Bilindiği gibi Papa geçtiğimiz günlerde bir konuşma yaptı. Haber şöyle:
“Almanya’da sürdürdüğü ziyaret kapsamında Bavyera eyaletinin Regensburg kentinde üniversite öğrencileriyle biraraya geldi. Burada yaptığı konuşmada, İslam’la şiddeti bağdaştıran açıklamalar yapan Papa, “cihadın mantık dışı” olduğunu belirterek, “Şiddet, ne Tanrı’nın ne de doğanın ruhuna uygundur” dedi. Papa, inanç ve mantık üzerine olan 32 dakikalık konuşmasında, Bizans İmparatoru Manuel Paleologos ile Hıristiyanlık ve İslam eğitimi almış bir Farsi’nin sohbetinden alıntı yaptı. Papa 16. Benediktus, Manuel’in bu sohbette Hz. Muhammed’i eleştirdiği şu sözleri aktardı: “İmparator, cihad konusu hakkında konuşmaya gelir. Ve şöyle der, alıntı yapıyorum: ‘Bana Muhammed’in yeni diye getirdiği nedir, sadece onu gösterin. Burada sadece şer ve insanlıkdışı şeyler bulursunuz. Tıpkı kendi inancını kılıçla yayma yönetiminde olduğu gibi’”. Papa daha sonra “Müslümanlar’ın kutsal savaş söyleminin mantıkla bağdaşmadığını” bir kez daha vurguladı.”
Önce Papa’nın niçin böyle bir açıklama yapmış olabileceği üzerine duralım.
Papa cahil birisi değil. Kuşkusuz İslam’ı birçok müslümandan daha iyi biliyor.Tıpkı bizim alimlerimizin Hristiyanlığı birçok hristiyandan daha iyi bildiği gibi. Bu sözleri İslam’ı bilmeyen birisi yanlış yorumlar yüzünden söylese diyebiliriz ki “İslam’ı bilmiyor.” Ama burada konuşan Papa. Ayrıca Papa’nın sözleri bir dil sürçmesi, ya da bir soru üzerine ağızdan sehven çıkmış bir cümlelik söz de değil. Papa bu sözleri taammüden, zamanlamasını da ayarlayarak, alıntı yaparak söylemiş.
Bunun bir amacı olmalı. En başta Papa’nın usûl olarak böyle bir açıklama yapması eleştirilmeli. Elbette Papa İslam hakkında böyle düşünecek; zaten böyle düşünmese müslüman olurdu. Ama Papa’nın konumunda olan birisinin farklı ve büyük bir din hakkında böyle bir açıklama yapması doğru mu? Bunun nasıl yansımaları olur? Asıl tartışılması ve eleştirilmesi gereken budur.
Aslında bu Papa’nın radikal görüşte olduğu sır değildi ve açıkçası böyle bir açıklama -Papa’nın kişiliğini ve önceki düşüncelerini dikkate alırsak- gecikmiş bir açıklama bile sayılabilir bana göre.
Burada Papa bir kurnazlık da yapıyor. 14.yy.da Bizans İmparatoru II.M.Peleologos ile bir Farisî bilge arasındaki, İslam’a karşı Hristiyanlığı savunma amacı ie kaleme alınmış (hayalî) diyalogu ele alan bir eserden aktarma yapıyor. Yani düşüncelerini direk söylemek yerine bir başkasına söyletiyor. Bu tepkiyi azaltmak için bilerek seçilmiş bir yöntem. Kendisi söylese çok daha fazla tepki alacağı için alıntı yapıyor ve böylece hem tepkiyi minimuma indirmeye çalışıyor hem de İslam hakkındaki düşüncelerini zımnen söylemiş oluyor.
Böyle bir açıklama bir amaca binaen ve zamanı da düşünülerek yapılmış belli. Bu ne olabilir? Kutuplaşmayı arttırmak, radilalizmi kuvvetlendirmek ve bu sayede İslamofobiyi güya haklı çıkartıp, diri tutmaya çalışmak. Papa’nın amaçlarından birisi budur. Şimdi İslam dünyası boş durmayacak; Papa’ya cevap verecek, bu cevabı verirken elbet sadece savunma yapmayacak. Müslümanlar Hristiyan teolojisindeki saçmalıkları irdeleyecek ve tabii ki bundan Hristiyanlar rencide olacak ve dolayısı ile iki medeniyet ve inanç arasında gerginlik artacak. Nitekim çok haklı olarak İslam dünyası tepkiler vermeye başladı. Diyanet İşleri Başkanı Prof.Bardakoğlu’da Papa’ya gayet ölçülü ve mantıklı bir cevap verdi.
Mesela hassas bir Müslüman olarak ben Papa’nın sözlerine karşılık “Papa İslam’daki soyut tanrı dan şikayet etmiş. elbette Allah soyut olacak, Hristo kafası işte, Allah somut olur mu?” desem ve devamında da “bir açıklayın hele üç Tanrı nasıl olur, ayrıca nasıl olur da Tanrı’nın çocuğu olur üstüne üstlük bir de bu çocuğunu yarattığı insanlara kefaret olarak çarmıha gerdirerek öldürtür? İsa’dan önce yaşayanlar da çoluk çocuk İsa’ya inanmadıkları için cehenneme doldurulur?” gibi provokatif bir soru sorsam nasıl olur? İşte Papa’nın amacı bu çatışmayı, tartışmayı ve kutuplaşmayı arttırmaktır.
İkinci bir sebep olarak da artık Batı’da bile ölmüş durumda olan, bomboş kiliseleri ile gerçekten acı görüntüler veren Hristiyanlığı ihya etme ve bununla bağıntılı olarak dünyanın halen en hızlı büyüyen dini olan İslam’a olan teveccühün önünü kesme çabası olarak görülebilir. (Halen İslam’a en çok muhtedi Hristiyanlardan gelmektedir.)
Kutsal Kitabı okuyanlar bilir. Eski ve Yeni Ahid’in değişmediğini iddia eden bir güruhun (Hristiyan) İslam’ı eleştirmeye çalışması saçmalıktır. Ama işte oluyor gördüğünüz gibi. Tevfik Fikret bile, oğlu Hristiyan olunca mealen şöyle demiş: “Bir dini düşünceye kapılmanı anlayabilirim belki de tek Tanrılı bir dini bırakıp üç Tanrıya tapınmanı anlayamam.” Teolojisine inanmayanların bile hayran olduğu İslam’ın savunulmaya ihtiyacı yok aslında ama ben yine de burada birkaç noktaya temas etmek istiyorum.
İslam kılıç dini mi?
Bu sıkça söylenir. Papa’da -yaptığı alntıya dayandırarak- bunu ifade etmiş satıraralarında. Bunu söylemek için insanda insaf ve vicdana dair bir şey olmaması lazım. Hz.Peygamber (sav) 23 yıllık peygamberlik devrinin yarısından fazlasını Mekke’de binbir sıkıntı içinde tebliğ ile geçirmiştir. Yaklaşık 10 yıllık Medine devrinde ise hemen tamamı savunma amaçlı olan çeşitli gazveler yapmış ve toplam 50 gün süren bu savaşlarda da -konunun otoritesi ünlü siyer alimi Prof. Muhammed Hamidullah’ın tespitleriyle- her iki tarafın tüm kaybı 170 kişiyi geçmemiştir.(Bu sayıya kendi tuttukları hakemin kararıyla infaz edilen ‘Beni Kurayza’lılar dahil değil.)
Ve bu küçük bilançoyla Peygamberimiz, ardında yaklaşık iki milyon kilometrekarelik devasa bir alana yayılmış, veda hutbesinde ikiyüzbin kişilik bir topluluğa hitap edecek kadar genişlemiş bir mü’minler topluluğu bırakmıştır. Nasıl bir kılıçmış bu da önceleri iki kabile arası savaşta ölen kişi sayısı kadar zaiyat (170 kişi. Bunların yarısı da müslüman) ile bir kıt’ayı ve yüzbinleri on yıl gibi çok kısa bir sürede İslamlaştırmış?
T.W.Arnold “İslam’ın en büyük insan kazanımlarını, siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekanlarda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım.” der. Ve ekler: “İslam İspanya’daki varlığının en son gününe kadar mühtedi kazanmayı sürdürmüştür.”
Bunlar ne demektir?
İslam medeniyetini çekirge sürüleri gibi yağmalayan Moğol sürülerini, 100 yıl içinde müslüman yapan ve ardından bu göçebe ve yağmacı kavimden TacMahal’i yapacak bir medeniyet çıkartan İslam mı kılıç dini? Bütün bunlar şunu gösterir: İslam cazibesini ondan, şundan, bundan, saltanattan, kılıçtan, güçten değil “öz”ünden almaktadır. Dünya’da İslam’a dair onca olumsuz yayına ve yazılıp çizilenlere rağmen, İslam’ın hala dünyanın en hızlı yayınlan dini olması ne ile açıklanır? Elbette “Hakikat cazibesini özünden alır.” ilkesiyle.
Zaman zaman bazı sapmalar meydana gelse de genel olarak İslam tarihinde hiçbir zaman sistematik bir soykırım ya da sistematik bir din değiştirme baskısı olmamıştır. Bu konuda İslam medeniyetinin alnı hiçbir medeniyetin -hele hele Batı/Hristiyan medeniyetinin- olmadığı kadar paktır.
Mesela Marksist Auguste Bebel, “Hz. Muhammet ve İslam Kültürü” adlı kitabında şunları yazar:
“…..başka dinden kimselere Doğu’da o zamana kadar eşi örneği görülmemiş bir yumuşaklık ve hoşgörüyle davranılması ve bu kimselerin nispeten kolay yollardan özgürlük ve bağımsızlıklarını elde edebilme olanağı bulmaları, İslâmiyet’in hızla yayılmasının başlıca nedenleridir. Bugün Avrupa’da hâlâ yaygın olan ve İslâmiyet’in, inanmayanlara (başka dinden olanlara) karşı fanatik bir tahammülsüzlükle yaklaştığı sanısına karşı, bunun tam tersinin doğru olduğunu göstermek gerekmektedir. Hıristiyanlar, Museviler ve öteki dinlerden olanlar, Müslümanlık dininin doğduğu ilk günden itibaren, aynı dönemdeki Hıristiyan Avrupa’da akılların ucundan bile geçmeyecek bir rahatlık ve güven içinde yaşamışlardır.”
“Museviler ve Hıristiyanlar, gerek İslâmiyet’in en parlak, gerekse daha sonraki dönemlerindeki, hatta günümüze kadar uzanagelen örneklerden görebileceğimiz gibi, İslâm devlet örgütü içinde en yüksek mevkilere kadar gelebilmişlerdir. Yahudiler, bugün bile Hıristiyan Avrupa’da hâlâ kendilerine yasaklanmış onurlu mevkilere ve haklara, İslâm devlet bünyesi içinde her zaman sahip olabilmişlerdir. Hıristiyanlar ve Yahudiler, sarayda çok yüksek düzeydeki görevden sorumluluklar yüklenmişler, çoğu kez halifelerin danışmanlığını yapmışlar, özellikle Doğu’da çok saygın bir yeri olan doktorluk uğraşında sivrildikleri gibi, sık sık halifelerin başhekimliğine getirilmişlerdir. Bütün bunlardan başka, Hıristiyan kilise ve manastırlarının yanı sıra Yahudi sinagoglarının, Hz. Muhammed döneminden önce ve sonra İslâm İmparatorluğu’nun bütün topraklarında çok yaygın olmalarına karşılık, söz konusu dinlerin mensupları, kiliselerinin sınırları içinde tam bir din özgürlüğüne sahip oldukları gibi, gerek çok büyük varlık ve mülklerinin denetim ve yönetiminde, gerekse din işlerinde kusursuz bir özerkliğe sahip olmuşlardır. Ayrıca Hıristiyan ve Yahudi bilim adamları İslâm bilim adamları ile dostane ilişkiler kurmuşlardır; gerek dinî, gerekse hukuksal, tıbbî ve doğalbilimsel konular büyük bir özgürlük içinde ve çok içtenlikli, her türlü resmiyetten uzak bir açıklıkla tartışılabilmiştir; böyle bir ilişki, birçok Hıristiyan devletinde hâlâ olanaksızdır.”
“İşte bütün bunların sonucunda, çok erken dönemlerden başlayarak, Hıristiyan Avrupa’nın, derin ve karanlık bir barbarlığın çukurunda debelendiği ve kilise dogmalarına kuşkuyla bakmaya cesaret edebilen ve bu kuşku sonucunda dogmalarını sarsabilecek incelemeler yapmaya kalkışanların amansızca izlendiği dönemlerde, İslâm İmparatorluğu, düşünce özgürlüğünün ve kültürün en üst düzeylerine ulaşabilmiş olmanın mutluluğunu yaşamış ve Doğu, koyu, tutucu bir inanç karanlığına gömülmüş Avrupa’ya bilginin ışığını taşımıştır… Yukarıda betimleyegeldiğimiz ve kimilerine inanılmaz gelen bu hoşgörü aslında çok doğaldı. Hıristiyanlar, Yahudiler ve öteki dinlere bağlı insanlar, İslâmiyet’in öncelikle yayıldığı ülkelerde yüzyıllar boyunca barışçı bir ilişki içinde yaşamışlardı.”
Bu mu kılıç dini İslam? El-İnsaf.
Bunun gibi birçok insaflı kalemden çeşitli örnekler verilebilir. Hal böyle iken İslam’a yapılan iftira değil de nedir?
Aslında asırlar boyunca Hristiyanların Peygamberimize bakışı korkunç derecede cehalet ve taassubun eşlik ettiği bir önyargı ile olmuştur. İslam ile ilgili Hristiyan teologlarının bilgileri 18.yy’ dan önce yok denecek kadar azdır. Daha Hz.Peygamber’in doğduğu asrı bile bilemeyen bazı tarihçiler akıl almaz iftiralarla dolu tamamen hayal mahsülü süslemelerle O(sav)’nu Hristiyan dünyasına , “beklenen deccal” ve bir “Hristiyan sapkın” olarak tanıtmıştır. Bu o kadar abartılı bir şekilde yapılmıştır ki mesela İslam’da domuz etinin ve içkinin yasak olmasının sebebi olarak Hz.Peygamber’in domuz eti yerken ve içki içerken çatlayarak öldüğü, o yüzden İslam’da domuz etinin ve içkinin yasaklandığı gibi trajikomik iftiralar en ciddi din ve tarih kitaplarına alınmıştır. Ne zaman ki Batı kendi dışındaki kültürler ile birebir temasa geçmiş o zaman ancak kısmen de olsa objektif araştırmalar yapmış ve nisbeten eski bağnaz taassubundan kurtulmuştur.
Son 150 yılda Batı’da az da olsa insaflı oryantalist yetişmiştir. Papa’nın onlardan; mesela Anna Maria Schimmel, V.Watt ya da Max Dumant’tan değil de 14.yy dan bir Bizanslı’dan örnek vermesi de aslında bağnazlığının önemli bir göstergesi.
Hristiyan tarihinde ne görüyoruz?
Papa İslam’ı suçluyor, peki mensubu olduğu dinin tarihi ne diyor?
Coğrafî keşiflerle başlayan ve insanlık tarihinin en barbar, en vahşi, en alçak saldırılarını yapan Avrupalılar tüm bu soykırımlarında kilisenin sonuna kadar desteğini almışlar Amerika’da koca bir kıtayı soykırıma uğratmışlar, Afrika’yı köleleştirmişlerdir. Endülüs’te bir tek müslüman bırakmayıncaya kadar katliam emirlerini verenler de Katolik din adamlarıdır. Protestanlarla aralarında yaptıkları kanlı savaşlarda birbirlerine saldırarak vahşice katliamlar yapanlar da yine onlardır. Bu mezhep savaşlarında Katoliklikten Protestanlığa geçenlerin bedenlerine demir çengeller takıp kale burçlarında yakıldığını biz değil Batılı tarihçiler söylüyor. Sadece Voltaire’nın “Felsefe Sözlüğü” ya da Nietsche’nin “Anti-Christ”ini okumak bile Hristiyan tarihindeki vahşetin büyüklüğünü görmek için yeterlidir. Afrika ve Avustralya yerlilerinin başlarına gelenlerin hemen tamamında da Katolik din adamlarının dahli vardır.
Günümüze gelelim. Yaklaşık üçyüzelli yıldır Batılı sömürgecilerin hertürlü katliam, soykırım ve sömürüsünü dün olduğu gibi bugün de Hristiyan din adamları ya doğrudan ya da zımnen desteklemektedir.
Papa belli ki halen Bizans özlemi içinde. Ama ne hikmetse 14.yy da Haçlı seferi için geçerken Bizans’ı yağmalayanın, Ayasofya’nın içinde Ortodoks Hristiyanlara tecavüz edenlerin ve neticeten, Bizans elitlerine ” Konstantin de Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim” dedirtenlerin Katolikler oldunu unutuyor.
Papa, T.Carly’nin “Eline bir kılıç geçirdiğinde Hıristiyan dini de onu kullanmaktan çekinmemiştir. Şarlman’ın, Saksonları Hıristiyan yapışı vaiz yoluyla olmamıştır.” dediğini unutuyor.
Yine Papa, W.Howitt’e “Adına Hristiyan sömürgeci denen soyun, boyunduruğu altına aldığı halklara karşı gösterdiği vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda ve ne kadar yabani, merhametsiz ve kaba olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanmaz” dedirtenlerin Hristiyanlar ve de özellikle de lideri olduğu Katoliklerin olduğunu unutuyor.
Dinsel terörizmin ilk örneklerinine de Hristiyanlıkta rastlanır. Miliyet’ten Semih İdiz konu ile ilgili şöyle yazmış:
“(Papa gerçekten Bilge olsaydı..) Din adına terörizmi uygulayan ilk kişinin, “Haçlı Sefer kahramanı”, Fransız şövalyesi Reynaud de Chatillion olduğunu söylerdi. Ayrıca, “İspanyol Fatihi” Hernando Cortez’in, papalığın onayıyla, 16′ncı yüzyılda Güney Amerika kıtasındaki “pagan vahşileri” nasıl barbarca kılıçtan geçirdiğinden söz ederdi.”
Yine Milliyet’ten Taha Akyol, bu konuya ayırdığı yazısında şöyle diyor:
“Papa yine tarihi istismar ederek İslamla şiddeti özdeş gösteren ifadeler kullanıyor. Bu genellemesi de yanlıştır. Elbette İslam tarihinde askeri fetihler çok önemli bir yer tutar. Ama fetih tamamlandıktan sonra din değiştirme zorlaması yapılmadı. Onun için hemen bütün Müslüman toplumlarda köklü Hıristiyan azınlıklar varlıklarını sürdürdü. Yakın örneği, Yavuz Selim’in Hıristiyanları zorla Müslüman yapmak (asimile etmek!) istemesine, Şeyhülislam Kemal Paşazade’nin “Dinde zorlama yoktur” ayetini okuyarak karşı çıkmasıdır. Peki, pagan Cermen ve Slav kabileleri papalığın kılıcıyla Hıristiyan yapılmadı mı?! Büyük tarihçi Ruinciman, Haçlı Seferleri’nde papalık ordularının Bizans medeniyetini nasıl mahvettiğini anlatır. Papa’ya bağlı Katolik ordusu Endülüs’te tek Müslüman, tek Yahudi bırakmadı, Kardinal Ximenes’in emriyle Endülüs şehirlerinde 1 milyona yakın ‘şeytani’ kitap yakıldı!”
Bütün bunları unutmuş görünen Papa, dönüp aynaya baksa çok daha iyi olacak.
Hristiyanlık ve Akıl
Benim asıl garibime giden nokta ise “İslam ve Cihad”dan ziyade Papa’nın İslam ile Hristiyanlığı akla uygunluk açısından kıyaslayarak “Hristiyanlık akla önem verir, İslam ise Tanrı akıl ilişkisini yok sayar” demesi.
Şimdi Hristiyan inancına hakaret ediyor gibi bir intiba vermek istemem, böyle bir hakaret yapmam da ama bu konuda konuşacak en son kişilerin Hristiyanlar olduğunu da belirtmek isterim. Biraz teoloji bilgisi olan, mantık nimetinden nasiplenmiş bir kişinin İslam ve Hristiyan teolojilerinin farklarını ve akıl karşısındaki konumlarını rahatlıkla tasvir edebilir. İslam’ın teolojisine inanmayanlar bile hayranken, İslam’ın saf, berrak ve beşer fantazilerine indirgenmemiş bir Allah anlayışı varken, bu şekilde bir suçlamayı, hele hele Tanrının üç olduğuna ve aynı (bir=üç ?) Tanrı’nın bir de oğlu olduğuna inanan bir Katolik’in yapması salt komedidir. Hristiyan teolojisinden ve tarihinden haberdar olmasak, kilisenin ortaçağda akla karşı giriştiği amansız savaşı bilmesek ve aydınlanmanın kilisenin insan aklına vurduğu zincire bir tepki olduğunu ve bu tepkinin -yine hristiyanlık yüzünden- şirazesinden çıkmış bir materyalizme, kutsala karşı savaşa ve neticede dünyayı palaspandaras felakete götüren modern Batı medeniyetine dönüştüğünü bizzat yaşamasak belki bu sözleri ciddiye alabilirdik. Ama geçmişte yaşananlar ortadayken Papa’nın bu sözleri, tribünlerini tatmin etme çabasından öte bir anlam ifade etmiyor.
Yine Taha Akyol, yazısında Akıl ve Din ara başlığında şunları yazmış:
“[...] Papalığın emriyle kurulan engizisyondaki papazlar “akıl ile Tanrı arasında ayrılmaz bir bağ” değil, aksine mutlak zıddiyet görüyordu! Batı tarihinde “akıl” kavramına en çok karşı çıkan, bugün Papa’nın başında bulunduğu Katolik Kilisesi’ydi. Bugün Batılı Hıristiyanlar elbette böyle düşünmüyor. İslam tarihinde de farklı ekoller ve zamana göre farklı görüşler olmuştur. Papa’nın yaptığı kasıtlı bir ‘genelleme’dir; propagandadan öteye değeri yoktur. Aynı propaganda gayretiyle, Papa, Bizans İmparatoru 2. Manuel’in İslam karşıtı sözlerini ‘çağlar üstü hakikatin belgesi’ gibi aktarıyor. Halbuki o sözler Haçlı Seferleri’nin oluşturduğu bağnazlığın belgesidir; Papa bu sözleri günümüze taşımakla bağnazlığı tahrik etmiştir! Tarihe bakılırsa, İmam Cüveyni, Gazali, İbn Haldun, El Cahiz, Farabi gibi Müslümanlar da Hıristiyan teolojisi, özellikle de “Teslis” (‘üçlü’ tanrı) inancı ile “akıl arasında hiçbir bağ olmadığı”nı yazmışlardır. ”
Bir Kitap
Son olarak Hindistan’da yapılan büyük bir dini münazaradan ve akabinde yayınlanan bir kitaptan bahsedeyim. Hindistan’da Rahmetullah el Hindi adlı İslam alimi ile Pfander adlı bir Hristiyan arasında o zaman (yıl 1854) büyük yankı uyandıran bir münazara gerçekleşir. Başlangıçta El-Hindi Pfanderle münazara yapmak için ona dokuz mektup gönderir.
Münazara beş konuda kararlaştırılır. Bunlar: 1-Tevrat ile İncilin bozulduğu(tahrif). 2-Tevrat ile İncilin hükümsüzlüğü (nesih). 3-Üç Tanrı inancı (Trinite) 4-Kur’an’ın Allah sözü olduğu. 5-Hz.Muhammed’in Peygamberliğini ispat.
French, Pfandere; Vezirhan da el-Hindiye yardımcıdır. Sözü edilen münazara Ekberabad’ta (Agra), Abdulmesih mahallesinde başlayacaktır. Bu münazaraya Müslüman ve Hindu liderleriyle İngiliz hakimleri ve değişik kesimden yetkililer ve çeşitli dinlerin bilginleri de katılılır. Esseyyid Abdullah el-Ekberabadi ile Veziruddin b.Şerefuddin, hazır bulundukları münazara oturumlarını zabıtlara geçirirler.
Hatta gerçekleştirilen bu münazaraya el-Münazarat’ül Kübrâ/büyük münazara denilir. Pfander ile French bu ilk oturumlarında tahrif ve nesih olaylarını kabullenmek zorunda kaldılar. Böylece diğer konulardaki münazaraya katılmaktan çekinerek münazaradan çekilirler.
Neticeten münazara el-Hindi’nin zaferiyle sonuçlanır. Daha sonra el-Hindi bu münazaradan hareketle bir kitap yazar münazara konularını detayları ile işleyen bu kitap Türkçe’ye de geçtiğimiz 2005 yılında (tekrar) çevrildi. İslam ve Hristiyanlığı temel inanç ve akide esasları üzerinden karşılaştırmalı mukayesesi olan bu kitap halen Hristiyanların korkulu rüyasıdır. Öyle ki kitap ilk yayınlandığında The Times gazetesi, “Bu kitap Müslümanlarda bulundukça onlar Hıristiyanlaşmayacaklardır.” şeklinde endişelerini dile getirir. Konu ile tüm yönleri ile ilgilenenlerin kütüphanelerinde mutlaka yeralması gereken bir kitap. (Daha detaylı bilgi bu tanıtımdan edinilebilir.)
Sonuç
Sonuç olarak Papa’nın İslam için söylediği olumsuz sözlerin hiçbirisi ciddiye alınacak şeyler değildir. Papa bu sözleri bilerek ve bir zamanlama gözeterek söylemiştir. Medeniyetlerarası çatışmayı ve uçurumu arttırmak amacıyla yapılmış bir açıklamadan başka birşey değildir.
Müslümanlar olarak dikkatli olmalı, böyle provokatif tahriklere kapılmamalı ve akl-ı selimimizi muhafaza etmeliyiz. Elbette tepki göstereceğiz, ancak bunu İslam ahlakına uygun, ölçülü ve hakkaniyetli bir biçimde yapmalıyız. Ölçüsüz vereceğimiz her tepki yine İslam düşmanları tarafından -tıpkı karikatür krizinde olduğu gibi- fütursuzca kullanılacaktır.
İslam bir yoldur. Bu yolun mü’minleri olduğu gibi düşmanları da olacaktır. Ebu Cehil Hz.Peygamber’i “insanların en çirkini”, Hz.Ebu Bekir’de “insanların en güzeli” diye nitelendirmişti. Bu durum Peygamberimize sorulduğunda şöyle cevap vermişti: “Her ikisi de doğru söylemiş.”
Herkes O’ nu (sav) kendi kalbindeki ölçülere göre görüyor. Durduğu yer neresi ise bakışı da ona göre oluyor.
Biz bu kısır tartışmalardan uzak durup, -Kur’an’ın buyurduğu gibi- cahillere “selametle” diyerek işimize bakmalıyız.
Meşhur sözdür; “İt ürür kervan yürür” vesselam..
kişiliğinin ve haddinin sınırlarına cıkarak papanın yapmış olduğu cirkin olaylara özellikle biz müslüman türk devleti olarak sessiz kalmamamız gerektiğini düşünüyorum