer soll türkischstämmige Unternehmer in Deutschland dazu motivieren, in Deutschland zu investieren und Arbeitsplätze zu schaffen“, sagte Sahin. 60 000 türkische Geschäftsleute, die in Deutschland rund 350 000 Arbeitsplätze schaffen, würden zusammen ein Jahresumsatz von etwa dreißig Milliarden Euro erzielen, erklärte Sahin und brachte seine Erwartung zum Ausdruck, dass sich die Zahlen in den nächsten zehn Jahren verdoppeln werden.

Weiter forderte der Präsident der TD-IHK in seiner Rede die Politiker Europas dazu auf, die Beitrittsverhandlungen der Türkei in die EU nicht für den Wahlkampf zu nutzen. Vielmehr sollen vernunftbetonte Diskussionen geführt werden. „Eine privilegierte Partnerschaft nach 40 jähriger Assoziation mit Beitrittsoptionen ist daher nicht annehmbar. Die Türkei muss wie andere Länder in Europa gleichberechtigt und fair behandelt werden“, sagte Sahin.

Das neue Bestattungsgesetz in NRW aus muslimischer Sicht

Nisan 28, 2004

I. Einleitung

Bestattungsgesetze und Friedhofsordnungen in Deutschland sind in der Regel starre Gebilde, die einen engen Rahmen für die Beisetzung Verstorbener vorgeben. Bestattungen, die dem Wunsch des Verstorbenen nach Individualität nachkommen, waren vor dem in Kraft treten der Gesetzesänderung am 1. September 2003 problematisch. Nun sorgt das neue Bestattungsrecht in Nordrhein-Westfalen für etwas mehr Flexibilität und ermöglicht damit größeren Freiraum für individuelle Regelungen. Zukünftig ist beispielsweise ein Sarg bei Bestattungen nicht mehr zwingend erforderlich. So kann den Anforderungen verschiedener religiöser Überzeugungen besser entsprochen werden.

Durch die Möglichkeit der Privatisierung auf kommunalen oder kirchlichen Friedhöfen, erlaubt das neue Bestattungsgesetz desweiteren die Einbeziehung Dritter bei der Errichtung und dem Betrieb der Friedhöfe. Insoweit ist es nicht ausgeschlossen, dass der Friedhofsträger einzelne Aufgabenbereiche des Friedhofswesens privatisiert.

Diese Entwicklung könnte für die Bürger muslimischen Glaubens hierzulande enorme Verbesserungen aufweisen. In Anbetracht der anwachsenden muslimischen Bevölkerung wird in naher Zukunft die Forderung für Bestattungen nach islamischen Vorschriften sowie die Errichtung islamischer Friedhöfe an Priorität gewinnen. Aufgrund der Tatsache, dass die islamischen Verbände bis auf weiteres nicht als Körperschaften des öffentlichen Rechts anerkannt sind, hat man vor der Novellierung nach Kompromisslösungen gesucht. Muslime wurden auf anderen Friedhöfen im Sinne des Bestattungsgesetzes beigesetzt[1]. Ob nun durch die Möglichkeit der Privatisierung den muslimischen Verbänden der Betrieb islamischer Friedhöfe unter Vorbehalt des § 1 Abs. 4 BestG NRW gewährt wird, wird sich in der Praxis der Behörden zeigen.

II. Bestattungswesen nach islamischen Vorschriften

Das Bestattungswesen nach islamischen Vorschriften beinhaltet eine Vielzahl von Regelungen, die bei der Anwendung der kommunalen und kirchlichen Friedhofssatzung in Verbindung mit dem jeweiligen Landesbestattungsgesetz Probleme aufweisen. Angefangen von der rituellen Waschung des Verstorbenen über die Bekleidung des Leichnams mit weißen Tüchern, die Verrichtung des Totengebets, die schnellstmögliche Beerdigung, die Ausrichtung des Gesichts des Toten Richtung Mekka, obliegt der muslimischen Gemeinde als Kollektivpflicht eine Reihe von Verpflichtungen, die sie erfüllen muss. Die Pflicht gilt nur dann als erfüllt und entlastet die Muslime, wenn einige Gemeindemitglieder die erforderlichen Handlungen und Gebete vollziehen[2].

Der Verstorbene ist nach dem Tod in möglichst kurzer Zeit zu bestatten. Die nach dem Tod zunächst vorzunehmende rituelle Waschung durch Angehörige, hilfsweise durch andere Muslime kann mittlerweile auf den meisten Friedhöfen vorgenommen werden. Die Waschungen können auch in Krankenhäusern, die darauf eingestellt sind, durchgeführt werden. Nach der Waschung wird der Verstorbene in weiße Leichentücher gewickelt und dann nach der Ausführung des rituellen Totengebets beigesetzt[3]. Die Bestattung muss unbedingt eine Erdbestattung sein.

Nach den islamischen Bestattungsvorschriften soll der Verstorbene zudem möglichst schnell bestattet werden, nach einheitlichem deutschem Gesetz ist aber eine Beerdigung frühestens 48 Stunden nach dem Todeseintritt erlaubt. Eine Ausnahmebewilligung ist nur für berechtigte Interessen zu erteilen[4], religiöse Gründe sollen nicht dazu zählen.

Weiter sollen Muslime grundsätzlich in einem muslimischen Friedhof begraben werden. Zudem dürfen sie nur allein begraben werden. Einzig mögliche Grabart ist somit das Reihengrab, dass sich durch Einzelbelegung ausweist. Die Reihengräber werden allerdings nach Ablauf der regelmäßigen Ruhefrist von 20 Jahren wieder neu belegt, die Nutzungsdauer dieser Gräberfelder kann nicht verlängert werden[5]. Auch Abdeckungen wie Steinplatten sind für Reihengräber nicht zugelassen[6], bei Muslimen jedoch üblich.

Problematisch bleibt insbesondere das im Islam herrschende Gebot der ewigen Totenruhe, ebenso wie im Judentum. In Deutschland ist eine gesetzliche Ruhezeit vorgeschrieben, die maximal bei 30 Jahren liegt, ewige Totenruhe wird nicht gewährt. Ob dies im Hinblick auf das Gebot der ewigen Totenruhe im Islam auf verfassungsrechtliche Bedenken stößt, ist höchstrichterlich noch nicht entschieden. Es scheint aber aus muslimischer Seite Ansätze zu geben, nach der das Grab bei dringendem Bedarf wiederbelegt werden kann, wenn keine menschlichen Überreste mehr im Grab vorhanden sind oder wenn eventuell noch vorhandene Gebeine im bisherigen Grab tiefer gelegt und ausreichend bedeckt werden. Bei der Verwesungszeit ist auf die örtlichen Angaben der Fachwissenschaftler abzustellen[7]. Als eine weitere Möglichkeit wird das in vielen Friedhöfen bestehende Recht zur Verlängerung der Grabstättenbelegung (Wahlgräber) gesehen[8]. Prinzipiell sollte man allerdings aus islamischer Sicht in Anlehnung zur Praxis des Propheten (Friede sei mit ihm)[9] von der Wiederbenutzung alter Grabstätten absehen.

III. Die wichtigsten Änderungen aus muslimischer Sicht

Unter den wichtigsten Änderungen ist § 7 Abs. 2 BestG NRW zu nennen. Demnach erfordert die Ehrfurcht vor den Toten und die Totenwürde, dass individuelle Wünsche des Verstorbenen Berücksichtigung finden. Danach gilt, dass Voraussetzungen dafür zu schaffen sind, dass Bestattungen unter Berücksichtigung des Empfindens der Bevölkerung und der Glaubensgemeinschaft, der die zu Bestattenden angehörten, vorgenommen werden können. Eine adäquate Umsetzung des § 7 Abs. 2 BestG NRW wird regelmäßig in der Ausweisung von Sonderflächen für islamische Begräbnisse zu sehen sein[10]. Auch vor der Gesetzesänderung haben sich viele islamische Grabfelder auf christlichen Friedhöfen gebildet. Häufig werden Vereinbarungen zwischen den Städten und den ortsansässigen islamischen Vereinen geschlossen, welche die wichtigsten Regelungen treffen[11], so dass durch die Gesetzesänderung lediglich dem Gewohnheitsrecht Gesetzeskraft beigemessen wurde[12]. Der eigenständige Betrieb muslimischer Friedhöfe durch die betreffenden Glaubensgemeinschaften wird durch § 7 Abs. 2 BestG NRW hingegen nicht ermöglicht[13].

Der Verzicht auf den Sargzwang, der ohnehin durch großzügige Regelungen durch beidseitige Kompromisse in einigen Kommunen unproblematisch erschien[14], weist das gleiche Muster einer nunmehr gesetzlichen Regelung des Gewohnheitsrechts sowie der höchstrichterlichen Rechtsprechung auf, nachdem es bei der Durchführung der Bestattung vor allem auf den Willen des Verstorbenen ankommt[15]. Dennoch ist diese Regelung im Gesetz zu begrüßen. Dadurch wird den Städten, die keine Sonderregelungen für Muslime treffen eine Regelungspflicht beigemessen. So geht die Mehrheitsfraktionen im Kölner Rat kürzlich davon aus, dass sich die Bestattungsmöglichkeiten für Muslime in Köln bald verbessern werden[16].

Demzufolge ist zwar ein Liberalisierungsprozess im Friedhofs- und Bestattungswesen zu erkennen. Die Bedürfnisse der muslimischen Bevölkerung werden jedoch durch diese Änderung nur teilweise gedeckt, wobei die oben genannten Prinzipien auch vor der Änderung in der Praxis teilweise in einer Vielzahl deutscher Städten ihre Anwendung fanden. Diesbezüglich weist die Änderung aus muslimischer Perspektive keine großen Änderungen auf. Fraglich ist jedoch inwieweit die Möglichkeit einer Privatisierung den Betrieb islamischer Friedhöfe ermöglicht. In Anbetracht einer fehlenden Körperschaft islamischer Gemeinden würde dieser Umstand eine geeignete Alternative für die Lösung der Probleme im Bestattungswesen darstellen.

IV. Möglichkeiten der Privatisierung

Grundsätzlich können als Friedhofsträger nur juristische Personen des öffentlichern Rechts in Betracht kommen. § 1 Abs. 4 BestG NRW führt allerdings aus, dass sich Friedhofsträger bei Errichtung und Betrieb ihrer Friedhöfe Dritter bedienen können. Bei der Einbeziehung Dritter wird zwischen formeller und materieller Privatisierung unterschieden. Bei der formellen Privatisierung handelt es sich um einen Mittelweg zwischen völligem Rückzug der Verwaltung und der Beibehaltung überkommener Zuständigkeitsstrukturen, so dass der Private als Verwaltungshelfer eingesetzt wird. Hingegen versteht man unter dem Begriff der materiellen Privatisierung bzw. der Aufgabenprivatisierung die vollständige oder teilweise Entlassung kommunaler wirtschaftlicher Unternehmen öffentlich-rechtlicher oder privatrechtlicher Organisationsform in die Verantwortung nichtstaatlicher Rechtssubjekte[17].

Die Zulässigkeit materieller Privatisierung stößt bei dem Gesetzgeber auf erhebliche Bedenken. Diese Zurückhaltung spiegelt sich auch in § 1 Abs. 4 BestG NRW wieder. Laut Begründung des Gesetzesentwurf bietet § 1 Abs. 4 BestG NRW den Friedhofsträgern die Möglichkeit, bei der Durchführung der Aufgaben Private als Erfüllungsgehilfen einzubeziehen. Der Friedhofsträger bleibt allerdings für die vollständige und ordnungsgemäße Durchführung verantwortlich. Eine echte Aufgabenverlagerung in den privaten Sektor kommt demnach angesichts der öffentlichen Funktion der Friedhöfe nicht in Betracht[18].

Folglich wird den Muslimen auch durch die Möglichkeit der Privatisierung der Betrieb eines Friedhofs nicht gewährleistet, obwohl die Zulässigkeit materieller Privatisierung im kommunalen Bereich mittlerweile allgemein angenommen wird, da die kommunale Selbstverwaltungsgarantie des Art. 28 Abs. 2 GG keine Wahrnehmungs- oder Regelungspflicht, sondern vielmehr ein Regelungsrecht statuiert[19]. Die privatrechtliche Anerkennung der Baumbestattung im § 1 Abs. 4 S. 2 BestG NRW führt im Ergebnis jedoch dazu, dass der Friedhofsträger einzelne Aufgabenbereiche des Friedhofswesens materiell vollprivatisiert. § 1 Abs. 4 S. 2 BestG NRW trägt somit zumindest das Potenzial materieller Privatisierung in sich[20].

Dabei ist zu beachten, dass die Muslime ihre Rechte in der Praxis größtenteils erst über den Rechtsweg erlangen. Im Umkehrschluss hat diese Tatsache eine Blockadepolitik der Behörden zu bedeuten. Somit ist es anzunehmen, dass auch im Bestattungswesen den Muslimen ein privater Friedhof vorerst ebenfalls vorenthalten wird. Es sollte allerdings nicht verkannt werden, dass die Muslime in Deutschland mittlerweile in der dritten Generation leben und die Zahl der eingebürgerten Muslime stetig zunimmt. Der Zustand, dass die islamischen Gemeinden nicht den Status einer Körperschaft genießen, begründet keineswegs eine Vernachlässigung der Belange der in Deutschland lebenden 3,2 Mio. Muslimen. Die in § 7 Abs. 2 BestG NRW erwähnte Rücksichtnahme auf das Empfinden der Minderheitsgemeinden ist in dieser Hinsicht viel versprechend.

IV. Fazit

Die Novellierung des Bestattungsgesetzes NRW weist sinnvolle Liberalisierungen auf. Das Rücksichtsnamegebot im § 7 Abs. 2 BestG NRW ist als eine wichtige Tendenz in Richtung Integration und Gleichbehandlung zu bewerten.

Die Errichtung eines Friedhofes in vollständiger privater Trägerschaft ist allerdings auch nach dem neuen Gesetzentwurf immer noch nicht möglich. Eine solche Regelung würde das muslimische Begräbnis ohne weitere Einschränkungen und lähmende Bürokratie ermöglichen. Diesbezüglich ist eine Lösung des Problems im Bestattungswesen durch die Erteilung des Körperschaftssatuses oder Hilfsweise durch einen privaten Friedhof für Muslime, wünschenswert.

Bekir Altas

——————————————————————————–

[1] Vgl. Art. 8 IV 1 BayGestG; § 2 IV BbgBestG; § 2 II BerlFriedhofsG; § 5 II HessBestG; § 2 IV RhPfBestG.

[2] Mustafa Yeneroglu, Bestattungswesen, igmg.de

[3] Im Einzelnen siehe Bund der islamischen Welt (Hrsg.) Bestattungsregeln im Islam; Lemmen Thomas, Islamische Bestattungen in Deutschland, Eine Handreichung, Altenberge, 1996

[4] Vgl. § 5 NWBestVO; § 9 II SaarlBestVO; § 9 BayBestVO

[5] Informationen über islamische Bestattungen in Frankfurt am Main, Stadt Frankfurt aM, 2000.

[6] Hertlein Katja, Der rechtliche Rahmen für Bestattungen nach islamischen Vorschriften, NVwZ 2001, 890, 891.

[7] Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, Islam Fikhi Ansiklopedisi, Band 3, S. 82 f.

[8] Mustafa Yeneroglu, Bestattungswesen, igmg.de

[9] Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, s.o.

[10] Spranger, Das neue Bestattungsgesetz NRW, NWVBl. 2004, S. 11.

[11] Hertlein, Der rechtliche Rahmen für Bestattungen nach islamischen Vorschriften, NVwZ 2001, S. 890.

[12] Im Jahre 1982 gab es Vereinbarungen in Aachen, Berlin, Hamburg, Köln, München, Osnabrück und Wien. In Essen ist eine Bestattung mit Leichentuch sogar offiziell möglich.

[13] Spranger, s.o.

[14] Bsp.: Hamburger Bestattungsverordnung vom 20.12.1988/GVBL.S.303, geändert durch Verordnung vom 24.02.1998/ GVBL.S.35, § 1 (4), „Die zuständige Behörde kann Ausnahmen von der Pflicht zur Verwendung von Särgen nach Absatz 1 Satz 1 zulassen, wenn dies aus weltanschaulichen oder religiösen Gründen erforderlich ist.“

[15] BVerfGE 50, 256 (262); BVerwGE 45, 224 (226); BVerwG, BayVBl. 1991, 220.

[16] taz Köln Nr. 7327 vom 5.4.2004, Seite 1, 32 Zeilen (TAZ-Bericht), AFI.

[17] Spranger, s.o., S. 9.

[18] Gesetzesentwurf der Landesregierung, Gesetz über das Friedhofs- und Bestattungswesen, 17.06.2002, S. 17.

[19] Spranger, s.o.

[20] Spranger, s.o., S. 10.

Katholiken in Bayern gegen ein generelles Kopftuchverbot

Nisan 28, 2004

Das Landeskomitee der Katholiken in Bayern sprach sich gegen ein

generelles Kopftuchverbot für muslimische Lehrerinnen an öffentlichen Schulen

aus. Vielmehr sollen freiheitliche Lösungen gefunden werden. Die Vollversammlung des Landeskomitees ist der Meinung, dass nicht ein generelles Kopftuchverbot, sondern eine Konfliktlösung an Ort und Stelle dem Schulfrieden besser diene. Ein Sprecher bestätigte, dass ein entsprechender Antrag des ehemaligen Vorsitzenden des Landeskomitees, Bernhard Sutor, eine große Mehrheit fand.

Sutor ist der Ansicht, dass ein reiner Laizismus eine Gefahr darstelle, daher müsse in Bayern eine möglichst tolerante Lösung gefunden werden. Darüber hinaus warnt Sutor vor bestimmten Gruppen, die einem Kopftuchverbot zustimmen, weil dann auch christliche Symbole verboten werden könnten. Durch ein generelles Kopftuchverbot würden sich alle Muslime angegriffen fühlen. “Wir treiben diejenigen in den Fundamentalismus, die wir für die Integration gewinnen wollen“, sagte Sutor und fügte hinzu, dass es in Bayern bisher keinen einzigen konkreten Fall gebe. „Das bayerische Gesetzesvorhaben gefährdet die Religionsfreiheit, die Integration von Muslimen und die Toleranz ihnen gegenüber“, sagte “Pax Christi”-Sprecher Wolfgang Deixler.

Das Landeskomitee der Katholiken vertritt die Diözesanräte der bayerischen Bistümer

sowie kirchliche Organisationen und Einrichtungen.

Beck: „Religion muss Teil der Integrationspolitik sein.“

Nisan 28, 2004

Die Ausländerbeauftragte der Bundesregierung, Marie-Luise Beck, sprach sich für eine stärkere Einbindung des Themas Religion in die Integrationspolitik aus. „Bisher ging es bei der Zuwanderungsdebatte vor allem um die Lösung der Sprachprobleme“, sagte die Ausländerbeauftragte. Weiter forderte sie: „Angesichts von Ängsten und Vorurteilen in der deutschen Bevölkerung ist es nun wichtig, fremde Religionen stärker zum Thema zu machen.“

Über Religion werde zwar zunehmend häufiger diskutiert – das zeige auch die Kopftuchdebatte. „Dabei wird Religion aber oft als Störfaktor empfunden.“ Eine erfolgreiche Integrationspolitik müsse Voraussetzungen dafür schaffen, dass religiöse Gemeinschaften ihren Glauben ausleben können. „Religion kann Chancen und Hindernis für Integration zugleich sein“, sagte Beck weiter. Hier gelte es, engere Kontakte und Vertrauen zwischen Staat, Gesellschaft und Religion aufzubauen.

Anlass für die Rede war die Gründung eines Netzwerkes für Migration und Religion in Berlin. Die Migrationsbeauftragte will damit zusammen mit dem religionswissenschaftlichen Medien- und Informationsdienst engere Kontakte zwischen Fachleuten aus den Religionsgemeinschaften, aus der Wissenschaft, Politik und Nichtregierungsorganisationen schaffen.

Türkisches Mädchen aus Klassengemeinschaft ausgegrenzt

Nisan 28, 2004

In einer Gifhorner Grundschule wurde ein neunjähriges türkisches Mädchen aus der Klasse gemobbt. Die Schülerin einer vierten Klasse an der Gifhorner Freiherr-von-Stein Schule darf mit Genehmigung der Bezirksregierung nach den Osterferien an eine andere Schule wechseln. Das Mädchen war in ihrer bisherigen Klasse auf Beschluss des Klassenrates von einer Religionslehrerin und von Mitschülern diskriminiert worden.

Die Klasse hatte damals beschlossen, dass das Mädchen eine Woche lang von allen Mitschülern gemieden werden sollte. Dieses Meiden ging sogar so weit, dass mit ihr in dieser einen Woche nicht einmal gesprochen werden durfte. Die Anschuldigungen wurden von der Religionslehrerin auch zugegeben.

Afrika wieder an der Schwelle zu einem Völkermord?

Nisan 28, 2004

Zehn Jahr sind vergangen nach dem Völkermord in Ruanda und der Passivität der Weltgemeinschaft. Fast eine Million Tutsi kamen damals unter den Augen der Weltbevölkerung und unter den Augen einer UNO-Schutztruppe ums Leben.

Im Sudan droht sich ein weiterer Völkermord anzubahnen, so die Warnung Human Rights Watch und des UNO-Hochkommisariats für Menschenrechte.

In einem bisher unveröffentlichten Bericht des UNO-Hochkommisariats für Menschenrechte wird über einen drohenden Genozid im Westen des Sudans gewarnt. 10 000 Tote sind bisher in der Wüstenregion Darfur zu beklagen, hunderttausende Menschen sind auf der Flucht. Die Region Darfur ist etwa anderthalb mal so groß wie Deutschland und wird von vier bis fünf Millionen Schwarzafrikanern verschiedener Stämme wie Fur, Masaalit und Zaghawa bewohnt.

„Obwohl es sich weltweit um die derzeit größte humanitäre Katastrophe handelt, hat der blutige Konflikt die Weltöffentlichkeit noch nicht erreicht“, klagt Baum, ehemaliger UNO-Sondergesandte und früherer deutscher Innenminister. „Die Welt hat aus Ruanda nichts gelernt“, erinnert er an die Massaker von vor zehn Jahren. „Es handelt sich um Völkermord“, stellte er klar, aber vielleicht würden die schrecklichen Bilder fehlen, damit die Öffentlichkeit aufgerüttelt wird.

Der Vorwurf richtet sich besonders gegen die sudanesische Regierung. Sie soll mehr als 20.000 arabischstämmige Milizsoldaten rekrutiert und mit Waffen ausgerüstet haben. Diese und die berittene „Janjaweed“-Milizen würden gemeinsam brutal gegen die schwarzafrikanische Bevölkerung vorgehen. Von einem Uno-Team befragte Flüchtlinge aus Darfur, die sich zu Hunderttausenden im Nachbarland Tschad aufhalten, berichteten von Morden und Bombardierungen. Sogar auf überfüllte Plätze wie Märkte oder Gemeindebrunnen würden die Sprengkörper geworfen. Frauen und Mädchen würden vergewaltigt, Kinder entführt und zehntausende Rinder und anderes Eigentum geraubt werden.

Eine Strategie der „verbrannten Erde“ nennt der Chef der Menschenrechtsorganisation Human Rights Watch, Kenneth Roth, dieses vorgehen. Gleichzeitig klagt er die Regierung und ihre Truppen an: „Die Milizen werden nicht mehr nur von der sudanesischen Regierung unterstützt, sondern sie operieren gemeinsam mit Regierungstruppen. Ihre massiven Verbrechen bleiben ungestraft.“

Diese Vorwürfe bezüglich der Mitschuld der Regierung wird von dieser abgelehnt. Schon Ende Januar dieses Jahres verurteilte die sudanesische Regierung die Vorkommnisse in der Region. Besonders die Janjawid-Truppe, die von der UNO als regierungsnah bezeichnet wird, wird in der Mitteilung als Räuberbande verurteilt. So heißt es in der Erklärung: „Bewaffnete Gruppen bedrohen Leben, Freiheit und Eigentum unschuldiger Menschen. Sie sind in bewaffnete Raubüberfälle, Entführungen, wahllose Ermordungen und Terrorisierung ziviler Männer, Frauen und Kinder verwickelt gewesen. Diese Gruppen haben der örtlichen Bevölkerung auch illegale Abgaben und Steuern auferlegt. Die infame Janjawid-Bande ist die berüchtigteste dieser Gruppen. Die Regierung wird alles Notwendige tun, um Ruhe und Ordnung in den betroffenen Regionen zu schaffen.“

Die Regierung Sudans sieht für die Eskalation der Gewalt die „Sudan Befreiungs-Bewegung“ (SLM) für mit verantwortlich. So heißt es weiter in der Erklärung: „Die Regierung des Sudans sucht eine politische Lösung für die Probleme in Darfur und führt Gespräche mit der SLM mit Hilfe tschadischer Vermittler, inklusive dem Präsidenten des Tschad, Herrn Idris Debbi. Die Regierung hat sich den Bedingungen des Abeche-Abkommens, welche zusammen mit der selbsternannten SLM unterzeichnet wurden, verpflichtet. Sie betrachtet das Abkommen als einen soliden Rahmen, in der gegenwärtigen Lage eine anhaltende Lösung für jegliche Probleme in Darfur zu finden.

SLMs Schmähung des Abeche-Abkommens hat die Verschlechterung der gegenwärtigen Lage in Darfur verursacht und ist damit auch verantwortlich für das Leid der Bevölkerung in dieser Region. Präsident Idris legte dar, die SLM sei für das Scheitern der Friedensverhandlungen verantwortlich. Die Forderungen der SLM, die ein Achtel aller Einnahmen Sudans Ölquellen beinhalten und übergangsweise ein von der SLM verwaltetes föderatives System in Darfur beanspruchen, waren schlicht unrealistisch. Zusätzlich hat die SLM ihre Anwesenheit nicht auf die Zaghawa Gebiete begrenzt, sondern hielt sich auch in anderen Bereichen Darfurs auf.“



Weiterhin erklärte Präsident Bashir schon Anfang Februar jegliche militärische Aktionen in Dafur für beendet. Außerdem wurde für den Fall, dass die bewaffneten Personen die Waffen niederlegen, eine Generalamnestie ausgerufen.

Anlässlich dieser Haltung der Regierung stellt sich die Frage, inwieweit die bisherige Berichterstattung für die Dafur-Region zutrifft. Eine völlige Schuldzuweisung an die sudanesische Regierung ist wohl nicht möglich.

Referandumun muhasebesi

Nisan 28, 2004

Referandumda Rumların sergilediği ruh hali, aslında KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın bugüne dek Rumlarla ilgili yaptığı tahlillerdeki haklılığını büyük ölçüde kanıtlamış olmalıdır.

Rumların referandumdaki tavrında aslında tarihsel bir davranış kalıbının tekrarlandığını görüyoruz. Kıbrıs’taki ilk federasyon denemesi de 1960′lı yılların başındaki uygulamada feci bir şekilde duvara çarpmıştı. Türkler federal organlardan dışlanmışlar, iş Anayasa Mahkemesi’ndeki Alman yargıcın Rumlar tarafından adayı terk etmeye zorlanmasına kadar varmıştı. Sonuçta federal organların hepsi tıkanmış, kâğıt üstündeki Londra ve Zürih mahreçli federasyon tasarımı 1963′te resmen çökmüştü. Bunu, 1963-74 arasında Kıbrıslı Türklerin, Boşnakların 1990′lı yıllarda yaşadıkları türden bir etnik temizleme kampanyasına hedef oldukları dönem izlemiştir. Sonuçta, Sampson darbesiyle adayı Yunanistan’a bağlama girişiminin tetiklediği 1974 Barış Harekatı’yla Kıbrıs’ta yeni bir statüko ortaya çıkmış, bu statüko geçen cumartesi günü meşrulaşmıştır. Ancak, Kıbrıs sorununun tarihsel serüvenindeki bu sıçrama garip bir paradoks da barındırıyor. Şöyle ki: Referandumda Rumların sergilediği ruh hali, aslında KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın bugüne dek Rumlarla ilgili yaptığı tahlillerdeki haklılığını büyük ölçüde kanıtlamış olmalıdır.

27.4.2004/SEDATERGİN/HÜRRİYET

İşgalin sona ereceği yalan!

Nisan 28, 2004

İsrail’in Gazze’den ayrılma planı, 1.5 yıl içinde işgalin biteceğini söylüyor. Ancak durumda hiçbir değişikliğin olmayacağı ortada.

İsrail’de bugün ‘Gazze’den ayrılma’ planı hakkında koparılan gürültüde, gerçekten anlamlı tek bir gerçek göze çarpıyor: Şaron, Batı Şeria’da duvar inşa etme planının ilerletilmesi için Bush’un onayını aldı.

Gazze Şeridi’yle ilgili olarak ise, 16 Nisan Cuma günü İsrail gazetelerinde yayımlanan ayrılma planı. Filistinliler dört bir yandan çevrilecek, İsrail dışında dünyaya açılacak bir kapıları olmayacak. İsrail, Gazze Şeridi’nde askeri operasyonlar düzenleme hakkını da saklı tutuyor(…) Clinton’ın, Beilin’in ile Ebu Mazen’in planlarından da belli ki İsrail 1967 sınırlarına dönmeyi ya da geri dönüş hakkının tam anlamıyla hayata geçirilmesini önermiyor. Ancak bunlar görüşülsün diye hazırlanan planlardı, Filistin halkının onayını bekleyen planlardı. Bugün Filistinlilere sorulmuyor bile. Bugün ne olup biteceğine karar verenler İsrail ve ABD. İsrail istediği toprakları işaretliyor ve bu hat üzerinde bir duvar inşa ediyor. Clinton’ın planında İsrail’e bırakılacak Filistin toprakları Batı Şeria’nın yüzde 5 ile 7’sinden ibaretti. Ancak planın bugün izlediği rota önceki Şaron hükümeti tarafından onaylandığında, dönemin Dışişleri Bakanı Şimon Peres, Filistinlilerin topraklarının yüzde 22’sinin ellerinden alındığını söyleyerek protesto etmişti. O zamandan bu yana, duvarın inşası Filistin topraklarına daha fazla girdi. BM’nin Kasım 2003’te hazırladığı bir rapora göre, duvarın henüz Kudüs bölgesini kapsamayan bu bölümü şimdiden Filistin topraklarının yüzde 14.5’ine girmiş durumda. İsrail, bu hattı izleyerek on binlerce ağacı köklüyor, Filistinli çiftçileri topraklarından ediyor ve onları tellerle duvarlar arasında kalan küçük ceplere sıkıştıyor; sonunda duvar Gazze Şeridi’nde olduğu gibi dört bir yanlarını sarıncaya dek devam edecek bu…

27.4.2004/TANYAREİNHART/İNTERNATİONALİNTİFADA/RADİKAL

BOP’un din şifreleri ve ARMEGEDDON

Nisan 28, 2004

Bush ve etrafındaki Yahudi çoğunluğun oluşturduğu ekibin hazırladığı Büyük Ortadoğu Planı’nın arka planında dinsel kodlar var. Amerika’da nüfusun yüzde 30’u inanıyor ki, İsa Mesih’in tekrar dünyaya dönmesi için önce Ortadoğu’da ‘BÜYÜK BİR KAOS OLMASI ve Büyük İsrail’in kurulması ŞART.’

Profesör Vamık Volkan, Sovyetler’in kaderini değiştiren Gorbaçev’den, Arafat’a, Washington-Beyaz Saray’dan, bir dönem Türkiye’nin yönetimindeki önemli isimlerine kadar, dünyanın yarınını tayin eden liderleri yakından tanımış bir profesör O, Amerika’da yaşayan bir KKTC’li… 25 yılını toplumlar arasındaki düşmanlık, çatışma ve uzlaşma koşullarını incelemeye adayan, son 4 yılını Gürcistan’da geçiren, Virginia Üniversitesi profesörlerinden Vamık Volkan ile cumartesi günü İstanbul’da sohbet ettik. Vamık Beyin tam 40 kitabı var. Amerikan Psikoanaliz Akademisi’nce ‘En İyi Eğitmen’ ödüllerine layık bulunmuş Volkan’a, Bay Bush’un ‘Büyük Ortadoğu Planı’nın arka cephesindeki gizli kodları sordum. Büyük Ortadoğu Planı’nın arkasında ‘DİN’ içeren bir açılım olup olmadığını, TEOLOJİK arka planın psikoanalik tanısını, daha da açıkçası bu işin petrol-demokrasi iddiası dışında, din savaşına dayanıp-dayanmadığını sordum. Prof. Volkan dedi ki;

‘Evet, Bush ve etrafındaki Yahudi çoğunluğun oluşturduğu ekibin hazırladığı Büyük Ortadoğu Planı’nın arka planında bir de dinsel kodlar var. Amerika’da nüfusun yüzde 30’su inanıyor ki; erken kıyamet alametlerinde, kurtuluşları adına, İsa Mesih’in tekrar dünyaya dönmesi için önce Ortadoğu’da ‘BÜYÜK BİR KAOS OLMASI ve Büyük İsrai’in kurulması ŞART.’ Bu nedenle Yahudi dünyasının Büyük İsrail planlarına destek olmaları lazım. Hıristiyanlar’ın sadece Avengelist mezhebine göre İsa 7 yıl sürecek bir karışıklık-kaosun ardından dünyaya gelecek. Ancak tam bu noktada bir ikilem var, o da şu; mesihten önce yalancı mehdi, deccal’ın geleceğine ve bu büyük kaosu bitireceğine de inanıyorlar. Ortadoğu’daki kaosu kim bitirirse o yalancı mehdi-deccal olarak kabul edilecek işte bu nedenle de yani yalancı mehdi-deccal olarak gözükmemek için de Bush, Ortadoğu’daki kaosu bitiren kişi olarak gözükmek istemiyor. (İşte can alıcı püf noktası) İddiaya göre Bush bu varsayımlardan etkileniyor. Bu inancın müridleri Ortadoğu’da Armegeddon-büyük savaşın olacağına, savaşı bu sayede kazanacaklarına inanıyorlar.’’ 27.4.2004/GÜLERKÖMÜRCÜ/AKŞAM

Filistin’de gözyaşı dinmiyor

Nisan 28, 2004

İsrail işgal güçleri Batı Şeria ve Gazze’de 4 Filistinli’yi daha katlederken 3’ünü de yaraladı.

TULKARİM / İsrail askerleri Batı Şeria’da 2, Gazze’de 2 olmak üzere 4 Filistinliyi şehit etti. Görgü tanıkları, İsrail askerlerinin Tulkarim mülteci kampında bir grubun üzerine ateş açtıklarını, 2 Filistinli’yi öldürdüklerini, birini ise ağır yaraladıklarını anlattılar. Öldürülenlerin Hamas üyeleri oldukları belirtildi.

Öte yandan, Gazze Şeridi’nin orta kesimlerindeki El Magazi mülteci kampında meydana gelen bir patlamada 2 Filistinlinin öldüğü, 3’ünün yaralandığı bildirildi.

Filistinli hastane kaynakları, Deir El Balah’taki hastaneye 2 ölü, 3 yaralı getirildiğini, ancak patlamanın kaynağının henüz bilinmediğini açıkladı.

Görgü tanıklarıysa, patlamanın bir grup silahlı Filistinlinin İsrail askerlerine yönelik saldırıya hazırlandığı sırada meydana geldiğini, ancak patlamaya tam olarak neyin yol açtığını bilmediklerini belirtti.

Bu arada, kuruluş yıldönümü dolayısıyla İsrail’de güvenlik önlemlerinin artırıldığı bildirildi.

Kurey: Tehditleri ciddiye almalıyız

Filistin Başbakanı Ahmed Kurey, “Beyrut Kasabı” İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Filistin lideri Yaser Arafat’a yönelik sürgün tehditlerinin ciddiye alınması gerektiğini söyledi. Kurey, Mısır’ın başkenti Kahire’de Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ile görüşmesinden sonra düzenlediği basın toplantısında, ‘’İsrail’in tehditlerini ciddiye almalıyız. En kötüsüne hazırlıklı olmalıyız. Arafat, ister Gazze, Ramallah, Nablus, ister Cenin ya da Kudüs olsun, kendi ülkesindedir ve Filistin halkının başkanıdır’’ dedi.

Maariv gazetesine göre, Şaron, aslında Gazze Şeridi’nden tek taraflı çekilme planı çerçevesinde Batı Şeria’daki karargahından çıkamayan Arafat’ın Gazze Şeridi’ne sürgün edilmesinin yolunu açıyor.

Şaron, İsrail’in ‘’Channel Two’’ televizyon kanalına cuma günü verdiği demeçte, Arafat’la ilgili fikir değiştirdiği, Arafat’a zarar vermeme yönünde ABD’ye verdiği söze artık bağlı olmadığını ve bunu Washington’a yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkanı George Bush’a ilettiğini söylemişti. İsrail Başbakanı, ‘’Arafat’a fiziksel olarak zarar vermeme yönündeki Bush’un talebini 3 yıl önce yaptığımız ilk görüşmede kabul etmiştim. Ama bu sözden feragat ediyorum’’ demişti.

Mübarek ile görüşme

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a gitmek üzere Kahire’den ayrılmadan önce yaptığı açıklamada, 2.5 yıldan fazla bir süredir Ramallah’tan çıkamayan Arafat’a hareket serbestisi verilmesini isteyen Kurey, Mübarek ile bu dönemde siyasi ve diplomatik düzeyde neler yapılabileceğinin yanı sıra ülke içindeki durumun ve Filistinlilerin birlik içinde olmasının yollarını içeren bir eylem planı üzerinde durduklarını söyledi.

‘’Filistinlilerin direniş yolları’’ hakkında bir soru üzerine Kurey, İsraillilerle müzakerelerin yeniden başlaması umudunu dile getirerek, ‘’Biz barışı seçen ve bunda kararlı olan bir İsrail yönetimi istiyoruz’’ dedi.

İsrail Genelkurmay Başkanı’nın Filistinli direnişçilerin öldürülmesine devam edileceği yönünde açıklamasını değerlendiren Kurey, İsrail’in bu siyasetinin sorunu çözmeyeceğini, ancak şiddet döngüsünün devamını sağlayacağını söyledi.

Kurey, son uluslararası barış planı olan yol haritasının uygulanması için bir takvim belirlenmesini de istedi. Filistin Başbakanı, ayrıca İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesinden sonra bu bölgeyi kontrol etmeye yetkin olduğunu da kaydetti.

Milli Eğitim Bakanlığı’ndan meslek liselerine yeni engel

Nisan 28, 2004

MERSİN/ Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan bir genelgenin, daha önce müdür yardımcısı olarak değerlendirilen meslek lisesi bölüm şeflerinin yönetici olmalarının önünün kesilmesine neden olduğu belirtildi.

Yayınlanan genelge ile meslek liselerinin başına yönetici olarak teknik öğretmen olmayan bir edebiyat öğretmeninin yada matematik öğretmeninin getirilebileceğini vurgulayan Teknik Eğitim Vakfı Mersin Temsilcisi Tunay Alkan, “Hükümet meslek lisesi mezunlarının ÖSS’de karşılaştığı haksızlığı çözmeye çalışırken, sadece kendi mezun oldukları okullarda öğretmen olabilen meslek lisesi mezunu öğretmenlerin yönetici olabilmeleri de bu genelge ile engellenmektedir. Bu bir çelişkidir.” dedi.

11 Ocak 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmenliğinde Meslek lisesi bölüm şeflerinin müdür yardımcısı hatta kurum müdürü olarak değerlendirdiğini ifade eden Alkan,”Ancak 10 Mart 2004 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Milli Eğitim Müdürlüklerine gönderilen Eğitim Kurumları Yönetici Atama Yönetmenliği ile meslek lisesi öğretmenlerinin yönetici olmalarının önü kesilmektedir. Çünkü bu genelge 11 Ocak 2004 tarihinde yayınlanan yönetmenliğin açıklaması olarak gönderilmiştir. Bu genelgenin 6. maddesinde (Yönetmenliğin 7′nci maddesinin ikinci fıkrasında yönetim kademelerinde geçmiş sayılacak diğer görevler arasında yer alan şef kadrosunda geçen süreler ifadesinde kamu kurum ve kuruluşlarında genel idare hizmetleri sınıfı şef kadrolarında geçen süreler anlaşılacaktır.) denilmektedir. Bu genelgenin belirttiği şartlara uyan Türkiye’de parmakla gösterilecek kadar az kamu görevlisi vardır. Bu genelge ile meslek lisesi öğretmenlerine büyük haksızlık yapılmaktadır.” diye konuştu.

Bu durumun birde hukuki boyutunun olduğuna dikkat çeken Alkan, daha önce meslek liselerinde şef kadrosunda çalışan teknik öğretmenlerin müdür yardımcısı olarak değerlendirildiği için müdür yardımcısı olma gereği duymadığını kaydetti. Alkan, “Ancak yapılan uygulamayla teknik öğretmenler hak kaybına uğrayacaktır. Bu durumu ortadan kaldırmak için mahkemeye gidildiğinde, şu iki durumdan dolayı mahkeme haklı bulacaktır. Bir yönetmenlik kişi ve zümreler için hazırlanamaz, daha önceden kazanılmış bir hak geri alınamaz. En azından genelgenin çıktığı tarihe kadar şeflikler müdür yardımcısı veya müdür olarak değerlendirilmek zorundadır.” şeklinde konuştu

Memur-Sen Mersin Temsilcisi Arif Özbek ise,”Hükümet meslek lisesi öğrencilerinin ÖSS’de yaşadığı kat sayı proplemini halledeceğini söylerken, kökeni meslek lisesi olan öğretmenlerin yönetecilik yolunu kapatmış oldu. Kanaanimize göre Milli Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik böyle bir proplemin farkında değildir. Atama süreci tamamlanmadan, hak kaybı olmaması için bu sorunun çözüleceğini umuyoruz.” şeklinde konuştu.

Özbek, teknik branşa sahip olmayan bir kurum yöneticisinin meslek liselerinde nasıl bir başarılı bir yönetim sergileceği sorusunun sorulması gerektiğini de sözlerine ekledi. (cihan)

Manavgat suyu İsrail’e !!!

Nisan 28, 2004

Uzun süredir tartışma konusu olan ve Manavgat suyu ile ilgili yeni bir gelişme yaşandı. Hükümet İsrail’e satılacak olan Manavgat Suyu projesinin, Konya Ovası Projesi için kullanılmasının teknik olarak mümkün olmadığını açıkladı. Ortadoğu’yu kana bulayan İsrail’e Manavgat suyunun satılması noktasında tepkileri görmezlikten gelen Hükümet, bu konudaki yaklaşımı ile Manavgat’ı İsrail’e akıtma noktasındaki kararlılığını bir kez daha ortaya koymuş oldu.

CHP Konya Milletvekili Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından cevaplanmak üzere verdiği önergede “Manavgat suyunun, İsrail yerine KOP Projesi olarak bilinen Konya Ovası’nın sulanması noktasında kullanılması” ile ilgili bir soru sordu. Ancak bu soruya verilen cevapta Manavgat suyunun Konya Ovası için kullanılmasının teknik olarak mümkün olamayacağı ileri sürüldü.

Cevapsız sorular!

Atilla Kart aynı soru önergesinde, Manavgat gibi önemli ve stratejik bir kaynağın İsrail’e aktarılma gerekçesi, Bu suyun kullanımı konusunda Türkiye ile İsrail arasında bir anlaşma olup olmadığı şeklinde can alıcı sorular olmasına rağmen cevap önergesinde bu sorulara hiç temas edilmemesi de dikkat çekti. Bu durum Manvagat suyu ile ilgili kamuoyundan bir şeylermi gizleniyor sorusunu gündeme getirdi.

Bir daha düşünün

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, soru önergesinde bir çok soruya yer verilmemesi üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından cevaplandırılmak üzere yeni bir soru önergesi verdi.

“İsrail’in bölgesel yapılanmalar içinde çok özel bir konumunun bulunduğu bu yapılanmanın tarihi süreç içinde Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla bağdaşmadığı tarihi bir gerçektir. İsrail’in özellikle son dönemde Filistin barış sürecinin sabote etmek için insanlık dışı bir saldırı politikası uyguladığı artık somut olarak görülmekte ve gözlenmektedir” diyen Atilla Kart, Filistin barışı gerçekleşinceye kadar Manavgat suyunun İsrail’e satılmamasını istedi.

Kart verdiği yeni soru önergesinde şu önemli iki soruya yer verdi:

“Adil bir Filistin barışına katkı sağlamak adına; Manavgat suyunun Türkiye’de değerlendirilmesi neden mümkün olmamaktadır. bunu engelleyen teknik bir sebep mevcut mudur? Adil bir Filistin barışı gerçekleşinceye kadar Manvagat suyunun İsrail’e satılmaması tavrı ve politikası neden uygulanmamaktadır?”

ABD maşa arıyor

Nisan 28, 2004

İSTANBUL/ ABD’nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Türkiye’nin, Avrupa Birliği (AB) ve dünyaya Kıbrıs’taki iyi niyetini ispat ettiğini belirterek, “Biz gerekli tedbirleri alacağız. Avrupa’daki meslektaşlarımızla yakın çalışacağız ve Kıbrıslı Türkler’in ortada kalmamasını sağlayacağız’’ dedi.

Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu tarafından Ceylan Intercontinental Hotel’de, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Geleceğe Bakış’’ konulu konferans düzenlendi.

Konferansın açılışında konuşan Edelman, ABD ve Türkiye’nin her konuda hemfikir olmayabileceğini ifade ederek, güçlü bir Türkiye’nin bu bölgede özgürlük, refah ve gelişme için önemli bir imkan olacağını söyledi.

“Türkiye’yi başarılı yapacak olan ABD değil, Türk vatandaşlarıdır’’ diyen Edelman, ABD’nin, Türkiye’nin AB üyeliğini içtenlikle desteklediğini bildirdi.

Edelman, Türkiye’nin yabancı yatırımcıları daha fazla çekebileceğini ancak bu alanda bazı sorunların bulunduğunu vurgulayarak, bu sorunların giderilmesini istedi.

Türkiye’nin, Afgan Ulusal Ordusu’nun eğitimine katıldığını ve bu ülkede önemli görevler üstlendiğini hatırlatan Edelman, “Şu anda NATO, Türkiye’nin liderliğinde Kabil dışında askeri bir ekibin bulundurulmasını ele almaktadır’’ dedi.

ABD’nin Irak’ta egemenliği bu ülke halkına devretmek istediğini, bunu da 30 Haziran’da yapmayı planladığını dile getiren Edelman, Iraklılar’la birlikte ülke için uygun olan hükümet şeklini belirlemeye çalıştıklarını söyledi.

Irak’taki terör örgütleri

Edelman, ülkesinin son haftalarda ve aylarda Irak’ta hatalar yaptığını, ancak birçok şeyi de doğru gerçekleştirdiğini ifade ederek, koalisyon güçlerinin Irak’ta gerektiği sürece kalacağını bildirdi.

Kuzey Irak’ta bulunan PKK/KADEK ve diğer terör örgütlerinin ABD’nin terör listesinde olduğunu belirten Edelman, ABD ile Türkiye’nin bu terör örgütlerini ortadan kaldırmak için birlikte çalışmalar yaptığını söyledi.

Türkiye’nin Ortadoğu sürecine çok önemli katkılar yapabileceğini kaydeden Edelman, laik, demokratik bir sisteme sahip olan Türkiye’nin bu bölgede diğerlerine örnek olabileceğini vurguladı.

Edelman, ABD’nin Kafkaslar ve Balkanlar’a barışı getirme amacında olduğunu ifade ederek, Türkiye’nin Ermenistan sınırını açmasının çok önemli olduğunu bildirdi.

Kıbrıs’taki referandum

Kıbrıs’taki referandumun sonuçlarına da değinen Edelman, şöyle dedi:

“Türkiye, Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir anlaşmanın gerçekleşmesi için çok önemli çabalar sarf etmiştir. Türkiye, büyük fedakarlıklarda bulundu. Adil ve dengeli bir planın kabulünü referandum göstermiştir. Türk tarafı müzakerelerde arzu ettiği her şeyi elde edemedi fakat yine de kazançlarını göze alarak planı destekledi. Kıbrıs’taki Türkler’in büyük bir kısmı, planın kendi menfaatlerine olduğunu düşündü. Türkiye, AB’ye ve dünyaya Kıbrıs’taki iyi niyetini ispat etmiştir. Dışişleri Bakanı Powell’in dediği gibi, ‘Rumlar planı reddettiler ve adayı birleştirmek için tarihi bir imkanı kaçırdılar’. Biz de, Türkiye’nin vardığı sonuca varıyoruz. Bu plandan her iki taraf da yararlanmış olacaktı. Plan, gerçekten adil ve kalıcı bir barış için tek yoldu. Artık referandum bitmiştir. Şimdi yeni bir dönem var. Biz gerekli tedbirleri alacağız. Avrupa’daki meslektaşlarımızla yakın çalışacağız ve Kıbrıslı Türkler’in ortada kalmamasını sağlayacağız. Kıbrıs Türk toplumu, referandumun diğer tarafta kabul edilmemesinden dolayı cezalandırılmamalıdır. Önümüzdeki günlerde Avrupa’daki dostlarla bir araya gelerek ne gibi tedbirlerle Kıbrıs’taki Türkler’in ihtiyaçları karşılanabilir, onu arayacağız.’’

Edelman, Türkiye’nin geçen 50 yıl içinde ABD’nin stratejik ortağı olduğunu, şu an bazı zorlukların bulunduğunu ama fırsatların da olduğunu dile getirerek, “Bu, Türkiye’nin çevresine yığılmış durumda. Özellikle Kıbrıs’ta gördüğümüz gibi Türkiye’nin çevresindeki olayları ılımlı bir şekilde etkileme ve şekil verme gücü var. ABD olarak biz bu bölgenin refaha kavuşmasını istiyoruz’’ diye konuştu.

BÜ Rektörü Prof. Dr. Tansal

BÜ Rektörü Prof. Dr. Sabih Tansal da, ABD’nin uluslararası platformda Türkiye’yi sürekli desteklediğini dile getirerek, Türkiye’nin laik, demokratik, kültürel karakterinin bölgede daha belirgin bir şekilde göze çarptığını söyledi.

ABD’nin, Irak’ta büyük bir başarı olasılığının bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Tansal, bu ülkenin Irak’taki politikasının başarılı olması durumunda Ortadoğu’da demokrasinin gelişmesinin daha kolay olacağını bildirdi.

Prof. Dr. Tansal, hem KKTC halkının, hem de Türkiye’nin Kıbrıs konusunda ABD’den daha güçlü bir destek beklentisi olduğunu ifade ederek, Kıbrıslı Türkler’in ilk planda ticari kısıtlamaların ortadan kaldırılmasını beklediğini sözlerine ekledi. (a.a)

Verheugen: Türk askeri Kıbrıs’ta kalacak

Nisan 28, 2004

Verheugen: Kuzey Kıbrıs’ta bulunan Türk askeri, Avrupa Birliği’nin değil BM’nin sorunu.AB, KKTC’nin iktisadi tecridine son vermek için KKTC’ye büro açma sinyali verdi.Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, KKTC’li parlamenterlerin temsiliyet yolunu açıyor.Referandum sonrası Kıbrıs Türk tarafına açılımlarını sürdüren Avrupa Birliği’nden Türk askerinin statüsü, KKTC’de büro açılması ve temsiliyet konularında önemli mesajlar geldi. AB dışişleri bakanlarının önceki gün Lüksemburg’da Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Yakovu’yu azarlamasının ardından, genişleme komiseri Günter Verheugen de Rumlara yönelik eleştirilerini sürdürdü. Verheugen, “Bundan sonra Ada’daki Türk askerlerin statüsü ne olacak?” sorusuna “Şimdi asker sayısı daha da artacak.” cevabını verirken, Kuzey’in iktisadi tecridine son verilmesi için AB’nin ofis açması gerektiğini söyledi. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi de, KKTC’li parlamenterlerin genel kurul toplantılarına katılarak söz hakkı alması için karar tasarısı hazırladı. Tasarı yarın oylanacak.

Schröder: Kıbrıs’a ticarî destek vereceğiz

Nisan 28, 2004

Almanya Başbakanı Schröder, Kıbrıs Türklerine ticari yardım atağına geçeceklerini söyledi.

Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Türk hükümetinin Kıbrıs sorununun çözümü için gösterdiği gayreti överek, çözümsüzlüğün tek sorumlusunun Rum tarafı olduğunu söyledi. Kıbrıs Türk tarafının cezalandırılmaması gerektiğini ifade eden Schröder, hem ticaret hem de turizm alanında açılım yapılması için çalışma yaptıklarını açıkladı. AB’nin KKTC’ye 259 milyon Euro’luk yardımda bulunmasını desteklediğini ifade eden Schröder, siyasi ve mali yardımlar için teklifler oluşturma konusunda iki ülke uzmanlarının bir araya geleceğini bildirdi.

Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin sıcak mesajlar da veren Alman Başbakan, ülkesinin bu konudaki destek sözüne sadık kalacağını vurguladı. Schröder, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için tarih verilmesi konusunda yaptığı ısrarı haklı bulduğunu kaydetti. Schröder’in, Erdoğan’la baş başa yaptığı görüşmede de Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda “Bu iş bitti hadi birlikte yemek yiyelim.” dediği öğrenildi.

Schröder ve Erdoğan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Alman Sanayi ve Ticaret Odası’nın Köln’de kurduğu Türk–Alman Ticaret ve Sanayi Odası’nın açılışına katıldı. Schröder, Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlamasının, ön şartların yerine getirilmesine bağlı olduğunu söyledi. Başbakan Schröder, “Ön şartların yerine getirildiği konusunda hemfikiriz. Tabii komisyonun yayınlayacağı bir rapor olacak. Ama Sayın Başbakan, Almanya’nın verdiği sözlere sadık kaldığını göreceksiniz.” şeklinde konuştu.

Almanya Başbakanı Schröder, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan muhalefetteki Hıristiyan Birlik partilerine de ‘doğruları görün’ çağrısında bulundu. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan muhalefetteki Hıristiyan birlik partilerine gönderme yapan Schröder, “Keşke benim muhalefetim de bu doğruları okuyabilseydi. Eğer ön şartlar yerine getirilmişse, artık başka bir şey yapamazsınız.” ifadelerini kullandı. Alman Başbakan, köktendinci olmayan ılımlı bir İslam ile Avrupa aydınlanmasının yoğrulmasının büyük önem taşıdığını vurguladı.

DGM’nin HADEP yöneticileri ile ilgili kararının AB ülkelerinde “Kopenhag için yol zorlaştı” şeklinde düşünceler oluşturduğunu belirten Schröder, “Ancak Ajans France Press’e Türk Dışişleri Bakanı ile ilgili yapılan söyleşi düştü. Türk Dışişleri Bakanı, Anayasa’da değişiklik yapılarak Zana ile arkadaşlarının serbest bırakılmasının sağlanacağını söylemiş. Bunu birkaç yıl önce düşünmek bile mümkün değildi.” dedi. Uzun yıllar Kıbrıs’ın birleşmesi ve AB’ye birleşik girmesinin önündeki en büyük engelin Türkiye görüldüğünü ifade eden Schröder, “BM Genel Sekreteri güzel bir plan hazırladı. Herkes, ‘işte bunu Türkiye kesinlikle kabul etmez’ dedi. Ama Türkiye’yi ziyaretimde değerli dostum Erdoğan bana, ‘bu planın başarısızlığa uğramasına biz sebep olmayacağız’ dedi. Bunu da yaptı.” şeklinde konuştu.

Erdoğan da, Türkiye’nin AB’ye giriş için gerekli şartları karşıladığını vurgulayarak, üyelik tarihi verilmesi zamanının geldiğini söyledi. Türkiye ile AB ilişkilerinin sadece Gümrük Birliği’nden sağlanan nispi serbest dolaşım, Türkiye nüfusunun kalabalıklığı ve AB’ye olması muhtemel göç ile sınırlı kalmasının yanlışlığına işaret eden Erdoğan, Türkiye’nin AB’ye katılmasının ‘medeniyetler uzlaşması’ açısından da çok önemli olduğuna vurgu yaptı.

Erdoğan, Almanları daha fazla yatırım yapmaya davet etti

Başbakan Erdoğan, hedeflerinin, 2005 yılı sonu itibarıyla IMF ile yürütülen programa gerek kalmayacak bir noktaya gelmek olduğunu söyledi. Türkiye’nin kaydettiği gelişmeleri büyük ölçüde kendi kaynakları ile başardığına dikkati çeken Erdoğan, 1980’lerden bu yana AB’den alınan mali yardımların ne Türkiye’nin ihtiyaçları ne de AB ile arasındaki ilişkilerin gerektirdiği düzeyde olduğunu kaydetti. Erdoğan, Gümrük Birliği çerçevesinde verilen sözlerin büyük kısmının da yerine getirilmediğini vurguladı. AB ile mali işbirliğinin yeni bir gelişme gösterdiğini anlatan Erdoğan, bütün bunları bir eleştiri veya suçlama mahiyetinde söylemediğini belirterek, “Dikkatinize sunmak istediğim husus, Türkiye’nin, gelişmesini ve büyümesini büyük ölçüde, AB yardımı almadan gerçekleştirdiğidir.” dedi.

Başbakan Erdoğan, Alman yatırımcılara da seslenerek, “Alman dostlarımızı Türkiye’ye daha fazla yatırım yapmaya davet ediyorum. Yatırımlarınız ülkemize değil ortak geleceğimize yapılmış olacaktır.” diye konuştu. Türk Alman Ticaret ve Sanayi Odası’nın tüm üyelerinden, Türkiye hakkındaki gerçekleri izah etme çabalarını desteklemeleri ricasında da bulunan Başbakan Erdoğan, “Özel bir muamele veya propaganda beklemiyor, istemiyoruz. Türkiye’nin gerçek sesi bağırmamıza gerek bırakmayacak kadar güçlü çıkacaktır. Yeter ki kendisine dost kulaklar bulabilsin.” şeklinde konuştu.

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise Türkiye’nin en büyük ticari ortağının Almanya olduğunu belirterek, 2004 yılı başı itibarıyla Türkiye’de faaliyette bulunan Alman firma sayısının bin 181 olduğunu açıkladı. Hükümete yapısal reformlar ve Kıbrıs sorununun çözümü için gösterdiği çaba için teşekkür eden TOBB Başkanı, “Kıbrıs’ta bu yaşananları biz daha önce 3 kez gördük. Artık Kıbrıs sorun olarak Türkiye’nin önüne getirilmemelidir. Kıbrıs Türk halkı artık dünyada hak ettiği yeri almalıdır. Almanya’nın bu konudaki desteğinin diğer Avrupa ülkelerini de kapsamasını bekliyoruz.” dedi. Türk-Alman Ticaret ve Sanayi Odası (TATSO) Başkanı Kemal Şahin de, “Avrupa hükümetlerini, bu yıl sonunda Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlamaya davet ediyoruz.” diye konuştu. Almanya’nın Türkiye’ye ihracatının geçtiğimiz yıl yüzde 18 artış gösterdiğini, karşılıklı ticaretin 16,1 milyar Euro’ya yükseldiğini ve Türkiye’deki Alman yatırımları hacminin 4 milyar Euro’ya çıktığını dile getiren Şahin, “Türk kökenli işletmeler artık Almanya’da yadırganmamaktadır. 60 bin Türk kökenli işletme, 350 bin kişiyi istihdam ediyor. Yıllık 30 milyar Euro ciro yapıyor, 7,5 milyar Euro’luk da yatırım gerçekleştirmiştir. Yeni iş kurma oranı Türk kökenlilerde Almanlara göre iki kat fazla artmaktadır. Uzmanlar bu rakamların 10 yıl içinde ikiye katlanacağını belirtiyorlar.” şeklinde konuştu.

Konuşmaların ardından Başbakan Erdoğan, Almanya Başbakanı Schröder ve Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Başbakanı Peer Steinbrück’e TD- IHK’nın onursal üyeliğini belgeleyen plaket verildi. Daha sonra odanın açılışı kurdele kesilerek yapıldı.


Ramazan Solak, Süleyman Kutsi, Cihan Ural, Doğan Tunçbilek, Köln

Sonraki Sayfa »