‘Celadet’ ve ‘sirkat’

Kasım 30, 2003

Medeniyet’ iddiasında, ‘demokratik’ olduğunu söyleyen, Anayasası’nda ‘hukuk devleti’ yazan bir ülkede böyle bir siyasi parti, böyle bir ‘Başbuğ’, böyle işleyen bir cinayet çarkı, bunlar hepsi korkunç şeyler(…) Bu tefrikanın böyle yayımlanabilmesi, böyle konularda ‘toplumsal vicdan’ denen şeyin, büsbütün yok olmadıysa da, nasıl kalın bir nasır kabuğunun altında kaldığını gösteriyor. ‘Milliyetçilik’, uğruna her şeyin yapılabildiği bir şey haline getirildi. Bunu başardık. Oturup adamlarıyla cinayet planlayan kişi karanlık bir partinin karanlık ‘Başbuğu’ olarak kalmadı: Süleyman Demirel’in Milliyetçi Cephe koalisyonlarında yer aldı ve ‘Başbakan Yardımcısı’ oldu(…) ‘Andıç’ rezaletlerini yaşamaktan da geri kalmadık. Kendileri anlattılar, nasıl ‘bilgi’ye müdahale edip çarpıttıklarını ve böyle şeyler yapmanın ‘milli’ görev olduğunu. Onları da bağrımıza bastık.



Yeni ideal üniversitemizin kuruluşunu, başlıca eserinin dünyaca tanınmış bir kitabın serbest çevirisi olduğu bilinen bir ‘profesör’e havale ettik. Bir başka ‘çeviri’ kitap sahibi olduğu için Tabipler Birliği’nden ‘geçici uzaklaştırma’ cezası almış bir başkası da en büyük üniversitemizin rektörü. O da ‘milli’ bir adam. Onun için işin ‘çalıntı’ kısmı önemli değil.



10’uncu yılında demir ağlarla örmüştük anayurdu (Turgut Demirağ da dahil); 80’incide, çete ağlarıyla, Susurluk ağlarıyla, örümcek ağlarıyla örmeyi de başardık. Yetişen kuşaklara örnek olmasını istediğimiz adamlar; kurumların başında, faaliyette. Onların gösterdiği yolda yürüyecek toplumun nerelere ulaşacağını da buyurun siz düşünün.



30/11/2003/MURAT BELGE/RADİKAL



GENC GÖRÜS - http://www.gencgorus.de



 

Soros ve Bush

Kasım 30, 2003

ABD Başkanı Bush, geleneksel Şükran Günü yemeğini Bağdat’ta yiyerek gelecek yılın seçim kampanyasını ikinci kez başlattı. İlkinde, Başkan 1 Mayıs’ta Lincoln uçak gemisinde havacı kıyafetiyle bir konuşma yapmış ve Irak’ta büyük muharebelerin sona erdiğini söylemişti. Aradan geçen aylarda savaşın bitmediği, ancak yeni bir evreye girdiği ortaya çıktı. Bağdat’ın düşmesinden beri ölen Amerikan askerlerinin sayısı savaşta ölenleri geçti. ABD içinde savaşın ülkeye siyasi maliyeti konusunda duyulan kaygılar artıyor. Pek çok gözlemci ABD’nin Irak’ı bu haliyle bırakarak çekip gitmesinden korkuyor. Bush bir yandan bu korkuların yersizliğini kanıtlamak, diğer yandan da popülaritesinin giderek azalmasını önlemek amacıyla bu ani ve sürpriz ziyareti yaptı. Gelecek Kasım’da yapılacak seçimlerde bunun ne denli işe yarayacağını zaman gösterecek.



Dolayısıyla gelecek seçim ABD’nin ne tür bir dünya gücü olması gerektiği sorusuna da cevap verecek. Bu ihtimal Amerikan seçkinleri arasında hayli ateşli bir tartışmayı gündeme getirdi. Bush yönetiminin dış politika tercihlerinin ve üslubunun Amerikan politikası haline gelmesini Amerikan çıkarlarına aykırı bulan önemli merkezler var. Bush’un iç politikada dayandığı grupların ve bunların dünya görüşlerinin ABD’ye toplum ve devlet olarak ağır bir bedel ödeteceğini düşünenlerin sayısı artıyor.



Bush’un en amansız muhalifleri arasında “para sihirbazı” George Soros var. Soros’un gelecek seçimlerde demokratların seçimi kazanmaları için mücadele ettiği biliniyor. Bu mücadele yalnızca yönetimin ele geçirilmesiyle sınırlı değil. Soros’a göre “11 Eylül ABD dış politikasına bir kırılma getirdi”. Bush yönetimi ABD’nin askeri güce dayanarak dünyaya çeki düzen vermesinin ülke çıkarına olduğunu savunurken, Soros “Amerika’nın bugünkü konumuna tam tersine gücünü kötüye kullanmadığı için” geldiğini savunuyor.



30.11.2003/SOLİ ÖZEL/SABAH



GENC GÖRÜS - http://www.gencgorus.de



 

Eksik kalan mesaj

Kasım 30, 2003

GENC GÖRÜS - http://www.gencgorus.de



 



Tezkere reddi sonrası ABD’den gelen ihanet suçlamaları ile aşağılamaların ardından, “asker göndermek isteyip gönderemeyen” tezkerenin kabulüne gelişimizdeki yalpalamanın gölgesinde… Şimdi ABD yönetiminde birilerinin, “kan ve katliam” marifetiyle adeta yola geldiğimizi haykırmalarındaki akbabalığı, çakallığı, sırtlanlığı doğru dürüst tahlil edemiyor(…)



Bir vahşet bahanesiyle, gözlerimizi körleştirmek üzere kafamıza geçirilmek istenen “çuval”la nereye gideceğiz, nerelere sürüklenmek isteneceğiz? Terörün açtığı yara hâlâ kanıyor, hala içimiz, canımız acıyor… Ancak, o leş kargası beyanlardaki koku da üstümüze öyle bir sindi ve…



Bir çift açık cevapla, “Biz sizinle tam aynı şeyleri anlamıyoruz. Ölen masum insanların kardeşliğine inansak da, devlet olarak aynı işgalci, karıştırıcı, aşağılayıcı çizgiyi paylaşmıyoruz” diyemiyoruz ya… Bu da için için kanatıyor; daha kalıcı yaralar açıyor, derin derin. Şöyle bir şiar mı var yoksa; “Terörden korkma, ABD çizgisinden kopmaktan kork!” 30.11.2003/UMUR TALU/SABAH

Müslüman terörist olmaz!

Kasım 30, 2003

İslamcı terörizm”, “Müslüman terörist”. Hayatımıza özellikle 9/11’den sonra daha yoğun biçimde giren bu kavramlar, Ramazanın son haftası İstanbul’da peş peşe gelişen terrorist saldırılarla Ramazan Bayramı’nda her sohbetin birinci maddesi oldu. Müslümanların kendi bayramlarını “İslamcı terörizm”, “Terörist müslüman” tartışmaları ile geçirmesi 9/11 sonrası oluşan yeni uluslararası düzenin etkisiyle yaşadığımız bir ironi olmalı. Yoksa tatlı bayram sohbetlerinin yerini alan ve gündemimizi bütünüyle işgal eden bu müslüman sıfatlı terör/terrorist tanımlamaları İslam’ın kutsallığına gölge düşüremez!



İslam’ın terör üreten bir dinmiş gibi sunulması ile, adına “İslam Dünyası” denilen, hanedanlar, diktatörler, sömürge valileri ya da bizzat dünyada tek hegemon olma peşinde koşanlar tarafından el altından yönetilen; kimi yerde aç, sefil, kimi yerde eğitimsiz, kimi yerde kuşatılmış, kimi yerde mülteci, kimi yerde de sindirilmiş, aşağılanmış, küçük düşürülmüş, aşağılık kompleksi ile yaşayan toplumlar arasında elbette bir ilişki var! Bu ilişkiyi gözardı ederek İslamı terör üreten bir din gibi sunmak gerçek bir kalleşliktir.



Dünya haritasına baktığımızda “İslam Coğrafyası” denilen bölünmüş, parçalanmış, doğal sınırlarından farklı biçimde sömürgeci büyük devletlerin cetvelleri ile birbirinden düz çizgilerle bölünmüş ülkelerin hemen hepsinde savaş var, kıtlık var, yokluk var, kan var, gözyaşı var Ve hemen hemen bütün bu toprakların böyle olmasında “Dış etkiler” en önemli sebep. Böyle bir coğrafyadan “terörist” çıkmasından doğal daha ne olabilir?



Elbette insanları her şeyi, ama her şeyi yaptırabilecek derecede, hatta kendini feda edebilecek derecede motive edebilecek tek mekanizma dindir. Özellik İslam’ın inananlarını bu dünyadan daha çok ölüm ötesindeki hayatı kazanmaya teşvik etmesi, bunun için de “şehadet” gibi ancak hayatını feda ederek elde edilecek bir ünvanı önermesi, batılıların da İslam topraklarında müslümanlara ancak “ölme özgürlüğü” tanıması ile birleşince ortaya “islamcı terör” veya “Müslüman terörist” çıkıyor(…)



“Müslümanlar arasından terörist çıkmaz” demek teorik bir söylem olmakla birlikte daha çok bir temenniyi ve iyi niyeti ifade ediyor. Müslümanlar arasından, hırsız, katil, uyuşturucu satıcısı, fahişe, homoseksüel, kalleş, faşist vs. çıkıyor da neden terörist çıkmasın. Elbette çıkar, onlar “içimizdeki gericiler” ve “içimizdeki beyinsizler”dir, ama onları ortaya çıkaran sebepleri oluşturanın İslam dini olduğunu söylemek bu yüzyılda uydurulmuş en büyük yalandır. Neden dünya tarihinde bu yüzyıla kadar “müslüman terörist” çıkmış değil?



Araştırın bakalım, dünyanın tanıdığı en büyük kanlı katiller, teröristler, diktatörler, kazıklı voyvodalar, soykırımcılar hangi dinlerin mensuplarıydı? Japonya’ya atom bombası atan pilotlar müslüman mıydı? Sabra ve Şatilla katliamını gerçekleştirenler müslüman mıydı?..



30.11.2003/NUH GÖNÜLTAŞ/TERCÜMAN



www.gencgorus.de



Hizmette kalite damgasi!!!

İngilizce ve bilgisayar öğreticisi atanacak

Kasım 30, 2003

*ANKARA- Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı örgün eğitim kurumlarında İngilizce ve bilgisayar öğretmeni ihtiyacını karşılamak için öğretici atanmasına olanak tanıyan Bakanlar Kurulu Kararnamesi, Resmi Gazete’de yayımlandı. 2003-2004 öğretim yılında İngilizce dil öğreticisi 5000, bilgisayar dil öğreticisi de 4000 kişi atanacak. Kısmi zamanlı geçici personele statüsünde çalıştırılacak olan İngilizce ve bilgisayar öğreticilerinin haftalık çalışma süresi bir öğretim gününden az, dört öğretim gününde fazla olamayacak. Her 4 saat bir öğretim günü olarak hesaplanacak. İngilizce ve bilgisayar öğreticilerine 2003-2004 öğretim yılının birinci yarı yılı için 35 milyon, ikinci yarı yılı için de 40 milyon lira brüt ücret ödenecek. Bir öğretim günün hesaplanmasında esas alınan saatlerin doldurulamaması halinde ödenecek ücretler, verilen ders saati dikkate alınarak belirlenecek. Ödemeler görevin yapılmasını müteakiben her ayın 15’inde yapılacak. Hizmet sözleşmesinin sona erdirilmesi halinde hesaplanacak ücret ayrılma tarihini izleyen 3 iş günü içinde ödenecek. Bu ödemelerden sosyal güvenlik mevzuatına göre kişiden yapılacak kesintiler ile gelir ve damga vergisi dışında herhangi bir vergi ve kesinti yapılmayacak. İlgili kanun, tüzük ve yönetmeliklerdeki devlet memurları ve öğretmenler için suç sayılan fiil ve hareketler ile yaptırımlar öğreticileri için de geçerli olacak. İngilizce dil öğreticileri ve bilgisayar öğreticileri görevlendirildikleri okullardaki görevlerini aksatmamak kaydıyla özel dershanelerde, yabancı dil öğretmenliği ve bilgisayar öğretmenliği görevi hariç olmak üzere görev alabilecek, ticaret ve sair kazanç getirici faaliyetlerde bulunabilecekler.

İshal hutbesine kızan Diyanet, özel günleri camilere taşımayacak

Kasım 30, 2003

Diyanet İşleri eski Başkanı ve AKP Milletvekili Sait Yazıcıoğlu, başkanlık yaptığı dönemde Diyanet’in takviminden özel günler ve haftaları çıkardığını söyledi.



5 yıllık görevinin ilk dönemlerinde cuma namazı kılmak üzere camiye gittiğinde, ‘çocuk ishali’ konusunda okunan hutbenin kendisini kızdırdığını aktaran Yazıcıoğlu, sözkonusu kararı bunun üzerine aldığını bildirdi. Yazıcıoğlu’nun kararından dönemin Maliye Bakanı Ekrem Pakdemirli de etkilenmiş. Yazıcıoğlu’na, ‘Vergi hutbesi okutun’ ricasında bulunan Pakdemirli, ret cevabı almış.

Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili tartışmalara, Diyanet İşleri eski Başkanı ve AK Parti Ankara Milletvekili Sait Yazıcıoğlu da katıldı. Server Vakfı tarafından düzenlenen sohbet programına katılan Yazıcıoğlu, ilginç anılarının yanı sıra tartışılan popüler konularla ilgili değerlendirmelerini aktardı. 5 yıl Diyanet İşleri Başkanlığı görevinde bulunan Yazıcıoğlu, özel günler ve haftaları Diyanet’in gündeminden çıkarmış. Yazıcıoğlu’nun bu davranışına bir cuma günü dinlediği hutbe sebep olmuş. Başkanlığı döneminde cuma günü gittiği bir camide hutbe dinlerken oldukça şaşırdığını aktaran Yazıcıoğlu, olayı şöyle anlattı: “İmam ‘çocuk ishali’ üzerine hutbe okuyordu. Elbette toplumu ilgilendiren her konuda hutbe okunabilir. Ancak öyle bir noktaya geldi ki, ‘kıvamı şöyle olur, kokusu böyle olur’ konularına girdi. Ben kafamı önüme eğdim ve yerin dibine girdim. Daha sonra camiden çıktım ve kararımı verdim. ‘Bundan sonra haftalar, günler yok’ dedim.”

Diyanet ‘yaya’ kaldı

Cuma hutbeleri konusunda imamların bir haftalık dinî ve güncel olaylara ilişkin gözlemini cemaate aktarması gerektiğini belirten Yazıcıoğlu, “Ama günümüzde bunu yapacaklar çok az.” diye konuştu. Dini konularda akademik kuruluşlarda yapılan çalışmaların toplumla paylaşılması gerektiğini belirten Yazıcıoğlu, bugüne kadar hep kapalı bir kutu gibi kalındığını, bundan sonra açık olunmasını istedi. Dini insanlara öğretenlerin en iyi düzeyde yetiştirilmesi gerektiğine dikkat çeken Yazıcıoğlu, şunları söyledi: “Batı’da din adamı sosyolog ve psikolog olarak yetiştirilir, bizde ise imam hatip seviyesi reva görülüyor. AB’ye girmeye çalışırken dini hayatta da bu düzeyi yakalayacağız.”



Emine Dolmacı / Ankara

Klerides’ten itiraf: Müzakerelerde hiç bir şeyi kabul etmedik, başarısızlığı Türk tarafına yıktık

Kasım 30, 2003

Kıbrıs Rum yönetiminin eski lideri Glafkos Klerides, Kıbrıs müzakerelerinde ”hiçbir şeyi kabul etmeyerek, hiçbir taviz vermeden ve başarısızlığı Türk tarafına ait gösterme” taktiği uygulayarak Avrupa Birliği (AB) üyeliği hedefine ulaştıklarını söyledi.



Klerides, Mahi gazetesine verdiği demeçte, Kıbrıs sorunundaki tavırlarının kendilerini AB üyeliğine kadar götürdüğünü belirterek, yabancılara Rum tarafının müzakerelerin başlamasını arzu etmediği mesajının verilmemesi için dikkatli olunması telkininde bulundu.



Klerides, 10 yıllık hükümeti döneminde silahlanmaya büyük önem verdiğini ifade ederek, sahip oldukları silahların büyük bölümünü Yunanistan’ın verdiğini açıkladı.

Kemal Alemdaroğlu’na, 2 ay meslekten men cezası verildi.

Kasım 29, 2003


“Laparoskopik Cerrahi” adlı kitabında, başkasına ait yazıyı kendisinin gibi gösteren İstanbul Üniviresitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’na, 2 ay meslekten men cezası verildi.


İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Kemal Alemdaroğlu’nun “Laparoskopik Cerrahi” adlı kitapta “intihal” suçu işlediği (başkasının yazısını kendisine ait gösterme), üyesi olduğu Türk Tabipler Birliği (TTB) tarafından da tescil edildi. TTB Yüksek Onur Kurulu, Alemdaroğlu’na intihal yaptığı için 2 ay meslekten men cezası verdi.


TTB’NİN KARARI ADİL


Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kadir Erdin, Prof. Kemal Alemdaroğlu’nun, Califonia’da basılan bir cerrahi kitabından yaptığı intihal ile ilgili 5 Aralık 2001′de bir basın duyurusu ile başta YÖK olmak üzere, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ve Türk Tabibler Birliği’ni göreve davet ettiklerini ancak YÖK’den bir yanıt alamadıklarını söyledi. Ancak, olayla ilgili Türk Tabibler Birliği Yüksek Onur Kurulu’nun harekete geçtiğini belirten Erdin, kurulun 8-9 Kasım’da toplanarak oybirliği ile Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ve iki öğretim üyesine ikişer ay süre ile geçici olarak “meslekten men” cezası verdiğini anlattı. YÖK’ün tarihi bir hata yaparak, iddiayı görmezlikten gelip soğumaya bıraktığını anlatan Prof. Erdin, “Türk Tabibler Birliği’nin kararı üniversite camiası ve kamuoyu vicdanını tatmin eden adil bir karar olarak bilim tarihimizde yerini alacaktır” diye konuştu.
Prof. Dr. Kadir Erdin, YÖK Başkanı Prof. Dr. Gürüz’ü de eleştirerek, ”İkinci bir Kemal Gürüz daha çıkmayacak. Onun kadar şabloncu bir kişiyi YÖK’ün başında görmeyeceğiz” dedi.

GÖREVDEN ALINSINLAR

Prof. Dr. Kadir Erdin, ”İntihal olayını gerçekleştiren İÜ Rektörü ve bunu ciddiye almayan YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz, bugün itibariyle görevinden alınmalıdır” dedi.
Erdin, şöyle konuştu: Yüksek Öğretim konusunda çok çarpıcı açıklamalar yaparak, yüksek öğretimi yalnız kendisinin bildiğini iddia eden YÖK başkanı, intihal olayını incelemeliyken, sessiz kalarak sorumluluğa katılmış, YÖK’ün bu hatası, yüksek öğretimimizde büyük bir yara açmıştır. Yüksek öğretim camiası intihal olayının tekrarlanmaması için gerekeni yapmalıdır. YÖK düzeni katılıma kapalı bir sistemde çalıştığı için intihal sahipleri kadar kendileri de sorumluluk almışlardır. YÖK Başkanının bu olayın sorumluluğu ile görevini terk etmesi gerekir. Bu sorumluluk görevinin sonunda kendisine verilen en ağır cezalardan biri olacaktır.

YÖK sistemi bitmiştir

YÖK sistemini ağır bir dille eleştiren Prof. Dr. Alpar Sevgen de, üniversiteler içinde iç denetim mekanizmalarının YÖK sistemi sayesinde durduğunu ve YÖK sisteminin bitme noktasında olduğunu söyledi. Prof. Sevgen, YÖK Başkanı’nın değiştirmesinin sorunları çözmek için yeterli olmayacağının da altını çizdi ve “21. Asırda Türkiye’ye yakışan düzgün, dinamik, saygın bir üniversite sisteminin getirilmesi lazım” dedi.

DEVLET MESELESİ

Pro. Dr. Alpar Sevgen’de, intihal olayını görmezden gelen YÖK’ü sert bir dille eleştirerek, hükümete çağrıda bulundu. Sevgen, “Bu durum, Türkiye’nin en köklü kurumunun başında cereyan ediyor. Bana yakınsa üzerine gitmem ama benim siyasi görüşüme uzaksa onunla uğraşırım anlayışı içinde olunuyor. Bizim asıl üzerinde durduğumuz konulardan biri de budur. Bilime siyaset karıştırılıyor. Demokratik katılımları üniversitelerde gerçekleştiremezseniz, Türkiye’nin neresinde gerçekleştirebilirsiniz?” İntihali bir devlet meselesi olarak değerlendiren ve YÖK sisteminin değişmesinin gereğinin altını çizen Sevgen, “Cumhurbaşkanımız’ın gösterdiği istikamette umarız ki parlamentomuz iktidarı ve muhalefeti ile el ele verirler. Çünkü bu bir ülke ve devlet meselesidid” diye konuştu.

Alma-Lila Kardeşler Fransa’yı Sarsıyor

Kasım 29, 2003

Fransa, başörtüsü konusunda büyük bir tartışma yaşıyor. Ama, bu tartışma üniversiteyi kapsamıyor. Özel okullara da sirayet etmiyor. Sadece kamu okullarıyla ilgili düzenlemeler var gündemde.Nazlı Ilıcak’ın haberi

Tartışmanın alevlenmesine, Alma (16) ve Lila (18) adındaki kızkardeşler yol açtı. Başörtüleri dolayısıyla Aubervilliers lisesine alınmayan genç kızların babası Musevi bir avukat. Bu açıdan çocuklarının haklarını güçlü bir biçimde savunabiliyor. Anneleri ise Cezayir’li bir Katolik.

Fransa Danıştayı’nın 27 Kasım 1989′da aldığı karara göre, okullarda, her türlü dinî sembole, mutlak ve genel bir yasak uygulamak özgürlüğe aykırı. Fransa Milli Eğitim Bakanı da, Danıştay’ın bu kararının göz ardı edilemeyeceğini açıklıyor.

Fransız Danıştayı “öğrencilerin, dinî aidiyetlerini ifade etmek için bir sembol taşımaları, kendi başına laiklik ilkesine aykırı değil” dedikten sonra, “başörtüsü takanların, bu kıyafetleriyle başkalarını baskı altına alıp, dinî yayma gayreti içinde olduklarının söylenemeyeceğine” değiniyor ve “türbana yasak koymak için, kuralların çiğnenmesi, açıkça dinî propaganda yapılması gibi ilâve unsurların aranması” gereğini vurguluyor.

Semboller, ancak baskı, provokasyon veyahut dinî propaganda eylemine dönüşürse veyahut bazı derslere katılmamaya, sağlık kurallarına uymamaya gerekçe oluşturursa, Danıştay yasağı uygun görüyor. Dolayısıyla, bugünkü tatbikata göre, her okul, kendi şartları içinde türbanı değerlendirip, sonuca varacaktır.

Irkçılık

Fransa’da, özellikle Kuzey Afrika’dan gelen göçmenleri dolayısıyla Müslümanlık ikinci din oldu ve kültürler arası çatışma alevlendi. Bilhassa, 11 Eylül sonrasında sorun daha da derinleşti.

Fransa önemli bir çelişkiyi yaşıyor. Kimi, özel bir kanun çıksın, “laikliğe ve cumhuriyet değerlerine başkaldırı niteliği taşıyan başörtüsü yasaklansın” diyor. Kimi, cemiyetin farklı gruplarının birbirleriyle kaynaşması lüzumunu savunuyor ve tesettürlü genç kızların, sadece Müslüman liselerinde okumalarına izin verildiği takdirde, sistemin dışına itileceğinden, bunun da çok daha büyük sorunlar doğuracağından söz ediyor. Ayrıca, “Cumhuriyet değerleri” gibi parlak cümlelerle tezlerini savunanların, aslında “ırkçılık ve yabancı düşmanlığı” yaptıklarını iddia edenler de var.

Gerçekten de Fransa, Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bir ülke. Ve Fransız halkı, genelde, eski sömürge ülkelerinden göç eden Müslüman Araplara tepeden bakıyor; onlara hep ikinci sınıf işler tahsis ediliyor. Bu durumd, başörtüsü, Fransa’nın “kültürel ve dinî bütünlüğüne” vurulan bir darbe, kamusal alanın yeknesaklığını bozan bir unsur gibi görülüyor.

Çelişkiler, sorular

Fransız laikliğinin sınırlarını, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından görevlendirilen Stasi Komisyonu çizecek. Komisyon, sadece başörtüsü tartışmasını ele almıyor; birlikte, barış içinde yaşamanın şartlarını sağlamaya çalışıyor. Henüz, başörtüsünü yasaklayacak bir kanunun çıkıp çıkmayacağı bilinmiyor. Komisyon üyeleri arasında, “yeni düzenlemelerin hedef alacağı kişiler kendilerini kurban gibi hissetmemeli” görüşünü dile getirenlere rastlıyoruz. Arap topluluğu mensupları içinde, başörtüsünün “din ve vicdan özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunanlar kadar, baskı neticesi başını örttüğünü söyleyenler de var.
Fransa’da bu problemin hallinin kolay olmadığı kabul ediliyor.
İşte sıralanan sorular:

1) Komisyon kararları okuldaki uygulamalarla sınırlı mı kalacak, yoksa bütün kamu hizmetlerini kapsayacak mı?

2) Sadece dinî sembollerin yasaklanmasıyla mı yetinilecek? Siyasi ifade hürriyeti ve okulda yapılan duyurular da hedef alınacak mı?

3) Bütün dinî semboller yasaklanacak mı? Yoksa sadece gösterişli bir şekilde kullanılanlara mı yasak konulacak?

4) Okulda, yaşı büyük ve küçük olan talebeler arasında veyahut ders görülen sınıflarla müşterek kullanılan alanlar arasında, farklı bir uygulama mı benimsenecek?

5) Kuralların çiğnenip çiğnenmediğini ve cezaları kim tesbit edecek?
21 Ekim 2003′te, Cumhurbaşkanı Chirac, ihtiyaç halinde kanun çıkarılacağını söyledi ama, bu konuda asıl yol gösterecek olanlar, Stasi Komisyonu’nun 20 üyesi. Yeni yıla kadar görüşler belirginleşecek.

Yanlış: Türk üniversitelerinde başörtüsünü kanun yasaklıyor.
Doğru: Aksine, Yüksek Öğretim Kanunu’nun ek 17′nci maddesine göre, “kanunların yasaklamadığı her türlü kılık kıyafet serbesttir.” Türkiye’de, devrim kanunları da dahil, başörtüsünü yasaklayan bir kanun mevcut değil. Devlet Memurları Yönetmeliği’nde ve Milli Eğitim Yönetmeliği’nde (ilk ve orta öğretim için) başın açık olması mecburiyeti var.

Yanlış: Başörtüsü yasağı Anayasa Mahkemesi tarafından konulmuştur.
Doğru: Anayasa Mahkemesi, Yüksek Öğretim Kanunu’nun ek 17′nci maddesini iptal etmemiş, sadece bu serbestinin, dinî amaçla başörtüsü takmak biçiminde değerlendirilemeyeceğini belirtmişti. Oysa Anayasa’nın 153′üncü maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Kaldı ki, Anayasa’nın iptal kararları bağlayıcıdır. Halbuki, Anaya Mahkemesi, Yüksek Öğretim Kanunu’nun ek 17′nci maddesini iptal etmemiştir; Meclis iradesine aykırı bir biçimde yorumlamıştır.
Yanlış: Başörtüsü Atatürk devrimlerine aykırı.

Doğru: Atatürk’ün kadının başını örtmesi veya açmasına ilişkin bir devrimi yok. Buna mukabil Atatürk, Konya Hilâliahmer Cemiyeti’nin düzenlediği çaylı toplantıda, tesettürün, kadınların çalışmasını engellemeyecek kadar basit olmasını tavsiye etmiş ve kadın kıyafetinde bir düzenleme düşünmediğini söylemişti: “Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata, hem fazilete, uygundur. Kadınlarımız, şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince tesettür etselerdi, ne o kadar kapanacaklar, ne de o kadar açılacaklardı. Tesettürü şer’i, kadınlar için mucibi müşkilât olmayacak, kadınların sosyal hayatta, iktisadî hayatta, erkeklerle teşriki faaliyet etmesine mâni bulunmayacak şekli basittedir…. Kadının tarzı telebbüsünde (giyim kuşamında) teceddüt (yenileşme) yapmak meselesi mevzubahis değildir. Milletimize bu hususta yeni şeyleri belletmek mecburiyeti karşısında değiliz. Fertler, her türlü şekilleri tatbik edebilir, kendi zevkine, arzusuna, terbiye ve seviyesine göre istediği kıyafeti ihtiyar eyleyebilir.”
Yanlış: Kamu alanında bir kılık kıyafet kuralı vardır. Bikini giymek gibi, başörtüsü takmak da yasak olmalıdır.

Doğru: Bikini ile başörtüsü aynı şey değil. Başörtüsü din ve vicdan özgürlüğünü temsil eder; temel bir haktır. Bikini giymek, temel bir hak değildir.
Yanlış: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de başörtüsünü yasakladı.
Doğru: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan müracaat, diploma resmiyle sınırlıdır. Nitekim, Mahkeme, başı açık diploma resminin, talebenin, öğretim özgürlüğünü sınırlamadığını, kararında açıkça belirtmiştir. Ayrıca, laik bir üniversiteyi seçen öğrencilerin bu üniversitenin kurallarına uyacaklarını peşinen kabul ettikleri hususunun da altı çizilmiştir. Türkiye’deki yasağın bütün üniversitelerde geçerli olduğu gerçeğinin mahkemeye anlatılmadığı anlaşılmaktadır.

Yanlış: İslâmiyet, dünya işlerine karışıyor, bu yüzden tehlikelidir.
Doğru: Dünya işlerine karışmayan hiçbir din yoktur. Dinler, tanımları gereği, müminlerin bu dünyadaki davranış ve ilişkilerini düzenler.
Yanlış: Başörtüsü takan kadınlar çağdaş değildir.

Doğru: Bu iddia, hatalı bir çağdaşlaşma yorumundan kaynaklanıyor. Bizim ülkemizde modernleşme, kültürel yapının, hayat tarzının ve kimliğin Batılılaşması olarak görülmüştür. Türk seçkinleri, modernleşmeyi, toplumu, yerel ve İslâmi birikimin boyunduruğundan kurtararak gerçekleştirebileceklerini düşünmüşlerdir. Oysa çağdaşlık, medeniyet, özgürlüklerin inkişafında, insan haklarının ve bilimin gelişmesinde aranmalıdır.

Yanlış: Meclis Genel Kurulu’na başörtüsü ile girmek yasaktır.
Doğru: Hiçbir kanunda ve özellikle Meclis iç tüzüğünde böyle bir yasak yok. Hanımların sadece tayyör giymeleri belirtiliyor.
Yanlış: Kadın milletvekillerine, Devlet Memurları Yönetmeliği uygulanabilir.
Doğru: Uygulanamaz, çünkü milletvekili devleti değil, milleti temsil eder. Milletvekili, devlet memuru değildir. Zaten TBMM’nin Devlet Memurları Kanunu’ndan ayrı bir iç tüzüğü bulunmaktadır.

Kanun ve başörtüsü

Türkiye’de bazı insanlar, yanlış bir bilgilendirme sonucunda, başörtüsünün, devrim kanunlarına aykırı olduğu sanılıyor. Oysa başörtüsünü yasaklayan hiçbir devrim kanunu mevcut değil.

Kıyafet ile ilgili 3 kanun mevcut: 25 Kasım 1925 tarihli Şapka İktisası Hakkında Kanun, 3 Aralık 1934 tarihli Bazı Kisvelerin Giyilmeyeceğine Dair Kanun, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu.

*Şapka İktisası Hakkında Kanun, milletvekillerinin ve memurların Türk milletinin kullandığı şapkayı giymek mecburiyetinde olduğunu belirtmektedir: “Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup, buna ters bir itiyadın devamını hükûmet men eder”

Görüldüğü gibi 1925 tarihli Şapka Kanunu’nun başörtüsüyle hiçbir ilgisi yok.
*Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun ise, “Ruhanilerin, mabet ve ayinler haricinde ruhanî kisve taşımalarını yasaklar, her din ve mezhepten yalnız bir Ruhani’ye, mabet ve ayin haricinde ruhanî kıyafet taşıyabilmek için geçici izin verilebileceğini öngörür. Bunun yanı sıra, izcilerin, sporcuların alâmet ve kıyafetlerini düzenler. Türkiye’yi ziyaret eden veya Türkiye Devleti nezdinde memur bulunan ecnebilerin, resmi üniformalarını, nerelerde ve ne zaman taşıyabileceklerinin hükûmet tarafından tesbit edileceğini” belirtir.

*657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nunda da, başörtüsü yasağı mevcut değildir. Ek 19′uncu madde sadece, “Devlet memurları, kanun, tüzük ve yönetmeliklerin öngördüğü kılık ve kıyafet kurallarına uymak mecburiyetindedir” diyor. Devlet memuru için başörtüsü yasağını 1982 tarihli “Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personelin kılık ve kıyafetine dair yönetmelik” getiriyor. Bu yönetmeliğe göre, kadınlar, “Elbiseler temiz, düzgün, ütülü, sade; ayakkabılar veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı; görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış; tırnaklar normal kesilmiş olur. Pantolon, kolsuz ve çok açık yakalı gömlek, bluz veya elbise giyilmez. Etek boyu dizden yukarı ve yırtmaçlı olamaz. Sandalet ayakkabı giyilemez.”
Yönetmelikte görüldüğü gibi “başın açık olması” 5′nci maddede sıralanan şartlardan sadece bir tanesidir.


Meselâ erkekler için de bazı kurallar var: “Kulak ortasından aşağıya favori bırakılamaz. Saçlar, kulağı kapatmayacak biçimde ve normal duruşta enseden gömlek yakasını aşmayacak şekilde uzatılabilir, temiz, bakımlı ve taranmış olur. Sakal bırakılmaz. Bıyık tabiî olarak bırakılır, uzunluğu üst dudak boyunu geçemez. Üstten alınmaz, yanlar üst dudak hizasında olup, alt uçları dudak hizasından kesilir.”
Yönetmelik başörtüsüne, bıyıktan daha az yer ayırıyor.



1: Le Monde gazetesi, Kasım ayında çıkan özel dergide, bir Musevi avukatın tesettürlü kızları Alma ve Lila’yı kapağına taşımıştı.

2: Aubervillers lisesinden başörtüsü yüzünden çıkarılan Alma ve Lila, Fransa’da tesettür tartışmasını alevlendirdi. İki kız kardeşin babaları Yahudi, anneleri ise Cezayirli bir Katolik. Fransa’da bu tartışma sadece kamuya ait liseler için cereyan ediyor. Üniversitelerde veyahut özel liselerde yasakçı bir uygulama şimdilik yok.

ABD işgalci olduğunu kabul etti

Kasım 29, 2003

ABD ordusunun hazırladığı ve AP’nin ele geçirdiği raporda “Uluslararası hukuka göre ABD askerleri gerçekten de bir işgal gücüydü” ifadesi var. Blix, “Umarım ABD Irak’ta dersini almıştır” dedi. Haberin devamı »

Bilim hırsızını görevden alın!

Kasım 29, 2003



Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Kadir Erdin, bilim hırsızlığı yapan Kemal Alemdaroğlu’nu ve buna sessiz kalan Kemal Gürüz’ü derhal istifa etmeye çağırdı.



Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Kadir Erdin, bilim hırsızlığı yaptığı için, Türk Tabipler Birliği tarafından 2 ay meslekten men cezası alan İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun derhal görevden alınmasını istedi. Prof. Dr. Erdin, İstanbul Veteriner Hekimler Odası’nda düzenlediği basın toplantısında, “1 Aralık 2001 tarihli bir bilim dergisinin tıp alanında bir intihal olayını okuyucularına belgeleriyle sunduğunu” hatırlatarak, dergide “Laparoskopik Cerrahi adlı kitapta ABD kaynaklı ‘New Developments in Laparoscopy’ başlığını taşıyan kitaptan intihal yapıldığının” yazıldığını anlattı. Gürüz’ün görev süresinin 5 Aralık’ta dolacağını hatırlatan Erdin, “YÖK Başkanı 5 Aralık’tan önce istifa etmelidir. YÖK Başkanlığı’na kim getirilirse getirilsin, Gürüz kadar şabloncu ikinci bir kişi olmayacağını umuyorum” diye konuştu.

‘Cumhurbaşkanı Sezer göreve’

Dernek olarak, sözkonusu bilim hırsızlığının belgelerini YÖK’e sunduklarını belirten Erdin, gerekeni yapmayan Gürüz’ün de sorumluluğa ortak olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Alper Sergen ise, Cumhurbaşkanı’nın bayram mesajında, ‘katılımcı demokrasiye’ ve ‘yolsuzluklarla mücadeleye’ atıfta bulunduğunu hatırlatarak “Bu ilkeleri üniversitelerde gerçekleştiremezseniz, nerede gerçekleştireceksiniz?” diye de sordu.



  • ZEKERİYA GÜLÜN / İSTANBUL

  • HAMAS’dan Özerk Yönetime Tepki

    Kasım 29, 2003

    HAMAS, bir yanda İsrail işgal devletinin Filistinlilere yönelik saldırıları devam ederken diğer yanda özerk yönetim yetkililerinin işgalcilerle bağlantılar kurmasına tepki gösterdi. HAMAS’ın Basın Bürosu tarafından bu konuyla ilgili bir açıklama yayınlanarak şu ifadelere yer verildi: “Özerk yönetim “ortamı yatıştırma” ve “şiddeti durdurma” başlığı altında İsrail işgal devletinin muhtelif organlarıyla gizli ya da açık bağlantılar kurarken, “ateşkes”le ilgili sözleri yaygınlaştırırken ve muhtelif direniş gruplarından işgale karşı direnişlerini durdurmalarını isterken siyonist işgal güçleri Filistin halkına yönelik vahşi saldırılarını bütün şiddetiyle sürdürüyorlar. Mevcut şartlarda işgal güçleri Cenin şehrine yeni bir saldırı gerçekleştirmiş bulunuyorlar. Biz Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) olarak toprağımıza ve halkımıza yönelik bu vahşi saldırıyı lanetlerken şu hususları da vurgulamak istiyoruz:

    1.Siyonist düşman, sabırlı halkımıza karşı saldırganlığını ve düşmanlığını sürdürürken “ateşkes”ten söz edilip durulmasını garipsiyor ve yadırgıyoruz.

    2.Özerk yönetimin işgal devletinin resmi ve gayri resmi organlarıyla, cani siyonistlerin halkımıza ve toprağımıza yönelik düşmanca tutumlarına siyasi örtü teşkil edecek şekilde bağlantılar sürdürmesini kınıyoruz.

    3.Şunu bir kez daha vurguluyoruz ki direniş bizim stratejik tercihimizdir. Filistin’deki tüm grupları ve organları, kutsal topraklarını ve sabırlı halklarını savunmak için işgale karşı direnişlerini sürdürmeye çağırıyoruz.”



    Kaynak: www.vahdet.com.tr

    ABD Yeniden “Yol Haritası” Peşinde

    Kasım 28, 2003

    İsrail işgal devletinin şiddet ve saldırganlıkta ısrarlı davranması sebebiyle rafa kaldırılmış olan “Yol Haritası” planı, İsrail işgal devletinin çıkmaza girmesi ve Amerikan emperyalizminin de Irak bataklığından çıkamaması sebebiyle, bugünlerde yeniden itibar kazandı. ABD Dışişleri bakanı Colin Powell, İsrail ve Filistin taraflarının olumlu yaklaşmaları durumunda ülkesinin Yol Haritası planını yeniden hayata geçirmeye hazır olduğunu ifade etti. Powell, İsrail başbakanı Şaron ile Filistin özerk yönetimi başbakanı Ahmed Kuraya’ arasında gerçekleştirilmesi düşünülen görüşmeden sonra bu konunun biraz daha netlik kazanabileceğini söyledi. Şaron - Kuraya görüşmesi için ise henüz herhangi bir vakit tayin edilmiş değil. Powell: “Yol Haritası planı çerçevesinde yeniden faaliyet başlatabilmemiz için önümüzdeki haftalarda daha uygun şartların oluşacağını umuyorum” dedi.



    Kaynak:www.vahdet.com.tr

    Şaron Yine Tehditler Savurdu

    Kasım 28, 2003

    Amerika’nın Irak’ta bataklığa saplanması, kendisinin de Filistin direnişi karşısında acziyet içine düşmesi sebebiyle temsil ettiği İsrail işgal devletinin geleceğiyle ilgili ciddi endişeler taşıdığı tahmin edilen Ariel Şaron maruz kaldığı çıkmazdan kurtulmak için yine tehdit ve şantaj metoduna başvurdu. Şaron, ırkçı ayırım duvarının inşaatını hızlandıracağını bildirirken Filistin özerk yönetiminden de direnişe karşı sert tavırlar takınmasını istedi ve aksi takdirde sabırlarının tükeneceğini iddia etti. Şaron, İsrail işgal devleti bünyesinde yayınlanan gazetelerin yöneticileriyle yaptığı yıllık toplantısında ırkçı ayırım duvarı inşaatının hızlandırılacağını, durdurulmasının ise söz konusu olmadığını çünkü “İsrail”in güvenliği için zorunlu olduğunu ileri sürdükten sonra: “Duvarın tamamlanması benim sorumluluğumdadır” dedi. Şaron, kendilerinin kullanılmamakta olan bazı yerleşim noktalarından çekilmelerinin mümkün olabileceğini söyledi ancak nerelerden çekilebilecekleri hakkında herhangi bir ayrıntılı bilgi vermedi. Sadece: “Bu, önemli adımların ürünü olacaktır” demekle yetindi. İşgal devletinin başbakanı, Filistin özerk yönetiminin başbakanı Ahmed Kuraya’ın, yeniden uzlaşma konusunda ilerleme sağlanabilmesi için daha önce ilettiği taleplerini ise kesin bir dille reddetti. Kuraya’ın taleplerine vereceği cevabın kesinlikle “Hayır” olduğunu ifade eden Şaron, özerk yönetimin Filistin direnişini durdurma konusunda sözlerinin olduğunu iddia ederek: “Eğer özerk yönetim direnişi durdurma ve silahlarını toplama konusunda taahhütlerini yerine getirmezse biz de tek taraflı bazı uygulamalara başvururuz” dedi.



    Kaynak:www.vahdet.com.tr

    İsmail Heniyye: “Siyonistler de Zorda”

    Kasım 28, 2003

    Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) Siyasi Birim üyesi ve hareketin manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin’in yardımcısı İsmail Heniyye, siyonistlerin Filistin direnişini ezme ve Amerika’nın Irak topraklarını işgal etmesini sağlama konusunda amaçladıklarını gerçekleştiremediklerini ve bu yüzden sıkıntılarının gittikçe arttığını dile getirdi. Londra’da yayınlanan el-Hakaik gazetesinin sorularını cevaplayan Heniyye, Irak direnişinin Amerikan işgal güçlerinin amaçlarını gerçekleştirmelerini zorlaştırdığını bunun İsrail’in de hesaplarını bozduğunu, öte yandan Filistin direnişinin de bütün baskılara rağmen kararlılıkla devam ettiğini bu yüzden Şaron’un içine düştüğü durumdan kurtulmak amacıyla yeni taktiklere başvurduğunu vurguladı. Ateşkes konusuyla ilgili sorulara da cevap veren Heniyye, ateşkesin ancak İsrail’in bütün saldırılarını şartsız olarak kesmesinden sonra gündeme gelebileceğini, bu saldırılar devam ederken ateşkesi gündeme almanın bir anlamının olmayacağını vurguladı.



    Kaynak:www.vahdet.com.tr

    KRİZ BÖLGELERİNDE BAYRAM, UMUDUN ADI

    Kasım 27, 2003

    ihhYaşanan tüm olumsuzluklara rağmen en kötü koşullarda dahi insanlara bir umut aşılayan bayram coşkusu Türkiye’de yaşanırken, dünyanın diğer kriz bölgelerindeki Müslümanlar farklı bir bayram atmosferine sahip.

    Filistin:
    Yarım asrı aşkın bir süredir işgal altında yaşayan Filistin halkı, bu Ramazan bayramını da ekonomik yokluk ve siyasal zulüm altında geçiriyor. İsrail’in işgal politikaları ve utanç duvarı inşaatı sebebiyle Filistin’de ekonomik faaliyetler yüzde 50 oranında tükenmiş durumda. Bu da yüzbinlerce Filistinli için işsiz bir şekilde girilen bayram anlamına geliyor. Bir de Filistin toprakları dışında tamamen gurbette yaşayan Filistinliler var. Onlar ise, İsrail işgalinde yaşamadıklarından dolayı biraz şanslı sayılabilir ama, onların da siyasal, ekonomik ve sosyal yaşam koşulları açısından çok rahat olduğu söylenemez. Yaklaşık 9 milyon Filistinli bu Ramazan bayramında parçalanmış, işgale uğramış ve buruk gurbet yaşamı koşullarında kutlamalarını yapıyor.



    Çeçenistan:
    Dördüncü yılına giren Çeçenistan savaşının tüm olumsuz koşulları bayramda kendini hissettiriyor. Altyapısı tamamen tükenmiş durumdaki ülkede, soğuk bayram günlerini geçiren Çeçenler, özgürlük içinde geçirecekleri bayramları ileri tarihlere ertelemenin burukluğu içinde. Binlerce Çeçen ülkesinden uzakta mülteci kamplarında bayramın çocuksu neşesini yakalamaya çalışıyor.

    Irak: Geçen Ramazan ayında Saddam zulmünden mustarip olan Iraklılar, bu yıl Amerikan işgal güçlerinin denetiminde ve akan kanın bir türlü durmadığı bir atmosferde bayramını kutluyor. İnsanların bayram neşesi, geleceğe dönük kaygılarla birleşince eller bir kez daha yeni özgürlükler için göğe kaldırılıyor ve dualar ediliyor. Iraklılar tamamen özgür bir bayram kutlayacakları günlerin özlemi ile yanıp tutuşuyor.

    Afganistan:
    İki yıl önce başlayan Amerikan işgali yerini kukla bir yönetime bırakırken, ülkede akan kanın her geçen gün biraz daha artması, savaş yorgunu Afgan halkında bayram coşkusunu engelleyen en önemli unsur. Milyonlarca Afganlı halen ülkelerinden uzakta, mülteci kamplarında bayram kutlarken, bir o kadarı da tamamen yıkılmış bir ülkede bayram neşesini yaşatmaya çalışıyor.

    Stammt Ursprache der Europäer aus der Türkei?

    Kasım 27, 2003

    Anatolische Bauern sollen nach einer Studie die Ursprache der indoeuropäischen Sprachen gesprochen haben



    (dpa)Die Ursprache der Europäer entstand einer neuen Studie zufolge in der Türkei. Nicht Reiter des Kurgan-Volks aus dem westlichen Ural, sondern anatolische Bauern haben demnach die Ursprache der indoeuropäischen Sprachfamilie gesprochen. Aus dem Gebiet der heutigen Türkei breitete sich die Sprache vor etwa 8000 Jahren gemeinsam mit dem Ackerbau zunächst über Europa und Teile Südasiens aus, wie neuseeländische Wissenschaftler im Fachjournal «Nature» (Bd. 426, S. 435) berichten. Dabei entwickelte sie sich zu den einzelnen indoeuropäischen Sprachen wie Englisch, Deutsch, Griechisch und den slawischen Sprachen, die auch als Indogermanisch zusammengefasst werden.

    Russell Gray und Quentin Atkinson von der Universität Auckland (Neuseeland) hatten mit einem Computermodell überprüft, wie sich 87 ausgewählte Sprachen über die Zeit verändert haben und welche Verwandtschaftsbeziehungen zwischen ihnen bestehen. So konnten sie eine Art Stammbaum für die Sprachentwicklung aufstellen und auch den Zeitpunkt bestimmen, an dem die einzelnen Sprachen entstanden sind. Die «Elternsprache» aller indoeuropäischen Sprachen, das Proto- Indoeuropäisch, entstand demnach vor etwa 9800 Jahren bis 7800 Jahren.

    Dieser Zeitpunkt stimme gut mit der «anatolischen Theorie» überein, nach der die Aufspaltung der indoeuropäischen Sprachen vor 9500 bis 8000 Jahren begann, schreiben die Wissenschaftler. Die indoeuropäischen Sprachen werden heute von mehr als zwei Milliarden Menschen gesprochen und sind damit die am weitesten verbreitete Sprachfamilie der Welt.

    Colmar: “Störung der öffentlichen Ordnung”

    Kasım 27, 2003

    Schülerin im Elsass wegen ihres Kopftuchs endgültig ausgeschlossen



    (dpa)Eine zwölfjährige türkische Schülerin, die im Klassenraum nicht auf ihr Kopftuch verzichten wollte, ist von ihrer Schule im elsässischen Thann südwestlich von Colmar verwiesen worden. Das teilte ein Berater der Familie des muslimischen Mädchens mit, dem Mitte Oktober bereits vorläufig der Zutritt zu den Klassenräumen verwehrt worden war. Das Disziplinargremium der Schule habe den Verweis am Donnerstag beschlossen, gab der Berater bekannt. Nach der internen Regelung seien Kopfbedeckungen in der Schule verboten, hatte Rektor Serge Blanchard das Vorgehen gegen die Sechstklässlerin begründet. Der Disziplinarausschuss warf der Türkin außerdem starken Bekehrungseifer und Störung der öffentlichen Ordnung vor.

    AB tarih vermeli

    Kasım 27, 2003

    “Daha güçlü bir Avrupa ve daha güçlü bir Türkiye için” müzakerelere başlama ve üyelik tarihi verilmesini isteyen Başbakan Erdoğan, bunun teröre karşı da iyi bir cevap olacağını söyledi. İngiltere’de yayınlanan The Times gazetesine İstanbul’a yönelik son terör saldırılarının ardından bir değerlendirmede bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu olayların da Avrupa Birliğinin Türkiye’yi ilk Müslüman üye olarak içine almasının önemini ve aciliyetini ortaya koyduğunu vurguladı. Erdoğan “Daha güçlü bir Avrupa ve daha güçlü bir Türkiye için, 2004 yılının Aralık ayında üyelik görüşmelerine başlamak üzere tarih verilmesi son derece önemlidir’’ dedi.

    Başbakan Erdoğan, İtalya’da yayınlanan Corriere della Sera gazetesine verdiği özel demeçte de, İstanbul’un terör saldırılarına hedef olmasının ardından, Avrupa Birliğinin Aralık 2004’te Türkiye’ye mutlaka bir müzakere tarihi vermesi gerektiğini söyledi. Antonio Ferrari’nin Ankara’da Başbakan Erdoğan’ın evinde gerçekleştirdiği belirtilen söyleşi, Corriere della Sera’nın ilk sayfasından, “Türkiye vuruldu. AB, Türkiye’ye kapılarını hemen açmalı” başlığıyla anons edildi. İç sayfada ise Başbakan Erdoğan’ın sözleri, “Benim Türkiyem saldırı altında. İnfazcılar yerli, beyin takımı yabancı” başlığıyla özetlendi.

    İngiltere Başbakanı Tony Blair’in de, Türkiye’ye üyelik görüşmelerine başlama tarihi verilmesinin büyük önem taşıdığına dikkati çektiğini hatırlatan Erdoğan, ‘’Ben de kendisinden İngiltere’nin bu yöndeki samimi desteğinin artırılmasını istedim’’ diye konuştu.

    Röportajı yapan The Times gazetesi yazarları, Türkiye’yi NATO’nun tek Müslüman üyesi ve Washington ile İsrail’in sağlam dostu olarak tanımlarken, Başbakan Erdoğan’ın da, Türkiye’nin demokratik, batı yanlısı, laik bir Müslüman ülke olarak AB’ye, dünyayı dini çizgilerle ayırmak isteyenlere Türkiye üzerinden bir mesaj verme şansı tanıdığına işaret ettiğini bildirdi.

    Gazete, Erdoğan’ın ‘’bu bakış açısıyla Türkiye’nin yüzünü batıya dönmesi, İslami kültürle demokrasiyi uyumlu hâle getirmesi ve bu değerleri koruması öncelikli bir önem taşımaktadır’’ şeklindeki sözlerine de dikkati çekti.

    Başbakan Erdoğan ayrıca, başta İngiliz turistler olmak üzere Türkiye’yi ziyaret etmeyi planlayan yabancılara da güçlü mesajlar gönderdi.

    Erdoğan, Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğunun altını çizdi ve bu durumu İngiltere Başbakanı Blair ve Türkiye’yi ziyaret eden İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw ile de konuştuğunu hatırlattı. Her iki politikacının, tedbiren böyle bir uyarıyı yapmak zorunda olduklarını kendisine bildirdiklerini de hatırlatan Başbakan Erdoğan, ‘’ancak bunun geçici bir uyarı olduğu ve tabii ki turistlerin Türkiye’ye gelebilecekleri ifade edildi’’ dedi.

    The Times gazetesi, bayram sabahı ailesiyle birlikte kahvaltı ettikten sonra kendilerini İstanbul Üsküdar’daki evinin alt katında bulunan ofisinde karşılayan Başbakan Erdoğan’ın, ‘’İslami bir hareketten gelmiş bir Başbakan olarak’’, İstanbul’daki saldırıları yapanları lanetlediğini ve bu kişilerin hem bu, hem de öteki dünyada lanetlendiklerini vurguladığını kaydetti.

    Mahkûma müzikli destek

    Kasım 27, 2003

    Mahkumlara psikolojik destek vermek için müzik yolu seçilirken, Sezen Aksu Candan Erçetin ve Ebru Gündeş’in hayata ve yaşamaya yönelik şarkıları dinletiliyor



    Mahkumların psikolojik sorunlarını gidermek, onlara psikolojik destek vermek amacıyla müzikten faydalanılması ve şarkı dinletilmesi yolu seçildi. Ayrıca mahkumların tövbe ettiklerinde yeniden doğmuş gibi hayata başlayacaklarına dair dini motifler de işleniyor. Adalet Bakanlığı ile Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi arasında imzalanan protokol çerçevesinde hazırlanan “Psikolojik Destek Programı” için Sezen Aksu, Candan Erçetin ve Ebru Gündeş’in şarkıları seçildi. Protokolun imzalanmasının ardından “pilot cezaevi” olarak uygulanan Ankara Kapalı Cezaevi Kadınlar Koğuşu’nda mahkumlara hayatın güzelliklerini ve yeniden yaşanmasını aşılayan şarkılar dinletiliyor. Bu çerçevede Aksu’nun “Ağlama”, Erçetin’in “Elbette”, Gündeş’in “Hayat, kadere inat seni yaşayacağım” şarkıları kadın mahkumlara dinletilmeye başlandı. Bu şarkılar ile mahkumların hayata bağlanmaları ve cezalarını tamamladıktan sonra hayatı yeni bir düzenle yaşamaları hedefleniyor.

    EKİP ÇALIŞIYOR

    Adalet Bakanlığı ile İlahiyat Fakültesi tarafından imzalanan protokol doğrultusunda verilen destek programını, fakültenin Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Öznur Özdoğan başkanlığındaki bir ekip yürütüyor. Mahkumu topluma kazandırmayı amaçlayan programda, din psikolojisinin önemi ve görevi de test edilmiş olacak. Model, pilot cezaevinin ardından diğer cezaevlerinde de uygulamaya konulacak.

    Proje, mahkuma verilen ıslah eğitimi ve iyileştirme çalışmaları yoluyla bireyin bir daha aynı hatayı yapmamasını ve topluma sağlıklı bir şekilde kazandırılmasını amaçlıyor. Temel dini bilgiler içeren derslerin yanısıra dini sohbetler, konferanslar, kişilik gelişimini sağlanması konusunda manevi güçlendirme ve ahlaki güzelleşme eğitimine de ağırlık verilecek.

    TÖVBE SÜRECİ KULLANILIYOR

    Programda, mahkumların tövbe sürecinden yararlanarak hayata yeniden başlamalarını sağlamak da hedeleniyor. Tövbe yapılarak yeniden doğmuş gibi günahsız bir şekilde hayata devam edilebileceği, ancak aynı hataların bir kez tekrarlanmaması gerekliliği de bu programda vurgulanıyor. Öfkenin kontrolu, iradenin eğitilmesinin de hedeflendiği programda özellikle cinayet işlemiş olanlara yönelik bir iyileştirme çalışması da yapılıyor.



  • ERHAN SEVEN ANKARA

  • Sonraki Sayfa »