Erdoğan: Devleti zarara uğratan kamu kuruluşları özelleştirilecek

Şubat 29, 2004

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sağlık ve eğitimde farklı bir dönem başladığını, bundan böyle SSK’lı hastaların hastane eczanelerinin önünde kuyruklarda beklemek zorunda kalmayacaklarını bildirdi. Erdoğan, üniversiteye girişte meslek liseleri konusunda adil olmayan uygulamaya da son vereceklerini kaydetti.

Başbakan Erdoğan, ismini vermediği ancak devlete yıllık maliyetinin 350 milyon dolar olduğunu vurguladığı bir kuruluştan örnek vererek, özelleştirme çalışmalarına da değindi. Erdoğan, ”Bu 350 milyon dolar kimin cebinden çıkıyor? Tabii ki fakirin gurabanın cebinden, sizlerin cebinden çıkıyor. Oysa özelleştirmeyle bu kurumların devlete olan yükünü ortadan kaldırıyoruz. Bu kurum, çalışmasına yine devam edecek, üretim yapacak, istihdam sağlayacak. Arkasından bir de devlete vergi ödeyecek. Öyleyse niye sırtımızda taşıyalım. Biz geleceğe emin adımlarla yürüyoruz” şeklinde konuştu.

Borç faizlerine de işaret eden Erdoğan, toplanan vergi gelirlerinin faizleri bile karşılayamayacak düzeyde kaldığına dikkati çekerek, ”Bu ülkede daha çok şeyler olacak. Faiz gelirleri düştükçe vergi gelirleri artacak. Türkiye iyi yerlere doğru gidiyor” dedi.

İç borç 65 milyardı 149 milyar dolar oldu

Şubat 29, 2004

Söyleyeni, yazanı taşlayacaklar ama, görünen köy kılavuz istemez. Bu borçları bizim ödememize imkan yok. Biz sadece faiz ödüyoruz.



Kriz öncesi iç borcumuz 65 milyar dolar idi… Üç yıldır “istikrar tedbirleri uygulanıyor”. IMF ne derse yapıyoruz. Yemiyoruz, içmiyoruz… Boyuna borç ödediğimizi ve borçlardan yakında kurtulacağımızı sanıyoruz… Ama o da nesi? İç borç stoku azalmıyor. Artıyor 149 milyar dolara çıkmış!.. Son 3 yılda (istikrar tedbirlerinin uygulandığı, IMF’nin her dediğinin yapıldığı dönemde) iç borç stoku (azalmadı), Türk lirası olarak 155 katrilyon lira arttı. İç borç stokundaki artışın 75 katrilyon lirası bütçe açıklarından kaynaklandı. Çünkü son 3 yılda bütçeler 89 katrilyon lira açık verdi. Bu açığın 14 katrilyon lirası dışarıdan, 75 katrilyon lirası içeriden borç bulunarak kapatıldı.



Bütçeler açık verdiği için 2001 yılında 9.4 katrilyon, 2002 yılında 42.9 katrilyon, 2003 yılında 42.9 katrilyon lira olmak üzere 3 yılda 69.7 katrilyon liralık net borçlanmaya gidildi. Şubat ayındaki net 5 katrilyon liralık borçlanma da eklenince 3 yılda iç borçta meydana gelen 155 katrilyon liralık artışın 75 katrilyon liralık kısmının bütçe açığından kaynaklandığı görülüyor. Kalan 80 katrilyon liralık borç ise batan bankaların yükü… Bir bölümü bankalara verilen kağıtlar, bir bölümü de bu kağıtlar için ödenen faizler.



27.2.2004/GÜNGÖRURAS/MİLLİYET

Kürt değil Yahudi devleti!

Şubat 29, 2004

Kuzey Irak’ta 15 tane İsrail irtibat bürosu var. Simon Peres (İsral eski Dışişleri Bakanı) üç yıl önce İsrail Parlamentosu’nda konuştu, ‘2010 yılına kadar vaat edilmiş topraklarda Büyük İsrail devletini kuramazsak Allah’ın gazabına uğrayacağız’ dedi. Bugün Kuzey Irak’ta kurulmaya çalışılan Kürt devleti değil Yahudi devletidir. Irak’ta bir Yahudi bir de Kürt devleti olacak. Arapları Irak’tan kovacaklar. Orada bir Yahudi devleti kurulması son safhada.”



Bu sözlerin, anti semit (Yahudi karşıtı) bir yazar veya düşünüre ait olduğunu zannettiyseniz yanıldınız. Bu cümleleri söyleyen kişi, dört yıl önce Ordu’dan emekliye ayrılan emekli Tuğgeneral Veli Küçük. Kamuoyu Veli Küçük’ün ismini daha çok, 1996’daki Susurluk kazasından sonra Jandarma içindeki pozisyonuyla tanıdı. Ama, onu yakından tanıyanların aktardığına göre, asıl uzmanlık alanını Orta Asya Türkleri, Balkan Türkleri ve Kuzey Irak’taki Türkmenler oluşturuyor. 7 Şubat günü İstanbul’da verdiği konferansta kullandığı, “Irak’ta biri Yahudi diğeri Kürt olmak üzere iki devlet kurulacak . Araplar bu topraklardan kovulacak” cümlesini, sadece onun “bireysel görüşleri” olarak nitelendirmek yanlış olur. Ankara’da uzunca bir süredir, İsrail’in Kuzey Irak’ta bazı “örtülü faaliyetler” içinde olduğuna dair kanaatler giderek güçleniyor.



Ankara’daki Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin başında bulunan Profesör Ümit Özdağ, İsrail’de bazı çevrelerin Kuzey Irak’taki “Yahudi Kürtler” kartına oynadıklarını birkaç defa dile getirdi. Veli Küçük, bu konuda da ilginç sözler kullanmış. Yahudilerin “Büyük İsrail devleti” için Güneydoğu Anadolu Projesi etrafında bölgede toprak alımı yaptıklarını belirtip, “GAP’ı da satın aldılar” demiş. Küçük, Kuzey Irak’ta Celal Talabani ile birlikte ikinci önemli aktör olan Mesut Barzani’nin Kürt değil Yahudi olduğunu, Barzani ailesinden tam altı haham çıktığını, Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’yi yıllar önce ABD’ye tedaviye götürenlerin “Yahudi lobisi” olduğunu iddia ediyor…



27.2.2004/NUHGÖNÜLTAŞ/TERCÜMAN

ATO:Sarı Servetin üzerindeyiz

Şubat 29, 2004

ATO, “Altın Fırsatlar” adlı raporunu tamamlayarak özet bilgileri yazılı bir açıklamayla duyurdu. Buna göre, Türkiye 6 bin 500 ton altın rezervine sahip, bu rezervin 150 milyar dolarlık bir değeri var. Raporda, rezervin kullanılması durumunda ülke ekonomisine 300 milyar dolarlık katma değer sağlayacağı belirtildi.

Başta MTA olmak üzere Türkiye’de araştırma yapan yabancı şirketlerin yayınladıkları raporlardaki belge ve verilerden yola çıkarak Türkiye’nin altın haritasının da
çıkarıldığı kaydedilen raporda, Uşak’ın Eşme-Kışladağ maden yatağında bulunan
300-370 ton’luk altın kaynağının dünyanın işletmeye alınmamış en büyük yataklarından olduğu belirtildi.



İKİNCİ SIRADA



Açıklamada, Türkiye’nin sahip olduğu altın rezerviyle dünyada en fazla altın rezervine sahip ikinci ülke konumunda bulunduğu kaydedildi. Dünyada bilinen 43 bin tonluk altın rezervinin 20 bin tonuna sahip Güney Afrika birici sırada yer alırken, Türkiye 6 bin 500 ton ile ikinci, ABD 4 bin 770 ton ile üçüncü, Kadana bin 780 ton ile dördüncü, Avustralya ise 1400 tonla beşinci sırada bulunuyor.



Türkiye’nin altın konusunda dış ülkere bağlımlı olduğu kaydedilen açıklamada, sadece 2000 yılında 205 ton altın ve 113 ton gümüş ithal ederek 2 milyar dolar, 1991
yılındadan 2001 yılına kadar olan 10 yıllık dönemde bin 350 ton altın ithal ederek 15 milyar dolar parayı yabancı ülkelere ödediği vurgulandı.



AYGÜN: VARLIK İÇİNDE YOKLUK ÇEKİYORUZ”




Raporu değerlendiren ATO Başkanı Sinan Aygün, Türkiye’nin söz konusu altın rezervini değerlendirmesi durumunda önümüzdeki 10 yıl içinde tüm sıkıntılarını aşacağını, kişi başına düşen GSMH’nin 10 bin doların üstüne çıkacağını savundu. Türkiye’deki altın rezervinin son derece verimli ve maliyetler açısından da avantajlı olduğunu kaydeden Aygün, şöyle dedi:



“G.Afrika’da altın çıkarmak için 3 bin 500 metre derinlere inilirken, Türkiye’de 180-300 metrede altın bulunabilmektedir. Diğer yandan G.Afrika’da 1 ons altının üretim maliyeti 280 dolar iken Türkiye 120-130 dolardır. Su var un var helva yapamıyoruz. Diğer yandan kaynak diye çalmadık kapı bırakmıyoruz. Varlık içinde yokluk çekiyoruz..”

ALEMDAROĞLU ŞAŞKINA DÖNDÜ

Şubat 29, 2004

Almanya’nın Essen şehrinde Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı tarafından düzenlenen konferansa katılan Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, sayıları yüzü aşkın bir grubun protestosuyla karşılaştı. Bölgedeki çeşitli kültür derneklerini temsilen TAM’a gelen protestocu grup; yer olmadığı gerekçesiyle konferans salonundan çıkarılınca, kapıda gösteri yaptı.

hâlâ rektör olması utanç verici
Burada bir basın açıklaması yapan grup; “ABD’de yazılmış kitabı alıp kendi yazmış gibi yayınlayarak bilim hırsızlığı yapan ve yasakçı yaklaşımlarıyla binlerce öğrenciyi mağdur eden bu şahsın, hâlâ İÜ’nün rektörü olması utanç vericidir” dediler.

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, bilim hırsızlığı yaptığı gerekçesiyle protesto edildi.
Almanya’nın Essen şehrinde Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı (TAM) tarafından düzenlenen “AB Üyeliği Sürecinde Türkiye ve Üniversitelerin Konumu” başlıklı konferansa katılan Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, çeşitli kültür dernekleri temsilcileri tarafından “Yasakçı, Bilim Hırsızı, General” ve “Üniversiteleri kışlaya, ilimi hırsızlığa çevirdin. Defol Alemdaroğlu” dövizleri ile protesto edildi.
Alemdaroğlu, Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı’na girişinde, sayıları yüzü aşkın bir grubun protestosuyla karşılaştı. Bölgedeki çeşitli kültür derneklerini temsilen TAM’a gelen protestocu grup; yer olmadığı gerekçesiyle konferans salonundan çıkarılınca, TAM’ın kapısında toplandı.
Burada bir basın açıklaması yapan grup; “ABD’de yazılmış Laparoskopide Yeni Metotlar (New Development in Laparoscopy) adlı kitabı alıp kendi yazmış gibi adına yayınlayarak bilim hırsızlığı yapan ve yasakçı yaklaşımlarıyla üniversitelerde binlerce öğrenciyi mağdur ederek eğitimden alıkoyan, bu şahsın hâlâ Türkiye’nin en büyük üniversitelerinden biri olan İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü olması çok utanç vericidir. Bilime, insana ve özgürlüğe duyarlı her insanın yapması gerekeni yapıyoruz, tepkimizi seslendirmek için buradayız” dediler.

10 bin öğretmen 15 dakikada atandı

Şubat 29, 2004

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 52 branşta 10 bin öğretmen adayının atamasını, internet ortamında kurayla yaptı. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Başöğretmen Salonu’nda düzenlenen törende yaptığı konuşmada, kadroların öğretmen ihtiyacına göre belirlendiğini belirterek, “Seçim yatırımı ile zerre kadar ilgisi yoktur” dedi. 2004 Bütçe Kanunu çerçevesinde 40 bin kişilik kadronun 24 bin 600′ünün eğitime tahsis edildiğini bildiren Çelik, bu kapsamda, 18 bin öğretmen adayının atamasının yapılacağını kaydetti. Bakan Çelik, “Bunun 10 binini şimdi, 8 bininin atamalarını ise Temmuz ayında gerçekleştireceğiz. Bu kadroların 6 bin 600′ü üniversitelerde kullanılacak. Bu da hükümetin eğitim ve öğretime verdiği önemi göstermektedir” diye konuştu.

‘Atamada ihtiyaçlar esas alındı’

Geçmiş yıllarda öğretmen atamalarının “çileye” dönüştüğünü ifade eden Çelik, “Bunlar artık tarihe karıştı. Önceden başvurular 3.5 ay sürüyordu. Bugün 20 günde ve sıfır hata ile müracaatlar yapılıyor. Düzeltme için hiçbir aday kapımızı çalmadı” dedi. Bakan Çelik, kadroların bölgelerdeki ihtiyaçlara göre belirlendiğini vurgulayarak, şunları kaydetti: “Kadroların seçim yatırımı ile zerre kadar ilgisi yoktur. Onbinlerce gencimizin iş ve öğretmen açığımızı kapatmak bizim görevimizdir. Tamamen ihtiyaçlar esas alınmıştır. Doğu ve Güneydoğu bölgemizde öğretmen açığımız çok fazladır. Bu yüzden 7 bin 500 öğretmenimiz bu bölgelerde görevlendirilecek. Temmuz’da da 8 bin öğretmen adayının ataması yapılacak.”

Sonuçlar bakanlığın web sitesinde yayınlandı

Çelik, atamalar için 19 bin 576 adayın müracaat ettiğini ve yüzde 2′lik açıktan atama kadroları bulunduğunu belirterek, bu kadrolar için de 1079 kişinin başvurduğunu bildirdi. Her iki kişiden birinin atamasının yapılacağını ifade eden Bakan Çelik, öğretmen adaylarına “Atanamazsanız bu dünyanın sonu değil”, atanacaklara ise “Şartlar zor olsa bile üstesinden başarıyla geleceklerine inanıyorum” diye seslendi. Bakan Çelik, konuşmasının ardından internet ortamında bilgisayar butonuna basarak, kura çekimini başlattı. 10 bin öğretmen adayının kura çekimleri 15 dakikada tamamlandı. Bu arada salonda kura çekimini izleyen adaylar ve aileleri heyecanlı dakikalar yaşadılar. Öğretmen adayları bakanlığın “www.meb.gov.tr” adresinden atanıp atanamadıklarını öğrenebilecekler. Ayrıca, 1 Mart Pazartesi günü kimlerin hangi puanla nereye atandıkları detaylı olarak web sitesinden adaylara duyurulacak. E-Posta adresi veren 6 bin 200 kişiye de durumları yazılı olarak bildirilecek.

Türkmenlerden zincirli protesto

Şubat 29, 2004

Irak’ın başkenti Bağdat’ta 100 kadar Türkmen, geçici anayasada Irak’taki azınlıklardan biri olarak tanınmaları için gösteri yaptı. Irak Geçici Konseyi tarafından hazırlanan anayasada haklarının verilmediğinden yakınan Türkmenler, El Şevaf bölgesindeki eski başkanlık sarayı önünde protesto gösterisi düzenledi. Gösteride 30 Türkmen kendilerini zincire vurdu ve koli bantlarıyla bağladı. Türkmenler, hazırlanan geçici anayasada bir ulusal azınlık olarak resmen tanınmayı istediklerini dile getirdi. Türkmenler önceki gün açlık grevine başlamıştı. Bağdat’ın merkezindeki koalisyon geçici yönetimi merkezi dışındaki 10 kadar çadırda toplanan eylemciler arasında birkaç kadınla yazar ve öğrenciler bulunuyor. Kampın önündeki bir pankartta, ”Haklarımızı reddedenleri öldürmek için bugün bir kalem ve grev, yarın kalaşnikof” ifadesi yer aldı. 92 kişiden oluşan grup, açlık grevini hakları tanınana kadar sürdürecek.

YÖK’ten fişleme talimatı

Şubat 29, 2004

ZEKERİYA GÜLÜN, İSTANBUL
Yüksek Öğretim Kurumu’nun tüm Türkiye’deki üniversitelere gönderdiği bir yazıyla, üniversite yöneticilerinden, ‘istihbarat faaliyetleri’ne gereken önemi vermelerini istediği ortaya çıktı. Bu tür yazıların her yıl tekrarlandığı da bildiriliyor.

Ne tür istihbarat faaliyetlerinde bulunulacağını açıklamayan yazı, “Üniversite yöneticileri, kendi öğrencilerine ve öğretim üyelerine karşı mı istihbarat faaliyeti yürütecek? Milli İstihbarat Teşkilatı ya da bir başka istihbarat kurumu, YÖK’ten yardım istemiş midir?” sorularını akıllara getiriyor.

17 Aralık 2003 tarih ve 333-26256 sayılı YÖK Başkan Vekili Bener Cordan imzasıyla gönderilen yazıda, Ocak 2004′ten itibaren 12 ay boyunca üniversitelerde yürütülecek faaliyetler maddeler halinde sıralanıyor. Mart ve Ağustos aylarını, sadece istihbarat faaliyetlerine ayıran yazıyı değerlendiren öğretim üyeleri, “YÖK, üniversite yöneticilerini ‘istihbaratçı’ mı zannediyor, yoksa ‘ispiyoncu’ yerine mi koyuyor?” diye soruyor.

Üniversite yöneticileri ispiyoncu mu?

Yazıda, üniversitelerde kimlerin ya da hangi devletlerin ne tür istihbarat faaliyetinde bulunduğuna ise yer verilmiyor. ‘Yükseköğretim gençliğinin çok iyi bir şekilde yetiştirilmesi’ amacıyla yayınlandığı ifade edilen yazıda üniversite yöneticilerinden, yapılan ve yapılacak faaliyet sonuçlarını dökümanlarıyla birlikte YÖK Başkanlığı’na bildirmeleri de isteniyor. Yazı, üniversitelerde, ‘Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’ ve ‘İçişleri Bakanlığı’ ile koordineli halde yürütülecek faaliyetleri de belirliyor. Yazıda belirtilen aylık faaliyetler arasında, öğrencilere ‘Dinimizin çağdaş yönleri’ hakkında devamlı telkinlerde bulunulması gereğine de yer verilmesi dikkat çekiyor. Dinimizin çağdaş ve çağdaş olmayan yönlerinin neler olduğundan bahsetmeyen yazıda bu faaliyetler gerçekleştirilirken, ilahiyatçılardan ya da Diyanet İşleri Başkanlığı uzmanlarından yardım istenip istenmeyeceğine dair her hangi bir ifade ise bulunmuyor.

Ders müfredatı dışında ideolojik amaçlarına uygun ders veren öğretim elemanları varsa haklarında gereken yasal işlemin yapılması’nı dile getiren yazıda, ‘ideolojik amaçlı ders verme’nin tanımı yapılmıyor. Bu ise, bazı üniversite yöneticilerinin, sorun yaşadıkları öğretim üyelerine ceza vermek için bu ifadeyi bahane olarak kullanabilecekleri yorumlarına neden oluyor.



Faaliyet listesinde ilginç emirler…

Yazıda sıralanan aylık faaliyetlerin bazıları şunlar: Şubat ayı madde 2: …Dinimizin çağdaş yönleri, iyi ahlak, adet, gelenek ve görenekler gibi konularda öğrencilere devamlı telkinde bulunulacak panel, forum ve konferanslar düzenlenmesi. Mart ve Ağustos ayı sadece, ‘Yükseköğretim yönetimleri tarafından istihbarat faaliyetlerine gereken önemin verilmesi’ isteğine ayrılmış. Temmuz ayı madde 5: ‘Üniversite ve fakülte yönetimlerinin öğrenci olayları arkasından bu olayları kınayıcı açıklamada bulunmaları’ isteniyor. ‘Öğrenci olayları’yla neyin kastedildiğinin belirtilmemesi, ‘Öğrencilerin hiçbir konuda protesto hakkını kullanmaması mı isteniyor’ kuşkusunu doğuruyor. Eylül ayı madde 5: Öğrencilere, ‘Öğrenci-polis ve devletin ayrı saflarda değil birlikte oldukları inancının aşılanması’ isteniyor. Bu maddeyi değerlendiren bir öğretim üyesi, “Bazı öğrenciler, protesto haklarını kullanmak istediklerinde, bazı polislerin kendilerini jopladığını hatırlayacak. O zaman, bu maddenin gereğini anlatmak zorlaşacaktır” uyarısında bulunuyor. Eylül ayı madde 9: …Cumhuriyet olmasaydı neler olabileceğinin çeşitli yayın, seminer, konferans vb araçlarla öğrencilere anlatılmasına devam edilmesi.

Peres: “İsrail Tehlikede”

Şubat 27, 2004

İsrail işgal devletinin eski başbakanlarından ve hâlen İşçi Partisi’nin genel başkanlığını yapan yaşlı politikacı Şimon Peres, İsrail’in geleceğinin tehlikede olduğunu dile getirdi. Peres, Aksa İntifadası’nın dört yıla yakın süredir kesintisiz sürmesinin İsrail’i ciddi tehlikelerle karşı karşıya getirdiğini vurguladı ve bu devletin yahudi kimliğinin de tehdit altında olduğunu ifade etti. İsrail radyosunun dün akşam yayınladığı açıklamada Peres: “Beni şu veya bu hükümet, hükümetteki makamlar ilgilendirmiyor, ama İsrail’in geleceği ilgilendiriyor… Ben bu devletin geleceğini tehlikede görüyorum. Yahudi devleti İsrail’in ayakta kalabilmesi için başka yollar denememiz gerektiğini düşünüyorum. Bu arada, bugün “barışçı” görünmeye ve Şaron’un saldırgan tutumuna karşı çıktığını ifade etmeye çalışan Şimon Peres’in İsrail’in nükleer silahlanma programının fikir babası ve yönlendiricisi olduğunu hatırlatalım.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

İşgalcilere Karşı Eylemler Sürüyor

Şubat 27, 2004

İşgalci siyonistlerin bütün saldırgan tutumlarına rağmen Filistinlilerin direniş eylemleri devam ediyor. Gazze’de mücahitler Nefiye Dekalim yahudi yerleşim merkezinde bulunan işgalci tanklarına yönelik olarak tanksavar füzeleri fırlattılar. İşgal devleti eylemi doğruladı ve atılan füzelerin yahudi yerleşim merkezindeki bir evde maddi hasara sebep olduğunu bildirdi. Öte yandan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne bağlı askeri organlardan Şehit İsmail Ebu Kamsan Birliği Gazze’nin doğusunda işgal güçlerine ait askeri araçlara karşı bomba patlatılması eylemini üstlendi. Yapılan açıklamada eylemin dün (26 Şubat Perşembe) akşam saatlerinde düzenlendiği ve önceden yerleştirilen bombanın patlatılması suretiyle işgalcilere önemli zarar verdirildiği bildirildi. Açıklamada: “Siyonist düşmanın tehditleri bizi korkutamaz. Biz, Allah’ın izniyle, düşman toprağımızdan yenilmiş, zillete uğramış bir şekilde çekilinceye kadar çarpışmayı ve direnişi sürdürmekte ısrarlıyız” denildi.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

Ayrım Duvarı Şehitleri Toprağa Verildi

Şubat 27, 2004

İşgalci saldırganların dün, Ramallah’ta ırkçı ayırım duvarına karşı protesto eylemi düzenleyen Filistinlilere silahlı ve bombalı saldırı düzenlemesi sonucu şehit olan iki Filistinli toprağa verildi. Zekeriya Salim ve Muhammed Reyyan isimli iki genç şehidin cenaze merasimine büyük bir kalabalık katıldı. İşgalcilerin dünkü protesto eylemlerine yönelik vahşi saldırılarında 56 kişinin de yaralandığı bildirildi. Yaralananlardan Muhammed Davud Bedvan adlı şahsın bitkisel hayata girdiği ve Ramallah hastanesinde yoğun bakıma alındığı haber verildi.

Irkçı ayırım duvarına karşı Ramallah’ta bugün de protesto eylemi düzenlendi ve işgalciler bugünkü eyleme karşı da gaz bombaları ve lastik mermilerle saldırılar düzenlediler. Verilen bilgilere göre Ramallah’ta insanlık dışı ayırım duvarına karşı bugün iki ayrı protesto yürüyüşü düzenlendi. Bunlardan biri Kibya, diğeri de Bedrus köyünde gerçekleştirildi. Bu iki köyde ikamet eden Filistinliler ırkçı ayırım duvarı için arazilerinin tahrip edilmesini protesto amacıyla yürüyüş düzenlediler.

İşgal devletinin Batı Yaka bölgesinde Filistinlilerin toprakları üzerine inşa ettiği ırkçı ayırım duvarına karşı eylemlerin ve tepkilerin önümüzdeki günlerde de devam edeceği bildirildi.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

İsrail’in “Gazze Planı”na Red

Şubat 27, 2004

İsrail işgal devletinin kendi işgal güçlerini Gazze’den çekmesinin ve buradaki yerleşim merkezlerini boşaltmasının ardından buranın 1967 işgali öncesinde olduğu gibi Mısır hakimiyetine geçirilmesi planı gerek Filistinliler ve gerekse Mısır yönetimi tarafından reddedildi. Mısır cumhurbaşkanı Hüsni Mübarek 26 Şubat 2004′te yaptığı açıklamada İsrail’in bu planının kabul edilebilir nitelikte olmadığını ifade etti. İsrail gazetelerinden Ha Aretz 24 Şubat 2004 tarihli sayısında yayınladığı haberinde MOSSAD başkanı General Mair Dajan’ın Mısır’a gizli bir ziyaret gerçekleştirerek Gazze’nin geleceğiyle ilgili görüşmeler yaptığını ve bu bölgenin 1967 öncesindeki statüsüne dönmesi önerisini gündeme getirdiğini yazmıştı.

İşgal devletinin bu önerisi Mısır tarafından kabul görmediği gibi Filistinlilerin de tepkisine yol açtı. HAMAS’ın ileri gelenlerinden Said Sayyam, böyle bir planın Filistin halkı tarafından kesinlikle kabul görmeyeceğini ve bir çözüm önerisi değil sinsi bir komplo olduğunu dile getirdi.

İşgal yönetiminin önerisine Filistin özerk yönetimi de karşı çıktı. Özerk yönetimden konuyla ilgili olarak Şehir İşleri bakanı Cemil et-Tarifi bir açıklama yaptı. et-Tarifi, özerk yönetimin bu öneriyi kesinlikle reddettiğini, Mısır’ın da böyle bir şeyi kabul etmesinin söz konusu olamayacağını vurguladı. et-Tarifi: “Biz İsrail’in Kudüs dahil bütün Filistin topraklarından çekilmesini istiyoruz, ancak Filistin vatanının şuraya buraya paylaştırılmasına taraftar değiliz” dedi.

İslami Cihad Hareketi’nin ileri gelenlerinden Nafiz Azzam da Filistinlilerin kendi yönetimlerinin olmaması için işgalcilerin böyle planlar geliştirdiklerini, ancak Gazze’nin Filistin’in bir parçası olduğunu Mısır’ın da burayı yönetimine almayı kabul etmeyeceğini dile getirdi.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

İsrail Basınından Şaron’a Tenkit

Şubat 26, 2004

İsrail’in tanınmış gazetelerinden Yediot Aharanoot, İsrail ordusunun var gücüyle seferber edilmesine rağmen Tel Aviv hükümetinin Filistin direnişinin önüne geçemediğini ve İsraillilerin artık ölümle burun buruna yaşamanın yol açtığı psikolojik hava içinde hayatlarını sürdürdüklerini dile getirdi. Gazete, üç buçuk yıldan beridir devam eden Aksa İntifadası karşısında iktidardaki hükümetlerin hiçbir şey yapamadığını itiraf etmekten başka bir çıkış yolu olmadığını ifade etti.

Öte yandan Ha Aretz gazetesi yazarlarından Dani Rubenştayn, Şaron’un Gazze’deki yahudi yerleşim merkezlerini boşaltma kararı alması karşısında Filistinlilerin isteklerini kabul ettirmiş olma duygusunu yaşadıklarını dile getirdi. Adı geçen yazar, Filistinlilerin, İsrail’in bu girişimi karşısında herhangi bir şey vermeyi kabul etmek istemediklerine ve bu konuda pazarlığa da yanaşmadıklarına dikkat çekerek, bu durumun onların kendilerini başarılı hissetmelerinden ileri geldiğini yazdı.

Bu arada İsrail’in genel güvenlik ve iç istihbarat teşkilatı ŞABAK, İsrail’in Aksa İntifadası’nın başlangıcından buyana verdiği kayıplar hakkında bilgi verdi. Adı geçen teşkilatın başkanı Avi Dichter’in yaptığı açıklamaya göre İsrail’in Aksa İntifadası’nın başlangıcından buyana can kaybı 932′yi bulurken yaralı sayısı 5280′e ulaştı. Dichter, İsraillilerden ölenlerin % 56’sının şehadet eylemlerinde hayatlarını kaybettiğini bildirdi. Açıklamaya göre HAMAS’ın askeri kanadı Aksa İntifadası’nın başlangıcından buyana İsrail hedeflerine 210 adet Kassam füzesi fırlattı. İşgal devletinin askeri kayıplarını genellikle gizlediği ve çoğunlukla sivil kayıplarını öne çıkardığı dikkate alınırsa gerçek kayıplarının verilen rakamlardan fazla olduğunu söylemek mümkündür.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

Ayrım Duvarı Can Alıyor

Şubat 26, 2004

Filistinlilerin, işgalci saldırganların Batı Yaka bölgesine inşa ettikleri ırkçı ayırım duvarını protesto etmelerine karşı siyonistlerin silahlı saldırı düzenlemeleri üzerine iki Filistinli genç şehit olurken 30 kişi de yaralandı. Irkçı ayırım duvarına karşı Batı Yaka’nın Ramallah şehrinin güneyinde protesto eylemlerinin sabahın erken saatlerinde başladığı ve işgalci siyonistlerin geniş çaplı saldırı başlatmak amacıyla bölgeye askeri yığın yaptıkları sonra da silahlı saldırıya geçtikleri bildirildi. Vahşi saldırıda yaralananların kaldırıldığı hastane kaynaklarından verilen bilgilere göre iki Filistinli genç şehit olurken, 30 Filistinli de yaralandı. Şehit olan gençlerin 30 yaşındaki Zekeriya Mahmud Iyd ile 24 yaşındaki Muhammed Fadl Haşim Reyyan olduğu bildirildi. Yaralananlardan da 6’sının durumunun ağır olduğu bildirildi. Siyonist işgal devletinin duvar inşasına karşı protestolar hafta başından beridir devam ediyor. İşgal güçleri protesto eylemlerine karşı daha önce de silahlı ve bombalı saldırılar düzenleyerek bir kişinin hayatını kaybetmesine birçok kişinin da yaralanmasına sebep olmuşlardı.

Verilen bilgilere göre işgal devleti ırkçı ayırım duvarını inşa gerekçesiyle bölgede binlerce dönüm tarım arazisine zarar veriyor. Duvarın bitirilmesi durumunda ise buralardaki köyler ve yerleşim birimleri dünyayla irtibatları kesilmiş, her taraftan kuşatmaya alınmış kantonlar ve gettolar haline gelecek.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

Her Şeye Rağmen Direniş

Şubat 26, 2004

İsrail işgal devletinin bütün saldırgan tutumuna rağmen Filistinlilerin direniş eylemleri sürüyor. 26 Şubat Çarşamba sabahı Beyti Hanun bölgesinde yani Erez sınır kapısı yakınında el-Fetih’in askeri kanadı el-Aksa Şehitleri Birlikleri’ne mensup Eşref Zakkut ve Eymen Sahvil adlı iki mücahidin işgalci askerleri pusuya düşürerek üzerlerine el bombaları atmaları ve otomatik silahlarla ateş etmeleri sonucu çıkan çatışmada işgalci askerlerden biri öldürüldü, ikisi de yaralandı. Çatışmada adı geçen iki mücahit de şehit oldu. Bu olaydan kısa bir süre sonra da HAMAS’ın askeri kanadı İzzettin Kassam Birlikleri’ne mensup mücahitler, Gazze’nin güneyinde işgalcilerin askeri komuta merkezine füze fırlattılar. Saldırı işgal devleti tarafından doğrulanarak, iki adet havan roketinin Goş Katif yahudi yerleşim merkezi tarafına düştüğü bildirildi, ancak kayıp hakkında herhangi bir bilgi verilmedi. İzzettin Kassam mücahitleri ayrıca Gazze şehrinin doğusunda bulunan bazı yahudi yerleşim merkezlerine de füze ve havan topu fırlattılar. Son iki gün içinde işgal güçlerini hedef alan daha başka eylemler de gerçekleştirildi.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

Ahmed Yasin: “Çözüm Duvar Değil İşgale Son Vermektir”

Şubat 25, 2004

Filistin İslami Direniş Hareketi’nin kurucusu ve manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin, işgal devletinin duvar inşa ederek Filistin’deki direnişçilerin eylemlerinin önüne geçemeyeceğini, ancak işgale son verilmesi durumunda şehadet eylemlerine son verilebileceğini dolayısıyla çözümün duvarda değil işgale son verilmesinde olduğunu vurguladı. Ahmed Yasin: “Eğer Filistin halkı kendi toprağında, kendi yurdunda ve mukaddes değerleriyle birlikte özgür yaşamaya başlarsa o zaman bu eylemler ve işgale karşı direniş sona erer. Ama eğer işgal devleti duvar yoluyla bu eylemleri durdurabileceğini ve Filistin cihadını önleyebileceğini sanıyorsa yanılıyor” dedi. Şeyh Yasin, bu duvarın, inşası için yapılan harcamalar kadar bile değer ifade etmeyeceğini ve Filistinlilerin amaçlarına ulaşmalarına engel olamayacağını dile getirdi. Şeyh Yasin uluslararası toplumdan da bu duvara karşı açık tavır koymasını ve işgal devletine engel olmak için baskıları artırmasını istedi.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

HAMAS: “Duvar İsrail’i Koruyamayacak”

Şubat 24, 2004

İsrail’in Filistin’in Batı Yaka bölgesine duvar inşa etmesini protesto amacıyla ilan edilen “Ayırım Duvarına Karşı Ulusal Gün” münasebetiyle HAMAS tarafından yayınlanan bildiride bu duvarın işgal devletini Filistin direnişine karşı koruyamayacağı vurgulandı. Bildiride uluslararası toplumun ve kuruluşların bu duvara karşı açık ve etkin tavır koyması, herhangi bir yasal dayanağının olmadığını vurgulaması istendi. Bildiride Filistin halkının siyonist işgale karşı haklı ve meşru bir mücadele verdiği, dünyanın bu halkın üzerindeki zulmün kalkması için aktif rol oynaması gerektiği ifade edildi. Bildiride ayrıca tek saf halindeki Filistin halkının işgale ve ırkçı duvara karşı mücadele eden direnişe destek verdiği, Allah’ın izniyle bu duvarın mutlaka yıkılacağı, siyonist işgalin sonuçta bu halkın topraklarından ve kutsal varlıklarından elini çekmek zorunda kalacağı, işgalcileri buna zorlamanın Filistin halkının meşru ve doğal hakkı olduğu, özgürlüğüne kavuşması, toprağını kurtarması ve gasp edilmiş haklarını geri alabilmesi için buna mecbur olduğu vurgulandı.



Kaynak:www.vahdet.com.tr

Şehadet Eylemi İşgalcilerin Gözlerini Korkuttu

Şubat 23, 2004

Dün (22 Şubat 2004 Pazar günü) Kudüs’te gerçekleştirilen ve İsrail kaynaklarının verdiği bilgilere göre işgalcilerden sekiz kişinin ölümüne 60 kişinin de yaralanmasına sebep olan şehadet eylemi Filistin topraklarına dünyanın değişik yörelerinden getirtilip yerleştirilen yahudi göçmenlerin gözlerini korkuttu. Özerk yönetimin başkanı Yasir Arafat’ın liderliğindeki el-Fetih örgütünün askeri kanadı durumundaki el-Aksa Şehitleri Birlikleri tarafından üstlenilen Kudüs eylemi üzerine, Kudüs’teki yahudi yerleşimciler güvenlik sorunlarını ve can endişelerini yeniden gündeme getirme ihtiyacı duydular. Verilen bilgilere göre son Kudüs eylemi Filistin topraklarına ve özellikle de Kudüs’e yerleştirilen yerleşimcilerin tersine göç konusunu biraz daha ciddi bir şekilde gündemlerine almalarına sebep oldu.

İsrail’in Maariv gazetesinin yayınladığı bir haberde göre Kudüs’teki yerleşimcilerin tersine göçü artık ciddi ciddi düşünmeye başladıkları ve karşı karşıya oldukları psikolojik durumun onları böyle bir düşünceye sevk ettiği dile getirildi. Konuyla ilgili haberde bazı yerleşimcilerin açıklamalarına yer verildi. Afagel ben Hamin adlı bir bayan yerleşimci şöyle diyor: “Bu sabah kardeşimin Kudüs eyleminde ağır yaralandığını duydum. Bunun üzerine hemen zihnimi kurcaladım ve kız kardeşim Mikal’in bir yıl önce yine Kudüs’te benzer bir eylemde hayatını kaybettiğini hatırladım. Artık kendimi, bilincimi kaybediyor ve aklımı kaçırıyor gibi hissetmeye başladım. Hemen telefona sarılıp kardeşimin hangi hastanede olduğunu ve henüz hayatta mı olduğunu yoksa son nefeslerini mi verdiğini öğrenmek için hastanelere telefon ettim. Çok zor dakikalar yaşadım. Daha sonra kardeşimin hayatta olduğunu kesin öğrenince bu şehirde yaşamın artık imkansız hale geldiğine kanaat ettim.”

Eylem gerçekleştirilen otobüste iki çocuğu bulunan Roti Montiliyev adlı bir bayan yerleşimci de şöyle diyor: “İster İsrail’de iste dışında olsun bir başka yerde yaşamak için bu şehri terk edeceğim. Şunu çok rahat bir şekilde söylüyorum ki eğer Filistinlilerin ferdi eylemlerine son verilemezse bir süre sonra burada, bu kutsal şehirde bir tek yahudi kalmayacak.”

Maariv gazetesi 29 Mayıs 2003 tarihli sayısında yayınladığı bir haberinde de Kudüs’ten dışarıya tersine göçün, yahudilerin dışarıdan Kudüs’e göçlerinden daha fazla olduğunu son iki yılda dışarıdan Kudüs’e 19.220 yerleşimcinin göç etmesine rağmen Kudüs’ten dışarıya 23.500 yerleşimcinin göç ettiğini vurgulamıştı.

Maariv gazetesi son Kudüs eyleminden sonra, daha önce Kudüs’ü terk etmiş bazı yahudi yerleşimcilerle de görüşerek fikirlerini almış. Bunlardan Mikal Bingasi, yerleşimcilerin Kudüs’ü terk etmelerinin en önemli sebebinin Filistinlilerin gerçekleştirdiği eylemler ve Filistinlilerle İsrail arasındaki çatışmalar olduğunu vurguluyor. İsmini açıklamayan bir bayan doktor da Kudüs’ü çok sevdiğini, bu şehrin taşıdığı uygarlık izlerine hayran olduğunu dile getirdikten sonra şöyle diyor: “Ama aynı cadde üzerindeki komşumu ziyaret etmek için evimden çıktığımda tekrar evime dönebileceğimden şüphe etmeye başladım. Bunun üzerine şehri terk ettim. Bu öyle bir şey ki bu duyguyla birlikte hayatı doğal şartlarıyla sürdürmek mümkün değil.”

Öte yandan İsrail medyasının yerleşimciler üzerindeki psikolojik tesirlerinden dolayı Filistinlilerin eylemlerinde ölenlerin ve yaralananların gerçek sayılarını gizlediği dile getirildi. Mısır’ın Ayn-i Şems Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan ve İsrail konusunda uzman olan Muhammed Abud, İsrail medyasının olumsuz psikolojik tesirleri sebebiyle Filistinlilerin eylemlerinde ölenlerin ve yaralananların gerçek sayılarını gizli tuttuğunu, hatta yine aynı sebepten dolayı bazen ölenlerin isimlerini yayınlamaktan bile çekindiğini vurguladı. Abud, Kudüs’te yaşayan yerleşimcilerin en dindar yahudiler olmalarına rağmen dindarlıklarının kendilerini Filistinlilerin eylemlerinden korumak için büyüye ve fala başvurmaktan ve faldan çıkacak sonuçlara göre hareket etmekten alıkoyamadığını dile getirdi.

Kaynak:www.vahdet.com.tr

BİR YORUM /  M. Ahmet VAROL



İsrail işgal devletinin medya organlarının tanınmışlarından olan Maariv gazetesinin yayınladığı haberde öne çıkan iki husus var. Birincisi: Filistinlilerin eylemlerinden dolayı yerleşimcilerin yaşadığı psikolojik durum. İkincisi ise Kudüs şehrine yerleştirilen yahudi yerleşimcilerin tersine göçü ve işgal devletinin bütün zorlamalarına rağmen yerleşimcilerin bu şehri hızla terk etmeleri. Biz de bu iki konuyla ilgili bazı hususlara parmak basmak istiyoruz.

Birinci olarak: Siyonistlerin Filistin toprakları üzerindeki varlığı gayri meşru bir işgaldir. Bunun işgal olduğunu tarihi gerçekler gözler önüne sermektedir. Böyle olmasına rağmen işgalciler her gün o yurdun, o toprakların asıl sahiplerine sürekli saldırılar düzenliyorlar. Evlere baskınlar düzenliyorlar. İnsanların evlerini başlarına yıkıyorlar. ABD emperyalizminin kendilerine ikram ettiği teknolojiyi kullanarak havadan üzerlerine bombalar ve füzeler yağdırıyorlar. Bu yüzden Filistinliler kendi öz yurtlarında işgalcilerin saldırgan tutumları sebebiyle sürekli ölümle burun buruna yaşıyorlar. Bir bakıma kelle koltukta dolaşıyorlar. Bu şartlara ve kendilerine muhtelif yerlerde daha rahat hayat şartlarının vaadedilmesine rağmen onlar kendi öz yurtlarındaki varlıklarını korumakta ısrar ediyor, bu varlıklarını sürdürmenin kendilerine yüklediği bedele de katlanıyorlar. Böyle olması onların o vatan üzerindeki haklarından taviz vermeme konusundaki ısrarlarından, vatanı kendi hayatlarından daha önemli ve kutsal bilmelerinden ileri gelmektedir.

İkinci olarak: Filistinlilerin eylemleri sebebiyle işgalci yerleşimcilerin maruz kaldıkları psikolojik sorunlar gündeme geliyor. Ama işgalcilerin saldırıları yüzünden Filistinlilerin daha fazla ve rutin hale gelen bir şiddete maruz kaldıklarını, dolayısıyla aynı psikolojik sorunları onların da yaşayabileceklerini kimse düşünmek bile istemiyor. Üstelik siyonistler söz konusu problemlere işgalci olduklarından dolayı maruz kalıyorlar, ötekiler ise kutsal bildikleri vatanlarına sahip çıkmalarından dolayı.

Üçüncü olarak: İsrail işgal devleti Filistinlileri Kudüs’ten tahliye etmek ve bu şehri tam anlamıyla yahudi şehrine dönüştürmek istiyor. Bu amaçla polis, asker ve sivil yerleşimciler tam bir işbirliği içinde faaliyet yürütüyorlar. Polislerin ve askerlerin gözetimindeki sivil yerleşimcilerin daha birkaç gün önce Mescidi Aksa’nın çok yakınında Filistinlilere ait 16 eve gasp yoluyla el koymaları buna bir örnektir. Yine birkaç gün önce aynı şekilde polisler ve askerler tarafından korunan bir başka yerleşimci terörist grubunun Mescidi Aksa’ya baskın düzenlemesi de dikkat çekici bir gelişmeydi. Fakat bütün bu terörist saldırılara, baskılara ve tasfiye politikalarına rağmen yine Kudüs’ten işgalci siyonistlerin göç etmesinin ve siyonist devletin “yahudileştirme planı”nın tutmamasının sebebi Filistinlilerin direniş konusundaki kararlılığıdır. İşgalcilerin bu kararlılığın, Kudüs yeniden İslami kimliğine kavuşuncaya kadar devam edeceğini bilmeleri gerekir. Bu kararlılık karşısında işgalci saldırganların hesapları hiçbir zaman tutmayacaktır.

Dördüncü olarak: Filistinlilerin eylemleri söz konusu olduğunda işgalcilerin “sivil”likleri gündeme taşınırken, Filistinlilere karşı şiddette kendini gösteren sivil - asker işbirliği hep gözlerden uzak tutuluyor. Filistin topraklarındaki siyonist varlığın bir işgal olduğu ve bu işgale ortak olmanın bir şekilde suça ortak olmak anlamına geldiği, Filistinlilerin hedeflerinin de birilerinin hayatlarına değil kendi kutsal topraklarındaki işgale son vermek olduğunu, kendilerine karşı en modern askeri teknolojiyi, füzeleri, toplu imha silahlarını kullanan işgalci siyonistlere karşı kullanabilecekleri bedenlerini yerine göre silah yapmak zorunda kalmalarının sorumluluğunun da işgalcilere ve işgale bir şekilde ortak olanlara ait olduğu gerçeği tartışma konusu bile yapılmıyor.

Beşinci olarak: İşgalci siyonistler, sürekli kendilerini haklı çıkarmak ve bilhassa İslam aleminde Filistinliler aleyhine bir anti propaganda malzemesi üretmek amacıyla Filistinlilerin kendi topraklarını kendi elleriyle sattıkları iddiasına başvurdu. Gerçi tarih onların iddialarını yalanlamakta ve satanların Filistinliler değil, yüksek vergi kanunlarını kullanarak Filistinlilerin arazilerini istimlak eden işgalci İngilizler ile onlarla işbirliği içindeki birtakım emlakçiler olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu tarihi yalanın tesirinde kalarak Filistin davasına bigane kalmayı tercih edenlerin bugün yaşanan gerçekleri dikkate almaları gerekir. Yahudiler dini birtakım gerekçeleri kullanmalarına ve başlarında kendilerini sıkı sıkıya himaye eden bir devletlerinin olmasına rağmen zorluklar karşısında tersine göçü tercih ederken, Filistinliler her türlü bedeli göze alarak bu kutsal topraklar üzerindeki haklarını korumakta ısrarlı davranıyorlar. Böyle bir kararlılığa sahip ve bu fedakarlığı göze alabilen kitlenin vatanı satma ihanetini asla kabullenemeyeceğini akıl sahibi herkesin düşünmesi gerekir. Eğer ihanet edenler olduysa onların direnenlerle hiçbir ilgileri yoktur. İhanet edenlerin böyle bir direnişin zorluğuna katlanamayacağı da açıktır. Filistin davasına bigane kalanların kendilerinden ihanet edenlere değil, direnenlere destek vermelerinin, onların davalarına sahip çıkmalarının istendiğini düşünmeleri, sorumluluğu üstlerinden atmak için siyonistlerin tarihi yalanlarına yapışmalarının kendilerine mazeret teşkil etmeyeceğini bilmeleri gerekir.

Alman filozofu Kant Müslüman mıydı?

Şubat 21, 2004





Eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilen Alman filozofu Kant’ın, Almanya’daki ilim müzesinde bulunan doktora diplomasının üzerindeki besmele herkesi şaşırtıyor. Felsefe tarihçileri, Kant’ın İslam’dan etkinlendiğini belirtiyor.



1804 yılında vefat eden Avrupa’nın en büyük filozoflarından Immanuel Kant’ın doktora diplamasının üstüne kendi el yazısıyla yazdığı belirtilen besmele, Kant acaba İslam’dan etkilendi mi sorusunu gündeme getirdi. Üzerinde besmele bulunan diploma, Alman ilim müzesinde bulunuyor. Kant’ın hayat hikayesini yazanlar, onun İslam alimlerinden İmam-ı Gazâli, İbni Rüşd, İbni Sina ve Muhyiddin-i Arabi’nin tesirinde kaldığını ifade ediyorlar. Uzmanlar, Kant’ın kütüphanesinde Müslüman alimlerin bir çok eserinin de bulunduğunun altını çiziyorlar.

Kant 1724 yılında Prusya’nın Köngsberg şehrinde doğdu. Annesi Pietist idi. Yani ‘dua etme’ ve ‘inanma’ konusunda sıkı ilkelere bağlı bir mezhebin üyesiydi. Annesinin gece gündüz dine gömülmüş olması Immanuel’de, onu ömrü boyunca kiliseden uzak tutacak bir tepki doğurmuştu. İlk acıyı ise 13 yaşında iken annesini kaybetmesiyle tattı. Ona göre ızdırap çekmeyenler, hayatın esrarını anlayamazdı.

Kant 1770′de, mantık ve metafizik profesörü oldu. Aynı yıl “Duyular ve Kavranabilir Alemin Şekil ve Esasları” adlı eserini, 1781′de ise “Saf Aklın Tenkidi”ni tamamladı.

Öte yandan, Alman Puriten’liğinin kasvetli izini, ömrünün sonuna kadar korumuş ve yaşlandıkçı annesinin, gönlüne yerleştirdiği inanç esaslarını, hem kendi için, hem de dünya için korumaya çalışmıştır.

80 yaşında ölürken son sözü “Dast ıst gut (Hayırlısı Budur)” olmuştu.

Saatler Kant’a göre ayarlanıyordu

Bu arada Immanuel Kant, kurşuni paltosuyla, elinde baston evinin önünde göründü mü, komşuları saatin tam üç buçuk olduğunu bilirdi. Belli saatlerde gezintilere çıktığı zaman halk onu dostça selamlayıp saatlerini ona göre ayarlardı.

Kitaplarında genelde metafizik, din ve ahlak konularını işleyen Kant’ın din üzerine bir çok araştırma yaptığı da belirtiliyor. Kant’ın özellikle Müslüman mantık ve felsefe alimlerinin kitaplarındaki “heyulani akıl”, “bilfiil akıl”, “Fa’al akıl” ve “el-akl el-müstefad” gibi tartışmalardan çok etkilendiği gözlemleniyor.

“İsa Tanrı ülkesini yeryüzüne yaklaştırmıştır. Ama yanlış anlaşılmıştır ve Tanrı’nın ülkesi yerine, rahiplerin ülkesi kurulmuştur içimizde” diye eleştiride bulunan Kant, “Sırf inanışlar ve törenler, dinin bir deneyi olarak ahlâksal mükemmelliğin üstüne çıkmaya kalktı mı, din kaybolmuş demektir” diye de görüşlerini açıklamıştır.

İslam alimleri onları etkiledi

İslam düşüncesi 11. yy’dan itibaren Batı’yı etkiledi. İmam Gazali, İbn Rüşd, Farabi, İbni Sina, İbn Haldun, İbn Tufeyl, İbn Hazm, el-Amidi, el-Bakillani, Cabir İbn Hayyan, Ebubekir er-Razi, Fahreddin er-Razi, Seyyid Şerif Cürcani ve Kadı Abdulcebbar gibi daha bir çok İslam aliminin kitaplarının latinceye çevrilip Avrupa aydınlamasına ve rönesansına büyük etki yaptığı insaflı batılılarca itiraf ediliyor. Bu İslam alimlerinin kitapları uzun zamanlar Fransa, İtalya, İngiltere, İspanya ve Almanya üniversitelerinde ders olarak okutuldu. Batı’nın ünlü filozoflarından Bacon, Descartes, David Humme, Spinoza, Kant ve Hegel’in İslam alimlerinin tesirinde kaldığı da belirtiliyor. Mısır Vakıflar Bakanı Mahmud Hamdi Zakzuk, Almanya’da doktorasını yaptığı sıralarda Dekart’ın kütüphanesine girdiğini ve orada Dekart’ın İmam Gazali ve İbni Rüşd’ün kitaplarına yazdığı haşiyelere ve dipnotlara bizzat şahit olduğunu belirtmişti. Zakzuk, Dekart’ın İslam düşünürlerinden etkilendiğini ortaya koyacak bir doktara tezi hazırlamayı düşündüğünü ancak Alman üniversitesinin buna engel olduğunu ve daha sonra Dekart’ın kütüphanesinden o kitapların bazılarını çıkarıldığını bildirdi. TURAN KIŞLAKÇI İSTANBUL

Şiilerden intifada uyarısı

Şubat 21, 2004





Iraklı Şii lider Sistani, “ABD’nin Irak’taki taktiklerinin uzaması durumunda intifada çağrısında bulunacağım” dedi. Sadr ise, Irak’ın İslam’la yönetilmemesi halinde isyan edeceklerini açıkladı.



Iraklı Şii lider Seyyid Ali es-Sistani (73), ABD askerlerinin, yönetimi Iraklılara devredecekleri 30 Haziran 2004 tarihinden daha uzun süre Irak’ta kalmaları durumunda ”intifada” çağrısı yapacağı uyarısında bulundu. Sistani, Alman Der Spiegel dergisine yaptığı açıklamada, ”ABD’nin Irak’taki taktikleri uzamamalı. Irak halkı nasıl davranacağını biliyor. Bu iş uzarsa intifada çağrısında bulunurum” dedi. Derginin haberinde, ”intifada” için gerekli afişlerin çoktan basıldığı ve ülkenin her yerinde dağıtıma hazır şekilde bekletildiği kaydedildi. Sistani, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra halkın çoğunluğunu oluşturan Şiilerin, ülkenin gelecekteki yönetiminde ağırlıklı rol oynamaları gerektiğini belirterek, tüm dini azınlıkların haklarının da korunacağını söyledi. BM’nin ABD’yi, 30 Haziran 2004 tarihine kadar yönetmekle görevlendirdiğini hatırlatan Sistani, BM’nin, yönetimin Iraklılara devredilişini de kontrol etmesi gerektiğini ifade etti. Irak’ta seçim hazırlıklarının en kısa sürede tamamlanması gerektiğini belirten Sistani, BM’nin, seçimler ile ilgili olarak erteleme olmayacağı konusunda güvence vermesini ve gelecekte Irak’ta hazırlanacak anayasanın temelinde de Şeriat kurallarının esas alınmasını istedi.

Sadr’dan “isyan” tehdidi

ABD liderliğindeki Irak işgaline zaman zaman sert tepki gösteren Şii lider Mukteda Sadr, ülkenin İslami kaidelere göre yönetilmemesi halinde isyan edecekleri tehdidinde bulundu. Sadr’ın Sözcüsü Abbas Er-Rubai, “Şimdilik her ne kadar sakin bir bekleyiş dönemi içinde bulunsak da, düşmanlara karşı saldırma ve isyan etme gücüne sahip olduğumuzu herkese duyuruyoruz ” dedi. Sözcü, açıklamasında, “Şimdiye kadar hemen hemen 1 milyon şehit verdik. 3 milyondan fazla kişi de evini-barkını terketmek zorunda kaldı. Irak halkı, bir CIA çalışanının kendisini dininden koparmaya çalışmasını asla kabul etmeyecektir” ifadelerini kullandı. ABD’nin Irak’taki sivil yöneticisi Paul Bremer, geçen hafta yaptığı açıklamada, Irak’ta tamamen İslam’a dayalı bir anayasayı veto edeceğini ifade etmişti. Bu açıklama, ülkede tepkiyle karşılanmıştı. Şii lider Ayetullah Sistani, Bremer’i halkın hassasiyetlerine müdahale etmemesi konusunda uyarmıştı.

Annan: Seçim olmaz

ABD önderliğindeki koalisyon yönetimi, Irak’ta yönetimi 30 Haziran’da Iraklılara devretmeye hazırlanırken, Şiilerin istediği doğrudan seçimlerin bu tarihten önce yapılmasının mümkün olmadığı belirtiliyor. BM Genel Sekreteri Kofi Annan da önceki akşam Irak’ın Dostları Grubu üyeleriyle yaptığı toplantıda, Irak’ın geleceğine ilişkin görüşlerini dile getirdi ve Irak’ta 30 Haziran’dan önce doğrudan seçimler yapılmasına olanak görmediğini ifade etti.

Sonraki Sayfa »